Ocak 2014 için arşiv

Ankara Uluslararası Film Festivali “SineBellek”le Başlıyor

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından Bu yıl 25.si düzenlenecek olan Ankara Uluslararası Film Festivali 5-15 Haziran 2014 tarihlerinde gerçekleştirilecek. Ancak, 25. Yıla özel olarak Festival film gösterimleri Şubat ayından itibaren SineBellek film gösterimleriyle başlıyor.

Bu yıl Festivalin teması bellek/belleksizleşme/belleksizleşmeye direnme.

SineBellek için Festivalin sadık seyircilerinin ve festival yapanların belleğine dayanarak, geçmiş Festivallerde gösterilmiş olan en sevilen filmlerden bir seçki oluşturuldu. Bu seçkiye, hep görmek istenilen filmler de ekledi ve mükemmel bir program oluştu. Böylelikle SineBellek ile bir anlamda Festivalin “anılarını” seyircilerle paylaşılmış oluyor.

SineBellek’te her hafta, bir film ikişer kez, Salı ve Perşembe akşamları olmak üzere Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda saat 19:00’da sinemaseverlerin beğenisine sunulacak.

SineBellek gösterimlerinin en önemli özelliği ise, gösterimler sonrası akademisyenler, sinema eleştirmenleri, yönetmenler tarafından izleyicilere yapılacak “film okumaları” olacaktır.

Gösterimler 4 Şubat 2014 tarihinde başlayacak ve 2014 Mayıs ayının sonuna kadar sürecek, 25. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin 5-15 Haziran 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilmesinin ardından devam edecektir.

SineBellek, Goethe Institut Ankara, Institut Français Ankara ve Istituta Italiano di Cultura Ankara katkılarıyla gerçekleştirilecektir.

SineBellek Şubat 2014 programı:

Berlin Üzerinde Gökyüzü (Der Himmel über Berlin)

Wim Wenders, 1987 Almanya

4 Şubat 2014 Salı  – 6 Şubat 2014 Perşembe, 19:00

1987 Cannes Film Festivali En İyi Yönetmen; 1987 En iyi Avrupa Filmi; 1987 Fransız Film Eleştirmenleri En İyi Yabancı Film

Okuyucu: Prof. Dr. Seçil Büker

1980’lerin sonunda Berlin şehrinde insanların görüp işitemediği Damiel ve Cassiel adlı iki melek sürekli olarak çevrelerini ve insanları gözlemektedirler. Bu melekler zamanın başlangıcından beri oradadırlar ve çağlar boyunca doğanın ve insanların geçirdiği bütün değişimlere tanık olmuşlardır.

Bu gerçeküstücü naif filmde herşeyi gören ama hiçbir şeye müdahale edemeyen bu meleklerden birisi ölümsüzlükten bıkarak insanların arasına karışmayı dener.

——————

Oyunun Kuralı (La Règle du Jeu)

Jean Renoir, 1939  Fransa

11Şubat 2014 Salı -13 Şubat 2014 Perşembe, 19:00

Sight And Sound Dergisi, Dünyanın En İyi Filmleri Sıralamasında en iyi 4. film; Yapımından 27 yıl sonra 1966 yılında Danimarka Film Eleştirmenleri Ulusal Derneği, Bodil Ödülü.

Okuyucu: Prof. Dr. Oğuz Onaran

Sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olarak kabul edilen “Oyunun Kuralı”, aynı zamanda Renoir’ın filmografisindeki en iyi filmi sayılmaktadır. işgal yıllarında  Nazi’ler tarafından yasaklan film savaşta tamamen yok oldu. Nerdeyse kaybolmuş olan film, 1956’da bir araya getirilerek bizzat Jean Renoir nezaretinde restore edildi.1959 yılında bu son haliyle gösterildiği Venedik Film Festivali’nde Dünyanın en iyi filmlerinden biri olarak ilan edildi.  II. Dünya Savaşı’nın arifesinde Fransa sosyetesinin yaşam tarzını, çarpık tavır ve ilişkilerini alaycı bir bakış açısıyla ele alan bu töre komedyası (comedy of manners) bir kaba güldürü (fars) olarak başlar ve trajedi ile sonlanır. “Oyunun Kuralı” kısaca ahlak yoksunu bir grup insan hakkında ahlaki bir filmdir.

———————–

Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor (Loong Boonmee Raleuk Chat)

Apichatpong Weerasethakul, 2010 Tayland

18 Şubat 2014 Salı – 20 Şubat 2014 Perşembe, 19:00

2010  Cannes Film Festivali Alltın Palmiye; 2011 Asya Film Ödülleri En İyi Film

Okuyucu: Doç. Dr. Serpil Aygün Cengiz

Ölüm korkusu, yaşamın sıradanlığı gibi evrensel temaları şiirsel ve düşsel bir dille anlatan film aynı zamanda geleneksel Asya korku ve hortlak filmlerini de ters yüz ediyor.  Hasta ve ölümü bekleyen Amca Boonmee, artık sonuna yaklaşan yaşamında onu rahat ettirmek için ellerinden geleni yapan çevresi ve karısıyla oğlunun hayaletleriyle birlikte ölüme karşı “antrenmanlı” olmaya çalışır.

————————

Roma Açık Şehir (Roma, Città Aperta)

Roberto Rossellini , 1945  İtalya

25 Şubat 2014 Salı – 27 Şubat 2014 Perşembe, 19:00

1946 Cannes Film Festivali Altın Palmiye; New York Film Eleştirmenleri Birliği En İyi Yabancı Film Ödülü

Okuyucu: Doç. Dr. Ahmet Gürata

İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin ilk örneği olan film 1944 yılında Nazi işgali altındaki başkent Roma’daki direnişin öyküsünü anlatır. Senaryosu Sergio Amidei  ile birlikte Fellini tarafından yazılmıştır.

Reklamlar

Michel Gondry !f İstanbul’a geliyor!

Günümüzün en önemli yönetmenlerinden Michel Gondry, !f İstanbul’un konuğu olarak Türkiye’ye geliyor. Gondry’nin merakla beklenen son filmi Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet de Türkiye galasını !f İstanbul’da yapıyor.

İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl da yılın en çok konuşulan filmlerini ve yönetmenlerini Türkiye’ye getiriyor. Festivalin İstanbul’da ağırlayacağı konuklar arasında ünlü Fransız yönetmen Michel Gondry de bulunuyor. Gondry’nin Noam Chomsky ile yaptığı sohbetlerden oluşan son filmi Is the Man Who Is Tall Happy? An Animated Conversation with Noam Chomsky/Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? da festivalin “Digiturk Galaları” bölümünde gösterilecek.

‘2000’li yılların ilk büyük filmi’ni çekti

Björk’ten Massive Attack’e, Rolling Stones’tan Radiohead’e pek çok ünlü şarkıcı ve gruba çektiği video kliplerle adını duyuran Gondry, 2001’de ilk sinema filmi olan Human Nature/İçgüdü’yü yönetti. Bir önceki filminde olduğu gibi Charlie Kaufmann imzalı senaryosuyla çektiği ikinci uzunu Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan’la 2000’ler sinemasına silinmemecesine adını yazdırdı. Fatih Özgüven’in “Bilgisayar kuşağı için ‘Yurttaş Kane’” sözleriyle tanımladığı ve “2000’li yılların ilk büyük ve önemli filmi” olduğunu söylediği film, 50’ye yakın ödül ve senaryosuyla da Oscar kazandı. Gondry sonraki filmleri The Science Of Sleep/Rüya Bilmecesi (2006), Be Kind Rewind/Lütfen Başa Sarın, Yeşil Yaban Arısı/The Green Hornet, The We and the I ve son olarak geçtiğimiz sezon izlediğimiz Günlerin Köpüğü/L’écume des jours filmleriyle hayranlarını şaşırtmaya devam etti.

