Son dönemde Sinema Manyakları blogunu istediğim kadar sıklıkla güncelleyemiyorum. Bu nedenle yeni yılda en azından eski yazılarımı buraya taşıyarak, arşivi burada toplamak istedim. İlk örnek olarak da Er Ryan’ı Kurtarmak’ı seçtim. Aşağıdaki yazı, filmle ilgili 1998 yılındaki görüşlerimi yansıtmakta olup, birkaç yazım düzeltmesi dışında müdahale edilmemiştir.

Amistad’ı sinemalarda seyrettiğim sıralarda Spielberg’in yeni bir film yapmakta olduğu haberi beni heyecanlandırmıştı. Zaten Spielberg küçüklüğümden beri favori yönetmenlerimden biridir ve beni çok az düş kırıklığına uğratmıştır.
Spielberg bu filmde yine ustalığını konuşturmuş. Filmin ilk 25 dakikasını oluşturan Normandiya çıkartması sahneleri belki de sinema tarihinin en iyi savaş sahneleri. Daha karakterleri bile tanımadan bir anda savaşın dehşeti içinde buluveriyoruz kendimizi. Teknelerin kapaklarının açılmasıyla birlikte askerler bir anda ölmeye başlıyor ve bu ölümler hiç de öyle çoğu filmde gördüğümüz düşüp de yerde kalan bir takım önemsemediğimiz insanlar değiller. Askerlerin gerçekten kolları ve bacakları kopuyor, gerçekten kan kaybediyorlar, gerçekten bağırsakları dışarı fırlıyor. Denizin suyu kandan kıpkırmızı oluyor. Kameranın kullanımı ve dijital ses düzeninin de yardımıyla kendinizi savaş alanının ortasında hissediyorsunuz. Bu sahneler savaşın dehşetini o kadar iyi vurguluyor ki bir daha herhangi bir savaş filmine veya haberine aynı gözlerle bakmak mümkün değil. Ayrıca bu savaş 2. Dünya Savaşı olmak durumunda da değil, benzer sahnelerin herhangi bir savaşta olabileceği de açık.

Filmin geri kalanı da savaşın dehşetini ve anlamsızlığını anlatmaya devam ediyor. Savaşın politik boyutu filmde hiç bir şekilde verilmediği için birbirini anlamsız yere öldüren insanlar görüyoruz perdede. Haklı ve haksız bir taraf yok sadece ölenler ve öldürenler var. Gerçek bir savaş alanında da durum aynen budur diye tahmin ediyorum. Bu yüzden filmin savaşın politik boyutunu vermeyişini olumlu buluyorum.
Ayrıca film Amerikan bayrağıyla açılıp kapanmasına rağmen Amerikan propagandası yaptığını da düşünmüyorum (zaten bu bayrak da tıpkı savaş alanındaki görüntüler gibi gayet soluk renklerde verilmiş). Filmde hiç kimse kahramanlık yapmıyor. Ayrıca hiç kimse de dünyayı kötülüklerden temizlemek gibi yüce bir idealle orada değil. Bir şekilde oraya gelmiş, bir görev almış olan insanlar görevlerini başarıp sağ kalmaya çalışıyorlar. Bu sırada teslim olan askerleri öldürenlerden tutun da korkudan donup kalanlara kadar birçok asker de görülüyor. Mesela (burada filmin önemli bir sahnesinden bahsediyorum, filmi görmeyenler bir sonraki paragrafa geçebilirler) kahramanlık edebiyatı yapan bir filmde korkmuş olan asker, arkadaşı iki adım ötesinde ölürken bir anda kahramanlık gösterir ve onu kurtarırdı, burada ise hiç bir şey yapamıyor. Ya da karşı taraftaki küçük bir çocuk mutlaka kurtarılırdı, yine bu filmde çocuğu kurtarmaya çalışan asker, hedef oluşturduğu için ölüyor. Film Alman askerleri açısından anlatılsaydı da değişen pek bir şey olmazdı bence.

Savaşta normal yaşamdan ne kadar çok uzaklaşıldığının birçok göstergesi var filmde. Örneğin grubun komutanı Yüzbaşı Miller savaştan önce öğretmenmiş, ama bunu uzun süre kimseye söylemiyor. Muhtemelen emrindeki adamların üzerindeki otoritesinin bozulacağından korkuyor. Miller bir sahnede dayanamayıp ağlamaya da başlıyor ama bunu da kimsenin göremeyeceği bir yerde yapıyor. Çünkü savaşta insani duygulara yer yok. Yine Onbaşı Upham filmin gerçekçiliğini olumlu yönde etkiliyor. Hiçbir sıcak savaş deneyimi olmayan Upham, korkuyu bir türlü üzerinden atamıyor ve arkadaşlarının bazılarının ölmesine sebep oluyor. Açıkçası öyle bir durumda kalsam benim de durumum Upham’dan pek farklı olmazdı diye düşünüyorum.
