Archive for the 'Haberler' Category



Ankara Uluslararası Film Festivali “SineBellek”le Başlıyor

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından Bu yıl 25.si düzenlenecek olan Ankara Uluslararası Film Festivali 5-15 Haziran 2014 tarihlerinde gerçekleştirilecek. Ancak, 25. Yıla özel olarak Festival film gösterimleri Şubat ayından itibaren SineBellek film gösterimleriyle başlıyor.

Bu yıl Festivalin teması bellek/belleksizleşme/belleksizleşmeye direnme.

SineBellek için Festivalin sadık seyircilerinin ve festival yapanların belleğine dayanarak, geçmiş Festivallerde gösterilmiş olan en sevilen filmlerden bir seçki oluşturuldu. Bu seçkiye, hep görmek istenilen filmler de ekledi ve mükemmel bir program oluştu. Böylelikle SineBellek ile bir anlamda Festivalin “anılarını” seyircilerle paylaşılmış oluyor.

SineBellek’te her hafta, bir film ikişer kez, Salı ve Perşembe akşamları olmak üzere Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda saat 19:00’da sinemaseverlerin beğenisine sunulacak.

SineBellek gösterimlerinin en önemli özelliği ise, gösterimler sonrası akademisyenler, sinema eleştirmenleri, yönetmenler tarafından izleyicilere yapılacak “film okumaları” olacaktır.

Gösterimler 4 Şubat 2014 tarihinde başlayacak ve 2014 Mayıs ayının sonuna kadar sürecek, 25. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin 5-15 Haziran 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilmesinin ardından devam edecektir.

SineBellek, Goethe Institut Ankara, Institut Français Ankara ve Istituta Italiano di Cultura Ankara katkılarıyla gerçekleştirilecektir.

SineBellek Şubat 2014 programı:

Berlin Üzerinde Gökyüzü (Der Himmel über Berlin)

Wim Wenders, 1987 Almanya

4 Şubat 2014 Salı  – 6 Şubat 2014 Perşembe, 19:00

1987 Cannes Film Festivali En İyi Yönetmen; 1987 En iyi Avrupa Filmi; 1987 Fransız Film Eleştirmenleri En İyi Yabancı Film

Okuyucu: Prof. Dr. Seçil Büker

1980’lerin sonunda Berlin şehrinde insanların görüp işitemediği Damiel ve Cassiel adlı iki melek sürekli olarak çevrelerini ve insanları gözlemektedirler. Bu melekler zamanın başlangıcından beri oradadırlar ve çağlar boyunca doğanın ve insanların geçirdiği bütün değişimlere tanık olmuşlardır.

Bu gerçeküstücü naif filmde herşeyi gören ama hiçbir şeye müdahale edemeyen bu meleklerden birisi ölümsüzlükten bıkarak insanların arasına karışmayı dener.

——————

Oyunun Kuralı (La Règle du Jeu)

Jean Renoir, 1939  Fransa

11Şubat 2014 Salı -13 Şubat 2014 Perşembe, 19:00

Sight And Sound Dergisi, Dünyanın En İyi Filmleri Sıralamasında en iyi 4. film; Yapımından 27 yıl sonra 1966 yılında Danimarka Film Eleştirmenleri Ulusal Derneği, Bodil Ödülü.

Okuyucu: Prof. Dr. Oğuz Onaran

Sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilen “Oyunun Kuralı”, aynı zamanda Renoir’ın filmografisindeki en iyi filmi sayılmaktadır. işgal yıllarında  Nazi’ler tarafından yasaklan film savaşta tamamen yok oldu. Nerdeyse kaybolmuş olan film, 1956’da bir araya getirilerek bizzat Jean Renoir nezaretinde restore edildi.1959 yılında bu son haliyle gösterildiği Venedik Film Festivali’nde Dünyanın en iyi filmlerinden biri olarak ilan edildi.  II. Dünya Savaşı’nın arifesinde Fransa sosyetesinin yaşam tarzını, çarpık tavır ve ilişkilerini alaycı bir bakış açısıyla ele alan bu töre komedyası (comedy of manners) bir kaba güldürü (fars) olarak başlar ve trajedi ile sonlanır. “Oyunun Kuralı” kısaca ahlak yoksunu bir grup insan hakkında ahlaki bir filmdir.

———————–

Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor (Loong Boonmee Raleuk Chat)

Apichatpong Weerasethakul, 2010 Tayland

18 Şubat 2014 Salı – 20 Şubat 2014 Perşembe, 19:00

2010  Cannes Film Festivali Alltın Palmiye; 2011 Asya Film Ödülleri En İyi Film

Okuyucu: Doç. Dr. Serpil Aygün Cengiz

Ölüm korkusu, yaşamın sıradanlığı gibi evrensel temaları şiirsel ve düşsel bir dille anlatan film aynı zamanda geleneksel Asya korku ve hortlak filmlerini de ters yüz ediyor.  Hasta ve ölümü bekleyen Amca Boonmee, artık sonuna yaklaşan yaşamında onu rahat ettirmek için ellerinden geleni yapan çevresi ve karısıyla oğlunun hayaletleriyle birlikte ölüme karşı “antrenmanlı” olmaya çalışır.

————————

Roma Açık Şehir (Roma, Città Aperta)

Roberto Rossellini , 1945  İtalya

25 Şubat 2014 Salı – 27 Şubat 2014 Perşembe, 19:00

1946 Cannes Film Festivali Altın Palmiye; New York Film Eleştirmenleri Birliği En İyi Yabancı Film Ödülü

Okuyucu: Doç. Dr. Ahmet Gürata

İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin ilk örneği olan film 1944 yılında Nazi işgali altındaki başkent Roma’daki direnişin öyküsünü anlatır. Senaryosu Sergio Amidei  ile birlikte Fellini tarafından yazılmıştır.

Michel Gondry !f İstanbul’a geliyor!

Günümüzün en önemli yönetmenlerinden Michel Gondry, !f İstanbul’un konuğu olarak Türkiye’ye geliyor. Gondry’nin merakla beklenen son filmi Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet de Türkiye galasını !f İstanbul’da yapıyor.

İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl da yılın en çok konuşulan filmlerini ve yönetmenlerini Türkiye’ye getiriyor. Festivalin İstanbul’da ağırlayacağı konuklar arasında ünlü Fransız yönetmen Michel Gondry de bulunuyor. Gondry’nin Noam Chomsky ile yaptığı sohbetlerden oluşan son filmi Is the Man Who Is Tall Happy? An Animated Conversation with Noam Chomsky/Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? da festivalin “Digiturk Galaları” bölümünde gösterilecek.

‘2000’li yılların ilk büyük filmi’ni çekti

Björk’ten Massive Attack’e, Rolling Stones’tan Radiohead’e pek çok ünlü şarkıcı ve gruba çektiği video kliplerle adını duyuran Gondry, 2001’de ilk sinema filmi olan Human Nature/İçgüdü’yü yönetti. Bir önceki filminde olduğu gibi Charlie Kaufmann imzalı senaryosuyla çektiği ikinci uzunu Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan’la 2000’ler sinemasına silinmemecesine adını yazdırdı. Fatih Özgüven’in “Bilgisayar kuşağı için ‘Yurttaş Kane’” sözleriyle tanımladığı ve “2000’li yılların ilk büyük ve önemli filmi” olduğunu söylediği film, 50’ye yakın ödül ve senaryosuyla da Oscar kazandı. Gondry sonraki filmleri The Science Of Sleep/Rüya Bilmecesi (2006), Be Kind Rewind/Lütfen Başa Sarın, Yeşil Yaban Arısı/The Green Hornet, The We and the I ve son olarak geçtiğimiz sezon izlediğimiz Günlerin Köpüğü/L’écume des jours filmleriyle hayranlarını şaşırtmaya devam etti.

Gondry’nin Günlerin Köpüğü’yle aynı dönemde çektiği ve belgeselin kahramanı sebebiyle de merakla beklenen son filmi Uzun Boylu Adam Mutlu Mu?, Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet ise Türkiye’deki ilk gösterimini !f İstanbul’un “Digiturk Galaları” bölümünde yapacak. Dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar sıfatlarının hepsi birden olan Noam Chomsky’le yaptığı sohbetleri canlandırma sinemasını kullanarak büyüleyici bir izleme deneyimine dönüştüren Gondry, yaşayan en büyük filozoflardan birinin çocukluğundan bugüne süren etkileyici hayatına tanıklı etmemizi sağlıyor.

13. !f İstanbul 13 Şubat’ta başlıyor

İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 13-23 Şubat 2014 tarihlerinde İstanbul’da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, İstinye Park Cinemaximum, Cinemaximum Budak; 7 Şubat-2 Mart 2014 tarihlerinde ise Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir’de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek.

İş Bankası Maximum Kartlılara özel avantajlar

Festival biletleri ise 31 Ocak-2 Şubat tarihlerinde biletix’de ön satışa çıkıyor! İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan “Maximum Film” ve “Maximum Müzik” paketlerini alacak sinemaseverler için ise biletlerde %50 indirim ayrıcalığı sunuluyor. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, “Maximum Film” paketinde en az 4, en fazla 20 festival sinema biletini, “Maximum Müzik” paketinde ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle alabiliyor. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunuluyor.

Ayrıntılı bilgi için: www.ifistanbul.com

71. Altın Küre Ödülleri Sahiplerini Buldu

En iyi drama filmi dalında 12 Years A Slave‘in, en iyi komedi/müzikal filmi dalında ise American Hustle‘ın ipi göğüslediği 71. Altın Küre Ödülleri’ni kazananların tam listesi aşağıda yer alıyor. Ödüllerin dağılımı ve ödül töreni hakkındaki yorumlar ise biraz dinlendikten sonra gün içinde.

Sinema:

En İyi Film – Drama: 12 Years a Slave
En İyi Kadın Oyuncu – Drama: Cate Blanchett (Blue Jasmine)
En İyi Erkek Oyunucu – Drama: Matthew McConaughey (Dallas Buyers Club)
En İyi Film – Komedi ya da Müzikal: American Hustle
En İyi Kadın Oyuncu – Komedi ya da Müzikal: Amy Adams (American Hustle)
En İyi Erkek Oyuncu – Komedi ya da Müzikal: Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street)
En İyi Yönetmen: Alfonso Cuarón (Gravity)
En İyi Animasyon: Frozen
En İyi Yabancı Film: La Grande Bellezza
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jennifer Lawrence (American Hustle)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Jared Leto (Dallas Buyers Club)
En İyi Senaryo: Spike Jonze (Her)
En İyi Müzik: Alex Ebert (All Is Lost)
En iyi Şarkı: “Ordinary Love” söz-müzik: Bono, Adam Clayton, The Edge, Larry Mullen Jr., Brian Burton (Mandela: Long Walk to Freedom)
Cecil B. DeMille Ödülü: Woody Allen

Televizyon:

En İyi Dizi – Drama: Breaking Bad
En İyi Kadın Oyuncu – Drama Dizisi: Robin Wright (House of Cards)
En İyi Erkek Oyuncu – Drama Dizisi: Bryan Cranston (Breaking Bad)
En İyi Dizi – Komedi ya da Müzikal: Brooklyn Nine-Nine
En İyi Kadın Oyuncu – Komedi ya da Müzikal Dizisi: Amy Poehler (Parks and Recreation)
En İyi Erkek Oyuncu – Komedi ya da Müzikal Dizisi: Andy Samberg (Brooklyn Nine-Nine)
En İyi Mini Dizi ya da Tv Filmi: Behind the Candelabra
En İyi Kadın Oyuncu – Mini Dizi ya da Tv Filmi: Elisabeth Moss (Top of the Lake)
En İyi Erkek Oyuncu – Mini Dizi ya da Tv Filmi: Michael Douglas (Behind the Candelabra)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu – Dizi, Mini Dizi ya da Tv Filmi: Jacqueline Bisset (Dancing on the Edge)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu – Dizi, Mini Dizi ya da Tv Filmi: Jon Voight (Ray Donovan)

Pembe Hayat KuirFest Üçüncü Kez Seyirciyle Buluşmaya Hazırlanıyor

3. Pembe Hayat KuirFest 16-23 Ocak tarihleri arasında Ankara’da gerçekleşecek.

LGBTİK hakları mücadelesine sanat aracılığıyla ifade alanları yaratmayı amaçlayan Pembe Hayat Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel (LGBTT) Dayanışma Derneği’nin düzenlediği festival, Türkiye ve dünya sinemasından 50’ye yakın LGBTİK temalı filmlerin yanı sıra, kuir direnişi destekleyen ufuk açıcı atölyeleri, tiyatro oyunları ve sıra dışı partileriyle Ankara kışına renk katmaya hazırlanıyor.

Farklı temaları ele aldığı bölümleri, farklı ülkelerden film seçkileri, sözel bölümleri, partileri, tiyatro oyunları ve atölyeleriyle 3. Pembe Hayat KuirFest, LGBTİK bireylere yönelik ayrımcılığa ve şiddete karşı bizleri ‘direnişe’ çağrıyor.

FESTİVAL SİNEMASI & BİLETLER

Pembe Hayat KuirFest’te film gösterimleri ve söyleşiler Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda ve Tayfa Kitapkafe’ de gerçekleşecek. Sinemaseverler biletlerini 10 Ocak’tan itibaren Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda açılacak gişelerden satın alabilecek.
Bilet fiyatları: Öğrenci: 9 TL, Tam: 11 TL.
Tayfa KitapKafe’deki söyleşiler ve gösterimler ise ücretsiz olacak.

Venedik, Tribeca, Berlinale, Cannes ve Sundance Film Festivali programlarında yer alan birçok ödüllü filme programında yer veren 3. KuirFest, bu yıl direniş, yaşlılık, beden, eğitim, aile ve eşcinsel aşkı merkeze alan 50’ye yakın filmi 10 farklı bölümde beyazperdeye taşıyor.

AÇILIŞ FİLMİ: KİM KORKAR VAJİNA WOLF’TAN

Pembe Hayat KuirFest’in Açılış Töreni 16 Ocak Perşembe günü saat 19:00’da Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda başlayacak. Festival’in açılış filmi ise tamamı kadın oyunculardan oluşan komedi filmi “Kim Korkar Vajina Wolf Wolf’tan” (Who is Afraid of Vagina Wolf, 2013) adlı film olacak. Anna Margarita Albelo’nun, sanatçı olmak ve yaşlanmak temalı hareketli, eğlenceli ve ana akım sinemanın olanaklarından faydalanan filminde, muhteşem soundtrack’inin yanısıra L-World ve True Blood dizilerinden de birçok oyuncusuyla dikkat çekiyor.

Film gösterimlerinin yanı sıra; direnişin tartışıldığı, kayıpların anıldığı, zulüm ve şiddete karşı çıkmada en çok ihtiyaç duyulan cesaret hikâyelerinin anlatıldığı panel ve atölyelere bu sene; “80’lerde Lubunya Olmak” oyunuyla MekanArtı Ekibi, ‘öteki’ herkes için hazırlandığı sahnesi ile “Kafası Karışık Kontrtenor – Nuri Harun Ateş” ve DJ kabinindeki hünerleriyle pop divaları arası “Yıldız Savaşları’” başlatmak için Cenk Erdem etkinliklere dâhil olacak.

GÖKKUŞAĞININ ALTINDA

Festival’in “Gökkuşağının Altında” bölümünde Kore’den Fransa’ya, Arjantin’den Yeni Zelanda’ya son yılların ödüllü ve ilgiyle beklenen LGBT temalı filmleri Ankara’da ilk kez KuirFest’te görücüye çıkıyor.

Tomasz Wasilewski’nin yönettiği, Karlovy Vary Film Festivali’nden ödülle dönen “Dalgalanan Gökdelenler” (Floating Skyscrapers, 2013), annesi ve kız arkadaşı Sylwia’yla yaşayan ödüllü yüzücü Kuba’nın bir açılışta kendisiyle aynı yaşlarda bir genç olan Michal’le tanışması ve aralarında gelişen ilişkiyi anlatan Polonya yapımı bir dram.

Axel Rannisch’in yeni filmi “I Feel Like Disco” bizi tekrar şişmanların dünyasına davet ediyor. Yatağının kenarına astığı kartpostalda “Şişman çocukları kaçırmak daha zordur.” yazan Florian, babasının antrenörlüğünü yaptığı Radu’ya aşık olmak üzeredir. Babası evde değilken ergenlik çağındaki, disko aşığı genç dünyanın en mutlu gencidir. Annesiyle 70’li yıllar disko kostümleri giyip dans edebilir ve bütün sıkıntıları unutabilir. Baba Hanno ise kızlarla ilgilenmeyen şişman oğluyla ne yapacağını bilememektedir. Şişman ergenlerin dünyası bir disko topu kadar eğlenceli ama florasan ışıklar kapandığında bir o kadar da yaralı ve harap.

Berlinale kapsamında 1987 yılından beri dağıtılan ve kuir sinemanın en önemli ödüllerinden biri olan Teddy Ödülü’nü kazanan “Jaurès”, her zaman kurmaca ile belgeselin sınırlarında gezinmeyi seven yönetmen Vincent Dietreu’nun son filmi. Film, yönetmenin eski sevgilisi Simon’ın çektiği görüntüler eşliğinde akarken Simon’un yüzünü asla görmeyiz. Afgan mültecilerin çevresinde yattığı Jaures istasyonuna, onlara yönelen kamera eşliğinde bir aşkın bitiş hikâyesini bütün duyularımızla tecrübe ederiz.

İlk gösterimini Cannes Film Festivali’nde yapan ve ‘Kuir Palmiye’ ödülü için yarışan “Sarah Koşmak İstiyor” (Sarah Prefers to Run, 2013), koşmayı her şeyden çok seven genç bir orta mesafe koşucusu olan Sarah’ın cinsel uyanış hikâyesini anlatıyor.

Tim Lienhard’ın drag performansçısı 33 yaşındaki Faslı-Alman Mourad ile 48 yaşındaki Hollandalı Antoine’ın hikâyesini anlatan belgesel-masalı “Bir Sıfır Bir” (One Zero One, 2013), eşsiz bir dostluğun, toplumun kıyısında hayatta kalmanın ve birinin yaşamını ilelebet gölgede geçirecekmişçesine mimlemiş aksilikler ve engellere karşı kazanılan büyük zaferin öyküsünü anlatıyor.

Bu yılın en iyi İngiliz yapımı filmleri arasında yer alan “Komedyen” (The Comedian, 2012), farklı bir bölgeden kuir hikâye anlatmayı deniyor. Kazanımlar veya kurbanlık üzerinden konuya yaklaşmak yerine durağan ve yeterince anlatılmamış bir yönüne odaklanıyor. Hayatın gitgide zorlaştığı ve gülecek pek fazla şeyin kalmadığı ve cinsellikle pek de alakası olmayan bir Londra’ya…

Dominique Cardona, Laurie Colbert’in birlikte yönettikleri “Margarita”, 6 yıldan uzun zamandır yasadışı yollarla Kanada’da yaşayarak çocuk bakıcılığı yapmakta olan hayat dolu Margarita’nın beklenmedik bir kaza ile bütün hayatının değişmesini anlatıyor.

Tümüyle kadınlardan oluşan eksantrik komedi “Kim Korkar Vajina Wolf’tan”da (Who is Afraid of Vagina Wolf, 2013) karizmatik yönetmen Anna orta yaş bunalımından muzdariptir. Kırkına yeni basmıştır, ne bir işi ne de kız arkadaşı vardır ve Los Angeles’ta bir arkadaşının garajında yaşamaktadır. Anna Margarita Albelo’nun, sanatçı olmak ve yaşlanmak temalı hareketli ve eğlenceli filminde, muhteşem soundtrack’inin yanısıra L-World ve True Blood dizilerinden birçok oyuncu da yer alıyor.

Sevgililer Rosa ve Clara arabayla Palermo’da bir düğüne gitmektedirler. Fakat yolda yaşlı bir kadın tarafından sürülen bir araba ile kafa kafaya gelirler. İki tarafta diğer arabanın geçmesine izin vermez ve olaylar gitgide ısınır. Emma Dante’nin ilk filmi “Palermo’da Bir Sokak” (A Street in Palermo, 2013), Venedik Film Festivali’nde eleştirmenler tarafından beğeni ile karşılandı ve festivalden ödüllerle döndü.

Esther Martin Bergsmark’ın toplumsal cinsiyet rollerinin dışında yer almanın ilhamından beslenen kişisel, şiirsel belgeseli “Trans Salyangozlar” (She Male Snails, 2012), değişmekte olan bir androjen vücudun farklı yönleri üzerine büyülü, eşsiz ve duyarlı bir melez film. Film, hayali bir dünyayla katı bir gerçekliğin birbirine karıştığı noktada bir hayatta kalma hikâyesini anlatıyor, iki cinsiyet arasında bulunup hayatta kalabilmek için üçüncüsünü yaratan bir insanla ilgili bir masal-belgesel.

Venedik Film Festivali’nden ‘Kuir Aslan’ ödülü ile dönen Kore yapımı “Yük” (The Weight, 2012), KuirFest’te öne çıkanlar arasında. Morgda çalışan levazımatçı Jung ölüleri temizler, giydirir… Doğuştan kamburdur, her gününü eziyet dolu hayatına katlanmakla geçirir: kronik rahatsızlıkları, seks işçiliği yapan trans kadın kardeşi, zalim üvey anneleri… Gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği hayatında cesetler giderek arkadaşı ve hayal dünyasının öznesi haline gelir. Sert sahneleriyle Venedik Film Festivali´ndeki ilk gösteriminde büyük sansasyona yol açan film, yönetmen Jeon´un sözleriyle “insanların bir yük gibi taşıdıkları yaşamın ağırlığı üzerine grotesk bir fantezi”.

LEZBİYEN TARİHİNDEN

Festivalin lezbiyen tarihinin öncü kadınlarına yer verdiği “L Tarih” bölümünün bu yıl iki konuğu var. “Lesbiana: Paralel Bir Devrim”de (Lesbiana: A Parallel Revolution, 2012) 1970’lerin feminist hareketinden doğan paralel devrimin izlerini süren Yönetmen Myriam Fougère, bizleri devrimci bir kız kardeşliğin yaratılmasında kilit roller üstlenmiş olan lezbiyen yazarlar, filozoflar ve aktivistlerle tanıştıran bir yolculuğa çıkarıyor. Montreal’den Teksas’a New York üzerinden ilerleyen Fougère, bu istikamette kadın kadına yaşamayı seçen lezbiyenlerle buluşuyor. Bu marjinal ama aynı zamanda uluslararası çaptaki hareket, arşivde bulunan çekim ve fotoğrafların yanı sıra şimdilerde yetmişlerinde, seksenlerinde olan bu cesur kadınlarla yapılmış, geçmişi anımsatıcı söyleşiler kanalıyla tekrar canlanıyor.

1956’da Pulitzer Ödülü’ne lâyık görülen Amerikalı büyük şair Elizabeth Bishop’ın ‘Kaybetme Sanatı’ adlı başyapıtı Lota de Macedo Soares ile yaşadığı aşkı anlatır. Festivalde izleyeceğimiz “Nadide Çiçekler”de (Reaching for the Moon, 2013) 1951 yılında şair Elizabeth Bishop tebdili hava için arkadaşı Robert Lowell’ın önerisiyle Rio de Janeiro’ya gider. Yeteneğinden duyduğu şüphe, trajik aile hayatı ve alkol bağımlılığı ile mücadele eden Bishop, birkaç günlüğüne geldiği Samambaia’da hayatını değiştiren varlıklı bir mimar olan Lota de Macedo Soares ile tanışır. İkilinin mesafeli tanışmaları 15 yıl süren ateşli bir ilişkiye döner. Bishop, Brezilya’da yaşarken Pulitzer Ödülü’nü kazanır. İki kadının da yaratıcı başarılarının psikolojik bedeli ağır olur. Bishop alkolizme yuvarlanırken, Soares depresyona girer.

KERN SEÇKİSİ

İki yönetmen, münakaşacı film yönetmeni ve öfkesi burnunda oyuncu Peter Kern ile ilgili bir belgesel çekerler. Ancak Kern, klasik belgesel biçimine sokulmayı reddeder. Kuşku duyar, eleştirir ve isyan eder. Buradaki temel soru şudur: Kern ne zaman gerçeği söylemektedir? Ne zaman rol yapıyordur? Ya da rol yaparken bile gerçeği mi söyler? “Kern”, Veronika Franz ve Severin Fiala’dan film yapmak üzerine bir film.

82 yaşında hala çevik bir anne ve 63 yaşındaki obez oğlu Peter Brandenburg’un kırsal bölgesinde bir botta zaman geçirmek üzere yola çıkarlar. Peter yolda bir otostopçuyu arabasına alır. Anne ile oğul arasında yıllardır devam eden tartışma bu hamleyle daha da ağırlaşınca genç adam arabadan indirilir. İlk gösterimini Berlinale’de yapan “İnanç, Aşk, Ölüm”de (Belief, Love, Death, 2012) Peter Kern, ‘medeniyetler çatışması’ zihniyetinin arkasındaki kutsallaştırılmış korkuyu ve sevme konusundaki yeteneksizliğimizi eleştiriyor.

“I Feel Like Disco”nun yönetmeni Axel Ranisch, “Axel ve Peter” ile KuirFest’ e konuk oluyor. Ranisch, Berlin’de havaalanında Avusturyalı meslektaşı Peter Kern’i beklemektedir. İlk buluşmalarının öyküsü, ‘şişmanlığın ritmi’yle eşcinsel arzu üzerine özünde ironik ve alaycı bir yergiye dönüşür. Başrollerini Axel Ranisch ve Avusturyalı ünlü yönetmen, oyuncu ve senaryo yazarı Peter Kern’in paylaştığı, diyet üzerine hazırlıksız yapılmış bir düet ve birbirini suçlayan parmakların cinsel ilişki sahnesini de içeren dört günlük bir devler randevusu olan film, Rosa von Praunheim tarafından kameraya aktarılıyor.

OKUL YOLUNDA

Veronica tarot kartlarından fal bakarak hayatını kazanan Mendozalı bir travestidir. İki hayali vardır: üniversitede psikoloji okumak ve Mendoza şehrinde yaşamak ki Kabahatlar Kanunu’nun 80’inci maddesine göre bu şehrin sokaklarında serbestçe dolaşmak travestiler için suç sayılmaktadır. Hayatı üniversiteye girmek istediğinde karmaşıklaşır, önüne idari engeller çıkarılır ve üniversiteye girmek için kendisinden kimliğini değiştirmesini şart koşulur. Arjantin yapımı “Verónica Videla’nın Tutkusu” (Verónica Videla’s Passion, 2012), genel ahlak kurallarına uymayan, yoksulluk, adaletsizlik ve erkek egemenliğinin kurbanı başka kadınların da hikâyesini anlatıyor. Kabahatler Kanunu altında Türkiye’de de birçok trans kadın mağdur edilmeye devam ediyor. Şiddetin her alanda meşrulaştırılarak uygulandığı trans seks işçisi kadınlar, kesilen para cezalarıyla yoksulluğun şiddetini devlet eliyle de hissediyorlar.

LGBT aktivisti Barış Sulu’nun yönettiği belgesel “Dikkat! Okulda Trans Var”, heteroseksüelliğin kutsandığı, LGBT olmanın çoğunluk tarafından ‘hastalık’ olarak algılandığı bir ülkede, altı trans erkeğin okul yıllarında nelere maruz kaldıklarını anlatıyor.

BİR AİLE MESELESİ
Kutsal kurum aileyi irdeleyeceğimiz “Bir Aile Meselesi” bölümünde dört kısa film gösterilecek.

“Dedem Tuhaf Biri” (My Strange Grandfather, 2011), yönetmen Dina Velikovskaya’nın gözünden, yaratıcı ve bir o kadar tuhaf, komik ve biraz da kaçık karakteriyle ailesi ve arkadaşlarını bile şaşırtıp sıkça kendinden utandıran dedenin hikâyesini anlatıyor.

“Kuluçka” (Hatch, 2012), iki çiftin yılbaşı arifesinde hayatları geri dönülmeyecek bir şekilde değişmesini anlatıyor. Daha iyi bir yaşam imkânı arayışındaki kaçak göçmen çift Milo ve Biljana ve daha yaşlı ve oturaklı gey çift Thomas ve Andreas için hayat kısa bir anlığına dahi olsa değişmek üzeredir.

“Dönüşen Aileler” (Transforming FAMILY, 2012), bir grup trans bireyin çocuk büyütmeyle ilgili aralarında yaptığı konuşmaya doğrudan atlayıveriyor. Bugün Kuzey Amerika toplumunda yaşayan transeksüel, transgender ve geçişli toplumsal cinsiyet yönelimli “hâlihazırda” ve “müstakbel” ebeveynlerin meseleleri, mücadeleleri ve güçlerinin güzel bir enstantanesi.

Ödüllü yönetmenler Tal Granit ve Sharon Maymon’ın 2013 Sundance Film Festivali’nde uluslararası prömiyerini yapan “Yaz Tatili” (Summer Vacation, 2012), ailesiyle tatile çıkan Yuval’in hikâyesini anlatıyor.

KUİRBELGESEL

Pembe Hayat KuirFest’in festivallerden ödüllerle dönmüş belgeselleri buluşturan Kuir Belgesel bölümünde ödüllü belgeselleri ilk defa Ankara’da izleyeceğiz.

Bir bebek doğduğunda sorduğumuz ilk soru şu olur… “Oğlan mı, kız mı?”Ya ikisi de değilse? Film, cinsiyetlerarası insanların; 2000’den fazla, vücutları erkekle kadın arasında bir yerlerde olan birimizin dünyasına göz gezdiriyor. Erkek ya da kadın kategorisine tam olarak girmeyen bir vücudun içinde büyümek nasıl bir şey? Bu görece sık rastlanabilen durum neden hiç bilinmiyor? Grant Lahood’un “İnterseksiyon” (Intersexion, 2012), filmi ile cinsiyetlerarası bireylerde bize bu denli rahatsızlık veren ne var? Sorusunun cevaplarını arıyoruz.

Trans erkek insiyatifi Voltrans’ın Mart 2012’den beri üzerinde çalıştığı uzun metraj belgesel “Voltrans”, Türkiyeli trans erkeklerin bir araya geliş deneyimlerini ve sorunlarını konu alıyor. Ali Arıkan’ı kaybettiğimiz bu sene de film onun anısına bir saygı duruşu niteliği de taşıyor. Film, ilk gösterimini KuirFest’de yapacak.

Cannes’da ilk gösterimini yapan film “Görünmezler” (Les invisibles, 2012), I. ve II. Dünya savaşları arasında doğmuş olan, eşcinsellikleri ve hayatlarını açık bir şekilde yaşama istekleri toplum tarafından geri çevrilmiş olan ve bunun dışında hiçbir ortak noktaları bulunmayan yaşlı kadın ve erkeklerin hikâyelerini anlatıyor.

OSLO GL FİLM FESTİVALİ KISA FİLM SEÇKİSİ

Oslo GL Film Festivali’nden Bard Ydén’in hazırladığı Norveç yapımı 5 kısa filmin yer aldığı kısa film seçkisi festival kapsamında gösterilecek. Bard Ydén, seçki sonrası izleyicileri festival hakkında bilgilendirecek ve seçkiye dair soruları yanıtlayacak.

İngiltere/Norveç ortak yapımı “Hamburger” (Burger, 2013) Magnus Mork’ un Cardiff’te bir hamburger salonunda çektiği kısa bir drama. Film, dünyanın en büyük lezbiyen-gey kısa film ödülü olan Iris Ödülü’yle yapılmış dördüncü kısa film.

Gey bir ağabeyi olmasından ötürü homofobik okul arkadaşları Erlend’e sataşırlar. Öğretmeni durumun farkında değildir ve Erlend yardım istemez. ‘Köpekbalığı Yemi’ dedikleri oyunun sonucunda Erlend küçük düşürücü bir saldırıya uğrar. Acaba satşmalarına nasıl karşılık verecektir? Tom Nordli’nin “Cezbeden Tuzak”ı (Shark Bait, 2009) saldırı, alay ve tacizle mücadele amaçlı bir Avrupa Birliği programı kapsamında yer alıyor.

Oyuncu, senarist ve yönetmen kimliklerinin yanına, müzisyenliğini de ekleyerek sinemasına renk katan Maria Bock’ un gözünden; sınırları olmayan yasak bir aşkın müzikalini izleyeceğiz. ‘’Bald Guy’’(Kel Adam, 2011) her şeyi kaybetme riskine rağmen kararlar alan, aşık genç bir adamın hikayesi.

Anne Sewitsky, Norveç’te yayınladığı popular televizyon serileri, mizahi güldürü dalında ödüllü kısa filmleri ile hem ülke seyircisinin hem de festivallerin kısa programlarında dikkat çeken bir yönetmen. Filmi Aman Tanrım! (Oh! My god! ,2008) çocuk gözünden cinsellik deneyimleriyle ilgili bir gözlem, her şeyden önce ‘orgazm’ hakkında bir film.

1985 doğumlu Yenni Lee, zamanını çalıştığı ve yeni projeler geliştirdiği Berlin’le Oslo arasında mekik dokuyarak geçiren bir film ve müzik videosu yönetmeni.
“Balon” (Air Balloon, 2011) adlı kısa hikâyesinde hatıralarla dolu bir kutuyla özgürleşme arayışını taşıyan Julie’nin şiirsel hikâyesi anlatıyor.

TRANSCREEN FİLM FESTİVALİ SEÇKİSİ: GÖKKUŞAĞININ ALTINDAKİ KORKUSUZ TÜM İNSANLARA!

Amsterdam’da düzenlenen Transcreen Film Festivali’nden gelen konuk seçkisinde, İngiltere, Avustralya, Singapur, Amerika, Finlandiya ve İspanya’dan toplam 7 kısa film gösterilecek. Kısa film seçkisini hazırlayan Paul Ter Veld, seçki sonrası izleyicileri festival hakkında bilgilendirecek ve seçkiye dair soruları yanıtlayacak.

Müzik videolarıyla tanınan Finlandiyalı yönetmen Elias Koskimies’in “Bu filmi sadece Aktvist Nikolai Alexeyev ve Pussy Riot’a değil, gökkuşağının altındaki korkusuz tüm insanlara!’’ diyerek ithaf ettiği büyüleyici ve sistemi sarsacak güçteki videosu “Daha Yeni Başladım” (I’ve only just begun, 2012) ile; ödüllü görsel sanatçı ve yönetmen Elka Kerkhofs, gösterime girdiği 2011 Annecy Film Festivali’nden ödül almaya doyamayan filmi “Peder John Thomas’ın İtirafı”yla (The Confession of Father Thomas John, 2011); Alman yönetmen Elka Kerkhofs “Batan Gemiyi Terkeden Fareler Gibi” (Like Rats Leaving a Sinking Ship, 2012) adlı kısasıyla Transcreen seçkisiyle gelip beyazperdemize kuruluyor.

Peki ya bir drag queen ve burka giyen diğer kadın asansörde mahsur kalırlarsa neler olur? Yönetmen Faryal Velmi; “Neye Bakıyorsun?” (What you looking at?, 2012) adlı kısa filmiyle farklı dünyalardan gelen iki kadının aslında ne kadar da çok ortak noktası olduğunu gözler önüne serecek.

Kısa filmleri dünya çapında birçok okulda, akademik konferanslarda ve yaklaşık 50 LGBTTİK Festivalinde gösterilen on parmağında on marifet oyuncu, yönetmen, performans sanatçısı Kalil Kohen, “Onlar Pomoseksüel” (So Pomo, 2012) ile İspanyol yönetmenler Nacho Ruipérez & Julio Marti “Ursula’nın Zaferi” (Ursula’s Victory, 2012), Elisha Kim ve Coco Riot, Singapur-Kanada ortak yapımı deneysel filmleri “İşportacı” (The Hawker, 2012) ile 3. Kuir Fest’ te sinemaseverlerle olacak.

KUİRKISALAR

Festivalin kısa filmlere ayrılan bölümünde bu yıl 7 film gösterilecek.

Sevgisizlik ve arkadaşsızlık Benjamin’i, neyin ne olduğunu anlamada zorlandığı, fanteziyle gerçeklik arasında bulanık bir sınıra itmiştir. “Benjamin’in Çiçekleri”nde (Benjamin’s Flowers, 2013) karakterin kafa karışıklığına, takıntılı düşüncelerine ve renkli hayal gücüne tanık oluyoruz.

“Zaman İçinde Değişim” (Change Over Time, 2013), izlenimci ve şiirsel bir bakış açısından film yapımcısının testosteron alışının ilk yılı üzerine canlı, deneysel, kişisel bir belgesel.

Mikaela cinsiyet değiştirip kadın olmuştur. Bir gece dışarıdayken kendisini eve kadar takip eden bir adamla tanışır. “Soy Beni” (Undress Me, 2012), toplumsal cinsiyet algılarımızın ve benliğimizin nasıl başkalarının algıları doğrultusunda şekillenebildiğini inceliyor.

“Yumuşakça Öp Beni”de (Kiss Me Softly, 2012) karakterimiz on yedi yaşındaki Jasper’ın otobiyografi niteliğindeki kişisel hikâyesini izleyeceğiz.

Yoko Ono’nun “Gülümse” projesine sivri bir yanıt niteliğindeki “Mutlu” (Happy, 2012), mutluluğun kurgusunu; gerçekte ne demek olduğunu; kilisede, medyada ve birbirimize karşı nasıl dine döndürüldüğünü değerlendiriyor.

ETKİNLİKLER, KONUKLAR, SÖYLEŞİ VE ATÖLYELER
Festival kapsamında katılımcıların da bizzat LBGTİK bireylerle buluşup toplumsal kimliklerini sorgulayacağı, direniş hikayelerini paylaşacağı atölye ve paneller ile; seanslardan arta kalan vaktimizi dolu dolu geçireceğimiz atölyeler de düzenlenecek. Festivalin sözel etkinlikleri ve bazı gösterimleri ise Sivil Düşün AB Programı Aktivist Desteği kapsamında Avrupa Birliği tarafından desteklendi.

RUSYA’DA NELER OLUYOR? “PUTİN’İ AFFETMİYORUZ”

“Prison Break” dizisiyle tanınan Wentworth Miller, Rusya’da çıkan anti-gey yasayı bir gey olarak protesto ettiği için St. Petersburg Film Festivali’nin onur konuğu olmayı reddetti. Pussy Riot üyeleri özgürlüklerine yeni kavuştular ve ilan ettiler “Putin’i affetmiyoruz.”

St. Petersburg merkezli Side By Side LGBT Film Festivali ekibinden Manny de Guerre’nin ve diğer LGBTİK festivalcilerinin katılımıyla Rusya’da yaşanan son şiddet ortamı, LGBT’leri hedef alan hükümet politikaları ve festival sırasında yaşanan bombalı tehdit ve şiddet olaylarını tartışılacak. Side By Side Film Festivali bu yıl Gus Van Sant’in destek amaçlı katılımıyla gerçekleşti ve dünyanın her yerinden birçok LGBT grup ve birey festivale destek oldu.

MADS ANANDA İLE KUİR DİRENİŞİN YENİ FORMLARI ÜZERİNE ATÖLYE:

Heteroseksüel dünyada kendimizi baskılanmış, çaresiz ve güçsüz hissetiğimiz anları eylemlerle veya hazırladığımız slogan içeren etiketleri yapıştırarak gerçekten çözebiliyor muyuz? Mads Ananda Lodahl, heteroseksüel ve maskülen dünyaya karşı alet çantamıza biraz daha fazla alet koymayı vadettiği, güçlendirici ve ilham verici ve 2 gün süren atölyesiyle Ankara’da olacak. Mads Ananda’nın “Hetero Dünya Düzenini Alt Etmek” başlıklı TED konuşmasını Türkçe altyazılı olarak festivalin vimeo sayfasından izleyebilirsiniz.

KUİR GEZİ HİKÂYELERİ ATÖLYESİ:

Türkiye’nin LGBT tarihinin en önemli mekânlarından Gezi Parkı, bu yıl sivil bir düş’ün ve isyanın kaynağı oldu. Gezi Parkı olaylarıyla aslında yıllardır süren LGBT direniş kültürü kamusal alanda görünürlüğünü arttırdı. Yıllardır kendi yaşama hakları ve alanları için direnen LGBT gruplar direniş mekânında tecrübeleri ve direnişleri ile ön plana çıktılar. Bu tecrübelerden yola çıkarak festival bu sene İstanbul ve Ankara’dan katılımcılarla “Kuir Gezi Hikâyeleri Anlatma” atölyesi düzenliyor. İstanbul’dan Levent Pişkin ve Boysan Yakar’ın katılımlarının yanısıra Ankara’da ve İstanbul’da direniş mekânından paylaşacak hikâyeleri olan bütün LGBTIK bireyler “kuir detaylarla” çok daha renkli bir şekilde paylaşılacak bu atölyelere katılabilir.

AVARELER İLE STENCİL ATÖLYESİ:

Ankara mekânlarını sanatsal ve protest stencil ve sokak sanatı örnekleri ile politikleştiren Avareler ekibi ve eylemcilerin desteği ile festival kapsamnda LGBTİK ruhu ve katılımcıları ile stencil atölyesi düzenlenecek. Stencil atölyesi, direniş ruhuna yeni renkler eklemek isteyen herkese açık.

VOLTRANS EKİBİYLE FİLM SONRASI ALİ ARIKAN ANISINA SÖYLEŞİ:
“Voltrans içinde örgütlenen trans erkeklerin kendi tarihlerini belgelemek istemeleri üzerine 2012 yılında ortaya çıkan belgesel projesi, 2013 yazında Ali (Aligül)’ün hastaneye kaldırılmasıyla beraber hızlanarak, Voltrans’ın önemli dönüm noktaları seçilerek kurgulandı. 90 dakikalık halini Ali (Aligül)’ün hastanede izlettiğimiz gün bize dönüp “son halini izlemeyeceğim, sürpriz olsun” demişti. Bu halini göremese de Ali, biz biliyoruz ki o hep bizimle…”

Trans erkek inisiyatifi Voltrans’ı anlatan belgesel sonrası bu yıl vefat eden inisiyatifin kurucularından Ali Arıkan anısına bir söyleşi düzenlenecek. Katılımcılar Özge Özgüner, P. Ulaş Dutlu ve İlksen Gürsoy gösterim bitiminde sorularınızı yanıtlayacak.

80’LERDE LUBUNYA OLMAK

MekanArtı 3. Pembe Hayat KuirFest kapsamında yine farklı bir sahneleme ile seyircisini 1980’lerde bir pavyona davet ediyor ve trans bireylerin hayatlarına ortak ediyor!

“80’lerde Lubunya Olmak”ta, en genci bugün 50 yaşında olan dört Trans birey bize Türkiye’de Lubunya olmanın genel ve özel tarihini anlatıyorlar. İzmir’de faaliyet gösteren Siyah Pembe Üçgen Derneği’nin 2012 yılında yayınladığı aynı adlı kitaptan uyarlanan oyun Ufuk Tan Altunkaya tarafından sahneye uyarlandı. Tamamen gerçekleştirilen söyleşilerden oluşan metinde, hiç bir değişikliğe gidilmeden, trans bireylerin kendi kelimeleri ile sahne uyarlaması gerçekleştirildi.

ÇOK YAKINDA WEB SİTESİNDE

Pembe Hayat KuirFest’in programında yer alacak filmler ve etkinliklerle ilgili ayrıntılı bilgiye çok yakında festival.pembehayat.org adresindeki web sitesinden ulaşabilirsiniz.

Gezici Festival 2013 İzlenimleri – 2. Gün: Gloria, Genç Kız ve Boksör, Işığa Özlem, %10 Kahraman Kimdir, Kuzunun Gülümseyişi

Gloria:

Hakkında pek çok iyi eleştiri duyduğumuz, bu yüzden de Gezici Festival’in en merakla beklenen filmlerinden biri olan Gloria her şeyden önce tam bir oyuncu filmi. Paulina García tüm filmi sırtlayıp götürüyor. Gloria Amerikan filmi olsa, García da Amerikan ya da İngiliz bir oyuncu olsa Oscar’ı alması işten değildi. Yaşlanmakta olduğu halde hayata coşkuyla tutunan Gloria karakteri onun da katkısı ile çok başarılı çizilmiş. Daha da önemlisi bu karakteri tüm boyutlarıyla çizen senaryo elbette. Festival takipçilerinin yorumlarından anladığım kadarıyla filmi kadınlar, özellikle belli bir yaşın üstündeki kadınlar çok daha fazla sevdi. Senaryo iki erkeğin elinden çıkmış belki ama kadını anlatmayı başarmışlar. Yaşlanmakta olan erkeklerin cinsellik de dâhil aşkı aramaları anlatan filmler izliyoruz ama işe kadınlar tarafından bakan film sayısı az. Sırf filmlerde değil, gerçek yaşamda da bu böyle elbette. Özellikle belli bir yaşın üzerindeki kadınlar işin cinsellik yönünden tamamen soyutlanıyorlar ve cinsel kimliksiz bir anne rolüne hapsediliyorlar. Zaten filmi izlemeyen bir seyirciye konusunu anlattığımda işin cinsellik yönüne tepkisinin “kadın hala çocuk doğuramıyor değil mi” olması doğurganlığın bitmesi ile kadının cinselliğinin de bittiği düşüncesinin bir özetiydi adeta. Gloria buna da karşı çıkan yapısı ile de önem taşıyor. Bu arada Şili’nin politik tarihi ülke üzerinde o kadar büyük bir iz bırakmış ki Gloria gibi son derece karakter odaklı bir öyküde bile arka planda ülkenin tarihinden kaçmak mümkün olmuyor. Yönetmen Sebastián Lelio işin bu yönünü de incelikli olarak filme yedirmiş.

Genç Kız ve Boksör (Cutie and the Boxer):

Her ne kadar festivali takip ettiğimiz için ödül sezonu ile ilgili haberlere biraz uzak kalsak da Gezici’de izlediğimiz Genç Kız ve Boksör’ün geçtiğimiz gün açıklanan listede Oscar aday adayı belgeseller listesine girdiğini belirtmiş olalım öncelikle. Belgeselde evliliklerinde 40 yılı devirmiş sanatçı bir çiftin yıllara yayılan inişli çıkışlı ilişkileri konu ediliyor. Boks ressamı olarak tanımlanan Ushio Shinohara (boş tuvale boyaya batırılmış boks eldivenleri ile vurarak resim yapıyor), 60’ların sonunda New York’a gelmiş. Eserleri ilgi çekmiş ama pek para kazanamamış (filmde New York’un en ünlü yoksul ressamıydı deniyor onun için). O yıllarda Noriko ile tanışmışlar ve aralarındaki yaş farkına rağmen evlenmişler. Noriko da genç bir sanatçı ama uzun yıllar kocasının arkasındaki isim olarak kalmış. Özellikle Ushio’nun alkol sorunları yaşadığı dönemde ona çok destek olmuş. Ancak aradan geçen yıllarda Noriko’nun sanatçı kimliği de giderek ön plana çıkmaya başlamış. Çiftin ilişkilerinden yola çıkarak yarattığı “Cutie” serisi çizimleri ile sergiler açmış. Film de bu ilişkiyi Noriko’nun animasyona dönüştürülmüş çizimlerinin de yardımıyla etraflıca anlatıyor. İzlemeye değer bir yapım.

Işığa Özlem (Nostalgia de la Luz / Nostalgia for the Light):

Işığa Özlem için son dönemin en iyi belgesellerinden biri diyebiliriz. Şili tarihi üzerine yaptığı belgeseller ile tanıdığımız Patricio Guzman kendini aşmış. Filmi izlemeden önce konusunu okuduğumda Şili’de yakınlarını kaybedenlerle astronomi arasında kurulacak olan bağın zorlama olmasından endişeliydim. Guzman, şimdiki zaman yoktur, karşımızdakine bakarken bile gördüğümüz şey aslında milisaniyeler boyutunda da olsa geçmiştir noktasından yola çıkıyor ve Şili’nin yakın tarihine, unutmak ve hatırlamak meselesini de ortaya koyarak bambaşka bir bakış getiriyor. Atacama çölünün ortasında bir kısım bilim adamının göğü inceleyerek yaptıkları çalışmalarla evrene ve insanoğluna dair sorulara yanıt ararken aynı çölde, aynı bilimin çölün kumlarına karışmış kemik parçalarını aramak için de kullanılması insanın içine oturuyor. Yakınlarını kaybedenler, yıllar sonra onların kemiklerini bile bulmaya razılar çünkü. Gezici Festival’e bu güzel belgesel için teşekkür ederken görselliği de çok etkileyici olan bu belgesel keşke Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin küçük perdesinde değil de Büyülü Fener’in büyük perdesinde gösterilseydi demeden de geçemiyorum.

%10 Kahraman Kimdir (10%: What Makes a Hero?):

%10 Kahraman Kimdir, İnternet’te bir ara çok popüler olan Nazi mitinginde Nazi selamı vermeyen adam fotoğrafından yola çıkan bir film (yukarıda gördüğünüz fotoğraftan bahsediyorum). Yönetmen Yoav Shamir, bu fotoğraftan hareketle kahramanlık kavramını sorguluyor ve kahraman dediğimiz kişilerdeki ortak noktaları arıyor. Film boyunca 2. Dünya Savaşı yıllarında Yahudileri saklayan Alman aileleri, tren raylarına düşen bir kızı kurtaran bir adam ya da eskiden uyuşturucu satarken şimdi gençleri uyuşturucudan korumak için çalışmalar yapan insanlar gibi farklı ülkelerdeki farklı kahramanlık örneklerini incelemesi, insanlarla şempanzeler ve bonobolar arasındaki benzerlikler ve farklılıklara değinmesi falan iyi ama sonlara doğru film sarkıyor. Kahramanlık üzerine çalışma yapan bilim adamları kısmını biraz kısa tutsa, filmi de bir buçuk saatten bir saate indirse çok daha iyi olacakmış.

Kuzunun Gülümseyişi (Hiuch HaGdi / The Smile of the Lamb):

Tuncel Kurtiz anısına gösterilen 1985 yapımı Kuzunun Gülümseyişi, bugünden baktığınızda biraz eskimiş ama üstadın oyunculuğu yine etkileyici. Zaten bu rolle Berlin’de en iyi erkek oyuncu seçilmiş zamanında. Filmin başlarında rolü az gibiydi ama sonlarda ağırlığını koyuyor. Filmde aynı ailenin üç kuşağını oynayan Kurtiz’in rolünü, bilmediği bir dil olan Arapça olarak oynaması da ayrıca takdir konusu. Film Filistin-İsrail meselesine biraz da alegorik bir açıdan bakarak hikâyesini kuruyor. Arada hikâyenin dağılması dışında başarılı sayılır. Özellikle İsrail ordusundaki doktor ve kız arkadaşı arasındaki mesele filmin içinde olmasa da olurdu diye düşündüm.

Gezici Festival Edremit’e Konuk Oluyor

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen ve 19 yıldır Türkiye’nin birçok kentine konuk olan Gezici Festival, bu yılki yolculuğuna 27 Kasım’da Tuncel Kurtiz’in memleketi Edremit’te başlıyor. Festival’i yolculuğu sırasında hiç yalnız bırakmayan Tuncel Kurtiz’in anısına Edremit Belediyesi ve Güre Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleşecek bir günlük buluşmada, Olivecity AVM Akçay Atlas Sineması’nda gün boyu film gösterimleri olacak.

Tuncel Kurtiz anısına gerçekleştirilecek gösterimlerde izleyiciler, Kurtiz’i sinema ve televizyon oyuncusunun ötesinde yönetmen, tiyatro oyuncusu ve sinema dostu olarak tanıma fırsatı bulacaklar.

Gezici Festival arşivinden seçilen ve on beş yıla yayılan görüntülerden oluşan Gezici Festival’in Yol Arkadaşı: Tuncel Kurtiz adlı belgesel; Kurtiz’in 1979 yılında İsveç’te yönettiği ve başrolünü üstlendiği sıra dışı gurbetçi filmi Gül Hasan ve  2004 yılında  Macaristan’da Tuncel Kurtiz, Sema Moritz ve Reyend Bölükbaşı’nın Mediawave Festivali sırasında gerçekleştirdikleri Şeyh Bedrettin Destanı gösterisinin kaydı Edremit’te izleyiciyle buluşacak.

Bu bölümde gösterilecek diğer filmler arasında son dönem Türkiye sinemasından iki örnek ve Şili’nin bu yılki Oscar adayı bulunuyor. Reha Erdem’in yazıp yönettiği Jîn, 17 yaşındaki bir genç kızın hayata katılmak için kendi kaçış hikâyesini yaratmasını anlatıyor. Adana Altın Koza Film Festivali’nden En İyi Film dahil toplam beş ödülle dönen Mahmut Fazıl Coşkun’un yönettiği Yozgat Blues, bir yaşdönümü ve aşk hikâyesini müzik ve müziğin bağlayıcı gücü üzerinden anlatıyor. Şilili yönetmen Sebastián Lelio’nun filmi Gloria ise duygu karmaşasına rağmen direncini ve bağımsızlığını ortaya koymayı başaran 58 yaşındaki güçlü bir kadının portresini çiziyor.

Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesiFacebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.

Gezici Festival’de Türkiye Sineması

Türkiye ve yurtdışından ödüllerle dönen son dönem örnekler Türkiye 2013 bölümünde Gezici Festival izleyicisiyle buluşacak. Ülkemizde bu yıl çekilen uzun metrajlı filmlerden derlenen bölümde yer alan filmlerin yönetmen ve oyuncuları her zaman olduğu gibi galalarda izleyicilerle bir araya gelecek.

Altın Koza’da dört ödül kazanan Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu imzalı Gözümün Nûru, bir sinema tutkununun gözleri bantlı bir halde geçirdiği süre içerisinde korkularıyla yüzleşmesini anlatıyor.

Türkiye’den kadın portreleri

İstanbul Film Festivali’nde En İyi İlk Film Ödülü’nün yanı sıra Altın Koza’da Yılmaz Güney Ödülü dahil dört ödül kazanan, Deniz Akçay Katıksız’ın yönettiği Köksüz, babanın kaybının ardından hayata devam etmeye çalışan bir anne ve üç çocuğunun hikâyesini anlatıyor. Filmde eşinin kaybını kabullenemeyen, Ahu Türkpençe’nin canlandırdığı Nurcan, bütün ailenin yükü omuzlarına çöken Feride, ergen bir erkek çocuk olarak kendi kaçışlarına sığınmaya çalışan İlker ve her şeyi sessizce izleyerek büyüyen Özge’nin yeniden aile olabilme çabalarını izleyeceksiniz.

Ramin Matin’in yönettiği Kusursuzlar’da, iki kız kardeş küçükken yazları geçirdikleri Ege kasabasına yıllar sonra yeniden giderek, birbirleriyle ve geçmişle yüzleşiyorlar. Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film ve Yönetmen ödüllerini kazanan filmde kan bağı haricinde çok az ortak yönü olan iki kız kardeşi Esra Bezen Bilgin ve İpek Türktan canlandırıyorlar.

Gezici Festival’de taşra hikâyeleri

Adana Altın Koza Film Festivali’nden En İyi Film dahil toplam beş ödülle dönen Mahmut Fazıl Coşkun’un yönettiği Yozgat Blues, bir yaş dönümü ve aşk hikâyesini müzik ve müziğin bağlayıcı gücü üzerinden anlatıyor. Ercan Kesal ve Ayça Damgacı’nın İstanbul’dan Yozgat’a gelen iki şarkıcıyı canlandırdıkları film, başarılı oyunculukları ve taşraya ince bakışıyla dikkat çekiyor.

İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film dahil dört ödül kazanan, Onur Ünlü’nün yönettiği Sen Aydınlatırsın Geceyi, göğünde iki güneş, üç tane dolunayı olan bir Anadolu kasabasının doğaüstü özellikleri olan sakinlerinin, olağan endişelerini anlatıyor. Onur Ünlü’nün “Endişe üzerine kurulu, biraz da melankolik bir film” olarak tanımladığı Sen Aydınlatırsın Geceyi’nin başrollerinde Ali Atay, Demet Evgar, Damla Sönmez ve Ercan Kesal oynuyorlar.

Berlin’den Gezici Festival’e

Türkiye sinemasından bu yıl Berlin Film Festivali’nde gösterilen iki film de Gezici Festival izleyicisiyle buluşacak. Reha Erdem‘in yazıp yönettiği Jîn, 17 yaşındaki bir genç kızın hayata katılmak için kendi kaçış hikâyesini yaratmasını anlatıyor. Reha Erdem’in, “Şu an yaşanan gerçekliğe çok yakın” olarak tanımladığı filmi, Altın Koza’da Erdem’e En İyi Yönetmen ve genç oyuncusu Deniz Hasgüler’e Umut Veren Kadın Oyuncu ödüllerini kazandırdı.

Uğur Yücel’in yazıp, yönettiği Soğuk, çekimlerinin yapıldığı Kars’ın karlı dağlarını ve dondurucu hava koşullarını başrole taşıyor. Cenk Alibeyoğlu ve Ahmet Rıfat Şungar’ın oynadıkları film, aile içindeki geleneksel kodları, kadınların maruz kaldığı her türlü şiddeti ve erkeklerin toplumdaki dokunulmazlığını sarsıcı bir etki yaratacak şekilde resmediyor.

Festival söyleşileri

Ankara’da gerçekleşecek iki söyleşide, tanınmış sinemacılar Gezici Festival izleyicisiyle bir araya gelerek deneyimlerini paylaşacaklar. Ödüllü oyuncu Taner Birsel, 30 Kasım Cumartesi günü Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Oyunculuk üzerine gerçekleşecek söyleşide farklı oyunculuk performanslarını değerlendirecek. Yönetmen Zeki Demirkubuz ve Ankara Sinema Derneği Başkanı Ahmet Boyacıoğlu ise, 4 Aralık’ta Alman Kültür Merkezi’nde sinemaseverlerle bir araya gelecek.

Küçük izleyicileri, aralarında Estonya, İspanya, Letonya ve Norveç’in de bulunduğu farklı ülkelerden diyalogsuz, kısa canlandırmaların gösterileceği Çocuk Filmleri bölümüyle beraber, bir de Canlandırma Atölyesi bekliyor. Ankara’da gerçekleştirilecek olan ve çocukların ilk filmlerini üretecekleri bu atölye, çocuklarla çalışma konusunda uzmanlaşmış Hollandalı Jenny Van den Broeke tarafından yürütülecek ve 8-12 yaş arası tüm izleyicilerimizin katılımlarına açık olacak.

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 19. yolculuğuna Edremit Belediyesi’nin katkılarıyla 27 Kasım’da Tuncel Kurtiz’in memleketi Edremit’te başlayacak. 29 Kasım–5 Aralık’taki Ankara gösterimlerin ardından 6-9 Aralık tarihleri arasında, son iki yıl festivale ev sahipliği yapan Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla konuk olacak. Ankara’daki gösterimler Kızılay Büyülü Fener Sineması, Alman Kültür Merkezi ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek.

Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesiFacebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.

Gezici Festival’e Ankara’da Hitchcock’lu Açılış

Gezici Festival’in bu yılki Ankara programının açılışı sinema tarihinin önemli bir ismine ve önemli bir dönemine de saygı duruşu niteliği taşıyor. Alfred Hitchcock’un Ankara’da ilk kez gösterilecek sessiz filmi Şantaj (Blackmail), canlı müzik eşliğinde 28 Kasım akşamı Ankara Resim ve Heykel Müzesi’nde British Council işbirliği ile özel bir gösterimle sinemaseverlerle buluşacak.

İngiliz Film Enstitüsü’nün (BFI) geçtiğimiz yıllarda Hitchock9 projesi kapsamında uzun ve titiz bir yenilemeyle eski haline getirdiği, British Council tarafından ilk kez Türkiye’de gösterilen, Alfred Hitchcock’un 1925 ve 1929 yılları arasında çekilmiş, az bilinen dokuz sessiz filminden biri olan Şantaj filminin bu özel gösterimine Hakan A. Toker piyanosuyla eşlik edecek. “Sessiz filmler sinemanın en saf halidir,” diyen Hitchcock’un 1929 yapımı, sesli filmlere geçiş döneminde çekilen bu filminin müzik ve diyaloglu sahneler içeren bir versiyonu daha bulunuyor.

Ankaralı izleyiciler, Hitchcock’un filmografisindeki tanıdık temaların ve kendine özgü stilinin ilk ipuçlarını veren Şantaj’ın özel gösterimine, Gezici Festival’in Facebook sayfası ve Twitter hesabı üzerinden düzenlediği yarışmalarla bilet kazanma şansını yakalamaktalar.

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 19. yolculuğuna Edremit Belediyesi’nin katkılarıyla 27 Kasım’da Tuncel Kurtiz’in memleketi Edremit’te başlayacak. 29 Kasım–5 Aralık’taki Ankara gösterimlerin ardından 6-9 Aralık tarihleri arasında, son iki yıl festivale ev sahipliği yapan Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla konuk olacak. Ankara’daki gösterimler Kızılay Büyülü Fener Sineması, Alman Kültür Merkezi ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek.

Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesiFacebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.

Gezici Festival’de Dünya Sineması

Berlin, Cannes ve Sundance gibi önemli festivallerden ödüllerle dönen son dönem örnekler Dünya Sineması bölümünde bir kez daha Gezici Festival izleyicisiyle buluşacak. Dünya Sineması seçkisinde İran’dan Lübnan’a, ABD’den Şili’ye ve Kore’ye, farklı ülkelerin sinemalarından çarpıcı örnekleri izleme fırsatı bulacaksınız.
Muhteşem Güzellik (The Great Beauty), Genç Kız ve Boksör (Cutie and the Boxer), İşçiler (Workers), Karşınızda Martin Bonner (This is Martin Bonner) ve Kimsenin Kızı (Nobody’s Daughter Haewon), Türkiye gösterimlerini ilk kez Gezici Festival’de gerçekleştirirken; Ölümsüz Aşk (Ain’t Them Bodies Saints), Geçmiş (The Past), Gloria ve Dünya Bizim Değil (A World Not Ours) ilk kez Ankaralı izleyiciyle buluşacak.
Yeni başlangıçlar
Geçmişi geride bırakarak, hayatlarında yeni bir sayfa açmaya çalışan insanların hikâyeleri dört filmle Gezici Festival izleyicisiyle buluşacak. Berlin Film Festivali’nden En İyi Kadın Oyuncu başta olmak üzere ödüllerle dönen Şili’nin bu yılki Oscar adayı GloriaPaulina García‘nın canlandırdığı, yaşam enerjisiyle dolu bir kadının yaşlılık ve yalnızlıkla savaşını anlatıyor. Filmin yönetmeni, Gezici Festival izleyicisinin geçen yıldan Kaplanın Yılı ile hatırlayacağı Sebastián Lelio.
İtalyan sinemasının son dönem adından sıkça söz ettiren yönetmenlerinden, Olmak İstediğim Yer filminden hatırladığımız Paolo Sorrentino imzalı Muhteşem Güzellik, yaşlılığıyla yüzleşen bir yazarın yaşam enerjisini yeniden keşfetme serüvenini anlatıyor. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan film, büyük prodüksiyonu, muhteşem Roma görüntüleri ve coşkuyla anlatılan hikâyesiyle sinemanın son zamanlardaki en görkemli örneklerinden.
Sundance Film Festivali’nde İzleyici Ödülü kazanan, Chad Hartigan’ın yönettiği Amerikan yapımı Karşınızda Martin Bonner yetişkin iki çocuğunu ve düzenli hayatını terk ederek yeni bir şehre ve hayata adım atan 50’lerinde bir adamın öyküsünü anlatıyor. Martin Bonner’ı canlandıran Paul Eenhoorn‘un filmdeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında kazandığı iki ödülü bulunuyor.
Sundance’ten iki ödülle dönen, David Lowery’nin yönettiği Ölümsüz Aşk’ta ise, hapishaneden kaçarak karısına ve hiç görmediği kızına ulaşmaya çalışan bir adamın hikâyesini izleyeceksiniz. Western mitini şiirsel anlatımıyla yeniden canlandıran filmin başrollerinde Casey Affleck, Rooney Mara ve Ben Foster oynuyor.
Evlilik, aşk ve aile
Dünyanın üç köşesinden üç örnek; evlilik, aşk ve ailenin yapıcı ve yıkıcı yanlarını birbirinden çok farklı ve özgün anlatımlarıyla mercek altına alıyor. İranlı Yönetmen Asghar Farhadi, Oscar kazanan filmi Bir Ayrılık’ın başarısından sonra bir başka kişisel filmle ailenin karmaşık dünyasına dalıyor. Cannes Film Festivali’nde başrol oyuncusu Bérénice Bejo’ya ödül kazandıran ve Variety’nin “özenle kurgulanmış bir aile melodramı” olarak tanımladığı Geçmiş, bir evliliğin çöküşünü katman katman açılan bir örgüyle anlatıyor.
Koreli ünlü yönetmen Hong Sang-soo’nun yönettiği, ilk gösterimi Berlin’de gerçekleşen Kimsenin Kızı’nda ise genç bir kadının annesinden ayrılması ve  profesörüyle yaşadığı sancılı ilişkiyi bitirmesinin, birkaç güne yayılan öyküsünü izleyeceksiniz. Daha önceki filmlerinde aşkın anlaşılmaz yollarını ve ilişkilerin imkansızlığını erkek kahramanların üzerinden keşfeden Sang-soo, Kimsenin Kızı’nda bir kadının karmaşık dünyasına girmeyi tercih ediyor.
Sundance ve Tribeca Film Festivalleri’nden ödüllerle dönen, Zachary Heinzerling’in yönettiği Genç Kız ve Boksör, New York’ta yaşayan ressam Ushio Shinohara ve karısı Noriko’nun 40 yıllık, inişli çıkışlı evliliğini anlatıyor. 1960’ların New York’undan günümüze uzanan film, fedakarlık, hayal kırıklığı ve yaşlılık kavramlarının sanata adanmış yaşamlar üzerinden bir portresini sunuyor.
Politik sorunlara insani cevaplar
Dünya Sineması bölümünde gösterilecek iki film, politik konulara didaktik anlatımlar yerine insan hikâyeleri üzerinden dikkat çekiyor. Meksika ve Almanya ortak yapımı, José Luis Valle’nin yazıp yönettiği İşçiler, emekli aylığına hak kazanmaya çalışan Rafael ve gelecek güvencesini bir köpeğe kaptıran Lidia’nın hikâyeleri üzerinden işçi sınıfının gelecek kaygısına minimalist ve oldukça eğlenceli bir anlatımla bakıyor.
Berlin’den ödülle dönen, Madhi Fleifel’in yönettiği Dünya Bizim Değil ise, Güney Lübnan’da bir mülteci kampında yaşayan üç neslin hikâyesini aile arşivlerinden yola çıkarak varoluş, aidiyet ve arkadaşlık üzerinden ele alıyor. Aynı ailenin bireyleri tarafından 20 yıl boyunca çekilmiş görüntülerden oluşan film, bir aile belgeseli olmaktan ziyade, “öteki dünyayı” gettolaştırılmış bir halkın hafızasını paylaşmaya çağırıyor.
Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 19. yolculuğuna Edremit Belediyesi’nin katkılarıyla 27 Kasım’da Tuncel Kurtiz’in memleketi Edremit’te başlayacak. 29 Kasım–5 Aralık’taki Ankara gösterimlerin ardından 6-9 Aralık tarihleri arasında, son iki yıl festivale ev sahipliği yapan Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla konuk olacak. Ankara’daki gösterimler Kızılay Büyülü Fener Sineması, Alman Kültür Merkezi ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek.
Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesiFacebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.

Gezici Festival’de İki Özel Bölüm

Gezici Festival, iki ayrı bölümde dünyadaki çıkmazları sorguluyor. Barış Bıçakçı: İki Film Arasındaki En Kısa Mesafe bölümü aile ve arkadaşlık kavramlarının yapıcı ve yıkıcı yanlarına, Ne Yapmalı? bölümü ise özgür dünya projesinin çatlaklarına ve alternatif bir sistemin nasıl kurgulanacağına bakıyor.

Yazar Barış Bıçakçı’nın Gezici Festival izleyicisi için seçtiği iki film, Barış Bıçakçı: İki Film Arasındaki En Kısa Mesafe bölümünde gösterilecek. Barış Bıçakçı, seçtiği iki filmle, insanlık hallerine, ergenlikten yetişkinliğe geçişe, kayıplara, taşra yalnızlığına yeni bir gözle bakmaya çağırıyor ve iki filmin arasındaki en kısa mesafeyi sorgulatıyor.

Bu bölümde Amerikan sinemasından iki modern klasik arasındaki en kısa mesafe; arkadaşlık, kardeşlik ve yaralanmış ruhların umudu birbirlerinde bulması olarak karşımıza çıkıyor. Alan Parker’ın 1984 yapımı filmi Birdy’de, birlikte önce okula, sonra da savaşa giden iki arkadaşın hayatı yeniden yakalamaya çalışmalarını izleyeceksiniz. Cannes’da Büyük Jüri Ödülü kazanan, Matthew Modine ve Nicolas Cage’in başrollerde oldukları film, William Wharton’ın aynı isimli romanını 2. Dünya Savaşı’ndan Vietnam Savaşı sonrasına taşıyor.

Lasse Hallström’ün yönettiği, Leonardo DiCaprio’ya Oscar ve Altın Küre adaylıkları getiren, 1993 yapımı Gilbert’in Hayalleri (What’s Eating Gilbert Grape) ise bir ailenin ayakta kalma savaşına zihinsel engelli bir çocuğun ve ağabeyinin ilişkileri üzerinden bakıyor. Film eleştirmeni Roger Ebert’in gösterime girdiği senenin “en büyüleyici filmlerinden” birisi olarak kabul ettiği Gilbert’in Hayalleri’nin başrolleri DiCaprio ile beraber Johnny Depp, Juliette Lewis ve John C. Reilly paylaşıyor.

Ne Yapmalı? 

Gezici Festival, Ne Yapmalı? bölümünde ise izleyiciyi özgürlük ve demokrasi mücadelesinin yöntemlerini düşünmeye davet ediyor. Baskı ve sömürünün olmadığı bir dünya nasıl mümkün olabilir? Bunun için işe nereden başlamak gerekiyor? Lenin’in 1902 yılında, Nikolay Çernişevski’nin Ne Yapmalı? romanından esinlenerek hazırladığı broşürün başlığındaki soruyla aynı adı taşıyan bu bölümde yer alan filmler, kolektif mücadelelerden bireysel kahramanlara “Ne Yapmalı?” sorusuna yanıt getiren örnekler üzerinde duruyor.

Ödüllü yönetmen Yoav Shamir, %10 Kahraman Kimdir? (10% – What Makes A Hero?) filminde kahramanlık kavramını insan doğası üzerinden, çok boyutlu bir şekilde sorguluyor. Film, Afrika’dan ABD’ye,  genetikçilerden davranış bilimcilere, bonobo maymunlarından modern insana, nüfusun yüzde 10’u olduğu tahmin edilen zor koşullarda onurlu olabilen bireylerin peşine düşüyor. Politik belgeselleriyle tanınan Patricio Guzmán’ın yönettiği Işığa Özlem (Nostalgia for the Light), Pinochet rejimi sırasında çocuklarını kaybeden anneler ile Atacama Çölü’nde gözlem yapan astronomlar arasında etkileyici paralellikler kuruyor. Belgesel, izleyiciyi siyasi mahkumların yattığı hapishaneden ülkenin başka bölgelerine, çöldeki büyük rasathaneden uzaya kadar uzanan bir yolculuğa davet ediyor.

Jean-Luc Godard’ın 1967 yapımı filmi Ona Dair Bildiğim İki Üç Şey (Two or Three Things I Know About Her) ise, yönetmenin o dönem üzerine düşüncelerini, alışılmadık ve heyecan verici bir anlatımla paylaşıyor. Godard, fahişelik yapan bir ev kadını üzerinden tüketim toplumunu ve reklamların vadettiği özgür dünyanın ardındakileri sorguluyor. John Akomfrah’ın yönettiği belgesel Stuart Hall Projesi (The Stuart Hall Project), 1960’larda Kültürel Çalışmalar alanını akademiye kazandıran Hall’un çok yönlü bir portresini çiziyor. Arşiv görüntüleri ve aile albümünden fotoğrafların yer aldığı görüntü kuşağına, Hall’un ‘ruhuma dokundu’ dediği Miles Davis parçaları eşlik ediyor.

Farklı örgütlenme tarzları, demokrasinin temsili ya da katılımcı halleri, kente özgü eylemlilikler gibi soruların yanıtlarının arandığı  Ne Yapmalı? bölümünde, Ankaralı Gezici Festival takipçilerini ayrıca bir panel bekliyor.

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 19. yolculuğuna Edremit Belediyesi’nin katkılarıyla 27 Kasım’da Tuncel Kurtiz’in memleketi Edremit’te başlayacak. 29 Kasım–5 Aralık’taki Ankara gösterimlerin ardından 6-9 Aralık tarihleri arasında, son iki yıl festivale ev sahipliği yapan Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla konuk olacak. Ankara’daki gösterimler Kızılay Büyülü Fener Sineması, Alman Kültür Merkezi ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek.

Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesiFacebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.328 hits
Şubat 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.