Gondry’nin Günlerin Köpüğü’yle aynı dönemde çektiği ve belgeselin kahramanı sebebiyle de merakla beklenen son filmi Uzun Boylu Adam Mutlu Mu?, Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet ise Türkiye’deki ilk gösterimini !f İstanbul’un “Digiturk Galaları” bölümünde yapacak. Dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar sıfatlarının hepsi birden olan Noam Chomsky’le yaptığı sohbetleri canlandırma sinemasını kullanarak büyüleyici bir izleme deneyimine dönüştüren Gondry, yaşayan en büyük filozoflardan birinin çocukluğundan bugüne süren etkileyici hayatına tanıklı etmemizi sağlıyor.

13. !f İstanbul 13 Şubat’ta başlıyor

İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 13-23 Şubat 2014 tarihlerinde İstanbul’da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, İstinye Park Cinemaximum, Cinemaximum Budak; 7 Şubat-2 Mart 2014 tarihlerinde ise Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir’de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek.

İş Bankası Maximum Kartlılara özel avantajlar

Festival biletleri ise 31 Ocak-2 Şubat tarihlerinde biletix’de ön satışa çıkıyor! İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan “Maximum Film” ve “Maximum Müzik” paketlerini alacak sinemaseverler için ise biletlerde %50 indirim ayrıcalığı sunuluyor. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, “Maximum Film” paketinde en az 4, en fazla 20 festival sinema biletini, “Maximum Müzik” paketinde ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle alabiliyor. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunuluyor.

Ayrıntılı bilgi için: www.ifistanbul.com

71. Altın Küre Ödülleri Sahiplerini Buldu

En iyi drama filmi dalında 12 Years A Slave‘in, en iyi komedi/müzikal filmi dalında ise American Hustle‘ın ipi göğüslediği 71. Altın Küre Ödülleri’ni kazananların tam listesi aşağıda yer alıyor. Ödüllerin dağılımı ve ödül töreni hakkındaki yorumlar ise biraz dinlendikten sonra gün içinde.

Sinema:

En İyi Film – Drama: 12 Years a Slave
En İyi Kadın Oyuncu – Drama: Cate Blanchett (Blue Jasmine)
En İyi Erkek Oyunucu – Drama: Matthew McConaughey (Dallas Buyers Club)
En İyi Film – Komedi ya da Müzikal: American Hustle
En İyi Kadın Oyuncu – Komedi ya da Müzikal: Amy Adams (American Hustle)
En İyi Erkek Oyuncu – Komedi ya da Müzikal: Leonardo DiCaprio (The Wolf of Wall Street)
En İyi Yönetmen: Alfonso Cuarón (Gravity)
En İyi Animasyon: Frozen
En İyi Yabancı Film: La Grande Bellezza
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jennifer Lawrence (American Hustle)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Jared Leto (Dallas Buyers Club)
En İyi Senaryo: Spike Jonze (Her)
En İyi Müzik: Alex Ebert (All Is Lost)
En iyi Şarkı: “Ordinary Love” söz-müzik: Bono, Adam Clayton, The Edge, Larry Mullen Jr., Brian Burton (Mandela: Long Walk to Freedom)
Cecil B. DeMille Ödülü: Woody Allen

Televizyon:

En İyi Dizi – Drama: Breaking Bad
En İyi Kadın Oyuncu – Drama Dizisi: Robin Wright (House of Cards)
En İyi Erkek Oyuncu – Drama Dizisi: Bryan Cranston (Breaking Bad)
En İyi Dizi – Komedi ya da Müzikal: Brooklyn Nine-Nine
En İyi Kadın Oyuncu – Komedi ya da Müzikal Dizisi: Amy Poehler (Parks and Recreation)
En İyi Erkek Oyuncu – Komedi ya da Müzikal Dizisi: Andy Samberg (Brooklyn Nine-Nine)
En İyi Mini Dizi ya da Tv Filmi: Behind the Candelabra
En İyi Kadın Oyuncu – Mini Dizi ya da Tv Filmi: Elisabeth Moss (Top of the Lake)
En İyi Erkek Oyuncu – Mini Dizi ya da Tv Filmi: Michael Douglas (Behind the Candelabra)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu – Dizi, Mini Dizi ya da Tv Filmi: Jacqueline Bisset (Dancing on the Edge)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu – Dizi, Mini Dizi ya da Tv Filmi: Jon Voight (Ray Donovan)

Pembe Hayat KuirFest Üçüncü Kez Seyirciyle Buluşmaya Hazırlanıyor

3. Pembe Hayat KuirFest 16-23 Ocak tarihleri arasında Ankara’da gerçekleşecek.

LGBTİK hakları mücadelesine sanat aracılığıyla ifade alanları yaratmayı amaçlayan Pembe Hayat Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Travesti ve Transeksüel (LGBTT) Dayanışma Derneği’nin düzenlediği festival, Türkiye ve dünya sinemasından 50’ye yakın LGBTİK temalı filmlerin yanı sıra, kuir direnişi destekleyen ufuk açıcı atölyeleri, tiyatro oyunları ve sıra dışı partileriyle Ankara kışına renk katmaya hazırlanıyor.

Farklı temaları ele aldığı bölümleri, farklı ülkelerden film seçkileri, sözel bölümleri, partileri, tiyatro oyunları ve atölyeleriyle 3. Pembe Hayat KuirFest, LGBTİK bireylere yönelik ayrımcılığa ve şiddete karşı bizleri ‘direnişe’ çağrıyor.

FESTİVAL SİNEMASI & BİLETLER

Pembe Hayat KuirFest’te film gösterimleri ve söyleşiler Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda ve Tayfa Kitapkafe’ de gerçekleşecek. Sinemaseverler biletlerini 10 Ocak’tan itibaren Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda açılacak gişelerden satın alabilecek.
Bilet fiyatları: Öğrenci: 9 TL, Tam: 11 TL.
Tayfa KitapKafe’deki söyleşiler ve gösterimler ise ücretsiz olacak.

Venedik, Tribeca, Berlinale, Cannes ve Sundance Film Festivali programlarında yer alan birçok ödüllü filme programında yer veren 3. KuirFest, bu yıl direniş, yaşlılık, beden, eğitim, aile ve eşcinsel aşkı merkeze alan 50’ye yakın filmi 10 farklı bölümde beyazperdeye taşıyor.

AÇILIŞ FİLMİ: KİM KORKAR VAJİNA WOLF’TAN

Pembe Hayat KuirFest’in Açılış Töreni 16 Ocak Perşembe günü saat 19:00’da Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda başlayacak. Festival’in açılış filmi ise tamamı kadın oyunculardan oluşan komedi filmi “Kim Korkar Vajina Wolf Wolf’tan” (Who is Afraid of Vagina Wolf, 2013) adlı film olacak. Anna Margarita Albelo’nun, sanatçı olmak ve yaşlanmak temalı hareketli, eğlenceli ve ana akım sinemanın olanaklarından faydalanan filminde, muhteşem soundtrack’inin yanısıra L-World ve True Blood dizilerinden de birçok oyuncusuyla dikkat çekiyor.