Film oyuncular açısından da gayet başarılı. Herkes rolünün hakkını vermiş. Özellikle Tom Hanks ve Tom Sizemore çok iyiler. Ama özellikle Upham rolünde Jeremy Davies beni çok etkiledi.
Filmden rahatsız olabilirsiniz ama mutlaka gidin görün. Böylece her ne amaçla olursa olsun savaşmanın ve adam öldürmenin anlamsızlığını ve dehşetini daha iyi anlayabilirsiniz.
(1998 yılında, o dönemki Sinema Manyakları web sitesinde yayınlanmıştır)
Dünya ve Türkiye sinemasının klasiklerini, en seçkin örneklerini ve bol ödüllü yeni filmlerini 22 yıldır sinemaseverlerle buluşturan Gezici Festival, “Güncel Sanat”ın da büyük destekçisi olmayı sürdürüyor. Londra’nın köklü sanat kurumu Whitechapel Gallery öncülüğünde başlayan Artists’ Film International tarafından bu yıl davet alan nadir sanatçılardan Zeyno Pekünlü, “Yeşilçam’dan Youtube’a Erkeklik Halleri” ile Gezici Festival’e katılacak.
Zeyno Pekünlü, Yeşilçam melodramları ve YouTube’dan topladığı “How to..?” kliplerinin kolaj çalışmasıyla oluşturduğu “Yeşilçam’dan YouTube’a Erkeklik Halleri” isimli bölümle Gezici Festival’e katılacak.
Zeyno Pekünlü’nün gerçekleştireceği atölye çalışması 27 Kasım Pazar günü, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde katılımcılarını bekliyor.
“Türkiye 2016” bölümünde, beyazperdeye yansıyacak filmlerden biri, ilk gösteriminin yapıldığı Cannes Film Festivali’nden ödülle dönen Albüm. Dünya festivallerinde yolculuğu devam eden Albüm, yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi. Çocuk evlat edinen bir çiftin yaşadıklarını konu alan film, sinemamızda nadir görülen absürd tarzıyla, Türkiye Sineması’nın en yenilikçi yönetmenlerinden birini müjdeliyor.
Bu yıl “Sinemanın Altın Çağı” başlıklı beş filmlik seçkisiyle Gezici Festival’e konuk olan Reha Erdem, son filmi Koca Dünya ile de “Türkiye 2016” bölümünde yer alıyor. İlk gösterimini yaptığı Venedik Film Festivali’nden ödüllerle dönen Koca Dünya, Adana Film Festivali’nde de En İyi Film dahil dört ödül kazandı.
Ve bol ödüllü bir film daha “Türkiye 2016”da. Soner Caner ve Barış Kaya’nın yönetmenliğini yaptığı Rauf, ilk gösteriminin yapıldığı Berlin Film Festivali’nden bu yana çeşitli festivallerde 18 ödül aldı. Savaşın gölgesinde yaşayan küçük Rauf’un saf aşkını odağa alan film, güçlü sinematografisi ve amatör oyuncularının başarısıyla göz dolduruyor.
Yılın sinema olayı Toni Erdmann da 22’nci Gezici Festival’de. Yönetmen Maren Ade’nin Cannes’da ilk gösterimini yaptığından bu yana çok ses getiren bu filmi, 2016 Fipresci Ödülü sahibi ve Almanya’nın bu yılki Oscar adayı. Film, yaşlı müzik öğretmeni Winfried’in büyük bir şirkette çalışan işkolik kızı Ines’le yakınlaşmak ve onu değiştirmek için gösterdiği çabaları anlatıyor. Mayıs ayından bu yana uzun festival yolculuğuna devam eden film, izleyiciyi yer yer kahkalara boğan bir komediye dönüşüyor.
Brezilyalı yönetmen Kleber Mendonça Filho’nun Cannes Film Festivali’nde yarışan filmi Aquarius ise kentsel dönüşümün vurduğu evini yıktırmamakta kararlı Clara’nın mücadelesini konu ediniyor. Clara’nın savaşına, eski anıları, bu anılara eşlik eden müzikler ve eski aşkları eşlik ediyor.
