Archive Page 29

Gezici Festival Düzeni Sorguluyor

Gezici Festival, iki uzun metraj ve iki kısa belgeselden oluşan Üretim Hatası bölümünde kurumsal iş hayatını, üretim sistemlerini, polisi, otoriteyi, genelde de Batı uygarlığının 21. yüzyılda geldiği noktayı sorgulayacak. Gezici Kitaplık’a bu yıl eklenecek kitap olan Devrim yahut Vasat: Üretim, Deneyim ve Teknoloji ise teknolojinin toplumsal deneyime ve yaratıcı endüstrilere etkisine bakarak, farklı görüşleri bir araya getirecek.

Üretim Hatası’nda çalışmak ya da çalışmamak

Yönetmen Carmen Losmann, ilk uzun metrajlı belgeseli Öğün, Çalış, Güven’de Batı hizmet toplumunun Orwell’in hayal ettiği karanlık bir geleceğe nasıl ilerlediğini, olayın kalbine inerek gösteriyor. Lossman, Almanya’nın büyük şirketlerindeki değişim ve insan yönetimi stratejilerini doğrudan yöneticilerin çalışma alanlarında izliyor. “Yetenek yönetimi”, “kültürel dönüşüm”, “güven temelli” gibi ilk başta çalışanın iyiliğine yönelik gibi gözüken kavramlar, film ilerledikçe çalışanın birer veriye dönüştüğü karanlık bir dünyayı açığa çıkarıyor.

Lossman çok çalışanlı büyük Batı kuruluşlarının işlevsizliğini kamerasıyla yakalarken, Rus yönetmen Andrey Gryazev otoritenin, dolayısıyla da bildiğimiz anlamda egemen sistemin işlevsizliğini sorguluyor. Gryazev, Yarın isimli belgeselinde bir tür politik performans yapan ve ünleri dünyaya yayılan sanat grubu Voina’nın düzen karşıtı eylemlerini ve eylemlerinin arkasındaki hayatlarını anlatıyor. “Polis ve güvenlik sistemi köküne kadar çürümüştür. Tek yapılacak, sistemi tersyüz etmektir,” diyor Voina’nın üyelerinden biri. Sistemi tersyüz edemeseler de, eylemlerinden birinde bir polis arabasını tersyüz etmeyi başarıyorlar.

Festival izleyicileri, Üretim Hatası bölümünde gösterilecek uzun metrajlı belgesellerin öncesinde birer kısa film izleme fırsatını da yakalayacaklar. Öğün, Çalış, Güven öncesi gösterilecek Makine Adam, 21. yüzyılda insanların hâlâ ağır fiziksel işlerde kullanılıyor olmasını Bangladeş’teki işçilere bakarak anlatacak. Yarın filminden önce gösterilecek Havai Fişekler’de ise 31 Aralık gecesi havai fişek gösterilerinin arasında bir grup ekolojistin Avrupa’nın en büyük çelik fabrikalarından birini nasıl havaya uçurduğunu izleyeceksiniz.

Gezici Kitaplık’a yeni bir kitap ekleniyor

Gezici Kitaplık, bu yıl festival okuyucularıyla buluşturacağı kitabında teknolojinin toplumsal deneyime ve yaratıcı endüstrilere etkisini sorgulayarak, farklı görüşleri bir araya getirecek. Editörlüğünü Tül Akbal Süalp ve Burçe Çelik’in üstlendikleri, Ankara Sinema Derneği ve Bağlam Yayınları işbirliğiyle yayımlanacak Devrim yahut Vasat: Üretim, Deneyim ve Teknoloji, Aralık ayından itibaren satışa sunulacak. Gezici Kitaplık’ın son eseri; Yeni diye adlandırılan teknoloji ne kadar yenidir? Teknoloji ve toplumsal deneyim arasındaki ilişki nedir? Sinema, medya, edebiyat, müzik gibi yaratıcı endüstrilerde tekniğin ve teknolojinin rolü nedir? gibi sorulara farklı isimlerin katkılarıyla cevaplar arayacak.

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek 18. Gezici Festival 30 Kasım–10 Aralık 2012 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak. Festival her yıl olduğu gibi Ankara’dan başlayacak, 30 Kasım–6 Aralık’taki gösterimlerin ardından 7-10 Aralık tarihleri arasında geçtiğimiz yıl da festivale ev sahipliği yapan Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla  konuk olacak.

Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.

Gezici Festival’de Larry Jordan Toplu Gösterimi, Kısalar ve Çocuk Filmleri

Gezici Festival, her yıl olduğu gibi Türkiye’de izleme fırsatı bulamadığımız sinemacıları festival izleyicisiyle tanıştırmaya devam ediyor. Gerçeküstü kolaj canlandırma filmleriyle tanınan Amerikalı sinemacı Larry Jordan, özel bir toplu gösterimle festivalin parçası olacak. ABD Büyükelçiliği katkılarıyla gerçekleşecek Larry Jordan toplu gösterimi ve artık gelenekselleşen Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri bölümlerindeki filmler ücretsiz olarak Ankara Alman Kültür Merkezi’nde gösterilecek.