Film gösterimlerinin yanı sıra; direnişin tartışıldığı, kayıpların anıldığı, zulüm ve şiddete karşı çıkmada en çok ihtiyaç duyulan cesaret hikâyelerinin anlatıldığı panel ve atölyelere bu sene; “80’lerde Lubunya Olmak” oyunuyla MekanArtı Ekibi, ‘öteki’ herkes için hazırlandığı sahnesi ile “Kafası Karışık Kontrtenor – Nuri Harun Ateş” ve DJ kabinindeki hünerleriyle pop divaları arası “Yıldız Savaşları’” başlatmak için Cenk Erdem etkinliklere dâhil olacak.

GÖKKUŞAĞININ ALTINDA

Festival’in “Gökkuşağının Altında” bölümünde Kore’den Fransa’ya, Arjantin’den Yeni Zelanda’ya son yılların ödüllü ve ilgiyle beklenen LGBT temalı filmleri Ankara’da ilk kez KuirFest’te görücüye çıkıyor.

Tomasz Wasilewski’nin yönettiği, Karlovy Vary Film Festivali’nden ödülle dönen “Dalgalanan Gökdelenler” (Floating Skyscrapers, 2013), annesi ve kız arkadaşı Sylwia’yla yaşayan ödüllü yüzücü Kuba’nın bir açılışta kendisiyle aynı yaşlarda bir genç olan Michal’le tanışması ve aralarında gelişen ilişkiyi anlatan Polonya yapımı bir dram.

Axel Rannisch’in yeni filmi “I Feel Like Disco” bizi tekrar şişmanların dünyasına davet ediyor. Yatağının kenarına astığı kartpostalda “Şişman çocukları kaçırmak daha zordur.” yazan Florian, babasının antrenörlüğünü yaptığı Radu’ya aşık olmak üzeredir. Babası evde değilken ergenlik çağındaki, disko aşığı genç dünyanın en mutlu gencidir. Annesiyle 70’li yıllar disko kostümleri giyip dans edebilir ve bütün sıkıntıları unutabilir. Baba Hanno ise kızlarla ilgilenmeyen şişman oğluyla ne yapacağını bilememektedir. Şişman ergenlerin dünyası bir disko topu kadar eğlenceli ama florasan ışıklar kapandığında bir o kadar da yaralı ve harap.

Berlinale kapsamında 1987 yılından beri dağıtılan ve kuir sinemanın en önemli ödüllerinden biri olan Teddy Ödülü’nü kazanan “Jaurès”, her zaman kurmaca ile belgeselin sınırlarında gezinmeyi seven yönetmen Vincent Dietreu’nun son filmi. Film, yönetmenin eski sevgilisi Simon’ın çektiği görüntüler eşliğinde akarken Simon’un yüzünü asla görmeyiz. Afgan mültecilerin çevresinde yattığı Jaures istasyonuna, onlara yönelen kamera eşliğinde bir aşkın bitiş hikâyesini bütün duyularımızla tecrübe ederiz.

İlk gösterimini Cannes Film Festivali’nde yapan ve ‘Kuir Palmiye’ ödülü için yarışan “Sarah Koşmak İstiyor” (Sarah Prefers to Run, 2013), koşmayı her şeyden çok seven genç bir orta mesafe koşucusu olan Sarah’ın cinsel uyanış hikâyesini anlatıyor.

Tim Lienhard’ın drag performansçısı 33 yaşındaki Faslı-Alman Mourad ile 48 yaşındaki Hollandalı Antoine’ın hikâyesini anlatan belgesel-masalı “Bir Sıfır Bir” (One Zero One, 2013), eşsiz bir dostluğun, toplumun kıyısında hayatta kalmanın ve birinin yaşamını ilelebet gölgede geçirecekmişçesine mimlemiş aksilikler ve engellere karşı kazanılan büyük zaferin öyküsünü anlatıyor.

Bu yılın en iyi İngiliz yapımı filmleri arasında yer alan “Komedyen” (The Comedian, 2012), farklı bir bölgeden kuir hikâye anlatmayı deniyor. Kazanımlar veya kurbanlık üzerinden konuya yaklaşmak yerine durağan ve yeterince anlatılmamış bir yönüne odaklanıyor. Hayatın gitgide zorlaştığı ve gülecek pek fazla şeyin kalmadığı ve cinsellikle pek de alakası olmayan bir Londra’ya…

Dominique Cardona, Laurie Colbert’in birlikte yönettikleri “Margarita”, 6 yıldan uzun zamandır yasadışı yollarla Kanada’da yaşayarak çocuk bakıcılığı yapmakta olan hayat dolu Margarita’nın beklenmedik bir kaza ile bütün hayatının değişmesini anlatıyor.

Tümüyle kadınlardan oluşan eksantrik komedi “Kim Korkar Vajina Wolf’tan”da (Who is Afraid of Vagina Wolf, 2013) karizmatik yönetmen Anna orta yaş bunalımından muzdariptir. Kırkına yeni basmıştır, ne bir işi ne de kız arkadaşı vardır ve Los Angeles’ta bir arkadaşının garajında yaşamaktadır. Anna Margarita Albelo’nun, sanatçı olmak ve yaşlanmak temalı hareketli ve eğlenceli filminde, muhteşem soundtrack’inin yanısıra L-World ve True Blood dizilerinden birçok oyuncu da yer alıyor.

Sevgililer Rosa ve Clara arabayla Palermo’da bir düğüne gitmektedirler. Fakat yolda yaşlı bir kadın tarafından sürülen bir araba ile kafa kafaya gelirler. İki tarafta diğer arabanın geçmesine izin vermez ve olaylar gitgide ısınır. Emma Dante’nin ilk filmi “Palermo’da Bir Sokak” (A Street in Palermo, 2013), Venedik Film Festivali’nde eleştirmenler tarafından beğeni ile karşılandı ve festivalden ödüllerle döndü.

Esther Martin Bergsmark’ın toplumsal cinsiyet rollerinin dışında yer almanın ilhamından beslenen kişisel, şiirsel belgeseli “Trans Salyangozlar” (She Male Snails, 2012), değişmekte olan bir androjen vücudun farklı yönleri üzerine büyülü, eşsiz ve duyarlı bir melez film. Film, hayali bir dünyayla katı bir gerçekliğin birbirine karıştığı noktada bir hayatta kalma hikâyesini anlatıyor, iki cinsiyet arasında bulunup hayatta kalabilmek için üçüncüsünü yaratan bir insanla ilgili bir masal-belgesel.

Venedik Film Festivali’nden ‘Kuir Aslan’ ödülü ile dönen Kore yapımı “Yük” (The Weight, 2012), KuirFest’te öne çıkanlar arasında. Morgda çalışan levazımatçı Jung ölüleri temizler, giydirir… Doğuştan kamburdur, her gününü eziyet dolu hayatına katlanmakla geçirir: kronik rahatsızlıkları, seks işçiliği yapan trans kadın kardeşi, zalim üvey anneleri… Gerçek ile kurgunun iç içe geçtiği hayatında cesetler giderek arkadaşı ve hayal dünyasının öznesi haline gelir. Sert sahneleriyle Venedik Film Festivali´ndeki ilk gösteriminde büyük sansasyona yol açan film, yönetmen Jeon´un sözleriyle “insanların bir yük gibi taşıdıkları yaşamın ağırlığı üzerine grotesk bir fantezi”.