Festivalin animasyon ve vampir öyküleri sevenlere bu yıl bir hediyesi var: Seul İstasyonu (Seoul Station). Koreli yönetmen Sang-ho Yeon’un yakın zamanda izleyiciyle buluşan filmi Train to Busan’ın önbölümü olarak gerçekleştirdiği bu animasyon, Seul’de bir vampir salgınının başlamasıyla gelişen olaylar üzerine kurulu. Yönetmenin ilk filmi King of Pigs de Gezici Festival’de gösterilmişti.
Bu özel gösterimde izleyiciyle buluşacak film “Abbas Kiarostami ile 76 dakika ve 15 saniye (76 Minutes and 15 seconds with Abbas Kiarostami) ismini taşıyor. Film, Kiarostami’nin çalışma ortağı ve yakın arkadaşı, görüntü yönetmeni Seyfullah Samadian imzalı. Samadian, on yılı aşkın bir süre boyunca, dostu Kiorastami’nin farklı evrelerini filme almış. Kiarostami’nin ölümünün ardından bu zengin arşivin içinden, fotoğraf gezilerinden, dostlarıyla paylaştığı özel anlara kadar, 76 dakikalık büyüleyici bir özet çıkarmış. Şiirsel diyalogları, belgesel tarzı hikaye anlatımı ile öne çıkan İranlı yönetmenin çok yönlü bir sanatçı ve insan olarak portresi, Gezici Festival’de ücretsiz olarak izleyiciyle buluşacak.
Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Gezici Festival, 22’nci yılında sinemaseverleri asırlık bir yolculuğa çıkararak, uluslararası arşivlerden henüz gün yüzüne çıkmamış bir Osmanlı İmparatorluğu ile tanıştıracak. Osmanlı topraklarını ziyaret eden yabancılar tarafından 1918-1926 yılları arasında çekilmiş bu filmler, Çanakkale Savaşı’ndan, İstanbul sokaklarında gördükleri kamerayı, peçelerini açarak selamlayan Osmanlı kadınlarına varıncaya kadar, görünmeyen Osmanlı’yı beyazperdeye yansıtacak.
Sinema tarihi yazımı başladığında İmparatorluk çoktan çökmüştü. Bu anlamda, sinema literatüründe, “Osmanlı Sinema Tarihi” bulunmuyor. Ancak 1895’te ortaya çıkan sinematografi, imparatorluğun farklı bölgelerine hızla yayıldı. Bir yanda halka açık gösteriler düzenlenirken, diğer yanda farklı yerlerden farklı bağlantılarla gelen değişik ilgi alanlarına sahip kameramanlar, bölgede seyahat etmeye, film çekimleri ve gösterimleri yapmaya başladılar. Sinemanın bu ilk döneminde filmler, izleyenlere hikaye anlatmak yerine olağanüstü şeyler gösterme gayretindeydi. Kaydedilmeye değer, izleyicinin merakını uyandırabilecek her görüntü filme çekilir ve tüm dünyada gösterilirdi. Bu dönemde sinema panayır geleneğiyle birlikte eğlence dünyasında büyük bir yenilikti ve otomobil, uçak gibi dönemin diğer icatları kadar heyecan verici ve hayret uyandırıcıydı. İllüstrasyonlu bir kitap okumak (örneğin Pierre Loti ya da Edmondo de Amicis’in İstanbul’u anlatan kitabı) ya da bir arkadaştan renkli bir kartpostal almak mümkün olsa da, kentleri sanki insan orayı ziyaret ediyormuş gibi gösteren filmlerin yeri bambaşkaydı. Teknelerden ya da tramvaylardan çekilen görüntüler, kent içinde yapılan gezintileri anımsatıyordu. Bu görüntülerde muazzam binaların yanı sıra, dolaşan insanları ve uçan kuşları da görmek mümkündü.
Hareketli görüntünün sahip olduğu yüksek potansiyel, kısa zamanda daha iyi anlaşıldı. Artık görüntü, olayları belgelemek, belli bir atmosfer yaratmak ve hatta kamuoyunu etkilemek ve manipüle etmek için kullanılabilirdi. Uluslararası çatışmaların tırmanıp Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla tüm dünyayı dolaşan haber filmleri sinemalarda düzenli olarak gösterilmeye başlandı. Pek çok ordu, görsel kimliğini yaratmak için sinematografiye sarıldı. İngiltere ve Fransa ordularının, Gelibolu’da çektiği görüntüler de tarihe not düştü.

