Büyülenmenin Ötesi: Larry Jordan

Canlandırma ve deneysel sinemanın öncülerinden Amerikan sinemacı Larry Jordan’ın bir uzun metrajlı ve sekiz kısa filmi Büyülenmenin Ötesi: Larry Jordan Toplu Gösterimi’nde festival izleyicisiyle buluşacak. 1950’lerden bu yana Kaliforniya Körfez Bölgesi’nde yaşayan ve çalışan Jordan, belirgin bir anlatıdan uzak duran, gerçeküstü kolaj canlandırma filmleri ve kendine özgü film tekniğiyle tanınıyor. Eserlerinde kullandığı iki boyutlu 19. yüzyıl imgelerini, müzik mantığıyla ve bilinçdışı sezgiyle bir araya getiren avangart sinemacı Jordan, her izleyicide farklı duygular uyandıran bir sinemaya imza atıyor.

Jordan’ın festivalde gösterilecek, tamamlanması beş yıl süren uzun metrajlı filmi Sophie’nin Yeri’nde tanıdık bir mekânın, Ayasofya’nın görüntüleriyle iç içe geçen, tamamı elle boyanmış binlerce kare izleyiciyi daha önce yaşamadığı görsel bir yolculuğa çıkaracak. Jordan’ın kısa filmlerinde ise ustanın gerçeküstü dünyasına biraz daha girerek, kıyamet üzerine bilinen imgelerin kontrollü bir halüsinasyona dönüşmesini, yörüngesel kafasıyla Yerküre Hanım’ı, yalnızca aynalardaki yansımalarında var olan bir adamı ve siyah boşluktaki figürlerin opera dinletisini izleyeceksiniz.

Kısa İyidir ve küçük izleyicilere Hollanda’dan canlandırmalar

Kısa İyidir bölümünde dünyanın çeşitli ülkelerinden festivale başvuran 1000’den fazla film arasından seçilen filmler festival izleyicisiyle buluşacak. Bu bölümde  Almanya, Avusturya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Fransa, Güney Kore, İngiltere, Rusya, Slovak Cumhuriyeti ve Türkiye’den kısa filmler izleme fırsatı bulacaksınız. Ütopik bir Fransız köyünün sakinleri, bir tramvayın kadın kondüktörü, homoseksüel türdeşlerinin arasında bir heteroseksüel flamingo, Berlin Geridönüşümcüleri, Buenos Aires’te büyükanne olmayı bekleyen bir kadın, azimli bir Hintli karınca, ilişkilerini film fragmanlarında yaşayan Anna ve Fred, bu bölümde izleyeceğiniz sıra dışı karakterlerden bazıları olacak.

Gezici Festival, Çocuk Filmleri: Hollanda bölümünde küçük izleyicilere Hollandalı yönetmenler Frodo Kuipers ve Arjan Wilschut’un canlandırmalarından oluşan bir seçki sunacak. Kuipers, karakter odaklı iki boyutlu el çizimi canlandırmalarıyla, Wilschut ise canlandırma ve çocuk kitaplarına çizdiği sıra dışı, eğlenceli karakterleriyle tanınıyor. Çocuklara yönelik eğlenceli bir Canlandırma Atölyesi de, Gezici Festival’in programında yer alıyor.

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 30 Kasım–10 Aralık 2012 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Festival her yıl olduğu gibi Ankara’dan başlayacak, 30 Kasım–6 Aralık’taki gösterimlerin ardından 7-10 Aralık tarihleri arasında geçtiğimiz yıl da festivale ev sahipliği yapan Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla  konuk olacak.

Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.

Gezici Festival’de Savaşın Kalıntıları

Gezici Festival, bu yılki iki bölümünde savaşla büyüyen çocuklara ve 20. yüzyıl tarihinin karanlık yüzü faşizmin günümüzdeki kalıntılarına bakıyor. Savaşla Büyümek bölümünde Afrikalı bir çocuk askerin ve Irak’ta savaş sonrası yetim kalan çocukların yürek parçalayan hikayelerini izleyeceksiniz. Yönetmeni Peter Ohlendorf’un katılımıyla gerçekleşecek Kan Akmalı – Gizlice Nazilerin Arasında filminin özel gösteriminde ise Neonazi kültürünün günümüzdeki yansımalarına tanık olacaksınız.

Savaşla Büyümek

Montrealli sinemacı Kim Nguyen, ilk gösterimi Berlin’de gerçekleşen Savaş Cadısı’nda Afrika’daki çocuk askerlere, 14 yaşında bir kız çocuğunun gözlerinden bakıyor. Komona yeni doğan çocuğuna nasıl asker olduğunu anlatırken, izleyici de 12 yaşında köyünden kaçırılan bu kız çocuğunun yürek parçalayıcı ve dokunaklı hikayesine tanık oluyor. Profesyonel bir oyuncu olmamasına karşın Berlin ve Tribeca’da En İyi Kadın Oyuncu ödülü alan Rachel Mwanza’nın canlandırdığı Komona, albino bir askerle kamptan kaçarak huzuru yakalamaya çalışıyor, geçmişin hayaletleri ise kendisini yalnız bırakmıyor. Film boyunca Rachel’in dış sesi olan Diane Uwamahoro’nun yumuşak anlatımı ve Nguyen’in hassas sinemasıyla Savaş Cadısı,ağır bir konuyu şiirsel bir yolculuğa dönüştürüyor.

Iraklı iki kardeş Atia ve Mohamed Jabarah Al Daradji’nin yönettikleri belgesel Annemin Kollarında, yakın ve tanıdık bir coğrafyaya daha önce görmediğimiz bir bakış açısıyla, yine çocukların gözünden bakıyor. Film, Bağdat’ın en tehlikeli mahallesindeki bir yetimhanede çocukların sergiledikleri tiyatro oyunuyla aynı adı taşıyor. Jabarah Al Daradji Kardeşler’in kamerası bu yetimhanede yaşayan savaştan zarar görmüş 32 çocuğu ve yetimhaneyi kuran Huşam’ı takip ediyor. Huşam’ın hem kendinin, hem de çocukların umudunu ayakta tutma çabası, ev sahibinin yetimhaneyi boşaltmaları gerektiğini söylemesiyle çaresiz bir arayışa dönüşüyor.

Özel Gösterim: Kan Akmalı – Gizlice Nazilerin Arasında

“Nasyonal sosyalizmden yeteri kadar bir şeyler öğrenmedik mi?” diye soruyor Alman belgeselci Peter Ohlendorf tüyler ürpertici filmi Kan Akmalı – Gizlice Nazilerin Arasında’nın ilk sahnelerinde. Ohlendorf, yedi yıl boyunca Avrupa’nın çeşitli şehirlerindeki Neonazi konserlerinde gizli çekim yapan bir gazetecinin adımlarını yeniden izliyor ve konser mekanlarıyla çekim kayıtlarını bu belgeselde bir araya getiriyor.

Ölüm tehditlerinden dolayı Thomas Kuban adını kullanan gazeteci, çekim yaptığı 40 konser sonrasında 21. yüzyıl Avrupası’yla ilgili korkutucu bir gerçeği ortaya çıkarıyor. Ohlendorf ve Kuban, Almanya’dan İtalya ve Macaristan’a, gençler arasında hızla büyüyen Neonazi kültürünün, özellikle de gizli rock konserleriyle yayıldığını gösteriyor. Peter Ohlendorf Gezici Festival’in konuğu olarak, Kan Akmalı – Gizlice Nazilerin Arasında’nın Ankara gösteriminde izleyicilerle buluşacak. Uzun süre yapımcı bulunamadığı için tamamlanamayan film, sekiz Türk ve bir Yunanlının öldürüldüğü ‘Dönerci Cinayetleri’ kısman  aydınlatılıp, üstüne bu cinayetleri işleyen Neonazilerden Alman polisinin haberdar olduğu anlaşılınca birden çok güncel bir konuma geldi.

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek 18. Gezici Festival 30 Kasım–10 Aralık 2012 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak. Festival her yıl olduğu gibi Ankara’dan başlayacak, 30 Kasım–6 Aralık’taki gösterimlerin ardından 7-10 Aralık tarihleri arasında geçtiğimiz yıl da festivale ev sahipliği yapan Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla  konuk olacak.

Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.

Gezici Festival 18. Yolculuğuna Hazırlanıyor

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 18. yolculuğuna hazırlanıyor. 30 Kasım–10 Aralık 2012 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan başlayacak, 30 Kasım–6 Aralık’taki gösterimlerin ardından 7-10 Aralık tarihleri arasında geçtiğimiz yıl coşkulu bir şekilde festivale ev sahipliği yapan Sinop’a konuk olacak.

Gezici Festival, bir kez daha dünyanın önemli festivallerinde gösterilen ve ilgi çeken filmlerden oluşan bir Dünya Sineması seçkisini izleyicilerine sunmaya hazırlanıyor. Cannes, Berlin, Locarno, Rotterdam gibi önemli uluslararası festivallerde ödül alan filmler bu bölümde izleyicilerle buluşacak. Ülkemizde bu yıl çekilen uzun metrajlı filmlerden derlenen Türkiye Sineması 2012 bölümünde yer alan filmlerin yönetmen ve oyuncuları festivalde yapılacak galalarda izleyicilerle bir araya gelecek.

Festivalin özel gösterimleri modern dünyanın değişmeyen krizlerine çarpıcı bir şekilde bakacak. Artık gelenekselleşen Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri bölümleriyle beraber, sürpriz toplu gösterimler ve küçük izleyiciler için bir çalışma atölyesi de Gezici Festival programının parçası olacak. Gösterimler Ankara’da Kızılay Büyülü Fener Sineması ve Alman Kültür Merkezi’nde, Sinop’ta ise şehrin tek sineması olan Deniz Sineması’nda gerçekleşecek.

Gezici Kitaplık, bu yıl festival okuyucularıyla buluşturacağı kitabında teknoloji ve sinema ilişkisini sorgulayarak, farklı görüşleri bir araya getirecek. Editörlüğünü Tül Akbal Süalp’in üstlendiği, Ankara Sinema Derneği ve Bağlam Yayınları işbirliğiyle yayımlanacak kitap, Aralık ayından itibaren satışa sunulacak.

İlk yılından beri Gezici Festival’i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün ve eğlenceli afişler sunan Behiç Ak, bu yıl da hazırladığı afişle Gezici Festival’in parçası olacak.

Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.

ODTÜ Film Festivali 12 1/2 Başlıyor

ODTÜ Sinema Topluluğu tarafından düzenlenen ODTÜ Film Festivali bugün (29 Ekim 2012) başlıyor. Mimarlık Amfisi ve Fizik U-3 Amfisinde düzenlenecek olan gösterimler 2 Kasım’a kadar sürecek. Gösterim programında pek çok kısa film olduğu gibi Lal Gece filminin gösterimi ve yönetmeni Reis Çelik ile söyleşi, Yurt filminin gösterimi ve yönetmeni Muzaffer Özdemir ile söyleşi gibi etkinlikler de yer alıyor. Bunun dışında çeşitli atölyeler, sunumlar ve film analizleri de düzenlenmiş.

Tüm gösterimlerin ücretsiz olduğu festival ile ayrıntılı bilgilere ve son gelişmelere festivalin Facebook sayfasından ulaşılabilir.

Ankara Film Ekimi’ni Sevdi

Sinema Manyakları’nda şu ana kadar konuk bir yazara yer vermemiştik. Sevgili Sinan Yusufoğlu’nun Filmekimi Ankara ile ilgili Radikal’de yayınlanan yazısı yer sıkıntısı nedeniyle bir miktar kısaltılınca ben de yazının tam halini Sinema Manyakları’nda yayınlamak için kendisinden izin istedim. O da kabul etti. Buyrunuz Sinan’ın Filmekimi Ankara izlenimleri, sağolsun benden de bahsetmiş (bu arada fırsat bulursam ben de Filmekimi Ankara’da izlediğim filmler hakkında görüşlerimi yazacağım bir ara):

10 yılı geride bırakan en nevi şahsına münhasır festivallerimizden Film Ekimi’nin yarattığı film sonbaharı bu sene ilk kez Ankara’ya da ulaştı. Bilenler bilir; Ankaralı sinema seyircisi seçicidir, herşeyi beğenmez ama bir şeyi sevdiğinde de ona sahip çıkmasını bilir. Ankara’da gerçekleşen festivaller ve yıllardır bu festivalleri takip eden sadık kitle de bu sağlam sinema kültürünün vücut bulmuş halidir neredeyse. Gözlerimle görmesem inanmam ama Antalya Film Festivali’nde seyirci tarafından ‘lanetlenen’ Canavarlar Sofrası Ankara’da ayakta alkışlanır mesela. Seyirci iyi ve cesur olanı hep takdir eder; hep daha iyi iyi filmleri de görmek ister. Öyle de olunca Gezici Festival gibi, Ankara Film Festivali gibi, Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali gibi köklü ve çok değerli festivaller çıkarır bu puslu şehir. Neyse asıl konumuza gelelim. Ankaralı sinema severler ilk yıl heyecanının da etkisiyle Film Ekimi’ne de sahip çıktılar ve kısa sürede tüm gösterimlerin biletleri tükendi.  Acı, Havana’da 7 Gün ve Tepelerin Ardında filmlerine ek seanslar konuldu hatta.

Bu film sonbaharına kuşkuyla bakanlar da yok değildi; bazı festival takipçileri “Birkaç kez festival yapıp bizi buna alıştıracak; sonra da ortadan kaybolacaklar” diyerek İstanbul merkezli festivallere güvenmediklerinin altını da çizdiler. Ama ayak üstü sohbetlerde bir araya gelip festivale dair konuştuğumuz dostlarımız ise Film Ekimi’nin Ankara’ya gelerek çok iyi ettiğini söylüyorlardı. Ama üç günü az bulup en azından beş gün olmasını ve tabii ki İstabul’daki film paketinin tamamının Ankara’da da gösterilmesini cümlelerine ekliyorlar.

Film Ekimi’nin Ankara ayağında en çok ilgi gören ve konuşmalardan anladığım kadarıyla sevilen filmler ise; Sevmek Gibi, Acı, Tepelerin Ardında, Onur Savaşı ve Kayıp Çocukluk oldu. Brian de Palma’nın Passion’u ve Michel Gondry’nin Biz ve Ben’i hayal kırıklığı yaratırken; Emin Alper’in Tepenin Ardı ve Rezan Yeşilbaş’ın Cannes ödüllü kısa filmi Be Deng’inin programda sürpriz bir şekilde yer alması memnuniyet yarattı.

Antalya Film Festivali’nden dönüp ayağımızın tozuyla Film Ekimi’nin gerçekleştiği Kızılay Büyülü Fener sinemasının salonlarından birindeki yerimizi aldığımızda aklımızda hala Antalya’da film esnasında kurabiye yiyen, konuşan, alkışlayan, ağlayan ünlü ‘festival teyzeleri’ de vardı. Tamam festivalin ulusal programında yer alan onca kötü ve sıkıcı film esnasında onların varlığı ve bizlere uzattıkları kurabiyeler can kurtarıcı oldu; ama yine de Film Ekimi’nde film seyrederken Ankara’nın oldukça sakin ve naif sinema seyircisini bir kez daha sevdim. Bir de Yılmaz Özdil’lik yapıp şöyle bitirmeli; Ankaralılar mısıra popcorn demez ve onu bir festival filmi izlerken asla yemezler…

Ayrıca Ankara’da gerçekleşen her film festivalinde sinema salonunda görüp,  varlıklarına şükrettiğim ‘sıkı sinefiller’den Hasan Nadir’e , Ertuğrul Bey’e, Oğuz Bey’e, Meltem Hanım ve Sevinç’e selam ederim.

49. Antalya Altın Portakal İzlenimleri – 7. Gün: Kayıp Çocukluk, İtaat, Savaş Cadısı, Sen ve Ben

Kayıp Çocukluk (Infancia Clandestina / Clandestine Childhood):

Kayıp Çocukluk, insanın içine işleyen bir film. Tarihin zorlu dönemlerini çocukların gözünden anlatmak filmlerde sıkça gördüğümüz bir numara. Kayıp Çocukluk da bunun iyi örneklerinden. Bu kez dönem Arjantin’deki askeri yönetim dönemi. Ana karakter Juan da direnişçi bir ailenin oğlu. Film böyle bir ortamda çocuk olmayı çok güzel anlatmış. Hikayenin eğlenceli ve hüzünlü, politik ve duygusal unsurları dengeli. İşin sadece politik yönüne bakmıyor, ilk aşkını yaşayan bir çocuğun duygularına da bizi ortak ediyor. Çocuklarla çok iyi anlaşan amca karakteri de filmin başarıyla çizilmiş karakterlerinden. Juan’ın zihninde canlandırdığı kimi şiddet sahnelerinin animasyon olarak verilmesi de iyi bir buluş. Gösterime girmesi de muhtemel olan filmi tavsiye ederim. Bu arada zamanında pembe dizilerde izlediğimiz Natalia Oreiro’yu daha olgun bir halde anne rolünde görmek de o zamandan kendisini hatırlayanlar için hoş bir deneyim olacaktır.

İtaat (Compliance):

İtaat festivalin en etkileyici filmlerinden biriydi. Yönetmen Craig Zobel bir iktidar figürünün her dediğini yapar mısınız sorusunu irdelemiş. Burada kendini telefonda polis olarak tanıtan birinin her dediğini yapan karakterler görüyoruz. Kendisini polis olarak tanıtan biri, bir fast food restoranını arıyor ve kasadaki genç kızın soygun yaptığını, onu alıkoymaları gerektiğini söylüyor. İş ilerledikçe üstünü aramalarını, çaldıklarını saklayabileceği her yere bakmalarını istiyor. Olanlar bir yerden sonra bu kadarı da olmaz dedirtiyor ama hikaye gerçekten yaşanmış bir olaydan alınmış, üstelik buna benzer 70 vaka yaşanmış Amerika’da. Filmde neler olduğunu çok açık etmeden hırsızlıkla suçlanan kızın başına son gelenleri fazla abartılı bulduğumu ve muhtemelen kurmaca olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Film sonrasında o son noktanın da gerçekten yaşanmış olduğunu öğrenmek daha da şaşırtıcı oldu (bilgi için Kaya Özkaracalar’a teşekkürler).

Aslında gerçekten de olay en baştan inanmakla ilgili. Bir kere inandığınız zaman size söylenenin ne kadar mantıksız olduğunun farkına varmanız çok güç olabilir. Kimi dolandırıcılık olaylarında da benzerlerini görüyoruz. Filmde hemen hemen hiç fiziksel şiddet sahnesi olmadığı ve çıplaklık sınırlı olduğu halde seyirciyi son derece rahatsız etmesi de anlamlı. Bu film de seyircilerin büyük ölçüde salonu terk ettikleri bir film oldu. Aslında işin içinde şiddetin psikolojik boyutu var ve çok iyi anlatılmış bu durum. Oyuncuları da başarılı. İzlenir.

Savaş Cadısı (Rebelle / War Witch):

Afrika’daki çocuk askerler meselesi kendi başına çok etkileyici ve önemli bir konu. Bu konudan yola çıkan filmler de genelde başarılı oluyor. Savaş Cadısı da aynı konuyu anlatan benzer filmlerden çok farklı değil belki ama iyi bir yönetmenin elinden çıktığı belli. Film, anne-babasını öldürmek zorunda bırakılan, sonra savaşta aktif olarak çarpışan, bir de üzerine hamile kalan küçük bir kızın hikayesi. Konuyu duygu sömürüsüne başvurmadan anlatması filmin erdemlerinden. Ankara’lı seyircilerin filmi yakın zamanda izleyebileceklerinin haberini verelim.

Sen ve Ben (Io e Te / Me and You):

Bernardo Bertolucci üstadımızı 9 yıl aradan sonra film çekmeye yönelttiğine göre Sen ve Ben filminin uyarlandığı roman başarılı olmalı. Film olarak ise, en iyi Bertolucci’lerden olmadığını itiraf etmeli ama yine de başarılı bulduğum bir film oldu. Başta anne-oğul arasında bir ilişki sinyaliyle La Luna’ya, sonra kardeşler arasında benzer bir durumla Dreamers’a selam çaktığı söylenebilir. Ama bu filmde ikisi de olmuyor. Yine de iki üvey kardeşin kapalı bir mekanda geçirdikleri bir haftayı anlatması ile Dreamers ile akraba sayılabilir. Sen ve Ben’in kimi zaman çok büyük prodüksiyonların altına giren Bertolucci’nin belki de en sade filmi olduğunu da söylemeli. Neredeyse tüm film bir bodrum katında ve iki kişi arasında geçiyor. Film için 72 yaşına gelen ustanın günümüz gençlerine bakışı da denebilir.

Bu arada filmin en hoş yanlarından biri de finale doğru duyduğumuz Space Oddity’nin İtalyanca versiyonu ve jenerikteki orijinal versiyonu idi. Benim için de festivalin kapanış müziği gibi oldu bu şarkı. Madem öyle 49. Altın Portakal izlenimlerinin bu son yazısını filmin o sahnesi ile bitirelim.

49. Antalya Altın Portakal İzlenimleri – 6. Gün: Öldür Beni, Kapı, Palilula Diye Bir Yer

Öldür Beni (Kill Me):

Öldür Beni, neredeyse bir alt tür oluşturacak kadar çok örneğini gördüğümüz hapisten kaçan adam-ona yardım eden çocuk filmlerinin bir yenisi. Bu tip filmlerde çocuk önce doğal olarak kaçaktan korkar, sonra ona yardım eder, zamanla ona yakınlık duymaya başlar ve ailesinden görmediği sevgiyi ondan görür. Biz de kaçağın aslında iyi bir adam olduğunu hatta bazen de aslında suçlu olmadığını öğreniriz. Burada kaçağa yardım eden karakter biraz daha büyük ama hikaye yapısı açısından çok farketmiyor. Aslında bu film, çocuğun “sana yardım ederim ama sonra beni öldüreceksin” demesi ile farklı bir yöne ilerliyor ama kısa sürede bildik sulara dönüyor. Halbuki kızın kendini öldürme isteği üzerine gidilse daha ilginç bir film ortaya çıkabilirmiş.

Kapı (The Door):

Festivalin uluslararası yarışma jüri başkanı da olan István Szabó’nun yeni filmi Kapı, biletlerin tümüyle satıldığı filmlerden biri oldu. Yer kalmamıştı aslında ama boş bir yerden filmi izlemeyi başardım. Merdivene oturmak konusunda ufak bir tartışma yaşansa da yardımcı olan festival ve sinema görevlilerine ve kendisine yer ayrılmış olduğu halde gelmeyen ve dolaylı olarak benim filmi gayet güzel bir yerden izlememe vesile olan jüri üyesine de teşekkürler.

Kapı filmini önceden izleyenlerden o kadar kötü yorumlar okumuştum ki beklentilerimi çok düşürmüştüm. Sonuç: O kadar da kötü bir film değilmiş. Hatta tam tersi, zevkle izlediğim bir film oldu benim. Film biri yazar, diğeri onun hizmetçisi iki kadın arasında zamanla gelişen dostluğu anlatıyor. Helen Mirren’ın oynadığı hizmetçi karakteri filmin odak noktası. Kendine güvenli, aksi, çevresini iplemeyen bir karakter. İşverenine bile posta koymaktan çekinmiyor. Film ilerleyip geçmişini öğrendikçe dış dünya ile arasına çektiği setin nedeni belli oluyor. Helen Mirren çok iyi ama bu kadar Macaristan kokan bir film Macarca olmalıydı diye düşünmeden geçemedim. Zaten oyuncuların büyük kısmı da Macar. Hatta çok emin olamasam da bazılarının Macarca konuşmaları üzerine İngilizce dublaj yapılmış gibi hissettim. Bu arada Szabó’nun gerçekten çok alçakgönüllü bir yönetmen olduğunu da gördük. Söyleşi boyunca oyuncuları övdü, aslında yönetmen olarak işinin çok zor olmadığını, oyuncuların çok daha zor bir iş yaptıklarını söyledi. Udo Kier için de benzer bir şey yazmıştım. Dünya sinemasında önemli bir yeri olan bu yönetmenin tarzı, ancak ülkemizde tanınan ama kendisini dev aynasında gören bazı yönetmenlere örnek olmalı diye düşünüyorum.

Palilula Diye Bir Yer (Undeva la Palilula / Somewhere in Palilula):

Palilula Diye Bir Yer, tiyatro sahnesi gibi düzenlenmiş bir köyde geçen gerçeküstü bir hikaye anlatıyor. Yeni mezun bir çocuk doktoru bir köye gönderilir ama köyde tek bir çocuk bile doğmamaktadır. Doktor zaten buraya gelirken de geçici bir iş olarak bakmaktadır, bu durumu öğrenince bu düşüncesi iyice güçlenir. Ama sonuç öyle olmaz ve doktor hayatının sonuna kadar bu köyde kalır. Biz de bu süre boyunca köyde yaşananları izleriz.

Köyün yapısı, karakterlerin orijinalliği, atmosferdeki Kusturica esintisi gayet başarılıydı. Ancak filmin 141 dakikalık süresi biraz kısalabilirdi. Bir de hissedebildiğim kadarıyla Romanya tarihine fazlaca gönderme yapıyordu. Bu tarihi daha yakından bilmek filmden alınacak keyfi arttıracaktır. Bu film benim uluslararası yarışma bölümünde favorilerimden biri idi. Hatta oy verme şansım olsa tercihimin bu filmden yana olacağını söyleyebilirim. Ne yazık ki ödül alamadı. Bu arada Antalya seyircisinin filmden çok sıkıldığını gördük. Film boyunca salondan çıkışlar devam etti. Halbuki filmin seyirciyi çekebilecek bir atmosferi de vardı. Biraz daha canlı renkler kullanılsaydı seyirciyi de elinde tutabileceğini düşünüyorum.

49. Antalya Altın Portakal İzlenimleri – 5. Gün: Onur Savaşı, Konvoy, Miras, Görünmeyen

Onur Savaşı (Jagten / The Hunt):

Onur Savaşı Antalya’da izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Uzun zamandır bir Thomas Vinterberg filmi izlememiştik, iyi oldu. Film bir anaokulu öğretmeninin çocuk tacizi ile suçlanmasını ve sonrasında en yakın arkadaşlarının gözünde bile suçlu olarak damgalanmasını anlatıyor. Vinterberg, yargının aklamasının toplumun gözünde günah keçisine dönmüşseniz sizi temize çıkarmadığını, toplu histerinin nasıl yayıldığını güzel anlatmış. Aynı zamanda filmi izlerken çocuk tacizi ile ilgili konularda mutlaka konu ile ilgili deneyimli, çocuk psikolojisinden anlayan kişilerin görev alması gerektiğini de anlıyorsunuz. Ufak bir yanlış anlama hem çocuk, hem de konunun diğer tarafındaki kişi için vahim sonuçlar doğurabilir.

Cannes’da bu film ile en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Mads Mikkelsen her zamanki gibi zaten iyi ama onu tacizle suçlayan kız olarak kilit rolü olan küçük kız Annika Wedderkopp da çok başarılı.

Konvoy (The Convoy):

Bu yıl Antalya’da saat 15’de gösterilen filmlerde genelde uyuklamış olmam ya uyku düzenimin kötülüğünü ya da o saatteki filmlerin vasatlığını gösteriyor galiba. Doğruyu söylemek gerekirse Konvoy da bu kaderi paylaştı. Film, kızını öldürmekle suçlanan, psikolojisi son derece bozuk bir askerin hırsızların peşine düşmesini anlatıyor. Çıldırmanın eşiğindeki askeri oynayan oyuncuyu beğendim ama film onun dışında çok iz bırakmadı. Neyse ki geçen sene olduğu gibi jüri büyük ödülü verip işte senin uyukladığın film böyle iyi bir film demedi.

Miras (Inheritance):

Hiam Abbass oyuncu olarak sevdiğim bir isim. Yönetmen olarak da Miras filminde hiç fena bulmadım. Film önce bir düğün, sonra hastalık nedeniyle bir araya gelen Filistinli bir ailenin hikayesini anlatıyor. Ön plandaki hikaye ailenin bir İngilizle aşk yaşayan kızları üzerine kurulu ama ailenin tüm bireyleri ince ince irdelenmiş. Hepsinin ikircikli tavırları, yaşadıkları sorunlar, bunların gelenekler ve dinle olan ilişkileri üstünde durulmuş. Bir yandan da kaçınılmaz olarak barış dönemi de olsa sürekli olarak tekrar başlamak üzere olduğu hissedilen çatışmaların baskısını hissediyorsunuz. Başarılı bir yapım. Miras gösterime girmezse önümüzdeki yıl Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali için de iyi bir seçim olabilir. Akıllarda bulunsun.

Görünmeyen:

Ali Özgentürk’ün Görünmeyen filmi Ankara’ya uğramamıştı, ben de Antalya’da yakalama fırsatı buldum. Film 1930’larda ülkemizden halk müziği örnekleri toplamak üzere çalışmalar yapan Bela Bartok’un hikayesi ve günümüze yansımaları üzerine. Vizyona girdiğinde sadece 214 seyirci toplamış. Ciddi sıkıntıları olduğu kesin ama iyi bir tanıtım kampanyası ile kesinlikle daha çok seyirci çekebilirdi. Bu arada Özgentürk film sonrasında katıldığı söyleşide nedense filmin vizyona girmediğini vurguladı (vizyona girip 214 seyirci çektiği bilgisi Box Office Türkiye sitesinden).

Filmin en büyük sorunu bugünde geçen hikayesi bence. Bu kısmın hikayesi de oyunculukları da Bela Bartok hikayesine göre çok zayıf. Genel olarak da özellikle oyunculuk stilinde bir sıkıntı var. Doğal mı olsun, gerçeküstü bir hava mı versin karar verilememiş gibi. Yine de Udo Kier’i bir yerli filmde görmek, hatta onu türkü eşliğinde oynarken izlemek bir keyifti.

Aslında oyunculuktaki sorunu dolaylı olarak Ali Özgentürk’ün de belirttiğini söylemek mümkün. Filmdeki oyuncuları överken sadece geçmiş dönemin hikayesinde yer alan oyuncuların adını andı ve bazı oyunculardan da istediğim performansı alamamış olabilirim dedi. Özgentürk ilk yazdığı senaryonun Bela Bartok ile ilgili olduğunu, bu hikaye çok ilgisini çektiği için yıllar içinde 17 kez tekrar yazdığını, sonunda bu hale geldiğini söyledi. Hatta Bartok ile ilgili dünyadaki en büyük arşivin kendisinde olduğunu tahmin ettiğini de belirtti. Bu anlamda bu proje için Özgentürk’ün hayatının projesi denebilir. Keşke daha iyi bir film ortaya çıksaymış. Son olarak filmdeki “Zeki Ökten Kıraathanesi” hoş ve duygulandıran bir ayrıntıydı. Bu ince düşünce için tebrikler.

49. Antalya Altın Portakal İzlenimleri – 4. Gün: Aglaya, İnsan Avı, Biz ve Ben, Süpermarket

Aglaya (Aglaja):

Hakkında neredeyse hiç bir şey bilmeden gittiğim Aglaya filmi bayağı iyi bir film çıktı. Etkileyici bir hikayesi ve karakterleri var. Ayrıca filmin görsel dili de gayet iyi. Bir yandan Çavuşesku döneminde Romanya’dan kaçmak zorunda kalan bir aile ile politik bir yönü de olan hikaye ama esas olarak kızlarının gözünden sirklerde çalışan bir ailenin hikayesi. İyi kurulmuş karakterleri ve iyi oyuncuları var. Festivalin uluslararası yarışma bölümünde yer alan film bence yarışan filmlerin en iyisi değildi ama bir kaç favorimden biriydi. Sonuçta hem ana jüriden hem de SİYAD jürisinden en iyi film ödülünü aldı.

İnsan Avı (Oblawa):

İnsan Avı, festivalin Savaşa Karşı bölümünde yer alıyordu. 2. Dünya Savaşı’nda Polonya’da geçen film nazilere direnen askerleri anlatıyor. Askerlerin başındaki komutan son derece sert ve acımasız bir adam ama bunun nedenleri ortaya çıktıkça ona hak verebiliyorsunuz. Her ne kadar filmin hikayesi zaman gidiş-gelişleri ile ilerlese de seyirciyi çok zorlamıyor. Buna rağmen her nedense salonun yarısı filmden çıktı. Filmde kimi şiddet dolu sahneler de vardı ama çıkanlar o sahnelerden önce çıktığına göre nedeni bu sahneler olmamalı. Belki altyazıcı arkadaşların filmin sonundaki 2 dakikanın altyazısı yok demeleri de etkendir. Bu açıklama en sondaki 2 dakika gibi anlaşıldı. Halbuki filmin bitimine yaklaşık 20 dakika kalmışken arada bir yerde 2-3 dakikalık kısmın altyazısı yoktu. Tahammül edilebilirdi yani.

Bu vesileyle genellikle altyazı konusunda sıkıntılar yaşanan Altın Portakal’da bu yıl sorunların büyük ölçüde çözüldüğü söylenebilir. Yine bazı sorunlar olsa da çeviriler geçen senelere göre daha iyidi. Altyazıların zamanlaması da öyle. Belli ki altyazı ekibi deneyim kazandıkça işler daha iyiye gidiyor.

Biz ve Ben (The We and the I):

Michel Gondry için farklı türlerde film çekmeyi seven bir yönetmen diyebiliriz artık. Giderek birbirine hiç benzemeyen filmler yapıyor. Belki bir daha Eternal Sunshine etkisini yaratamayacak ama çoğunlukla iyi filmler yapıyor (Green Hornet’i izlememiş gibi yapıyoruz). Biz ve Ben filminde bu kez okulun son günü evlerine giden gençlerin otobüs yolculuğunu izletiyor bizlere. Neredeyse tüm film otobüste geçiyor. Gondry artık 49 yaşında bir adam ama gençlerin nabzını iyi tutmuş, teknolojiyi nasıl kullandıklarını irdeleyip aynısını filmde de kullanmış. Filmde tümüyle amatör oyuncularla çalışmış. Oyuncuların adları ile filmdeki karakterlerin adları da aynı. Filmin ses bandı da çok başarılı. Otobüs doluyken gerçekten de sağdan soldan sürekli bir gürültü var. Adeta kendinizi o otobüsün içine kazara oturmuş ve gençlerin gürültülerinden rahatsız olan biri gibi hissediyorsunuz. Bu yüzden bazen filmi izlemek bile zorlaşıyor. Gondry gençler hakkında tek başlarına iyiler de beraberken bozuluyorlar tarzı bir mesaj veriyor. Filmin orijinal adını hatırlayalım “The We and the I”. Bu filmle Gondry, Gus Van Sant’ın sularında yüzüyor adeta. Aynı filmi Gus Van Sant’tan izleseydik daha iyi bir filmle karşılaşır mıydık? Muhtemelen. Yine de Biz ve Ben iyi bir film.

Süpermarket (Supermarket):

Supermarket uluslararası yarışma filmleri içinde şansı olabilecek filmlerden biriydi. Film Noel öncesinde bir süpermakette geçiyor. Marketin güvenlik ekibi patronlarının da baskısıyla hırsızlık olmaması için tetikte. Arabasının çalınan aküsünün yerine yenisini almak için markete giren bir adam unutkanlıkla markette bir çikolata yiyip parasını ödemeyince kabak onun başında patlıyor. Tüketim toplumu üzerine dikkat çekici tespitleri olan, seyirciyi tetikte tutan, hikaye kısmı da sarkmayan başarılı bir yapım Süpermarket. Bizim Ankara’daki bir kaç festival takipçisi olarak zaman zaman söylediğimiz Polonya’dan boş film çıkmaz lafımızı da doğruluyor.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.766 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.