LEZBİYEN TARİHİNDEN

Festivalin lezbiyen tarihinin öncü kadınlarına yer verdiği “L Tarih” bölümünün bu yıl iki konuğu var. “Lesbiana: Paralel Bir Devrim”de (Lesbiana: A Parallel Revolution, 2012) 1970’lerin feminist hareketinden doğan paralel devrimin izlerini süren Yönetmen Myriam Fougère, bizleri devrimci bir kız kardeşliğin yaratılmasında kilit roller üstlenmiş olan lezbiyen yazarlar, filozoflar ve aktivistlerle tanıştıran bir yolculuğa çıkarıyor. Montreal’den Teksas’a New York üzerinden ilerleyen Fougère, bu istikamette kadın kadına yaşamayı seçen lezbiyenlerle buluşuyor. Bu marjinal ama aynı zamanda uluslararası çaptaki hareket, arşivde bulunan çekim ve fotoğrafların yanı sıra şimdilerde yetmişlerinde, seksenlerinde olan bu cesur kadınlarla yapılmış, geçmişi anımsatıcı söyleşiler kanalıyla tekrar canlanıyor.

1956’da Pulitzer Ödülü’ne lâyık görülen Amerikalı büyük şair Elizabeth Bishop’ın ‘Kaybetme Sanatı’ adlı başyapıtı Lota de Macedo Soares ile yaşadığı aşkı anlatır. Festivalde izleyeceğimiz “Nadide Çiçekler”de (Reaching for the Moon, 2013) 1951 yılında şair Elizabeth Bishop tebdili hava için arkadaşı Robert Lowell’ın önerisiyle Rio de Janeiro’ya gider. Yeteneğinden duyduğu şüphe, trajik aile hayatı ve alkol bağımlılığı ile mücadele eden Bishop, birkaç günlüğüne geldiği Samambaia’da hayatını değiştiren varlıklı bir mimar olan Lota de Macedo Soares ile tanışır. İkilinin mesafeli tanışmaları 15 yıl süren ateşli bir ilişkiye döner. Bishop, Brezilya’da yaşarken Pulitzer Ödülü’nü kazanır. İki kadının da yaratıcı başarılarının psikolojik bedeli ağır olur. Bishop alkolizme yuvarlanırken, Soares depresyona girer.

KERN SEÇKİSİ

İki yönetmen, münakaşacı film yönetmeni ve öfkesi burnunda oyuncu Peter Kern ile ilgili bir belgesel çekerler. Ancak Kern, klasik belgesel biçimine sokulmayı reddeder. Kuşku duyar, eleştirir ve isyan eder. Buradaki temel soru şudur: Kern ne zaman gerçeği söylemektedir? Ne zaman rol yapıyordur? Ya da rol yaparken bile gerçeği mi söyler? “Kern”, Veronika Franz ve Severin Fiala’dan film yapmak üzerine bir film.

82 yaşında hala çevik bir anne ve 63 yaşındaki obez oğlu Peter Brandenburg’un kırsal bölgesinde bir botta zaman geçirmek üzere yola çıkarlar. Peter yolda bir otostopçuyu arabasına alır. Anne ile oğul arasında yıllardır devam eden tartışma bu hamleyle daha da ağırlaşınca genç adam arabadan indirilir. İlk gösterimini Berlinale’de yapan “İnanç, Aşk, Ölüm”de (Belief, Love, Death, 2012) Peter Kern, ‘medeniyetler çatışması’ zihniyetinin arkasındaki kutsallaştırılmış korkuyu ve sevme konusundaki yeteneksizliğimizi eleştiriyor.

“I Feel Like Disco”nun yönetmeni Axel Ranisch, “Axel ve Peter” ile KuirFest’ e konuk oluyor. Ranisch, Berlin’de havaalanında Avusturyalı meslektaşı Peter Kern’i beklemektedir. İlk buluşmalarının öyküsü, ‘şişmanlığın ritmi’yle eşcinsel arzu üzerine özünde ironik ve alaycı bir yergiye dönüşür. Başrollerini Axel Ranisch ve Avusturyalı ünlü yönetmen, oyuncu ve senaryo yazarı Peter Kern’in paylaştığı, diyet üzerine hazırlıksız yapılmış bir düet ve birbirini suçlayan parmakların cinsel ilişki sahnesini de içeren dört günlük bir devler randevusu olan film, Rosa von Praunheim tarafından kameraya aktarılıyor.

OKUL YOLUNDA

Veronica tarot kartlarından fal bakarak hayatını kazanan Mendozalı bir travestidir. İki hayali vardır: üniversitede psikoloji okumak ve Mendoza şehrinde yaşamak ki Kabahatlar Kanunu’nun 80’inci maddesine göre bu şehrin sokaklarında serbestçe dolaşmak travestiler için suç sayılmaktadır. Hayatı üniversiteye girmek istediğinde karmaşıklaşır, önüne idari engeller çıkarılır ve üniversiteye girmek için kendisinden kimliğini değiştirmesini şart koşulur. Arjantin yapımı “Verónica Videla’nın Tutkusu” (Verónica Videla’s Passion, 2012), genel ahlak kurallarına uymayan, yoksulluk, adaletsizlik ve erkek egemenliğinin kurbanı başka kadınların da hikâyesini anlatıyor. Kabahatler Kanunu altında Türkiye’de de birçok trans kadın mağdur edilmeye devam ediyor. Şiddetin her alanda meşrulaştırılarak uygulandığı trans seks işçisi kadınlar, kesilen para cezalarıyla yoksulluğun şiddetini devlet eliyle de hissediyorlar.

LGBT aktivisti Barış Sulu’nun yönettiği belgesel “Dikkat! Okulda Trans Var”, heteroseksüelliğin kutsandığı, LGBT olmanın çoğunluk tarafından ‘hastalık’ olarak algılandığı bir ülkede, altı trans erkeğin okul yıllarında nelere maruz kaldıklarını anlatıyor.

BİR AİLE MESELESİ
Kutsal kurum aileyi irdeleyeceğimiz “Bir Aile Meselesi” bölümünde dört kısa film gösterilecek.

“Dedem Tuhaf Biri” (My Strange Grandfather, 2011), yönetmen Dina Velikovskaya’nın gözünden, yaratıcı ve bir o kadar tuhaf, komik ve biraz da kaçık karakteriyle ailesi ve arkadaşlarını bile şaşırtıp sıkça kendinden utandıran dedenin hikâyesini anlatıyor.

“Kuluçka” (Hatch, 2012), iki çiftin yılbaşı arifesinde hayatları geri dönülmeyecek bir şekilde değişmesini anlatıyor. Daha iyi bir yaşam imkânı arayışındaki kaçak göçmen çift Milo ve Biljana ve daha yaşlı ve oturaklı gey çift Thomas ve Andreas için hayat kısa bir anlığına dahi olsa değişmek üzeredir.

“Dönüşen Aileler” (Transforming FAMILY, 2012), bir grup trans bireyin çocuk büyütmeyle ilgili aralarında yaptığı konuşmaya doğrudan atlayıveriyor. Bugün Kuzey Amerika toplumunda yaşayan transeksüel, transgender ve geçişli toplumsal cinsiyet yönelimli “hâlihazırda” ve “müstakbel” ebeveynlerin meseleleri, mücadeleleri ve güçlerinin güzel bir enstantanesi.

Ödüllü yönetmenler Tal Granit ve Sharon Maymon’ın 2013 Sundance Film Festivali’nde uluslararası prömiyerini yapan “Yaz Tatili” (Summer Vacation, 2012), ailesiyle tatile çıkan Yuval’in hikâyesini anlatıyor.

KUİRBELGESEL

Pembe Hayat KuirFest’in festivallerden ödüllerle dönmüş belgeselleri buluşturan Kuir Belgesel bölümünde ödüllü belgeselleri ilk defa Ankara’da izleyeceğiz.

Bir bebek doğduğunda sorduğumuz ilk soru şu olur… “Oğlan mı, kız mı?”Ya ikisi de değilse? Film, cinsiyetlerarası insanların; 2000’den fazla, vücutları erkekle kadın arasında bir yerlerde olan birimizin dünyasına göz gezdiriyor. Erkek ya da kadın kategorisine tam olarak girmeyen bir vücudun içinde büyümek nasıl bir şey? Bu görece sık rastlanabilen durum neden hiç bilinmiyor? Grant Lahood’un “İnterseksiyon” (Intersexion, 2012), filmi ile cinsiyetlerarası bireylerde bize bu denli rahatsızlık veren ne var? Sorusunun cevaplarını arıyoruz.

Trans erkek insiyatifi Voltrans’ın Mart 2012’den beri üzerinde çalıştığı uzun metraj belgesel “Voltrans”, Türkiyeli trans erkeklerin bir araya geliş deneyimlerini ve sorunlarını konu alıyor. Ali Arıkan’ı kaybettiğimiz bu sene de film onun anısına bir saygı duruşu niteliği de taşıyor. Film, ilk gösterimini KuirFest’de yapacak.

Cannes’da ilk gösterimini yapan film “Görünmezler” (Les invisibles, 2012), I. ve II. Dünya savaşları arasında doğmuş olan, eşcinsellikleri ve hayatlarını açık bir şekilde yaşama istekleri toplum tarafından geri çevrilmiş olan ve bunun dışında hiçbir ortak noktaları bulunmayan yaşlı kadın ve erkeklerin hikâyelerini anlatıyor.

OSLO GL FİLM FESTİVALİ KISA FİLM SEÇKİSİ

Oslo GL Film Festivali’nden Bard Ydén’in hazırladığı Norveç yapımı 5 kısa filmin yer aldığı kısa film seçkisi festival kapsamında gösterilecek. Bard Ydén, seçki sonrası izleyicileri festival hakkında bilgilendirecek ve seçkiye dair soruları yanıtlayacak.

İngiltere/Norveç ortak yapımı “Hamburger” (Burger, 2013) Magnus Mork’ un Cardiff’te bir hamburger salonunda çektiği kısa bir drama. Film, dünyanın en büyük lezbiyen-gey kısa film ödülü olan Iris Ödülü’yle yapılmış dördüncü kısa film.

Gey bir ağabeyi olmasından ötürü homofobik okul arkadaşları Erlend’e sataşırlar. Öğretmeni durumun farkında değildir ve Erlend yardım istemez. ‘Köpekbalığı Yemi’ dedikleri oyunun sonucunda Erlend küçük düşürücü bir saldırıya uğrar. Acaba satşmalarına nasıl karşılık verecektir? Tom Nordli’nin “Cezbeden Tuzak”ı (Shark Bait, 2009) saldırı, alay ve tacizle mücadele amaçlı bir Avrupa Birliği programı kapsamında yer alıyor.

Oyuncu, senarist ve yönetmen kimliklerinin yanına, müzisyenliğini de ekleyerek sinemasına renk katan Maria Bock’ un gözünden; sınırları olmayan yasak bir aşkın müzikalini izleyeceğiz. ‘’Bald Guy’’(Kel Adam, 2011) her şeyi kaybetme riskine rağmen kararlar alan, aşık genç bir adamın hikayesi.

Anne Sewitsky, Norveç’te yayınladığı popular televizyon serileri, mizahi güldürü dalında ödüllü kısa filmleri ile hem ülke seyircisinin hem de festivallerin kısa programlarında dikkat çeken bir yönetmen. Filmi Aman Tanrım! (Oh! My god! ,2008) çocuk gözünden cinsellik deneyimleriyle ilgili bir gözlem, her şeyden önce ‘orgazm’ hakkında bir film.

1985 doğumlu Yenni Lee, zamanını çalıştığı ve yeni projeler geliştirdiği Berlin’le Oslo arasında mekik dokuyarak geçiren bir film ve müzik videosu yönetmeni.
“Balon” (Air Balloon, 2011) adlı kısa hikâyesinde hatıralarla dolu bir kutuyla özgürleşme arayışını taşıyan Julie’nin şiirsel hikâyesi anlatıyor.

TRANSCREEN FİLM FESTİVALİ SEÇKİSİ: GÖKKUŞAĞININ ALTINDAKİ KORKUSUZ TÜM İNSANLARA!

Amsterdam’da düzenlenen Transcreen Film Festivali’nden gelen konuk seçkisinde, İngiltere, Avustralya, Singapur, Amerika, Finlandiya ve İspanya’dan toplam 7 kısa film gösterilecek. Kısa film seçkisini hazırlayan Paul Ter Veld, seçki sonrası izleyicileri festival hakkında bilgilendirecek ve seçkiye dair soruları yanıtlayacak.

Müzik videolarıyla tanınan Finlandiyalı yönetmen Elias Koskimies’in “Bu filmi sadece Aktvist Nikolai Alexeyev ve Pussy Riot’a değil, gökkuşağının altındaki korkusuz tüm insanlara!’’ diyerek ithaf ettiği büyüleyici ve sistemi sarsacak güçteki videosu “Daha Yeni Başladım” (I’ve only just begun, 2012) ile; ödüllü görsel sanatçı ve yönetmen Elka Kerkhofs, gösterime girdiği 2011 Annecy Film Festivali’nden ödül almaya doyamayan filmi “Peder John Thomas’ın İtirafı”yla (The Confession of Father Thomas John, 2011); Alman yönetmen Elka Kerkhofs “Batan Gemiyi Terkeden Fareler Gibi” (Like Rats Leaving a Sinking Ship, 2012) adlı kısasıyla Transcreen seçkisiyle gelip beyazperdemize kuruluyor.

Peki ya bir drag queen ve burka giyen diğer kadın asansörde mahsur kalırlarsa neler olur? Yönetmen Faryal Velmi; “Neye Bakıyorsun?” (What you looking at?, 2012) adlı kısa filmiyle farklı dünyalardan gelen iki kadının aslında ne kadar da çok ortak noktası olduğunu gözler önüne serecek.

Kısa filmleri dünya çapında birçok okulda, akademik konferanslarda ve yaklaşık 50 LGBTTİK Festivalinde gösterilen on parmağında on marifet oyuncu, yönetmen, performans sanatçısı Kalil Kohen, “Onlar Pomoseksüel” (So Pomo, 2012) ile İspanyol yönetmenler Nacho Ruipérez & Julio Marti “Ursula’nın Zaferi” (Ursula’s Victory, 2012), Elisha Kim ve Coco Riot, Singapur-Kanada ortak yapımı deneysel filmleri “İşportacı” (The Hawker, 2012) ile 3. Kuir Fest’ te sinemaseverlerle olacak.

KUİRKISALAR

Festivalin kısa filmlere ayrılan bölümünde bu yıl 7 film gösterilecek.

Sevgisizlik ve arkadaşsızlık Benjamin’i, neyin ne olduğunu anlamada zorlandığı, fanteziyle gerçeklik arasında bulanık bir sınıra itmiştir. “Benjamin’in Çiçekleri”nde (Benjamin’s Flowers, 2013) karakterin kafa karışıklığına, takıntılı düşüncelerine ve renkli hayal gücüne tanık oluyoruz.

“Zaman İçinde Değişim” (Change Over Time, 2013), izlenimci ve şiirsel bir bakış açısından film yapımcısının testosteron alışının ilk yılı üzerine canlı, deneysel, kişisel bir belgesel.

Mikaela cinsiyet değiştirip kadın olmuştur. Bir gece dışarıdayken kendisini eve kadar takip eden bir adamla tanışır. “Soy Beni” (Undress Me, 2012), toplumsal cinsiyet algılarımızın ve benliğimizin nasıl başkalarının algıları doğrultusunda şekillenebildiğini inceliyor.

“Yumuşakça Öp Beni”de (Kiss Me Softly, 2012) karakterimiz on yedi yaşındaki Jasper’ın otobiyografi niteliğindeki kişisel hikâyesini izleyeceğiz.

Yoko Ono’nun “Gülümse” projesine sivri bir yanıt niteliğindeki “Mutlu” (Happy, 2012), mutluluğun kurgusunu; gerçekte ne demek olduğunu; kilisede, medyada ve birbirimize karşı nasıl dine döndürüldüğünü değerlendiriyor.

ETKİNLİKLER, KONUKLAR, SÖYLEŞİ VE ATÖLYELER
Festival kapsamında katılımcıların da bizzat LBGTİK bireylerle buluşup toplumsal kimliklerini sorgulayacağı, direniş hikayelerini paylaşacağı atölye ve paneller ile; seanslardan arta kalan vaktimizi dolu dolu geçireceğimiz atölyeler de düzenlenecek. Festivalin sözel etkinlikleri ve bazı gösterimleri ise Sivil Düşün AB Programı Aktivist Desteği kapsamında Avrupa Birliği tarafından desteklendi.

RUSYA’DA NELER OLUYOR? “PUTİN’İ AFFETMİYORUZ”

“Prison Break” dizisiyle tanınan Wentworth Miller, Rusya’da çıkan anti-gey yasayı bir gey olarak protesto ettiği için St. Petersburg Film Festivali’nin onur konuğu olmayı reddetti. Pussy Riot üyeleri özgürlüklerine yeni kavuştular ve ilan ettiler “Putin’i affetmiyoruz.”

St. Petersburg merkezli Side By Side LGBT Film Festivali ekibinden Manny de Guerre’nin ve diğer LGBTİK festivalcilerinin katılımıyla Rusya’da yaşanan son şiddet ortamı, LGBT’leri hedef alan hükümet politikaları ve festival sırasında yaşanan bombalı tehdit ve şiddet olaylarını tartışılacak. Side By Side Film Festivali bu yıl Gus Van Sant’in destek amaçlı katılımıyla gerçekleşti ve dünyanın her yerinden birçok LGBT grup ve birey festivale destek oldu.

MADS ANANDA İLE KUİR DİRENİŞİN YENİ FORMLARI ÜZERİNE ATÖLYE:

Heteroseksüel dünyada kendimizi baskılanmış, çaresiz ve güçsüz hissetiğimiz anları eylemlerle veya hazırladığımız slogan içeren etiketleri yapıştırarak gerçekten çözebiliyor muyuz? Mads Ananda Lodahl, heteroseksüel ve maskülen dünyaya karşı alet çantamıza biraz daha fazla alet koymayı vadettiği, güçlendirici ve ilham verici ve 2 gün süren atölyesiyle Ankara’da olacak. Mads Ananda’nın “Hetero Dünya Düzenini Alt Etmek” başlıklı TED konuşmasını Türkçe altyazılı olarak festivalin vimeo sayfasından izleyebilirsiniz.

KUİR GEZİ HİKÂYELERİ ATÖLYESİ:

Türkiye’nin LGBT tarihinin en önemli mekânlarından Gezi Parkı, bu yıl sivil bir düş’ün ve isyanın kaynağı oldu. Gezi Parkı olaylarıyla aslında yıllardır süren LGBT direniş kültürü kamusal alanda görünürlüğünü arttırdı. Yıllardır kendi yaşama hakları ve alanları için direnen LGBT gruplar direniş mekânında tecrübeleri ve direnişleri ile ön plana çıktılar. Bu tecrübelerden yola çıkarak festival bu sene İstanbul ve Ankara’dan katılımcılarla “Kuir Gezi Hikâyeleri Anlatma” atölyesi düzenliyor. İstanbul’dan Levent Pişkin ve Boysan Yakar’ın katılımlarının yanısıra Ankara’da ve İstanbul’da direniş mekânından paylaşacak hikâyeleri olan bütün LGBTIK bireyler “kuir detaylarla” çok daha renkli bir şekilde paylaşılacak bu atölyelere katılabilir.

AVARELER İLE STENCİL ATÖLYESİ:

Ankara mekânlarını sanatsal ve protest stencil ve sokak sanatı örnekleri ile politikleştiren Avareler ekibi ve eylemcilerin desteği ile festival kapsamnda LGBTİK ruhu ve katılımcıları ile stencil atölyesi düzenlenecek. Stencil atölyesi, direniş ruhuna yeni renkler eklemek isteyen herkese açık.

VOLTRANS EKİBİYLE FİLM SONRASI ALİ ARIKAN ANISINA SÖYLEŞİ:
“Voltrans içinde örgütlenen trans erkeklerin kendi tarihlerini belgelemek istemeleri üzerine 2012 yılında ortaya çıkan belgesel projesi, 2013 yazında Ali (Aligül)’ün hastaneye kaldırılmasıyla beraber hızlanarak, Voltrans’ın önemli dönüm noktaları seçilerek kurgulandı. 90 dakikalık halini Ali (Aligül)’ün hastanede izlettiğimiz gün bize dönüp “son halini izlemeyeceğim, sürpriz olsun” demişti. Bu halini göremese de Ali, biz biliyoruz ki o hep bizimle…”

Trans erkek inisiyatifi Voltrans’ı anlatan belgesel sonrası bu yıl vefat eden inisiyatifin kurucularından Ali Arıkan anısına bir söyleşi düzenlenecek. Katılımcılar Özge Özgüner, P. Ulaş Dutlu ve İlksen Gürsoy gösterim bitiminde sorularınızı yanıtlayacak.

80’LERDE LUBUNYA OLMAK

MekanArtı 3. Pembe Hayat KuirFest kapsamında yine farklı bir sahneleme ile seyircisini 1980’lerde bir pavyona davet ediyor ve trans bireylerin hayatlarına ortak ediyor!

“80’lerde Lubunya Olmak”ta, en genci bugün 50 yaşında olan dört Trans birey bize Türkiye’de Lubunya olmanın genel ve özel tarihini anlatıyorlar. İzmir’de faaliyet gösteren Siyah Pembe Üçgen Derneği’nin 2012 yılında yayınladığı aynı adlı kitaptan uyarlanan oyun Ufuk Tan Altunkaya tarafından sahneye uyarlandı. Tamamen gerçekleştirilen söyleşilerden oluşan metinde, hiç bir değişikliğe gidilmeden, trans bireylerin kendi kelimeleri ile sahne uyarlaması gerçekleştirildi.

ÇOK YAKINDA WEB SİTESİNDE

Pembe Hayat KuirFest’in programında yer alacak filmler ve etkinliklerle ilgili ayrıntılı bilgiye çok yakında festival.pembehayat.org adresindeki web sitesinden ulaşabilirsiniz.

Sinemalarda Dijital Projeksiyonda Format Karmaşası

Sinemalarımız büyük bir hızla dijital projeksiyon sistemlerine geçiyor. Hatta ülkemizdeki sinemaların büyük bir kısmını oluşturan ve neredeyse bir tekel haline gelen Cinemaximum sinemalarının her salonunda bu sisteme geçildiğini söyleyebiliriz. Her ne kadar dijital projeksiyon, 35 mm. filmlerin o farklı hissini ortadan kaldırsa da kopya basma ve taşıma maliyetlerinin düşmesi gibi unsurlar nedeniyle bu geçişin önünde durmak mümkün değil. En azından bu geçişle görüntünün düzgün odaklanamaması nedeniyle oluşan bulanıklık sorunlarının, görüntünün perdeye sığmaması nedeniyle görüntünün bazı kısımlarının perdenin dışında kalması ya da filmlerin yanlış formatta oynatılması gibi sorunların ortadan kalkacağını düşünmüştük. Evet, bulanıklık sorunu çözülmüş gibi görünüyor ama ne yazık ki yanlış formatta oynatılma olayı eskisinden daha sık karşıma çıkmaya başladı. Sonunda özellikle durumun farkına varmayan kimi seyirciler ve dikkatsiz makinistler için aydınlatıcı olması için karşılaştığım hataları özetleyen bu yazıyı yazmaya karar verdim. Tekrar hatırlatayım, aşağıda yazılanlar dijital projeksiyon ile gösterilen filmler için geçerlidir, 35 mm. filmlerde format bozuklukları insanların ince uzun ya da kısa ve şişman gözükmeleri gibi görüntü deformasyonları ya da yukardan mikrofon görüntüsü girmesi gibi ipuçları ile anlaşılır. Hem bu şekilde gösterilen filmlerin azalması, hem de fark edilmesi daha kolay olduğu için o filmlerden bahsetmeyeceğim.

Önce birkaç ön bilgi. Günümüzde sinemalarda gösterilen filmler çoğunlukla iki farklı görüntü formatında gösterilmekte. 1.85:1 formatı ve 2.35:1 formatı. Bu rakamlar dikdörtgen şeklindeki görüntünün oranlarını temsil eder. İlk format, bir kenarı 1 birim iken diğer kenarı 1.85 birim olan, diğer format ise bir kenarı 1 birim iken diğer kenarı 2.35 birim olan görüntüyü anlatıyor. Yazının geri kalanında sayılarla kafa karışıklığı yaratmamak için DVD’lerden gelme bir alışkanlıkla 1.85:1 formatı için “tam ekran”, 2.35:1 formatı için “geniş ekran” tanımlamasını kullanalım. Derdimizi görüntülerle anlatmak daha kolay olacağı için bunlara popüler filmlerden iki örnek sahne seçelim. Hatta ikisi de Marvel filmlerinden olsun.

Tam ekran formatındaki filmlere örnek olarak The Avengers’dan bir sahne:

avengers_org

Geniş ekran formatındaki filmlere örnek olarak Iron Man 3’den bir sahne:

iron-man-3_org

Genellikle festivallerde gösterilen klasik filmlerde karşımıza çıkan ya da farklı sanatsal amaçlarla kullanılan farklı görüntü formatlarını hatta aynı filmde iki farklı görüntü formatı arasında geçiş yapılan örnekleri bir kenara bırakıyoruz. Sonuçta ticari sinemalarda gördüğümüz filmlerin büyük bir çoğunluğu bu iki formatta oluyor.

Ülkemizdeki sinema perdeleri de genellikle bu iki formattaki filmlerden birini göstermek için uygun oluyor. Bu iki perde çeşidinde iki farklı film formatının da oynatılabildiğini düşünürsek karşımıza dört alternatif durum çıkıyor. Bu dört durum için için ayrı ayrı sorunları ele alalım.

1. Geniş ekran filmleri oynatmaya uygun perdelerde tam ekran filmlerin oynatılması

Bu durumda ayarlar doğru yapılırsa karşımıza çıkacak olan görüntü şu şekilde olmalıdır:

avengers_genis_ekran_dogru

Görüldüğü üzere bu durumda sağda ve solda siyah iki şerit oluşur ve görüntü ortadadır. Ayarlar film geniş ekranmış gibi yapılırsa ve görüntü perdenin tümüne yayılmaya çalışılırsa karşımıza çıkan görüntü şu olacaktır:

avengers-genis_disarda

Bu durumda görüldüğü gibi üstten ve alttan ciddi şekilde görüntü kaybı oluşmaktadır. Altyazılı filmlerde genellikle (her zaman değil) bu durum altyazının görüntü dışında kalması ile sonuçlandığı için fark edilmesi daha kolaydır ama özellikle Türk filmlerinde ve Türkçe dublajlı animasyonlarda hiçbir seyircinin durumu fark etmediğine şahit oldum. Bazı durumlarda fark etmesi gerçekten zordur ama filmin başındaki logolar ve yazılar görüntünün dışında kalıyor ya da tüm filmde karakterlerin kafalarının yarısı sürekli görüntü dışında kalıyorsa büyük ihtimalle bu sorun ile karşı karşıyasınız demektir. Genellikle hiçbir yönetmen farklı bir deneme peşinde değilse karakterlerin yüzlerinin yarısını sürekli kadraj dışında bırakmaz.

Bu yazıyı karşılaştığım çeşitli hatalar sonucu yazdığım için hangi sinemalarda ve hangi filmlerde karşılaştığımı da yazacağım. Şikâyet olarak algılanmasın isterim, sadece biraz daha dikkat edilmesini rica ediyorum. Bu tipteki sorunla The Bling Ring, Bu İşte Bir Yalnızlık Var ve Halam Geldi filmlerinde karşılaştım. Üçünün de Cinemaximum Ankara – Gordion sinemasında olması ilginçti.

Güncelleme (5 Haziran 2014): Yine Cinemaximum Ankara – Gordion sinemasında İksir filminde ilk yarı düzgün formatta oynarken, ikinci yarı yine bu maddede açıkladığım hata ile karşılaştım ve ikaz etmeme rağmen 15 dakika kadar yanlış formatta izledik. Dördüncü kez aynı sinemada aynı hatanın olması düşündürücü.

2. Geniş ekran filmleri oynatmaya uygun perdelerde geniş ekran filmlerin oynatılması:

Doğru ayarlarla görüntü şu şekilde olmalıdır:

iron-man-3_org

Görüldüğü üzere görüntü perdeye tam olarak oturur. Film tam ekran ayarları ile oynatıldığında karşımıza çıkan sonuç ise şudur:

iron-man-3_dort_taraf_siyah

Aslında en zararsız hata çeşidi budur. Çünkü görüntüde bir kayıp yaşamayız, sadece görüntü olması gerekenden daha küçük görünür. Çok mühim değil ama olmasa iyi olur. Bu soruna Ankara Büyülü Fener Kızılay’da Byzantium filminde rastladım.

3. Tam ekran filmleri oynatmaya uygun perdelerde tam ekran filmlerin oynatılması:

Doğru ayarlarla görüntü şu şekilde olmalıdır:

avengers_org

Bir önceki maddede olduğu gibi burada da görüntü perdeye tam olarak oturur. İnsana bunda pek yanlış yapılamaz gibi geliyor değil mi? İşin ilginci en çok hata yapılan durumlardan biri budur ne yazık ki. Tam ekran filme geniş ekran muamelesi yapıldığında karşımıza çıkan görüntü şudur:

avengers_tam_ekran_siyah_bant

Sonuç ilk maddeye benzer şekilde olur. Üsten ve alttan ciddi görüntü kaybı ile görüntü dışında kalan altyazılar ve insan yüzleri. Fark edilmesi de yine ilk maddedeki şekilde olur.

Bu sorun ile Cinemaximum Ankara – Armada’da Battle of the Year, Prestige Ankara Kentpark’da Niko 2 ve Altın Portakal’da Cinemaximum Antalya Migros’da Moebius ve Kısa Film filmlerinde karşılaştım.

4. Tam ekran filmleri oynatmaya uygun perdelerde geniş ekran filmlerin oynatılması:

Doğru ayarlarla görüntü şu şekilde olmalıdır:

iron-man-3_tam_ekran_dogru

Görüldüğü üzere görüntünün altında ve üstünde siyah şeritler oluşur. Bunda yanlış yapıldığını görmedim, ihtimali de düşük ama yanlış yapılacak olursa karşımıza çıkacak görüntü şu olur:

iron-man-3_tam_ekran_disarda

Görüldüğü üzere sağdan ve soldan ciddi şekilde görüntü kaybı olur ama başta yazılar kadraj dışında kalmıyorsa fark edilmesi epey zordur. Geniş ekranı dolu dolu kullanmayan yönetmenlerin filmlerinde hiç fark edilmeyebilir. Yine de baştaki yazılarda yakalanabilecek ipucu dışında sürekli olarak birileri yine sağdan ya da soldan yarım olarak gözüküyorsa bu durumla karşı karşıya olmanız muhtemeldir. Aslında bu hataya eski tüplü televizyonlarımızda izlediğimiz filmlerin çoğundan alışkınız. Pek çok filmi yıllar yılı bu şekilde izledik çünkü.

Görüldüğü üzere karşılaşılan sorunların bazılarında ciddi görüntü kayıpları yaşanmakta ve filmleri yönetmenin istediğinden eksik bir şekilde izlemekteyiz. Ne yazık ki burada belirttiğim durumların büyük çoğunluğunda salondan çıkıp düzelttirdiğim halde pek çok seyircinin durumun farkına varmadığını üzülerek görüyorum. Çünkü mahallenin delisi gibi gidip düzelttiren bir tek ben oluyorum. Üstelik bir kısmında filmin gösterimdeki üçüncü günü hatta bazen ikinci haftası olduğuna göre demek ki o zamana kadar bu şekilde oynamış diyorum. Hâlbuki bu durum bence ciddi bir sorun. Dikkatli seyircilerin bu gibi durumları fark edip sinemaları uyarmasını umuyorum. Bu yazının bu konuda farkındalık yaratması da dileklerimden bir diğeri.

Sinemalarda çalışan makinistlerin ise yazdıklarımı bilmemeleri mümkün değil diye düşünüyorum. Öyle tahmin ediyorum ki dijital makinelerin kullanım kolaylığının getirdiği rahatlık onlarda da bir dikkatsizliğe yol açmış. Oysa Cuma günleri filmler gösterime girmeden yapılacak ufak bir deneme ve her film ve salon için alınacak ufak notlar tüm sorunları çözecektir diye düşünüyorum.

Derdimi olabildiğinde açık anlatmaya çalıştım. Önem verdiğim bu konuda anlaşılmayan noktalar varsa haber vermenizi isterim. Bundan sonra benzer sorunlar ile karşılaşırsam yazıyı güncelleyeceğimi de hatırlatayım.

2013’ün En İyi Filmleri – Kişisel Bir Liste

Bir yıl bitip yeni bir yıl başladığında geçen yılın en iyilerine bir göz atmak gelenek olmuştur. Bu sıralarda pek çok gazete, dergi ve web sitesinde yılın en iyi filmleri listeleri yayınlanıyor. Ben de her yıl bu zamanlarda kişisel bir liste yapıyorum (hatta yıl ortasında Gölge e-Dergi için yazdığım sezon değerlendirmesi yazısını da düşünürsek yılda iki kez). İşte sinemalarımızda 2013 yılında ticari gösterime giren filmler arasından seçtiğim ilk on film. Yine âdet olduğu üzere birden ona kadar bir sıralama yapıyorum ama altı ay sonra sorsanız bazı filmler yer değiştirebilir elbette:

1-) Mavi En Sıcak Renktir (La vie d’Adèle / Blue is the Warmest Color)
2-) Yerçekimi (Gravity)
3-) Kutsal Motorlar (Holy Motors)
4-) Zincirsiz (Django Unchained)
5-) Lanetli Kan (Stoker)
6-) Mavi Yasemin (Blue Jasmine)
7-) Tepelerin Ardında (Dupa Dealuri / Beyond The Hills)
8-) Frances Ha
9-) Evde (Dans La Maison / In The House)
10-) Samsara

Yukardaki listeye, epey geniş bir beğeni listesini küçülte küçülte ulaştım. İlk ona giremese de yılın çok sevdiğim diğer filmlerini de şu şekilde sıralayabilirim (tam anlamıyla sıralı bir liste olmadığı için numaralandırmıyorum ama özellikle Saksı Olmanın Faydaları’nı ilk ona alsam mı diye hâlâ düşünüyorum  açıkçası):

Saksı Olmanın Faydaları (The Perks of Being a Wallflower)
Geceyarısından Önce (Before Midnight)
Onur Savaşı (The Hunt / Jagten)
Hayat Avcısı (The Imposter)
Lincoln
Düşler Diyarı (Beasts Of The Southern Wild)
Zerre
Trans (Trance)
Umut Işığım (Silver Linings Playbook)
Jîn
Bir Şarkının Peşinde (Searching for Sugar Man)
Hayallerin Ötesinde (Imagine)
Genç ve Güzel (Jeune et Jolie)
Küf
Oyunbozan Ralph (Wreck It Ralph)
Yozgat Blues


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 262.217 hits
Ocak 2014
P S Ç P C C P
« Ara   Şub »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: