Aralık 2013 için arşiv

Gezici Festival 2013 İzlenimleri –7. Gün: Kimsenin Kızı, Soğuk, Muhteşem Güzellik

Kimsenin Kızı (Nugu-ui ttal-do anin Haewon / Nobody’s Daughter Haewon):

Hong Sang-soo, son yıllarda festivallerde sıkça karşımıza çıkan bir yönetmen. Yeni filmi Kimsenin Kızı‘nı Gezici Festival’de izledik. Bu kez annesi Kanada’ya gidecek olan Güney Koreli bir kız olan Haewon’un düşle gerçek arasındaki hikâyesini getiriyor karşımıza. Genellikle kadın-erkek ilişkileri üzerine yönelen yönetmenin belirgin bir tarzı var. Çok hareket etmeyen uzun planları içinde zoom in ve outları hemen dikkat çekiyor. Karakterleri ve kurduğu hikâyeler de çok sade. Çeşitli nedenlerle filmleri içinde aynı ya da birbirine çok benzer sahneleri ve aynı diyalogları birkaç kez kullanıyor. Hatta filmlerinde aynı karakterleri kullanmasa bile bazen o kadar benzer özellikleri var ki bazıları eski karakterlerin devamı gibiler. Örneğin bu filmindeki yönetmen karakteri iki yıl önce yine Gezici Festival’de gösterilen Onun Geldiği Gün (Book Chon Bang Hyang / The Day He Arrives) filmindeki yönetmen karakterinin bir çeşitlemesi adeta (aslında isimleri de aynı olduğuna göre belki de aynı karakter). Hem o film, hem de Bambaşka Bir Ülkede (Da-reun na-ra-e-seo / In Another Country) filmleri için çok tarzım olmadığını söylemiştim zamanında. Aynı şey Kimsenin Kızı için de geçerli. Ama Haewon’u canlandıran Jeong Eun-Chae’nin oyunculuğundaki samimiyet filmi seyre değer kılmayı başarıyor. Yönetmenin önceki filmlerini ve tarzını sevenler zaten kaçırmasın.

Soğuk:

Uğur Yücel, Benim Dünyam‘da potansiyelinin altında bir iş çıkarmıştı. Daha önce çektiği ama hala gösterime giremeyen Soğuk da tam tatmin etmiyor belki ama çok daha iyi. Yeşilçam’ı seven bir yönetmen olarak bu kez dengeyi tutturuyor ve Yeşilçam sinemasında görebileceğimiz karakterleri günümüz sinemasına taşımayı başarıyor. Kadın karakterler (özellikle Türk kadınlar) biraz fazla klişe olsa da erkek karakterler gayet başarılı çizilmiş. Karısını sevse ve değer verse de bir Rus kadına tutulan adam ve maço ve çapkın görünümü altında iktidarsızlığını gizleyen kardeşi başarılı. Türk kadınların tersine üç Rus kız kardeş de en başta fazla yüzeysel gözükseler de film ilerledikçe daha oturmuş karakterler haline dönüşüyorlar. Ve evet, Üç Kızkardeş dediğimizde elbette bir Çehov göndermesi dikkatlerden kaçmıyor. Mekan olarak Kars’ı kullanırken burayı dünyadan soyutlanmış bir bölge olarak çizmesi de filme farklı bir atmosfer katıyordu. Senaryodaki bir kaç sıkıntı çözülmüş olsa çok daha iyi bir film olacakmış. Seneye gösterime girdiğinde izlenmesi gereken bir film yine de.

Muhteşem Güzellik (La Grande Bellezza / The Great Beauty):

Paolo Sorrentino’nun önceki filmi This Must Be the Place‘de bir şeyler eksikti. İtalya’ya dönüş yapması ve başrol oyuncusu olarak bir kez daha Toni Servillo ile çalışması yaramış. Muhteşem Güzellik adı üzerinde her şeyden önce güzel bir film. Uzun giriş sahnesinden başlayarak izlemek büyük keyif veriyor. Film arkasını tüm bir İtalyan sinema geleneğine yaslamış, özellikle Fellini’ye. Ama bu taklit şeklinde değil, o gelenekten beslenmek şeklinde. Gençliğinde başarılı bir roman yazmış ama onun üstüne çıkamamış Jep rolünde Toni Servillo her zamanki gibi çok iyi. O ve onun gibi “tatlı hayat” yaşayan orta/üst sınıftan, sanatla içli dışlı kesimin hayatındaki boşluk için filmin ana teması diyebiliriz. Film Jep’in kendini bu ortamdan çıkarma ve gençliğindeki heyecanı yeniden yakalama çabasını çok zarif bir biçimde anlatıyor. Ama bir akşam arkadaşlarından birinin tüm yalanlarını yüzüne vurduğu sahne benzeri sahneler aynı zarafeti korusa da aynı zaman tokat gibi bir sahneler aslında. Filmden şu diyaloğa da dikkat (birebir böyle olmayabilir ama anafikir buydu):

– Ne iş yapıyorsun?
– Zenginim ben.
– Güzel meslek.

Geçtiğimiz gün açıklanan Yabancı Film Oscar aday adayları arasına da giren Muhteşem Güzellik, Oscar’ı almaya da çok yakın kanımca. Hakeder bence.

Reklamlar

Gezici Festival 2013 İzlenimleri – 6. Gün: Kısa İyidir 2, Ölümsüz Aşk, Ona Dair Bildiğim İki Üç Şey, Kutsal Aile

Kısa İyidir 2:

Kısa İyidir bölümünün ikinci seçkisi çoğunlukla sevdiğim filmlerden oluşuyordu. Steffi Bunu Beğendi (Steffi Gefällt Dass / Steffi Likes This), sosyal medyayı gerçek hayata taşıyordu. Ev (House), ilk bakışta bir çocuk animasyonu gibi gözükse de eve misafir olarak geldikten sonra o evde yaşamaya başlayan, evin eski sahiplerine kalan yerin de ancak çatı olmasını anlatan hikâyesi 4 dakikalık süresinde epey politik olmayı da beceriyordu. İnsan Müsveddeleri (The Mass of Men), iş arayan bir adamın işçi bulma kurumunda çektiklerini trajikomik bir tarzda anlatıyordu. Yalnızlar (Solitude / Loneliness), göçmen olarak yaşadığı ülkede tecavüze uğrayan bir fahişenin iç burkan hikâyesiydi. Kadının başına gelenleri önemseyen tek kişinin tercümanı olduğu film benzer konuları anlatan nice uzun filmden daha etkileyici olmayı başarıyordu. Tavşan Ülkesi (Rabbitland), yaşadıkları her gün birbirinin aynısı olan, sabah evden çıkıp çalışmaya gideni, akşam eve dönen, başlarındakinin her dediğini sorgulamadan yapan, mutlu tavşanları(!) anlatıyordu. Tavşanların beyinlerinin olmaması da mutluluklarına mutluluk katıyordu. Bu arada Tavşan Ülkesi demokratik bir ülkeydi ve gayet demokratik olarak seçimler de yapılıyordu. Beyinsiz tavşanlar hür iradeleriyle oy kullanıyorlar, hiçbir şeyi değiştirmiyorlar, ama yine de çok mutlu olmaya devam ediyorlardı. Elbette ki tümüyle kurmaca bir öyküydü bu, yoksa böyle bir ülkeye gerçek dünyada asla rastlanamaz…

Ölümsüz Aşk (Ain’t Them Bodies Saints):

Ain’t Them Bodies Saints ya da bizdeki abuk adıyla Ölümsüz Aşk‘ın ilginç bir film olduğu kesin ama Gezici Festival sonrası bir kez daha izlememe rağmen çok sevemedim ben. Çocukları olmak üzereyken polisle girdikleri bir çatışma sonrasında yolları ayrılan bir çiftin hikayesini anlatan film pek çok yerde yazdığı gibi fena halde Terrence Malick’i anımsatıyor. Ancak Malick’in kendisi bile bazen Malick filmi yaparken çuvallarken (bkz. To the Wonder) yönetmen David Lowery o hissiyatı yaratmakta eksik kalmış. Filmin yıllara yayılan hikayesinin içi de çok dolu gelmedi açıkçası. Aşk hikayesi de kendine inandıramadı. Neyse ki Rooney Mara iyi bir oyuncu da film kendini izlettirebiliyor. Burada çok iyi olmasa da Casey Affleck’in de abisinden birkaç gömlek yukarda bir oyuncu olduğunu da kabul etmek lazım. Filmde görselliğe çok özen gösterildiği belli ama çoğunlukla çok karanlık bir atmosfer tercih edilmiş ki kendi adıma onu da çok sevemedim. Benzer şekilde Daniel Hart’ın müzikleri de kendi başına çok iyi ama tüm film boyunca arka planda duyulması gereksizce fazlaydı kanımca. Bu arada 3 ay arayla gösterime girmiş iki filme birden Ölümsüz Aşk ismini yakıştıran dağıtımcılarımızı da kutluyorum. Bari Bitmeyen Sevda falan deseydiniz…

Ona Dair Bildiğim İki Üç Şey (2 ou 3 Choses Que je Sais d’elle / 2 or 3 Things I Know About Her):

İlerde Godard kadar popüler olup da (festival camiası içinde en azından) bu kadar deneysel çalışan ikinci bir yönetmen çıkar mı şüpheliyim. Gezici Festival’de izlediğimiz Ona Dair Bildiğim İki Üç Şey filminde Godard’ın 1960’lı yıllarda bile bildik sinema kalıplarını zorladığını bir kez daha gösteriyordu. Filmin merkezin ek gelir olarak fahişelik yapan ev kadını Juliette’nin olduğu söylenebilir ama aslında filmin belirli bir konusu yok. Tüm film Godard’ın fısıltıları eşliğinde tüketim toplumuna sağlı sollu bir eleştiri olarak sürüp gidiyor. Bir hikâye anlatmaktan çok bir fikirler geçidi şeklinde gelişen film, görselliğiyle ve yarattığı atmosferle başından sonuna kadar ilgiyle izleniyor. Filmdeki cümlelerden bir örnek verelim: “LSD almaya paranız yoksa renkli televizyon almayı deneyin.”

Kutsal Aile (La Sagrada Familia / The Sacred Family):

Gloria filmini pek bir sevdiğimiz Sebastián Lelio’nun ilk filmi Kutsal Aile beklentileri pek karşılamadı. Özel bir gün için bir araya gelen bir ailenin içindeki çekişmelerin ve sırların ortaya çıkması sıkça rastladığımız bir tema. Sadece Avrupa sinemasında değil Hollywood sinemasında da pek çok örneğini görüyoruz. Burada işin tetikleyicisi ailenin oğlunun kendisinden yaşça büyük sevgilisi oluyor. Ama ortaya çıkan hikâye çok orijinal değil. Finalde karakterlerden birinin oluşturduğu plan ilgi çekiciydi ama film oraya gelene kadar çok keyif vermedi. Eşcinsel çiftin hikâyesi ise filmin ana hikâyesi yanında fazla kenarda kalmış gibi geldi bana. Ama filmle asıl derdim görsel yapısı. Fazlasıyla hareketli olan ve sürekli yakın plana giren kamera epeyce yorucuydu.

Gezici Festival 2013 İzlenimleri – 5. Gün: İşçiler, Kısa İyidir 3, Kısaca Şili, Ateşin Başında

İşçiler (Workers):

İşçiler, işverenleri ile sorunları olan eski evli iki işçinin paralel hikâyeleri üzerine kurulu hoş bir film. Aslında iki hikâye geçmişte yaşanan bir olay dışında birbiri ile hiç bağlantılı değil. Bir tarafta köpeğine çok değer veren yaşlı bir kadının o öldükten sonra her şeyini ona bırakmasını anlatan bir hikâye var. Kadın, hizmetçilerin de köpeğe hizmet etmeye devam etmesini vasiyet ediyor ama köpek öldükten sonra her şey hizmetçilere kalacak. Tabii ki köpek doğal yollarla ölürse. İkinci hikâye, 30 yıl çalıştıktan sonra emekli olmayı beklerken kendisine türlü haksızlıklar yapılması sonucu emekli olamayan bir adamın şirketten intikamı üzerine. Filmin başında okuma-yazma bilmeyen ama sürekli olarak cebinde kalem taşıyan bu adamın tanıştığı bir çocuktan okuma-yazma öğrenmesi de işin bir başka boyutu. İlk hikâye biraz zayıf ama ikincisi, özellikle adamın çalıştığı şirketten intikam alma şekli çok başarılı. Çalıştığı yerle ilgili sorunu olanlara tavsiye ederim demeye korkuyorum, herkes birden aynı şeyi denerse sıkıntı olur, yapacaksa her şirketten bir-iki kişi 🙂 Bu arada hikayesi yanında filmin yavaş temposunu güçlü görselliğini kullanarak avantaja çevirdiğini de eklemeden geçmeyeyim.

Kısa İyidir 3:

Gezici’nin Kısa İyidir bölümünün 3. Seçkisinde yine güzel filmler vardı. Şempanzeler İçin Sinema (Primate Cinema: Apes as Family), bir şempanzenin yaşadığı ortama şempanze kılığına girmiş oyuncuları sokarak oluşturulan bir filmdi. Çekilen bu filmin başka şempanzelere izletilmesi de işin ayrı bir katmanıydı. Pazar 3 (Sonntag 3 / Sunday 3), Angela Merkel’in gizli gizli bir adamla buluşması durumunda bu ilişkinin nasıl gelişeceği üzerine hayal ürünü bir animasyondu. Güzel kurulmuş hikayesi yanında bizde herhangi bir politikacı ile ilgili böyle bir film çekilebilir miydi acaba diye de düşündürdü (Merkel’in adı hiç geçmiyordu galiba ama o olduğu çok belirgindi).  Seçkinin bir başka ilgi çekici filmi de Montparnasselı Kiki (Mademoiselle Kiki et les Montparnos / Kiki of Montparnesse) idi. Bir dönem Fransa sanat dünyasının ve gece hayatının bu ilginç kişiliğinin hayatı 15 dakikaya sığdırılmış bir animasyonla anlatılıyordu. Geç kaldığım için bu seçkideki bol ödüllü Sana Gidelim Mi? (Zu Dir? / Your Place) filmini kaçırdığımı da eklemeden geçmeyeyim.

Kısaca Şili:

Gezici Festival’in bu yıl Şili filmlerine ayırdığı bölümde kısa filmler de ihmal edilmemişti. Kısaca Şili adı altındaki bu bölümünde de ilginç filmler vardı. Dominga Sotomayor’un Aşağıda (Debajo / Below) ve Video Oyunu (Videojuego / Videogame) adlı iki filmi, dağılan aileleri farklı ortamlarda gösteren güzel filmlerdi. İlki ailenin bir güneş tutulmasını izlemek için tekrar bir araya gelmesini, ikincisi ise eşyaların paylaşıldığı bir dönemde televizyonun alınması için ailenin kızının video oyununu bitirmesinin beklenilmesi konu edilmişti. Titanlar (Titanes / Titans), Pinochet döneminde gizli kapaklı çalışan ekiplere sadece şoförlük yapmanın bile bir insanın hayatını ne kadar etkileyebileceğini anlatıyordu. Aziz (La Santa / The Blessed) filmini ise zaten geçen yıl KuirFest’te izlemiş ve sevmiştik. Orada Azize adıyla izlemiştik. İşin ilginci filmin adının Aziz/Azize şeklinde değişimi filmin ana karakterinin çift cinsiyetli olması temasına da uygun olmuş.

Şili kısalarına bir örnek olarak Sotomayor’un Aşağıda filmini verelim:

Ateşin Başında (Sentados Frente al Fuego / By the Fire):

Ateşin Başında, Şili sinemasından gelen tam bir festival filmi. Kırsala yerleşmeye karar veren bir çiftin bir yıla yayılan öyküsünü anlatıyor. Bu yıl içinde çiftin hayatı bir hastalık ile değişiyor ama film odağına bu hastalığı alarak seyirciyi ağlatma yoluna gitmiyor. En başta başladığı sessiz, sakin anlayışını sonuna kadar sürdürerek hastalığı çoğunlukla yan unsurlar ve etkileri ile hissettiriyor. Filmin başlarında çiftin geçmişlerinden bahsettikleri yatak sahnesi tüm filmde en hoşuma giden yer oldu sanırım. Olumlu yanlarına karşın fazlasıyla durgun yapısı ile aslında çok benim tarzım bir film değil ama seveni de epey fazla oldu gördüğüm kadarıyla. Bir şans verilebilir.

Gezici Festival 2013 İzlenimleri – 4. Gün: Oyun, Deneysel Türkiye, Deneysel Avusturya, Tuncel Kurtiz Özel Gösterimi, Tony Manero

Oyun (Play):

Alicia Scherson’un Oyun filmini izlerken fena değil demiştim ama üzerinden biraz zaman geçince çok iz bırakmadığını fark ettim. Şili’de geçen filmde bir tesadüf eseri mimar Tristan’in çantasını bulan hemşire Cristina’nın onu takip etmeye başlaması anlatılıyor. Bu takip meselesi başta ilgi çekici ve eğlendirici olsa da bir süre sonra tekrara düşüyor. Başlardaki ayrılma sahnesinde gördüğümüz gibi aşırı kitabi diyaloglar da filmin doğal havasını zedeliyor. Yine de en azından klişe bir romantik finale bağlanmıyor. Ayrıca bazı sahnelerdeki farklı ses bandı kullanımı da ilgi çekici bir unsur. Çok fazla beklenti olmadan izlenirse keyif verebilecek bir film.

Deneysel Türkiye, Deneysel Avusturya:

Gezici Festival’de gösterilen Türk ve Avusturya deneyselleri tam tahmin ettiğim gibi ilginç ama bazısı epey zorlayıcı işlerdi. Çeşitli festivallerde deneysel başlığı altında pek çok kısa film izlemiş olsam da doğrusu türün sınırları konusunda çok net değilim kendi içimde. Bu seçkide de bana sorsanız bazı filmlere deneysel demezdim mesela. Belki gösterim öncesi Ege Berensel’in sunumunda bu konuya değinilmiştir ama kaçırdım o kısmı. Türk deneyselleri içinde en çok ilgimi çekenler türün ülkemizdeki belki de ilk örneği sayılan Alp Zeki Heper’in Şafak, Ege Berensel’in Gerisayım, Yeşilçam filmlerindeki erkek hallerini toparlayan Erkek Erkeğe ve kutsal aile tablosu ile uğraşan Kafes oldu. Fazlamesai de farklı bir belgesel olarak dikkatimi çekti (deneysel demeyeceğim filmlerden biri buydu mesela). Özellikle Gerisayım filminin başlamasını beklerken aslında izlediğimiz şeyin filmin kendisi olduğunu anlayana kadar geçen sürede yaratılan farklı algı çok hoşuma gitti.

Programdaki Avusturya deneyselleri arasında en sevdiklerim ise eski bir filmindeki birkaç sahnedeki görüntüleri alıp alabildiğine deforme eden Uzay (Outer Space), bir adamın kendi kopyalarını çıkararak tüm şehre yayılmasını anlatan ve sadece konusu ile değil yapım şekli ile de dikkat çeken Fotokopi Dükkanı (Copy Shop) ve sinemanın ilk yıllarından kalma görüntüleri farklı bir anlayışla harmanlayan Dünyanın Aynası Sinema 1 (Welt Spiegel Kino 1 / World Mirror Cinema 1) oldu. Avusturya deneysel sinemasının ağırlıklı olarak buluntu filmler üzerinden çalıştığını da ilginç bir not olarak ekleyelim.

Bu seçki içinden sevdiğim ve Youtube’da bulduğum bir kaç filmi paylaşayım.

Alp Zeki Heper’den Şafak:

Virgil Wildrich’den Copy Shop:

Uzay (Outer Space) – zorlayıcı bir örnek olduğunu tekrar söyleyerek uyarayım:

Tuncel Kurtiz Özel Gösterimi:

Bu seansta yer alan filmlerden ilki olan Gezici Festival’in Yol Arkadaşı Tuncel Kurtiz belgeseli Kurtiz’in festival ile beraber olduğu anlardan çeşitli kesitlerden oluşuyordu. Hem festival, hem de Tuncel Kurtiz açısından önemli bir arşiv değeri taşıyan bu belgesel yıllar içinde o anların bazılarına canlı olarak şahit olan biz Gezici Festival takipçileri için de ayrı bir anlam taşıyordu.

Kurtiz’in çeşitli zamanlarda sergilediği Şeyh Bedrettin Destanı‘nın 2004’de Macaristan’da çekilmiş olan kaydı Tuncel Kurtiz’e bir kez daha hayran olmamızı sağladı. Keşke zamanında canlı olarak izlemiş olabilseydim demekten kendimi alamadım. Eminim ki seyircilerin büyük bir kısmında da aynı his uyandı. Artık bunun için çok geç ne yazık ki… Bu arada Sema Moritz’in adını da anmadan geçmemeli. En az Tuncel Kurtiz kadar ona da, sesine de hayran kaldık. Bu arada Şeyh Bedrettin Destanı’nın iyi bir kaydının ülkemizde bulunamamış olması, buna karşın Macarların söz konusu performansı canlı olarak dört kamera ile kaydedecek kadar önemsemeleri sanata verdiğimiz değeri gösteren örneklerden biri olacak önemsenmeli.

Tony Manero:

Pablo Larraín’in Tony Manero‘sunu geçtiğimiz yıl izlediğimiz No filminden çok daha fazla sevdiğimi söyleyebilirim. Pinochet yönetimi altındaki Şili’de geçen filmde Saturday Night Fever‘ın Tony karakterine takıntılı derecede hayran olan Raul’un maço tavrının altındaki zayıflıkları çok iyi çizilmiş. Bir yandan kendisini çok önemli bir insan gibi görürken, bir yandan sudan sebeplerle adam öldürürken bir yandan da iktidar karşısında tüm zayıflığı ile duruyor Raul. Güç ve iktidar meselelerindeki bu karşıtlık Raul’un kadınlar ile olan ilişkisine de yansıyor. Bu tip filmlerde arka plana dönemin politik atmosferini koymak bazen yapıştırma gibi durur. Tony Manero  bu konuda da gayet başarılı bir film. Pinochet döneminin tüm topluma yayılmış şiddet ve tedirginlik duygusunun filme yedirilmesi başarılı şekilde çözülmüş. Filmi açık uçlu gibi bitiren final de gayet başarılı. Aslında birkaç dakika sonra Raul’un neler yapacağını biliyoruz. Belki de yönetmen bilineni tekrar göstermenin gerekli olmadığına karar vermiş. Neticede izlenmesi gereken bir film.

İki yıldır Pablo Larraín filmleri gösteren Gezici Festival, seneye de Post Mortem’i programına alır mı acaba? Yönetmenin Şili üçlemesinden izlemediğimiz bir o film kaldı çünkü. Onu da sinema perdesinde izleyip seriyi tamamlamak isteriz.

Gezici Festival 2013 İzlenimleri – 3. Gün: Kısa İyidir 1, Dünya Bizim Değil, Karşınızda Martin Bonner, Köken Ergun’un Video İşleri, Kusursuzlar

Kısa İyidir 1:

Gezici Festival’in kısa film seçkilerini sevdiğimi her zaman söylüyorum. Kısa İyidir bölümünün ilk seçkisindeki filmler de güzeldi. Filmlerden kısaca bahsetmek gerekirse, Pervane (Parvaneh), Afgan ve İsviçreli iki genç kızın dostluğu üzerine hoş ama fazla klişe bir filmdi. Hurdalık (Junkyard), iki çocukluk arkadaşının yıllar sonra bambaşka bir koşulda karşılaşmalarını anlayan başarılı bir animasyondu. İspanya yapımı Kelime Hazinesi (Vocabulario / Vacabulary) yine iki farklı kültürden (bu sefer bir İspanyol ve bir Çinli) insanı karşı karşıya getiriyor. İlk filmin aksine bu sefer daha yüksek bir yaş grubundan, birbilerinin dillerine bile yabancı iki insan. Alis Gökte (Alice in the Sky), insanları ve hayvanları adeta hipnotize edici bir dans koreografisi içinde gösteren bir deneysel filmdi. Kahve Vakti (Elvakaffe / Coffee Time), bir grup yaşlı kadının cinsellik üzerine sohbetlerini karşımıza getiriyordu. Hem eğlenceli, hem düşündürücüydü. Film sırasında fark edemedim ama türü katalogda belgesel olarak geçtiğine göre sanırım film gerçekten de bu kadınların kendi aralarındaki gerçek konuşmalarını yansıtıyordu. Ayının Gecesi (La Nuit de L’ours / The Night of the Bear), gerçek bir yemekte kaydedilen bir konuşmayı hayvanlar arasında geçen bir animasyona dönüştüren ilginç bir kısa filmdi.

Bir örnek olarak seçkideki kısa filmlerden Alis Gökte’yi paylaşayım (aynı zamanda video klip imiş):

Dünya Bizim Değil (A World Not Ours):

Dijital kameraların yaygınlaşması belgesel kavramının farklı bir noktaya gelmesine yol açmakta bir kaç senedir. Çok daha kişisel hikâyeler, çok daha “gerçek” çekimlerle filmlere yansıtılabiliyor. “Sıradan insanlar” kendi hikâyelerini filme çekebiliyor. Gezici Festival’de izlediğimiz Dünya Bizim Değil bu yeni belgesel kavramının iyi örneklerinden. Uzun yıllardır Londra’da yaşayan ama akrabaları yıllardır Lübnan’da bir mülteci kampında yaşayan Mahdi Fleifel buradaki hayatı filme almış. Yıllar boyunca ailesinin çektiği amatör görüntülere de yer veren yönetmen didaktik bir anlatıma başvurmaktansa kamptaki hayatı anlatmayı seçmiş. Örneğin futbol dünya kupasının kampta nasıl bir heyecanla takip edildiği filmin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Aslında böyle bir yaklaşım belki de filmi daha da politik yapmış. Günlük yaşamın içinde burada yaşayan insanların yersiz yurtsuzluk hissi daha çok ortaya çıkıyor. Örneğin bir zamanlar Filistin davasının sıkı bir savunucusu olan Abu Iyad’ın geldiği nokta, değişen düşünceleri gerçekten ilgi çekici. Zaten bir süre sonra filmin odağı da Abu Iyad’a kayıyor. İzlemeye değer bir belgesel.

Karşınızda Martin Bonner (This Is Martin Bonner):

Karşınızda Martin Bonner, belli bir yaştan sonra yeni bir yaşam kurmak isteyen iki adamın hikâyesi. Yıllarca bir kilise için çalışan Martin Bonner, bir gün kendi içinde bir inanç krizi yaşayarak hayatını değiştirmeye karar vermiş ama farklı bir yere taşınsa da o yaşta bambaşka bir işe giremediği için yine kilise ile bağlantılı bir işte çalışıyor. Travis ise alkollü araç kullanarak birsinin ölümüne neden olduğu için girdiği hapisten yeni çıkmış. O da mecburen kendisine yeni bir hayat kurmak durumunda. Gayet dingin ama etkileyici bir film karşımızdaki. Özellikle Travis ve yıllarca görmediği kızının buluştuğu sahne çok gerçekçi. Çoğunlukla görmeye alıştığımız Amerikan filmlerinden farklı olarak otoyol kenarındaki bir şehrin soğuk portresi de filmin güçlü yönlerinden. Ayrıca Martin ve Travis’i canlandıran Paul Eenhoorn ve Richmond Arquette’in güçlü performansları da (hatta Travis’in kızını canlandıran Sam Buchanan’ı da sayarsak üç) görülmeye değer.

Köken Ergun’un Video İşleri:

Festivalde Köken Ergun’un işlerinin de üç tanesini izleme fırsatı buldum. Kalanları da merak ettim doğrusu. Berlin’deki Türk ve Kürt düğünlerinden çeşitli görüntüleri yansıtan Wedding ve Zeynebiye mahallesindeki Aşura gününde Kerbala Savaşı’nın canlandırıldığı amatör tiyatro gösterisini kayda alan Aşura filmlerinden ve kıyısından köşesinden yakaladığım söyleşisinden anladığım kadarıyla Ergun görkemli ritüellere meraklı. İzlediğimiz işler genelde farklı mekânlarda birden fazla ekranda izlenmeye yönelik işler olduğu için (örneğin Wedding aslında aynı anda yan yana üç ekranda gösterilmek üzere tasarlanmış) tam anlamıyla birer kısa film sayılmazlar. Ama etkileyici oldukları kesin. Festival sırasında Ankara’da yeni açılan Salt Ulus’da da Köken Ergun’un işleri sergilenmeye başlandı. 16 Şubat’a kadar onu da gidip görmekte fayda var.

Kusursuzlar:

Ramin Matin’in ilk filmi Canavarlar Sofrası, takibe almak gereken yeni bir yönetmeni müjdeliyordu. Kusursuzlar ile umutları boşa çıkarmadı. İki kızkardeş arasındaki sevgi-nefret ilişkisini adım adım açılan ve seyirciyi sürekli tetikte tutan bir tarzda anlatıyor Kusursuzlar. İlk filminde karakterlerini bir evin içine hapseden Matin, burada Çeşme’nin açık alanlarını başarılı bir mekan olarak kullanıyor. Ama evin için iki kardeş için güvenlikli bir alan olarak yine önemli. Esra Bezen Bilgin ve İpen Türktan Kaynak’ın karşılıklı olarak çok iyi paslaştıkları oyunculukları da son derece iyi. Özellikle hem oyunculuk, hem senaryo açısında kardeşlerin sürekli birbirlerini iğneledikleri yemek sahnelerini çok sevdim. Filmde beklenen gazete haberi ile gelişen gizemli bir durum var. Film sonrasında ekiple yapılan söyleşide gelen sorulardan anladığım kadarıyla bazı seyirciler ne olduğunu tam anlamamış. Matin’in de söylediği gibi bence de çok netti ama filmi vizyonda izleyecekler için spoiler vermeden ufak bir ipucu vereyim. Filmde o gazete haberi de gözüküyor aslında. Kardeşlerin birbirine bıraktığı not gösterilirken o nota değil arka plandaki gazeteye odaklanın.

Gezici Festival 2013 İzlenimleri – 2. Gün: Gloria, Genç Kız ve Boksör, Işığa Özlem, %10 Kahraman Kimdir, Kuzunun Gülümseyişi

Gloria:

Hakkında pek çok iyi eleştiri duyduğumuz, bu yüzden de Gezici Festival’in en merakla beklenen filmlerinden biri olan Gloria her şeyden önce tam bir oyuncu filmi. Paulina García tüm filmi sırtlayıp götürüyor. Gloria Amerikan filmi olsa, García da Amerikan ya da İngiliz bir oyuncu olsa Oscar’ı alması işten değildi. Yaşlanmakta olduğu halde hayata coşkuyla tutunan Gloria karakteri onun da katkısı ile çok başarılı çizilmiş. Daha da önemlisi bu karakteri tüm boyutlarıyla çizen senaryo elbette. Festival takipçilerinin yorumlarından anladığım kadarıyla filmi kadınlar, özellikle belli bir yaşın üstündeki kadınlar çok daha fazla sevdi. Senaryo iki erkeğin elinden çıkmış belki ama kadını anlatmayı başarmışlar. Yaşlanmakta olan erkeklerin cinsellik de dâhil aşkı aramaları anlatan filmler izliyoruz ama işe kadınlar tarafından bakan film sayısı az. Sırf filmlerde değil, gerçek yaşamda da bu böyle elbette. Özellikle belli bir yaşın üzerindeki kadınlar işin cinsellik yönünden tamamen soyutlanıyorlar ve cinsel kimliksiz bir anne rolüne hapsediliyorlar. Zaten filmi izlemeyen bir seyirciye konusunu anlattığımda işin cinsellik yönüne tepkisinin “kadın hala çocuk doğuramıyor değil mi” olması doğurganlığın bitmesi ile kadının cinselliğinin de bittiği düşüncesinin bir özetiydi adeta. Gloria buna da karşı çıkan yapısı ile de önem taşıyor. Bu arada Şili’nin politik tarihi ülke üzerinde o kadar büyük bir iz bırakmış ki Gloria gibi son derece karakter odaklı bir öyküde bile arka planda ülkenin tarihinden kaçmak mümkün olmuyor. Yönetmen Sebastián Lelio işin bu yönünü de incelikli olarak filme yedirmiş.

Genç Kız ve Boksör (Cutie and the Boxer):

Her ne kadar festivali takip ettiğimiz için ödül sezonu ile ilgili haberlere biraz uzak kalsak da Gezici’de izlediğimiz Genç Kız ve Boksör’ün geçtiğimiz gün açıklanan listede Oscar aday adayı belgeseller listesine girdiğini belirtmiş olalım öncelikle. Belgeselde evliliklerinde 40 yılı devirmiş sanatçı bir çiftin yıllara yayılan inişli çıkışlı ilişkileri konu ediliyor. Boks ressamı olarak tanımlanan Ushio Shinohara (boş tuvale boyaya batırılmış boks eldivenleri ile vurarak resim yapıyor), 60’ların sonunda New York’a gelmiş. Eserleri ilgi çekmiş ama pek para kazanamamış (filmde New York’un en ünlü yoksul ressamıydı deniyor onun için). O yıllarda Noriko ile tanışmışlar ve aralarındaki yaş farkına rağmen evlenmişler. Noriko da genç bir sanatçı ama uzun yıllar kocasının arkasındaki isim olarak kalmış. Özellikle Ushio’nun alkol sorunları yaşadığı dönemde ona çok destek olmuş. Ancak aradan geçen yıllarda Noriko’nun sanatçı kimliği de giderek ön plana çıkmaya başlamış. Çiftin ilişkilerinden yola çıkarak yarattığı “Cutie” serisi çizimleri ile sergiler açmış. Film de bu ilişkiyi Noriko’nun animasyona dönüştürülmüş çizimlerinin de yardımıyla etraflıca anlatıyor. İzlemeye değer bir yapım.

Işığa Özlem (Nostalgia de la Luz / Nostalgia for the Light):

Işığa Özlem için son dönemin en iyi belgesellerinden biri diyebiliriz. Şili tarihi üzerine yaptığı belgeseller ile tanıdığımız Patricio Guzman kendini aşmış. Filmi izlemeden önce konusunu okuduğumda Şili’de yakınlarını kaybedenlerle astronomi arasında kurulacak olan bağın zorlama olmasından endişeliydim. Guzman, şimdiki zaman yoktur, karşımızdakine bakarken bile gördüğümüz şey aslında milisaniyeler boyutunda da olsa geçmiştir noktasından yola çıkıyor ve Şili’nin yakın tarihine, unutmak ve hatırlamak meselesini de ortaya koyarak bambaşka bir bakış getiriyor. Atacama çölünün ortasında bir kısım bilim adamının göğü inceleyerek yaptıkları çalışmalarla evrene ve insanoğluna dair sorulara yanıt ararken aynı çölde, aynı bilimin çölün kumlarına karışmış kemik parçalarını aramak için de kullanılması insanın içine oturuyor. Yakınlarını kaybedenler, yıllar sonra onların kemiklerini bile bulmaya razılar çünkü. Gezici Festival’e bu güzel belgesel için teşekkür ederken görselliği de çok etkileyici olan bu belgesel keşke Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin küçük perdesinde değil de Büyülü Fener’in büyük perdesinde gösterilseydi demeden de geçemiyorum.

%10 Kahraman Kimdir (10%: What Makes a Hero?):

%10 Kahraman Kimdir, İnternet’te bir ara çok popüler olan Nazi mitinginde Nazi selamı vermeyen adam fotoğrafından yola çıkan bir film (yukarıda gördüğünüz fotoğraftan bahsediyorum). Yönetmen Yoav Shamir, bu fotoğraftan hareketle kahramanlık kavramını sorguluyor ve kahraman dediğimiz kişilerdeki ortak noktaları arıyor. Film boyunca 2. Dünya Savaşı yıllarında Yahudileri saklayan Alman aileleri, tren raylarına düşen bir kızı kurtaran bir adam ya da eskiden uyuşturucu satarken şimdi gençleri uyuşturucudan korumak için çalışmalar yapan insanlar gibi farklı ülkelerdeki farklı kahramanlık örneklerini incelemesi, insanlarla şempanzeler ve bonobolar arasındaki benzerlikler ve farklılıklara değinmesi falan iyi ama sonlara doğru film sarkıyor. Kahramanlık üzerine çalışma yapan bilim adamları kısmını biraz kısa tutsa, filmi de bir buçuk saatten bir saate indirse çok daha iyi olacakmış.

Kuzunun Gülümseyişi (Hiuch HaGdi / The Smile of the Lamb):

Tuncel Kurtiz anısına gösterilen 1985 yapımı Kuzunun Gülümseyişi, bugünden baktığınızda biraz eskimiş ama üstadın oyunculuğu yine etkileyici. Zaten bu rolle Berlin’de en iyi erkek oyuncu seçilmiş zamanında. Filmin başlarında rolü az gibiydi ama sonlarda ağırlığını koyuyor. Filmde aynı ailenin üç kuşağını oynayan Kurtiz’in rolünü, bilmediği bir dil olan Arapça olarak oynaması da ayrıca takdir konusu. Film Filistin-İsrail meselesine biraz da alegorik bir açıdan bakarak hikâyesini kuruyor. Arada hikâyenin dağılması dışında başarılı sayılır. Özellikle İsrail ordusundaki doktor ve kız arkadaşı arasındaki mesele filmin içinde olmasa da olurdu diye düşündüm.

Gezici Festival 2013 İzlenimleri – Açılış ve 1. Gün: Şantaj, Yozgat Blues, Birdy

Şantaj (Blackmail):

Gezici Festival bu yılki açılışını Hitchcock’un Şantaj filmi ile yaptı. Hem de canlı müzik eşliğinde. Çok keyifliydi gerçekten. Açılış ve kapanış törenlerinden çok hazzetmeyen biri olarak tam da istediğim gibi bir açılış oldu. Az konuşma, bol film. Hem de güzel bir film. Yıllar önce Blackmail‘in restore edilmemiş bir kopyasını izlemiştim. Yenilenmiş halini, hem de canlı müzik eşliğinde izlemek çok iyi oldu. Film, kendisine tecavüz etmek isteyen bir ressamı bıçaklayarak öldüren bir kadının polis olan erkek arkadaşı ile olaydan sıyrılma çabası ve olayı bilen birinin onlara yaptığı şantaj üzerine gelişiyor. Hitchcock daha o yıllarda (1929 yapımı bir filmden bahsediyoruz) nasıl atmosfer yaratacağını çok iyi bildiğini göstermiş. Zaten sessiz filmlerden gelen bir isim olduğu için gerilim yaratmada görselliği çok iyi kullanan bir isim olduğunu tüm kariyerinde belli ediyordu. Bu arada filmin bir sessiz, bir de sesli versiyonu olduğunu da belirtmeli. Biz sessiz versiyonunu izledik ama sesli halinde de sesi ilk kez kullandığı film olmasına rağmen bunu ustaca kullandığı söyleniyor.

Filmde ilerde Hitchcock’dan görmeye alıştığımız kimi numaralar da mevcut. Finalin tanınmış bir mekânın tepelerinde geçmesi örneğin. Tipik bir Hitchcock finali. Filmin başındaki polisin nasıl çalıştığını gösteren sahnede aynadan görünen yansıma, merdiven çıkma sahnesi ya da film boyunca defalarca görünen aynı tablonun bir süre sonra karakterlerin vicdanı rolünü üstlenip sürekli farklı çağrışımlar yapması gibi olaylar da ayrıca mest etti. Benzer şekilde cinayet sahnesinde bıçağa yapılan zoom ve filmin ilerleyen sahnelerinde herhangi bir sahnede, örneğin kahvaltı masasında, bıçak görülmesi ile tekrar olay anının çağrıştırılması da Hitchcock’un sessiz filmlerinde de stilini oluşturduğunun bir göstergesi idi (ki okuduğum yorumlara göre sesli versiyonda sesle de benzer bir etki verilmiş). Neticede hemen her Hitchcock filmi gibi hiç düşünmeden mutlaka izleyin diyebileceğim bir film Şantaj.

Yozgat Blues:

Takip ettiğim başka festivallerde sürekli kaçırdığım Yozgat Blues‘u nihayet Gezici Festival’de yakaladım. Ne de güzel bir filmmiş. Aldığı bol övgüye rağmen kafamda yine mi taşra, yine mi Ercan Kesal gibi sorular vardı. Ama akla getirdiği filmlerden farklı bir yerde duruyor Yozgat Blues. Film İstanbul’dan Yozgat’a küçük bir gazinoda çalışmak için gelen Yavuz (Ercal Kesal) ve Neşe (Ayça Damgacı) karakterlerini getiriyor önümüze. Yavuz yılların sanatçısı iken Neşe ise ilk kez onun yanında vokalistlik yaparak sahneye çıkıyor. Yozgat’ta yolları, berberlik yapan ama hayali bir kadın kuaförü açıp çoluk çocuğa kavuşmak olan Sabri (Tansu Biçer) ile kesişiyor. Ana hikâye filmin adıyla uyumlu olarak hüzünlü olsa da seyirciyi boğucu bir atmosfere hapsetmiyor. O hüznün içindeki mizahı buluyor denebilir. İşler kötü gittiğinde bile efendiliğini sonuna kadar koruyan, Neşe kendisine güvenip Yozgat’a geldiği için kendisini ondan da sorumlu hisseden Yavuz’un küçük bir gazinoda kimse kendisini dinlemese de inatla Fransızca şarkı söylemesi bile kendi içinde bir kara mizah barındırıyor.  Bu arada filmde Yavuz’u sürekli aynı şarkıyı söylerken duymamız da güzel bir ayrıntıydı.

Kendisini tekrara düşer mi diye endişelendiğim Ercan Kesal, Yavuz rolünde yine çok iyi (her şeye rağmen bu hızla çalışmaya biraz mola vermesi gerektiğini düşünüyorum yine de). Diğer oyuncular da öyle ama filmin gizli yıldızı Nadir Sarıbacak bence. Müthiş bir sanatçıyım ben havasındaki Kamil karakterini o kadar ince ayrıntılarla donatmış ki arka planda gözüktüğü sahnelerde bile rol çalıyor. Zaten yan rollerde yer aldığı her filmde kendini gösteren bir isim Nadir Sarıbacak. Filmde sanatla uğraşan karakterlerin ben de sanat yapıyorum havasını uzaktan uzağa Boogie Nights‘a benzettim bu arada. Yanlış anlaşılmasın, elbette filmlerin dertleri çok farklı ama karakterlerin sanat ile ilişkileri açısından çağrışım yaptı.

Film sonrasında yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun’la bir söyleşi vardı. Diğer salondaki filme yetişeceğim için sonuna kadar kalamadım ama birkaç kaç noktayı belirtmem gerek yine de. Bu tip söyleşilerde ilk soruyu soracak cesareti bulmak hep zor olur, insanlar sonradan açılır. Bu kez ilk soruyu soran kişinin filmi izlemeyip sadece söyleşiye katılan birisi olması, sorunun da “Neden Yozgat?” şeklindeki yönetmenin muhtemelen 1500 kez cevapladığı bir soru olması gerçekten bombaydı. Ablayı filmi izlemeden ilk soruyu sorma cesaretinden dolayı kutlamalı herhalde. Yönetmen cevabında Yozgat’ın modern taşrayı yansıtırken bir yandan da kimliksiz olmasının etkisi olduğunu vurguladı. Buna bağlı başka bir soruda da şehrin gözüktüğü anlarda bile genelde flu olarak gözüktüğü söylendi. Ayrıca Mahmut Fazıl Coşkun’un ilk filmi Uzak İhtimal’den de hareketle filmlerindeki dini göndermeler üzerine de konuşuldu.

Birdy:

Birdy‘yi yıllar önce, TRT’de yayınlandığında olay olduğu zaman izlemiştim. Gezici Festival sayesinde yeniden izlemek güzel oldu. Alan Parker’ın en verimli dönemlerinden bir film Birdy (daha önce de belirtmiştim The Wall ve Angel Heart arasında çekiyor bu filmi). Filmin başında bir klinikte tek başına bir hücrede kalan ve doktorların ağzından tek bir kelime bile alamadığı, bırakın kelime almayı “insanca” bir tepki bile göremedikleri Vietnam gazisi Birdy ile tanışıyoruz (gerçek adı hiçbir zaman söylenmiyor, arkadaşları kuşlara olan tutkusundan dolayı ona Birdy diyorlar). Doktorlar tedavi çabalarından bir sonuç alamayınca en yakın arkadaşı Al’i çağırıyorlar. O da savaştan yüzünün yarısını kaybetmiş bir şekilde dönmüş başka bir Vietnam gazisi. Film Al’in Birdy’den herhangi bir tepki alabilme çabalarıyla birlikte flashback’ler eşliğinde bu iki arkadaşın ilk tanıştıkları zamanlardan o güne kadar yaşadıklarını anlatıyor.

Hem Matthew Modine, hem de Nicolas Cage çok iyi oyunculuklar sergiliyorlar. Özellikle Nicolas Cage’in bir zamanlar ne kadar iyi filmlerde oynadığını hatırlamış oluyoruz. Bir yandan iki yaralı insanın (sadece fiziksel yaradan bahsetmiyorum) dostluğunu anlatırken bir yandan da sağlam bir antimilitarist film Birdy. Üstelik bunu yaparken kullandığı savaş sahnesi sayısı da oldukça az. Birdy karakterini filmin başında tıpkı çevresindeki diğer insanlar gibi seyircinin de garip bir tip olarak görürken Al karakteri ile birlikte adım adım ona yakınlık hissetmesi başarılı bir şekilde çözülmüş. Birdy’nin neden konuşmadığına dair cevabı ve tüm bir final sekansı ise unutulmaz (gerçekten de aradan geçen zamanda unutmadığım yerlerden ikisi bunlar). Alan Parker’ın pencerelerden giren ışıklar ile sürekli gökleri hatırlatan ve uçsuz bucaksız özgürlüğü vurgulayan görüntüleri, karakterler arasındaki acaba kuşlar bizi nasıl görüyor muhabbeti sonrasında bir anda göğe yükselen ve filmin belli yerlerinde kelimenin tam anlamıyla uçuşa geçen kamerası da müthiş. Filme çok iyi uyum sağlayan Peter Gabriel’in müziği de öyle. Festivalde bir gösterimi daha var. O gösterimi kaçırmayın derim. Olmadı televizyonda da zaman zaman yayınlanıyor. O da olmadı DVD’si de mevcut piyasada.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 261.724 hits
Aralık 2013
P S Ç P C C P
« Kas   Oca »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: