Archive Page 9

Arşivden: Saving Private Ryan (Er Ryan’ı Kurtarmak)

Son dönemde Sinema Manyakları blogunu istediğim kadar sıklıkla güncelleyemiyorum. Bu nedenle yeni yılda en azından eski yazılarımı buraya taşıyarak, arşivi burada toplamak istedim. İlk örnek olarak da Er Ryan’ı Kurtarmak’ı seçtim. Aşağıdaki yazı, filmle ilgili 1998 yılındaki görüşlerimi yansıtmakta olup, birkaç yazım düzeltmesi dışında müdahale edilmemiştir.

saving_private_ryan_poster

Amistad’ı sinemalarda seyrettiğim sıralarda Spielberg’in yeni bir film yapmakta olduğu haberi beni heyecanlandırmıştı. Zaten Spielberg küçüklüğümden beri favori yönetmenlerimden biridir ve beni çok az düş kırıklığına uğratmıştır.

Spielberg bu filmde yine ustalığını konuşturmuş. Filmin ilk 25 dakikasını oluşturan Normandiya çıkartması sahneleri belki de sinema tarihinin en iyi savaş sahneleri. Daha karakterleri bile tanımadan bir anda savaşın dehşeti içinde buluveriyoruz kendimizi. Teknelerin kapaklarının açılmasıyla birlikte askerler bir anda ölmeye başlıyor ve bu ölümler hiç de öyle çoğu filmde gördüğümüz düşüp de yerde kalan bir takım önemsemediğimiz insanlar değiller. Askerlerin gerçekten kolları ve bacakları kopuyor, gerçekten kan kaybediyorlar, gerçekten bağırsakları dışarı fırlıyor. Denizin suyu kandan kıpkırmızı oluyor. Kameranın kullanımı ve dijital ses düzeninin de yardımıyla kendinizi savaş alanının ortasında hissediyorsunuz. Bu sahneler savaşın dehşetini o kadar iyi vurguluyor ki bir daha herhangi bir savaş filmine veya haberine aynı gözlerle bakmak mümkün değil. Ayrıca bu savaş 2. Dünya Savaşı olmak durumunda da değil, benzer sahnelerin herhangi bir savaşta olabileceği de açık.

er-ryan-1

Filmin geri kalanı da savaşın dehşetini ve anlamsızlığını anlatmaya devam ediyor. Savaşın politik boyutu filmde hiç bir şekilde verilmediği için birbirini anlamsız yere öldüren insanlar görüyoruz perdede. Haklı ve haksız bir taraf yok sadece ölenler ve öldürenler var. Gerçek bir savaş alanında da durum aynen budur diye tahmin ediyorum. Bu yüzden filmin savaşın politik boyutunu vermeyişini olumlu buluyorum.

Ayrıca film Amerikan bayrağıyla açılıp kapanmasına rağmen Amerikan propagandası yaptığını da düşünmüyorum (zaten bu bayrak da tıpkı savaş alanındaki görüntüler gibi gayet soluk renklerde verilmiş). Filmde hiç kimse kahramanlık yapmıyor. Ayrıca hiç kimse de dünyayı kötülüklerden temizlemek gibi yüce bir idealle orada değil. Bir şekilde oraya gelmiş, bir görev almış olan insanlar görevlerini başarıp sağ kalmaya çalışıyorlar. Bu sırada teslim olan askerleri öldürenlerden tutun da korkudan donup kalanlara kadar birçok asker de görülüyor. Mesela (burada filmin önemli bir sahnesinden bahsediyorum, filmi görmeyenler bir sonraki paragrafa geçebilirler) kahramanlık edebiyatı yapan bir filmde korkmuş olan asker, arkadaşı iki adım ötesinde ölürken bir anda kahramanlık gösterir ve onu kurtarırdı, burada ise hiç bir şey yapamıyor. Ya da karşı taraftaki küçük bir çocuk mutlaka kurtarılırdı, yine bu filmde çocuğu kurtarmaya çalışan asker, hedef oluşturduğu için ölüyor. Film Alman askerleri açısından anlatılsaydı da değişen pek bir şey olmazdı bence.

er-ryan-2

Savaşta normal yaşamdan ne kadar çok uzaklaşıldığının birçok göstergesi var filmde. Örneğin grubun komutanı Yüzbaşı Miller savaştan önce öğretmenmiş, ama bunu uzun süre kimseye söylemiyor. Muhtemelen emrindeki adamların üzerindeki otoritesinin bozulacağından korkuyor. Miller bir sahnede dayanamayıp ağlamaya da başlıyor ama bunu da kimsenin göremeyeceği bir yerde yapıyor. Çünkü savaşta insani duygulara yer yok. Yine Onbaşı Upham filmin gerçekçiliğini olumlu yönde etkiliyor. Hiçbir sıcak savaş deneyimi olmayan Upham, korkuyu bir türlü üzerinden atamıyor ve arkadaşlarının bazılarının ölmesine sebep oluyor. Açıkçası öyle bir durumda kalsam benim de durumum Upham’dan pek farklı olmazdı diye düşünüyorum.

Film oyuncular açısından da gayet başarılı. Herkes rolünün hakkını vermiş. Özellikle Tom Hanks ve Tom Sizemore çok iyiler. Ama özellikle Upham rolünde Jeremy Davies beni çok etkiledi.

Filmden rahatsız olabilirsiniz ama mutlaka gidin görün. Böylece her ne amaçla olursa olsun savaşmanın ve adam öldürmenin anlamsızlığını ve dehşetini daha iyi anlayabilirsiniz.

(1998 yılında, o dönemki Sinema Manyakları web sitesinde yayınlanmıştır)

Sanatçı Zeyno Pekünlü’nün Dünyada Yankı Bulan Video Kolajları ve Atölye Çalışmaları, Gezici Festival’de

zeyno-ist-mod-1-editDünya ve Türkiye sinemasının klasiklerini, en seçkin örneklerini ve bol ödüllü yeni filmlerini 22 yıldır sinemaseverlerle buluşturan Gezici Festival, “Güncel Sanat”ın da büyük destekçisi olmayı sürdürüyor. Londra’nın köklü sanat kurumu Whitechapel Gallery öncülüğünde başlayan Artists’ Film International tarafından bu yıl davet alan nadir sanatçılardan Zeyno Pekünlü, “Yeşilçam’dan Youtube’a Erkeklik Halleri” ile Gezici Festival’e katılacak.

Kendi döneminin sosyo-politik meselelerine eğilmesi, fikirlere ve uzun araştırma süreçlerine dayanmasıyla öne çıkan “Güncel Sanat”ın önemli temsilcilerinden sanatçı Zeyno Pekünlü, Gezici  Festival’de 25 Kasım – 1 Aralık tarihleri arasında, Ankara’da izleyicisi ile buluşacak.

Yeşilçam’dan YouTube’a Erkeklik Halleri

erkek-erkege9-editZeyno Pekünlü, Yeşilçam melodramları ve YouTube’dan topladığı “How to..?” kliplerinin kolaj çalışmasıyla oluşturduğu Yeşilçam’dan YouTube’a Erkeklik Halleri” isimli bölümle Gezici Festival’e katılacak.

Toplumsal cinsiyet rolleri, baskı ve kadın temsiliyeti konularına odaklanan Pekünlü’nün bu çalışmasında, erkekler birbirleriyle konuşuyor, birbirlerine bakıyor; ancak erkek karakterlerin ve erkekliğin inşasının yegâne nesnesi olan kadınlar ekran dışında kalıyor. Böylelikle videolar, erkekliğin, aslında tam da gözümüzün önünde olması nedeniyle, her zaman gizli kalmış dünyasını çarpıtarak ortaya çıkarmayı başarıyor.

Bölüm kapsamında Zapata İstanbul’da, Hep O Şarkı, Erkek Erkeğe, Sus Kimseler Duymasın!, Kendine Ait Bir Banyo ve Bir Kadına Ürkütmeden Nasıl Dokunursunuz? adlı filmler Alman Kültür Merkezi’nde ücretsiz olarak gösterilecek. Gösterimin ardından Zeyno Pekünlü ve Prof.Dr. Alev Özkazanç ile bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Zeyno Pekünlü ile Dijital Hikaye Anlatımı Atölyesi

zapata-istanbulda_zapata-in-istanbul-editZeyno Pekünlü’nün gerçekleştireceği atölye çalışması 27 Kasım Pazar günü, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde katılımcılarını bekliyor.

Sanatçı, “Dijital Hikaye Anlatımı Atölyesi” isimli çalışmasını şöyle anlatıyor: “Bugün internet, bireysel, kolektif ya da interaktif olarak üretilen ve tüketilen, dijital teknolojilerden faydalanan bireysel, toplumsal, tarihsel anlatılarla dolu. Bu atölye çalışması, hikâye anlatıcılığının tarihini ve bugününü tartışmayı, dijital hikâye anlatımının siyaset, reklamcılık, aktivizm, oyun, eğitim, sanat alanlarındaki olanaklarına bir giriş yapmayı, film, canlandırma, imaj, yazı, hypertext, ses, blogging, radyo, sosyal medya gibi medyumlardaki farklı örnekleri incelemeyi ve bireysel ya da grup projeleri fikirlerini tartışmayı amaçlıyor.”

Festival Öncesi Sergi

Diğer yandan, geçtiğimiz yıllarda Köken Ergun, CANAN, Işıl Eğrikavuk gibi sanatçıların gösterim ve sergilerinde olduğu gibi Zeyno Pekünlü’nün sergisi de SALT işbirliği ile düzenlenecek. Zeyno Pekünlü’nün sergisi, 18 Kasım’da kapılarını açarak festivalin habercisi olacak. Sanatçının festivalde göremeyeceğiniz işleri 7 Ocak‘a kadar SALT Ulus’ta sergilenecek.

Türkiye Sineması, En Yeni Filmleri ve Yönetmenleri ile Gezici Festival’de

Gezici Festival, 22. Yaşını kutlarken, “Türkiye 2016” bölümü ile Türkiye sinemasının en yeni örneklerini, filmlerin yönetmenleriyle birlikte izleme olanağı sunuyor.

Ankara Sinema Derneği tarafından, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Festival, 25 Kasım7 Aralık günleri arasında sürdüreceği yolculukta, sinemaseverleri sadece en yeni, bol ödüllü Türkiye filmleriyle değil, yönetmenleri ile de buluşturacak. Filmleri, seyirciyle izleyecek olan yönetmenler Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Kıvanç Sezer, Mehmet Can Mertoğlu, Soner Caner, Barış Kaya ve Rıza Sönmez, filmlerinin gösterimlerinden sonra izleyicilerle söyleşi yapacak.

İZLEYİCİSİNİ BEKLEYEN FİLMLER VE YÖNETMENLER

album-1“Türkiye 2016” bölümünde, beyazperdeye yansıyacak filmlerden biri, ilk gösteriminin yapıldığı Cannes Film Festivali’nden ödülle dönen Albüm. Dünya festivallerinde yolculuğu devam eden Albüm, yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi. Çocuk evlat edinen bir çiftin yaşadıklarını konu alan film, sinemamızda nadir görülen absürd tarzıyla, Türkiye Sineması’nın en yenilikçi yönetmenlerinden birini müjdeliyor.

Katıldığı festivallerde çok sayıda ödül alan Babamın Kanatları, “Türkiye 2016”nın bir başka ses getiren filmi. Kıvanç Sezer imzalı film, sinemamızda yıllar sonra, işçi-işveren ilişkilerini, işçi ölümlerini ve güvencesiz çalışma koşullarını, gerçekçi bir senaryoya dayanarak anlatmasıyla önem kazanıyor.

koca-dunyaBu yıl “Sinemanın Altın Çağı” başlıklı beş filmlik seçkisiyle Gezici Festival’e konuk olan Reha Erdem, son filmi Koca Dünya ile de “Türkiye 2016” bölümünde yer alıyor. İlk gösterimini yaptığı Venedik Film Festivali’nden ödüllerle dönen Koca Dünya, Adana Film Festivali’nde de En İyi Film dahil dört ödül kazandı.

Toronto Film Festivali’nde gösterilen ve üç dalda Asya Pasifik Ödülleri’ne aday olan Zeki Demirkubuz’un son filmi Kor da yeni kurgusuyla “Türkiye 2016”da gösterilecek.

“Türkiye 2016”, yapısı itibariyle Türkiye sinemasında az rastlanır türden bir filmi de yönetmeni ile birlikte izleyiciyle buluşturacak. Oyuncu Rıza Sönmez’in sahte belgesel (mockumentary) olarak hayata geçirdiği ilk filmi Orhan Pamuk’a Söylemeyin, Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var, Karslıların Orhan Pamuk’un romanı Kar’ın kendi gerçeklerini yansıtmadığını düşünmesinden esinlenerek perdeye taşınan bir hikaye. Filmde, hatırlı misafirlerini ağırlamak için acilen müzisyen bulması gereken görme engelli şarkıcı Yüksel takip edilerek Kars sokaklarında dolaşılıyor. Kar romanındakine benzeyen insan, sokak, obje fotoğrafları çeken, Orhan Pamuk hayranı berber Kazım ile geleneksel müzisyenlerin hayaletleri de bu gezintiye eşlik ediyor.

rauf-3Ve bol ödüllü bir film daha “Türkiye 2016”da. Soner Caner ve Barış Kaya’nın yönetmenliğini yaptığı Rauf, ilk gösteriminin yapıldığı Berlin Film Festivali’nden bu yana çeşitli festivallerde 18 ödül aldı. Savaşın gölgesinde yaşayan küçük Rauf’un saf aşkını odağa alan film, güçlü sinematografisi ve amatör oyuncularının başarısıyla göz dolduruyor.

Gezici Festival, Yine “İlk”lerle Geliyor – Dünya Sinemasının Ses Getiren Filmleri Gezici Festival’de

Dünya sinemasının ses getiren en yeni filmlerini Türkiye’deki sinemaseverler ile buluşturmayı gelenek haline getiren Gezici Festival, 22’nci yolculuğunda da uluslararası yankı bulan filmlerin, festivalin kentlerindeki “ilk” gösterimleri ile izleyicisinin karşısına çıkacak.

Festival’de ayrıca 4 Temmuz günü hayata gözlerini yuman dünyaca ünlü İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Abbas Kiarostami de “Yarım Kalan Sözler” bölümü ile anılacak.

Gezici Festival, 25 Kasım – 7 Aralık günlerinde düzenleyeceği 22’nci yolculuğunda, “Dünya Sineması” bölümü ile bu yıl da farklı ülkelerden en yeni ve çarpıcı filmleri beyazperdeye taşıyacak.

DÜNYA SİNEMASINDAN

Türkiye’deki “ilk” gösterimini Gezici Festival’de yapacak filmlerin başında, Hayvanat (Zoologiya) yer alıyor. Rusya yapımı bu heyecan verici filmin yönetmeni Ivan I. Tverdovsky. Karlovy Vary başta olmak üzere pek çok uluslararası festivalden ödüllerle dönen Hayvanat’ta, “öteki” olmanın orta yaşlı bir kadına neler hissettirdikleri, sürprizli bir öyküyle beyazperdeye taşınıyor: Kadın bir sabah, arkasında kuyrukla uyanıveriyor!

Le Bugey, France. 21 novembre 2014. Scènes de la fête country en 1995. Tournage du film "Les Cow-Boys" (réalisateur : Thomas Bidegain). Photo : Antoine Doyen

Thomas Bidegain’in, evden kaçan kızını arayan bir ailenin yaşadıklarını anlattığı filmi Kovboylar (The Cowboys) da Türkiye’de “ilk kez” Gezici Festival’de gösterilecek. Film, klasik western ile günümüz dünyasının sorunlarını buluşturuyor.

Usta yönetmen Jim Jarmusch’un Cannes Film Festivali’nde gösterilen son yapıtı Paterson, Gezici Festival izleyicisiyle buluşacak filmlerden bir diğeri. Jarmusch, amatör şair olan sıradan bir kahramana odaklanıyor. Yaşadığı şehirle aynı adı taşıyan otobüs şoförü Paterson, son derece tekdüze bir hayat sürdürür. Her sabah aynı saatte kalkıp işe gider, aklına düşen şiir dizelerini defterine aktarır, otobüs sürerken yolcularının konuşmalarına kulak misafiri olur, akşamları köpeğini gezdirip hep aynı bara uğrar… Jim Jarmusch izleyiciyi iniş çıkış içermeyen bu olay örgüsüne bağlayıp sürüklüyor.

toni-erdmann-3Yılın sinema olayı Toni Erdmann da 22’nci Gezici Festival’de. Yönetmen Maren Ade’nin Cannes’da ilk gösterimini yaptığından bu yana çok ses getiren bu filmi, 2016 Fipresci Ödülü sahibi ve Almanya’nın bu yılki Oscar adayı. Film, yaşlı müzik öğretmeni Winfried’in büyük bir şirkette çalışan işkolik kızı Ines’le yakınlaşmak ve onu değiştirmek için gösterdiği çabaları anlatıyor. Mayıs ayından bu yana uzun festival yolculuğuna devam eden film, izleyiciyi yer yer kahkalara boğan bir komediye dönüşüyor.

Yılın kaçırılmaması gereken filmlerden biri olan Yarden İsveçli yönetmen Mans Mansson imzalı. Berlin ve Göteborg film festivallerinde ilgiyle karşılanan ve ödülle dönen filmde, orta yaşlı bir şair-yazarın işini kaybedip kendi çevresinden dışlandıktan sonra geçinmek için çalışmaya başlaması; kurallarına tamamen yabancı olduğu yeni iş yerinde yaşadıkları ve içine girdiği mülteci topluluğuyla ilişkileri anlatılıyor.

aquarius-1Brezilyalı yönetmen Kleber Mendonça Filho’nun Cannes Film Festivali’nde yarışan filmi Aquarius ise kentsel dönüşümün vurduğu evini yıktırmamakta kararlı Clara’nın mücadelesini konu ediniyor. Clara’nın savaşına, eski anıları, bu anılara eşlik eden müzikler ve eski aşkları eşlik ediyor.

Mısır’ın Oscar adayı Çatışma (Clash), Mohamed Diab imzasını taşıyor. Farklı gruplardan eylemcilerin, bir polis kamyonetinde geçirdikleri gözaltı süresi boyunca yaşadıklarının anlatıldığı film, sadece yönetmenin dar alanda yarattığı mizansen için bile izlenmeye değer.

seoul-station-1Festivalin animasyon ve vampir öyküleri sevenlere bu yıl bir hediyesi var: Seul İstasyonu (Seoul Station). Koreli yönetmen Sang-ho Yeon’un yakın zamanda izleyiciyle buluşan filmi Train to Busan’ın önbölümü olarak gerçekleştirdiği bu animasyon, Seul’de bir vampir salgınının başlamasıyla gelişen olaylar üzerine kurulu. Yönetmenin ilk filmi King of Pigs de Gezici Festival’de gösterilmişti.

Kiarostami, “Yarım Kalan Sözler”le anılacak

Gezici Festival, 4 Temmuz 2016’da hayata gözlerini yuman, dünyaca ünlü İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Abbas Kiarostami’yi anmak için “Yarım Kalan Sözler” isimli özel bir bölüm hazırladı.

76min15-seconds-with-abbas-kiarostamiBu özel gösterimde izleyiciyle buluşacak film “Abbas Kiarostami ile 76 dakika ve 15 saniye (76 Minutes and 15 seconds with Abbas Kiarostami) ismini taşıyor. Film, Kiarostami’nin çalışma ortağı ve yakın arkadaşı, görüntü yönetmeni Seyfullah Samadian imzalı. Samadian, on yılı aşkın bir süre boyunca, dostu Kiorastami’nin farklı evrelerini filme almış. Kiarostami’nin ölümünün ardından bu zengin arşivin içinden, fotoğraf gezilerinden, dostlarıyla paylaştığı özel anlara kadar, 76 dakikalık büyüleyici bir özet çıkarmış. Şiirsel diyalogları, belgesel tarzı hikaye anlatımı ile öne çıkan İranlı yönetmenin çok yönlü bir sanatçı ve insan olarak portresi, Gezici Festival’de ücretsiz olarak izleyiciyle buluşacak.

Osmanlı, Gezici Festival’de “Peçesini Açıyor” – Tozlu Arşivlerden Büyülü Perdeye, Osmanlı İmparatorluğu’nun İzinde

Gezici Festival, 25 Kasım – 7 Aralık günlerinde düzenleyeceği 22’nci yolculuğunda, dünya klasikleriyle olduğu kadar özel bölümleriyle de sürprizlerle dolu bir sinema şöleni hazırlıyor.

istanbulun-cesmeleri-2Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Gezici Festival, 22’nci yılında sinemaseverleri asırlık bir yolculuğa çıkararak, uluslararası arşivlerden henüz gün yüzüne çıkmamış bir Osmanlı İmparatorluğu ile tanıştıracak. Osmanlı topraklarını ziyaret eden yabancılar tarafından 1918-1926 yılları arasında çekilmiş bu filmler, Çanakkale Savaşı’ndan, İstanbul sokaklarında gördükleri kamerayı, peçelerini açarak selamlayan Osmanlı kadınlarına varıncaya kadar, görünmeyen Osmanlı’yı beyazperdeye yansıtacak.

Hollanda Büyükelçiliği’nin katkıları ve EYE Film Enstitüsü işbirliğiyle izleyici karşısına çıkacak ve festivalin 20. yılında gerçekleştirilen “Osmanlı’dan Manzaralar”ın devamı niteliğindeki bu bölüm, Osmanlı İmparatorluğu’na farklı bir ayna tutacak. “Osmanlı’dan Manzaralar II” bir “arşiv sunum projesi” olarak izleyici karşısına çıkacak. Bulunup, arşivde korundukları halleriyle beyaz perdeye yansıyacak olan filmlerin arka planını akademisyen Nezih Erdoğan anlatacak. Gösterim sırasında, Çiğdem Borucu da piyanosuyla bu sessiz görüntülere eşlik edecek.

Filmler, İstanbul, Gelibolu gibi Türkiye Cumhuriyeti topraklarından olduğu kadar, bir zamanlar İmparatorluğun parçası olmuş Makedonya, Kudüs ve Yugoslavya’dan da manzaralar sunuyor. Gösterim, İngiliz ve Fransızların gözünden Çanakkale Savaşı, Almanya İmparatoru Wilhelm’in 1917’deki İstanbul ve Çanakkale ziyaretleri, mübadele öncesi Makedonya, Kuleli Askeri Lisesi önünde bekleyen yetim Ermeni çocuklar, 1925 yılındaki Kudüs’te gündelik hayat, İstanbul sokaklarında dolaşan bir grup kadının, kameraya peçelerini açarak bakması gibi tarihsel, turistik ve sosyolojik birçok görüntüyü içeriyor.

OSMANLI FİLMLERİ’NE KISA BİR BAKIŞ

istanbulun-cesmeleri-3Sinema tarihi yazımı başladığında İmparatorluk çoktan çökmüştü. Bu anlamda, sinema literatüründe, “Osmanlı Sinema Tarihi” bulunmuyor. Ancak 1895’te ortaya çıkan sinematografi, imparatorluğun farklı bölgelerine hızla yayıldı. Bir yanda halka açık gösteriler düzenlenirken, diğer yanda farklı yerlerden farklı bağlantılarla gelen değişik ilgi alanlarına sahip kameramanlar, bölgede seyahat etmeye, film çekimleri ve gösterimleri yapmaya başladılar. Sinemanın bu ilk döneminde filmler, izleyenlere hikaye anlatmak yerine olağanüstü şeyler gösterme gayretindeydi. Kaydedilmeye değer, izleyicinin merakını uyandırabilecek her görüntü filme çekilir ve tüm dünyada gösterilirdi. Bu dönemde sinema panayır geleneğiyle birlikte eğlence dünyasında büyük bir yenilikti ve otomobil, uçak gibi dönemin diğer icatları kadar heyecan verici ve hayret uyandırıcıydı. İllüstrasyonlu bir kitap okumak (örneğin Pierre Loti ya da Edmondo de Amicis’in İstanbul’u anlatan kitabı) ya da bir arkadaştan renkli bir kartpostal almak mümkün olsa da, kentleri sanki insan orayı ziyaret ediyormuş gibi gösteren filmlerin yeri bambaşkaydı. Teknelerden ya da tramvaylardan çekilen görüntüler, kent içinde yapılan gezintileri anımsatıyordu. Bu görüntülerde muazzam binaların yanı sıra, dolaşan insanları ve uçan kuşları da görmek mümkündü.

YABANCI ORDULAR DA OSMANLI’DA FİLM ÇEKTİ

yugoslavyadan-goruntuler-2Hareketli görüntünün sahip olduğu yüksek potansiyel, kısa zamanda daha iyi anlaşıldı. Artık görüntü, olayları belgelemek, belli bir atmosfer yaratmak ve hatta kamuoyunu etkilemek ve manipüle etmek için kullanılabilirdi. Uluslararası çatışmaların tırmanıp Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla tüm dünyayı dolaşan haber filmleri sinemalarda düzenli olarak gösterilmeye başlandı. Pek çok ordu, görsel kimliğini yaratmak için sinematografiye sarıldı. İngiltere ve Fransa ordularının, Gelibolu’da çektiği görüntüler de tarihe not düştü.

YENİ SORULAR ORTAYA ATAN PROJE

Gezici Festival, Osmanlı’nın çöküş döneminde, bu şartlar altında, yabancıların çektikleri Osmanlı filmlerini, bir takım sorulara cevap bulma iddiasında olmak yerine, yeni sorular ortaya atan bir proje olarak değerlendiriyor. Her yeni arşivsel görüntü, keşfedilecek ve tartışılacak yeni bir konu anlamına gelirken, Gezici Festival bu tarihsel serüvene tüm sinemaseverleri bekliyor.

Reha Erdem Seçkisi Gezici Festival’de – Usta Yönetmen ile “Sinemanın Altın Çağı”na Yolculuk

reha-erdem

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Gezici Festival, bu yıl seyircisini, usta yönetmen Reha Erdem rehberliğinde, sinema sanatının görkemli geçmişinde bir yolculuğa davet ediyor. 22. Gezici Festival için seçtiği beş filmi “Sinemanın Altın Çağı” başlığı ile derleyen Erdem, seçtiği filmleri, “zihin açıcı ustalıkları, verecekleri benzersiz hazları, duyuracakları heyecanları hatırlatma arzusuyla oluşmuş bir öneri” şeklinde özetliyor.

REHA ERDEM İLE SİNEMANIN “ALTIN ÇAĞI”

Gezici Festival, 22. yılında da izleyicisinin merakla beklediği sürprizlerini sürdürüyor. Önceki yıllarda Zeki Demirkubuz, Tuncel Kurtiz, Barış Bıçakçı, Murathan Mungan gibi usta sanatçıların seçtikleri filmleri sinemaseverlerle buluşturan Gezici Festival, bu yıl da, Reha Erdem’in seçtikleriyle sinemaseverlerin karşısına çıkacak.

Erdem’in 1940, 50 ve 60’lı yıllardan yaptığı seçkisinde, geçmişten günümüze ayna tutan beş klasik yer alıyor: Tehlikeli Fısıltı (Children’s Hour; yönetmen William Wyler, 1961), Sessizlik (The Silence; yönetmen Ingmar Bergman, 1963), Ox-Bow Olayı (The Ox-Bow-Incident; yönetmen William Wellman, 1943), Yankesici (Pickpocket; yönetmen Robert Bresson, 1959), Stromboli (yönetmen Roberto Rosselini, 1950).

“SİNEMANIN ALTIN ÇAĞI, YENİLENMENİN TEK UMUDU”

Erdem’in seçkisi, sinemanın geçmişini tanımak ve tadına varmak için yapılan bir çağrı aynı zamanda. “Sinema sanatının çok muhteşem bir geçmişi var. Sinemanın geçmişini tanımadan, o geçmişin tadına varmadan, bugünkü filmleri değerlendirmenin imkanı yok” diyen Erdem, “Sinemanın Altın Çağı” başlığı altındaki seçkisini anlatırken “Eski” ile “Klasik” kavramları arasındaki büyük farka vurgu yapıyor. Gezici Festival izleyicisi için seçtiği filmler aracılığı ile klasik filmlerin aslında eskimediğini, bize yeni ufuklar açmaya devam ettiğini hatırlatan Erdem, şunları söylüyor:

Ta 20. yüzyıl başlarında yapılmış bir Mondrian tablosuna “eski” diyememe nedenimiz hâlâ bütün yenilikçiliğiyle karşımızda duruyor olması, ya da bir Platonov romanına “eski roman” diyemememiz şu anki edebiyatta bile rastlanmayacak tazelikte ufuklar açması değil mi? Peki filmlere neden çok kolay ‘eski film’ diyebiliyoruz. Sinemayı sadece gündelik hayatın gerçekçi-sosyolojik yansıması olarak piyasaya sürülmüş, son kullanım tarihli ürün-filmlerden ibaret sandığımızdan, bu geçmişi yok sayıyoruz. Bir Chaplin filminin, bir Hawks, bir Naruse, bir Keaton, bir Mankiewicz, bir Sirk, bir Von Stroheim, bir Ray, bir Browning… filminin zihin açıcı ustalıklarını, verecekleri benzersiz hazları, duyuracakları heyecanları hatırlatma arzusuyla oluşmuş bir öneri bu seçki. Sinemanın altın çağı, sinemada yenilenmenin tek umudu!”

ESKİMEYECEK 5 FİLM

Reha Erdem’in “asla eskimeyen” beş seçkisi; onlarca yıl önce çekilmiş olmalarına rağmen, konuları, işlenişleri, hissettirip, düşündürdükleri ile bugünün izleyicisi için neden birer klasik olduklarını açıklıyor.

İlk film, Türkçe’ye “Tehlikeli Fısıltı” ismiyle çevrilmiş 1961 yapımı Children’s Hour. Filmde, toplumsal baskılar, sosyal linç gibi kavramlar irdeleniyor. Audrey Hepburn ve Shirly MacLaine’in başrollerini paylaştığı film, aynı zamanda queer sinemanın ilk örneklerinden sayılıyor. Filmde, çok iyi arkadaş olan Karen ile Martha, varlıklı ailelerin çocuklarının gittiği okulda yöneticilik yapmaktadır. Bir süre sonra iki kadın arasında lezbiyen ilişki olduğuna dair dedikodular yayılır. Öğrencilerin velileri büyük tepki gösterirken, olay mahkemeye kadar gider. Film, toplum baskısının, bireyler üzerindeki ölüme kadar gidebilecek acımasız etkisine vurgu yapıyor.

the-silence-1

Erdem’in seçtiği bir diğer film, Sessizlik (The Silence) ise sinema tarihinde insanlar arası iletişimsizlik üzerine çekilmiş en nitelikli ve değerli filmlerinden biri olarak tanınıyor. Hemen hemen tüm filmlerinde iletişimsizlik ve yalnızlık temalarını irdeleyen, İsveçli dünyaca ünlü yönetmen Ingmar Bergman, bu filminde ise kardeşler arası ilişkiye odaklanıyor. Film, birbirini sevmeyen iki kız kardeşin, eve dönüş yolculuğu gibi kısa bir zaman diliminde, kendi kendilerini sorgulamalarını, son derece kısıtlı bir diyaloğa dayanarak anlatıyor. 1963 yapımı siyah beyaz film Bergman’ın Oda Üçlemesi’nin ikinci ayağı.

1943 yapımı Ox-Bow Olayı (The Ox-Bow Incident), idam cezası, adalet ve vicdan ekseninde dönen konusuyla günümüzün güncel tartışmalarına gönderme yapıyor. Filmde olaylar, Nevada’daki çiftliklerden birinde işlenen cinayetle başlar. Cinayetten sonra maktülün arkadaşları intikam için katilin peşine düşerler ve üç kişiyi yakalayıp, onları hemen öldürmek isterler. Henry Fonda’nın başrolünü oynadığı film, Western tutkunlarının da not alması gereken yapıtlardan biri. 16. Akademi Ödüllerinde, “En İyi Görüntü” Oskar ödülünü Casablanca’ya kaptırsa da, 1998 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından, ABD Ulusal Film Sicili’nde “Kültürel olarak, tarihsel olarak ya da estetik olarak önemli” olması nedeniyle koruma altına alındı.

Sıradaki film, Yankesici (The Pickpocket), ilhamını Dostoyevski’den alan en başarılı filmler arasında yer alıyor. Robert Bresson imzalı 1959 yapımı filmin ana karakteri Michel, Dostoyevski’nin iki karakterinin, Raskolnikov ve “Yeraltından Notlar” romanındaki ana karakterin füzyonu gibidir. Michel, Raskolnikov gibi, çalma eyleminin, eğer iyi bir amaç uğruna ise, insanların yararına olduğunu söyler. Bununla birlikte Raskalnikov şiddetli bir ızdırap içerisindeyken, Michel hissizdir. Yankesici, bir suç filmi değil, insanın iç dünyasının işlendiği, yalnızlık duygusu ile birlikte ahlaki sorgulanışın filmidir.

stromboli-1

Son film ise, Roberto Rossellini’nin yeni gerçekçi bakış açısı ile savaş sonrası kederi anlatan Stromboli’si. Filmde,  Litvanyalı savaş mültecisi Karin toplama kampına yerleştirilir. Ümitsizlik içinde buradan kurtulmayı isteyen Karin’in önünde pek fazla seçeneği yoktur. Böylece ıssız Stromboli adasında yaşayan balıkçı Antonio’nun evlenme teklifini kabul eder. Ne var ki, bir süre sonra adadaki hayatın toplama kampından çok da farklı olmadığını görecektir. Adada bir yabancıdır, hem halk hem de doğa ona düşmandır sanki. Karin’in sıkıntısı, adadaki volkanın patlama belirtileri göstermesiyle tam bir dehşete dönüşür. Film, volkan patlaması sonrası Stromboli’nin boşaltılma anını da yansıtmasıyla belgesel niteliği de taşıyor.

ERDEM’İN ÖDÜLLÜ FİLMİ DE GEZİCİ’DE

koca-dunya

Diğer yandan Gezici Festival, Reha Erdem’in, Venedik Film Festivali’nin Ufuklar bölümünde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Koca Dünya filmini de bu yıl seyirciyle buluşturuyor. Koca Dünya, yetimhanede büyüyen Ali ve Zuhal isimli iki çocuğun sığındıkları ormandaki yaşamına odaklanıyor. Reha Erdem, filmin 8 Eylül’deki gösteriminin ardından İtalyanca yayın yapan Fred Film Radio’ya yaptığı açıklamada, filmdeki karakterlerin bir ormana sığınmasının metafor olup olmadığı sorusuna yanıt verirken, “Metafor çok sevmiyorum. Orman sığınacak bir yerdir ama bugün dünyada saklanabilecek bir orman bile yok. O anlamda metafor değil, gerçek” demişti.

Gezici Festival 22’inci Yolculuğuna Hazırlanıyor

afis_2016

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 22’inci yolculuğuna hazırlanıyor. 25 Kasım – 7 Aralık 2016 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan yola çıkacak. 25 Kasım – 1 Aralık’ta başkentteki gösterimlerinin ardından, 2-4 Aralık tarihleri arasında Sinop’a konuk olacak. Gezici Festival yolculuğunu, 5 – 7 Aralık’ta Kastamonu’da tamamlayacak.

Gezici Festival 22’inci yolculuğunda, bir yıllık aradan sonra tekrar Sinop’a, film ekipleriyle birlikte konuk olacak. Gezici Festival Sinop’un ardından iki yıldır kentleri arasına katılan Kastamonu’da festivali tamamlayacak.

Festival seyircisini, 22’inci yılda da birçok sürpriz bekliyor. Klasikleşen bölümlerinin yanı sıra özel bölümleri ve konuklarıyla da her yıl dikkat çeken festivalde, bu yıl da sinema üzerine söyleşiler ve çeşitli atölye çalışmaları yer alacak.

Festivalin klasikleşen bölümleri Dünya Sineması, Türkiye 2016, Kısa İyidir, Çocuk Filmleri bu yıl da festival izleyicisiyle buluşacak. Dünyanın önemli festivallerine seçilmiş ve övgüyle karşılanmış pek çok filmin tüm kentlerdeki ilk gösterimleri Gezici Festival çerçevesinde yapılacak. Yılın öne çıkan yerli yapımları da film ekiplerinin katılımıyla Türkiye 2016 bölümü dahilinde festival seyircisinin karşısına çıkacak. Her yıl olduğu gibi Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri gösterimleri ücretsiz olarak gerçekleştirilecek.

İlk yılından bu ya Gezici Festival’i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün afişler sunan Behiç Ak, 22’inci yılda da hazırladığı afişle Gezici Festival’e desteğini sürdürüyor.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2016 / Bölüm 4

Geldik !f Ankara’da son gün önerilerine:

6 Mart Pazar:

12:30 – Notes on Blindness / Körlük Üzerine Notlar
13:00 – Liza, a Rókatündér / Tilki Perisi Liza

!f Ankara’nın son günü bir belgesel ve bir kurmaca ile açılıyor. Özellikle kısa filmleri takip edenlere Körlük Üzerine Notlar filmi tanıdık gelecektir. Birkaç yıl önce bu isimde bir kısa film izlemiştik (Rainfall olarak da geçiyordu). Bu filmde oğlunun doğumundan çok kısa bir süre önce yavaş yavaş kör olan John Hull’un sesli olarak kaydettiği günlüklerini kullanarak, okunanlardan yola çıkarak görsel bir anlatı kuruluyordu. Gerçekten etkileyici bir filmdi. İşte festivalde karşımıza çıkan, Körlük Üzerine Notlar da aynı yönetmenler tarafından çekilmiş ve o filmin uzun metrajlı versiyonu. O kısa filmi sevenlerin ilgisini çekeceğini tahmin ediyorum. Hatta halen Youtube’da açık halde yer alan kısa filmi buraya da alayım. İlginizi çekip çekmeyeceğine siz karar verin.

Tilki Perisi Liza ise Macaristan’dan gelen eğlenceli bir film. Filmin ana karakteri Liza’dan hoşlanan erkekler birer birer ölüyorlar. Bir süre sonra Liza, okuduğu Japon romanlarının da etkisiyle tilki perisi olduğuna inanmaya başlıyor. Tilki perisi, Japon kültürüne göre kendisinden hoşlanan erkeklere uğursuzluk getiren bir figür. Filmle ilgili yapılan hemen her yorumda Amelie’nin adı geçiyor. Filmin görsel yapısının ve atmosferinin Amelie’ye benzediği söyleniyor. İyi bir film izleyeceğimize dair yeterli bir referans.

Her ikisi de seyre değer olan filmler arasında güne biraz daha keyifli başlamak adına Tilki Perisi Liza’yı seçtim.

—————————–

15:00 – #direnayol
15:30 – Þrestir / Serçeler

Þrestir / Serçeler

Bu seansta karşımıza yine bir belgesel ve bir kurmaca çıkıyor. #direnayol filminin ne anlattığı adından anlaşılabiliyor zaten. Bir LGBT bireyin üzerinden anlatılan bir direniş öyküsü. Yönetmen aslında bir trans aktivistin yaşamı ile ilgili bir belgesel çekmek üzere yola çıkmış ama tam da bu sırada Gezi olayları patlamış. Bu olaylarda LGBT topluluklarının protestolar içinde önemli bir yer aldıkları, bu durumun pek çok insanın önyargılarından kurtulması ile sonuçlandığı hepimizin malumu. İşte #direnayol, bu dönemi anlatıyor.

Serçeler ise bu yıl festivalde farklı örneklerini izlediğimiz büyüme hikâyelerine İzlanda’dan gelen bir katkı. Yönetmen Rúnar Rúnarsson, yıllardır uzak olduğu babasının yanında yaşamak zorunda kalan 16 yaşındaki bir genci anlatıyor. Pek çok ödülü de olan filmde fragmandan bile bildiğimiz ve sevdiğimiz Kuzey Avrupa sinemasının tadı hissediliyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse Gezi direnişinde LGBT hareketinin rolü ile ilgili başka belgeseller de izledik. Karşısındaki film de iyi olduğu tescillenmiş bir film olduğuna göre Serçeler filmini bana daha yakın geliyor. Ayrıca #direnayol’u başka festivallerde yakalama imkânı da olabilir.

Bu arada Serçeler filmini seçenlerin bir sonraki seans için Tangerine filmine yetişemeyeceklerini de not olarak düşmüş olalım.

—————————–

17:00 – Tangerine
17:30 – Gokudou Daisensou / Yakuza Cehennemi

Gokudou Daisensou / Yakuza Cehennemi

Karşımızda yine farklı özellikleri ile dikkat çeken iki film var. Tangerine, geçen yılın oldukça dikkat çeken filmlerinden biriydi. Trans bir kadının erkek arkadaşının onu aldattığını öğrenmesi üzerine peşinden koşmasını anlatan film öncelikle başarılı oyunculukları ile dikkat çekiyor. Bu yılki Oscarlarda oyuncularının aday olması için yoğun kampanyalar da yapılmıştı. Aday olsa, ilk trans aday olacaktı. Bu yılki #OscarsSoWhite kampanyasından sonra ileriki yıllarda #OscarsSoStraight kampanyası da görebiliriz (ki bence daha haklı bir kampanya olur). Filmin dikkat çeken özelliklerinden biri de üç iPhone ile çekilmiş olması. Film çekmenin artık eskisi kadar zor olmadığının belirgin bir örneği.

Yakuza Cehennemi ise bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle ardı ardına film çekmekte olan Takashi Miike’nin yeni filmi. !f’in pek sevdiği Miike’nin filmlerini vizyonda görme olanağına pek sahip olamıyoruz. Aslına bakarsanız son yıllardaki filmleriyle hayal kırıklığı yarattığını da itiraf etmemiz lazım ama Miike bir yakuza vampir filmi çekmiş denince yine de bünyede heyecan oluşuyor. Yönetmenin çılgın tarzını sevenlere diyelim.

İki filmi terazinin kefesine koyarsak Tangerine ağır basıyor. Ama önceki seansta Serçeler’i seçtiğim için bu film benim için otomatik olarak devre dışı kaldı. Bakalım yakuza vampiler nasılmış?

Not: Yine bir seans uyarısı. Yakuza Cehennemi sonrası Anıların Masumiyeti’ne yetişmek mümkün değil.

—————————–

19:00 – Innocence of Memories / Anıların Masumiyeti (Masumiyet Müzesi)
19:30 – Grandma / Anneanne

Grandma / Anneanne

Bu seanstaki filmlerden Anıların Masumiyeti (ya da Masumiyet Müzesi) !f Ankara’nın ilk biletleri tükenen filmlerinden biriydi. Elbette Orhan Pamuk etkisi. Ancak filmi romanın bir uyarlaması olarak düşünmek yanlış olur. Daha çok bu romana bağlı olarak açılan müze üzerine bir belgesel denebilir ama klasik bir belgesel de değil. Filmle ilgili tüm yorumlarda belgesel ve kurmaca arasında kalan yapısına dikkat çekiliyor. Senaryoda da parmağı olan Pamuk belli ki yine farklı bir anlatı kurmuş. Biletler bitmiş olduğuna göre, bilet bulamayanlara filmin vizyon tarihi olarak 25 Mart’ın belirlenmiş olduğunu müjdeleyelim.

Bu filmin karşısındaki Anneanne ise 18 yaşındaki torununun hamile kaldığını öğrendikten sonra onunla birlikte kürtaj için para bulmak için uğraşan Elle’in öyküsü. Özellikle Lily Tomlin’in performansı ile dikkat çeken film pek çok iyi eleştiri almış. Geçen yılın en iyi Amerikan bağımsızlarından sayılıyor. Gayet keyifli bir film olduğuna şüphe yok. Doğrusu vizyona da girmesini umuyordum ama geçtiğimiz hafta DVD’sini de raflarda gördüğümüze göre böyle bir şansımız kalmadı. Filmleri sinema perdesinde izlemeyi seviyorum diyorsanız tek şansınız !f. Ben de bu şansı değerlendireceğim.

—————————–

21:30 – The End of the Tour / Yolun Sonu
22:00 – Demolition / Yeniden Başla

The End of the Tour / Yolun Sonu

!f Ankara’nın son seansında yine iyi eleştiriler almış iki Amerikan bağımsızı var. Yolun Sonu, 1996 yılında yayınladığı Infinite Jest romanı ile büyük ün kazanan David Foster Wallace’ın romanını tanıtma turunun son günlerinde kendisi ile söyleşi yapmak isteyen Rolling Stone muhabiri David Lipsky ile geçirdikleri günleri konu ediyor. Film pek çok eleştirmen tarafından çok beğenilmiş. Özellikle Jason Segel’ın performansı çok övülüyor ve senaryonun da Wallace’ı çok iyi yansıttığı söyleniyor. Kesinlikle izlenmesi gereken bir film.

Yeniden Başla ise karısının ölümünden sonra hayatını sorgulamaya başlayan bir bankacının hikâyesi. Konusuna ve fragmanına bakınca başına gelen bir olay sonrası hayatın sadece işten ibaret olmadığını anlayan karakterleri anlatan filmlere yeni bir örnek gibi gözüküyor. Bu anlamda klişe bir görüntüsü var ama yönetmeninin Jean-Marc Vallée olması, başrolünde de Jake Gyllenhaal gibi çok başarılı bir oyucunun yer alması filmde farklı bir şeyler vardır dedirtiyor. Ama bu farklılığı görmek için 8 Nisan’da vizyona girmesi de beklenebilir. Nitekim benim de tercihim Yolun Sonu olacak.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2016 / Bölüm 3

!f Ankara bugün başlıyor. Daha önce ilk iki gün için önerilerimi yazmıştım. Sıra geldi Cumartesi’nin önerilerine. Yine geciktik önerilerde ama bu yıl önden bileti biten film sayısı çok değil. Hala bilet bulma şansınız var.

5 Mart Cumartesi:

12:30 – A Syrian Love Story / Suriyeli Aşk Hikâyesi
13:00 – The Russian Woodpecker / Rus Ağaçkakanı

The Russian Woodpecker / Rus Ağaçkakanı

Hafta sonunun ilk seansı, özellikle belgesel sevenler için seçim yapmanın epey güç olduğu bir seans. Karşımızda iki önemli konuyla ilgili, bol ödüllü ve iyi eleştiriler almış iki film var. Suriyeli Aşk Hikayesi, adından anlaşılabileceği gibi savaşın ortasında bir çiftin hikayesini anlatıyor. Yönetmen Sean McAllister, bu çifti 5 yıl boyunca takip ediyor. Bu 5 yıl boyunca hapse girip çıkıyorlar, çocukları oluyor ve büyüyorlar, işin içine kaçınılmaz olarak başka şehirler ve başka ülkeler de giriyor. Nicelerine tanık olduğumuz, savaşın etkilediği ailelerden birinin hikâyesini izliyoruz.

Rus Ağaçkakanı ise, Çernobil patlaması sırasında 4 yaşında olan Ukraynalı bir sanatçının öyküsü. Bu patlamadan kalıcı olarak etkilenen Fedor, sanat çalışmalarının yanında Çernobil ile ilgili gerçekleri ortaya çıkarmayı da hayatının amaçlarından biri haline getirmiş. Bu çabalarının ortasında bir de Ukrayna’daki protestolar patlayınca olay iyice karışıyor ve işin içine Rusya da giriyor.

Başta da belirttiğim gibi her iki belgesel için de çok iyi eleştiriler var. İlki, son yıllarda yaşanan olayların perdeye gerçek bir şekilde yansıtılması iken ikinci film için geçmişte yaşananlar ile ilgili iyi bir komplo teorisi filmi deniyor. Hangi konu ilginizi daha fazla çektiyse çekinmeden onu seçebilirsiniz demekten başka bir şey gelmiyor elimden. Benim tercihim Rus Ağaçkakanı.

—————————–

15:00 – Krisha
15:30 – Bakemono no ko / Çocuk ve Canavar

Bakemono no ko / Çocuk ve Canavar

Bu kez karşımızda bambaşka türlere ait olan iki film var. Krisha, alkolizm problemi nedeniyle yıllardır aile toplantılarından uzak kalan bir kadını anlatıyor. Yönetmen Trey Edward Shults’ın, akraba ve arkadaşlarını oynattığı filminde (Krisha’yı canlandıran Krisha Fairchild, teyzesi örneğin) başarılı bir anlatım tutturduğu söyleniyor. Fragmandan anlaşıldığı kadarıyla film boyunca görüntü formatıyla da sürekli oynayarak ayrı bir hava yaratmış. İzlemeye değer bir Amerikan bağımsızı gibi duruyor.

!f Ankara programında her yıl en az bir anime olmasına alışkınız. O yıl bir film çektiyse bu anime Hayao Miyazaki’nin filmi olurdu. Üstad emeklilikten geri dönmediğine göre şimdilik böyle bir şansımız yok. Ama Mamoru Hosada da önceki filmlerini !f’de görüp sevdiğimiz bir yönetmen. Çocuk ve Canavar filminde, anne ve babasını kaybetmiş olan dokuz yaşında bir çocuğun büyüme hikâyesini fantastik bir evrene taşıyarak anlatıyor. Özellikle anime severler için keyifli bir film olacağına şüphe yok.

İki filmin de birbirinden epey farklı olduğu düşünülürse seçim yapmak çok zor değil gibi. Benim gibi her iki filmi de izlemek isteyenler olacaktır mutlaka. Onlar için her iki filmin de Türkiye dağıtımcısının olduğunu ama henüz gösterim tarihleri ile ilgili bir açıklama olmadığını hatırlatalım. Filmlerin türlerine bakarsak ikisi de kısıtlı da olsa gösterim şansı bulabilecek filmler. Bu durumda benim için anime sevgisi bir adım öne çıkıyor. Klasik seans çakışma uyarısını yapalım. Bu seans için Çocuk ve Canavar’ın seçilmesi durumunda bir sonraki seans için Kırıntılar filmine gitmek mümkün değil (yarım saat kadar çakışıyor, öyle son yazıları izlemem demek de kurtarmaz).

—————————–

17:00 – Crumbs / Kırıntılar
17:30 – Queen of Earth / Yeryüzünün Kraliçesi

Queen of Earth / Yeryüzünün Kraliçesi

Günün üçüncü seansında karşımızda yine iki ilginç film var. Kırıntılar, Etiyopya’nın muhtemelen ilk bilim-kurgu filmi. Hatta bilim-kurgu filmlerinde bir alt tür olarak tanımlanabilecek olan kıyamet sonrası filmlere bir örnek. Savaşın ne şekilde olduğunu bilmiyoruz ama savaş sonrasında eski dünyadan bir avuç simge kalmış. Michael Jordan, Madonna gibi simgelerin yanında Justin Bieber da var elbette. Kırıntılar’ın sadece Etiyopya’dan gelen bir bilim-kurgu olması bile ilgi çekici. İzlenmesi gereken bir film.

Yeryüzünün Kraliçesi ise öncelikle Mad Men ve Top of the Lake ile hayran olduğumuz Elisabeth Moss ve son yıllarda giderek önce çıkan Katherine Waterston’un başrolleri paylaşması ile dikkati çekiyor. Kötü bir dönem geçiren iki çocukluk arkadaşı bir göl kenarında geçirecekleri bir hafta sonrasında bunalımlarından kurtulmayı umuyorlar ama birinin babasının yeni intihar etmiş olması, üstüne de sevgilisinden ayrılması işleri epey zorlaştırıyor. Film ile ilgili yapılan yorumların büyük kısmında Polanski’nin Repulsion filmi ile karşılaştırılıyor. O filmin yarısı kadar iyiyse izlenmeye değer bir filmdir diye düşünerek bu seans için bu filmi seçiyorum kendi adıma. Ama Kırıntılar’da aklım kalmayacak dersem yalan olur.

—————————–

19:00 – James White
19:30 – Into the Forest / Ormana Doğru

Into the Forest / Ormana Doğru

Karşımızda Amerikan bağımsız sineması kokan iki film var (İkincisi Kanada filmi ama olsun, yine de Amerikan bağımsızı kokusu var). James White, daha önce başarılı bağımsız filmlerin yapımcı olarak bildiğimiz Josh Mond’un ilk yönetmenlik denemesi. Kısmen otobiyografik olduğu da söylenen filmde 20 yaşında New Yorklu bir gencin, babasını kaybettikten sonra, annesi de ölümcül bir hastalıkla uğraşırken hayatını gözden geçirmesini anlatan bir film. Her ne kadar bu özetten çok duygusal bir film izlenimi verse de duygu sömürüsü yapmaya çalışan bir filmden çok, hayatının zor bir döneminde büyümek zorunda kalan bir karakteri gerçekçi bir şekilde anlatan bir film gibi gözüküyor. Oyunculuklarına da epey övgü var.

Ormana Doğru ise ilk önce oyuncuları ile dikkat çeken bir diğer film. Ellen Page ve Evan Rachel Wood’un iki kızkardeşi canlandırdıkları filmde, bu iki kardeş ormanın içinde bir evde yaşarken günün birinde tüm çevrede bir anda elektrikler gittikten sonra yaşananlar konu ediliyor. Bu da adeta bir kıyamet sonrası filmi. Bu film de oyunculukları için epey övgü almış. İlginç bir tesadüf (belki de değil) bir önceki seanstaki Yeryüzünün Kraliçesi filmi ile karşılaştıranalar da var.

İki film arasında James White’ın aldığı ödüllerin daha fazla olduğunu ve daha iyi eleştiriler aldığını vurgulayalım. Sanırım hangi film daha iyi sorusunun cevabı James White. Ancak bazen bir film sizi daha fazla kendine çeker. Bu nedenle benim seçimim Ormana Doğru. Bu arada yine her iki filmin de Türkiye dağıtımcısı olduğunu ama henüz bir gösterim tarihi belirlenmediğini not olarak düşelim.

—————————–

21:30 – MA
22:00 – Kill Your Friends / Arkadaşlarını Öldür

MA

Geldik günün beşinci seansına. Görünen o ki MA, festivaller dışında beyazperdede görme şansımız olmayan bir film. Günümüzde Amerika’daki çöllerde geçen filmin başkarakteri MA, Meryem Ana’yı temsil ediyor. Bu kadarı bile yeterince ilgi çekici olabilir ama fragmandan filmin fena halde stilize olduğu da anlaşılıyor. Üstelik filmde hiç diyalog da yer almıyor. MA, Keşif bölümünde yer alıyor. Tam da bu bölüme uygun bir film gibi gözüküyor. Filmle ilgili eleştirilerin çok iyi olmadığını da söyleyelim. Genellikle fazlasıyla sürreal bir film olduğu yorumları gelmiş. Yine herkese göre bir film değil ama merak ettiğim bir film kendi adıma.
Arkadaşlarını Öldür ise daha geniş kitleye hitap edebilecek bir film. 90’larda Britpop’un en gözde olduğu yıllarda bir plak şirketinin gözde elemanlarından biri çevresinde dönen film, şirkette birbirinin kuyusunu kazan adamları anlatıyor. Filmin adından da anlaşıldığı gibi işin içine cinayet de giriyor. Fragmanı izlediğimde aklıma Amerikan Sapığı gelmişti. Nitekim filmle ilgili eleştirilerde de bu filmin adı geçiyor. Hatta filmin afişlerinden birinde bile Amerikan Sapığı’nın adı geçiyor. Bu film için yapılan eleştiriler de çok iyi değil açıkçası. İzlerken keyifli olduğu ama altının çok dolu olmadığı yorumları yapılmış.

İkisi de çok parlak gözükmeyen filmlerin içinden farklı bir deneyim olma ihtimalinin daha fazla olduğu MA’yı seçtim. Ne de olsa bu tarz filmler kötü eleştiriler alsa da bazen sizi bir yerinden yakalar ve çok seversiniz. Ama riskli bir seçim elbette.

—————————–

00:00 – Green Room / Dehşet Odası

Green Room / Dehşet Odası

Geceyarısı sineması için bir tercih yapmaya gerek yok. Daha doğrusu iki film arasında seçim yapmanıza gerek yok. Bu saatte film izleyip izlemeyeceğinize karar vermeniz yeterli. Bu seans için seçilen filmi hemen her zaman olduğu gibi bol kanlı ve bazı seyircileri rahatsız edebilecek bir film. Jeremy Saulnier, birkaç yıl önce yine geceyarısı seansında izlediğimiz İntikam (Blue Ruin) filminin sonrasından gelen filminde bu kez bir Punk Rock grubu ile neo-nazileri karşı karşıya getiriyor. Böyle bir film, bol müzikle birlikte şiddeti karikatürize eden bir şekilde de çekilebilir, daha gerçekçi bir yaklaşımla da. Anlaşıldığı kadarıyla yönetmen gerçekçi yaklaşımı tercih etmiş. Özellikle şiddet sahnelerinin epeyce gerçekçi olduğu söyleniyor. Merak ediyorum ama gün boyu film izledikten sonra fazla gelecek diyorsanız vizyona girme şansının olduğunu da hatırlatalım.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2016 / Bölüm 2

Geldik !f Ankara’da ikinci gün önerilerine. Buyrunuz:

4 Mart Cuma:

12:30 – Ma dar Behesht / Cennet
13:00 – The Show of Shows / Şovların Şovu

Ma dar Behesht / Cennet

Cuma gününün ilk seansı için birbirinden epeyce farklı iki film arasından seçim yapmak gerekiyor. İran’da kadın olmak ile ilgili pek çok film izledik aslında. Ancak bunların kadın yönetmenler tarafından çekilenlerinin sayısı o kadar fazla değil. 25 yaşındaki İranlı bir kadının çevresindeki cinsiyetçi ortamda yaşamaya çalışmasını anlatan Cennet, gerçek mekânlarda gizli gizli çekilen sahneler de içeriyor. Şovların Şovu ise yıllar boyunca pek çok sirkin hem gösterilerinde hem de perde arkasında çekilen gerçek görüntülerin harmanlandığı bir film. Filmin en önemli özelliği ise müziklerini Sigur Ros’un yapmış olması. Kendi adıma ikinci film Sigur Ros dışında çok ilgimi çekmediği için istikamet Cennet yönünde.

—————————–

15:00 – The Seasons in Quincy: Four Portraits of John Berger / Quincy’de Mevsimler: John Berger’in Dört Portresi
15:30 – Sonita

Sonita

Günün ikinci seansında karşımızda iki ilginç belgesel var. İlk film, ünlü yazar John Berger’in yıllardır yaşadığı Quincy’de çekilen dört kısa belgeselden oluşuyor. Her belgesel farklı bir mevsimde çekilmiş ve yönetmenleri de farklı (birinin yönetmeni Tilda Swinton). İkinci film ise yine İran’da geçen bir belgesel. Film, yaşadığı zorlukları rap müzikle yansıtmaya çalışan Sonita’nın hayatını takip etmek üzere yola çıkıyor ama ailesinin Sonita’yı para karşılığı evlendirmeye çalışması üzerine yönetmen aktif olarak konuya dâhil oluyor. Hikaye ülkemizde de çok yaşanan bir durumu anlatsa da sinema açısından bir belgeselde yönetmen ne kadar konuya dâhil olmalı tartışmasını açmak için de izlenebilecek bir film.

John Berger belgeseli çok yeni olduğu için henüz İnternet ortamında onunla ilgili pek fazla bir yorum göremiyoruz ama Sonita ile ilgili iyi yorumlar var. 2016 yılında Sundance’de en iyi belgesel ödülünü de almış. John Berger’i sevenler onunla ilgili belgeseli kaçırmayacaktır ama Sonita bana daha ilgi çekici geldi. Ancak sonraki seansta Aaaaaaaah! filmini seçecekseniz, Sonita’nın 1 dakikasının bu filmle çakıştığını unutmayın. Jenerik sırasında hızla çıkmak gerekebilir.

—————————–

17:00 – Aaaaaaaah!
17:30 – Bağlar

Aaaaaaaah!

Bu kez karşımızda sıra dışı bir film ve enteresan bir belgesel var. Steve Oram’ın Aaaaaaaah! filmi, sıradan bir ailenin iki yabancının gelmesiyle değişen hayatlarını anlatıyor. Çokça izlediğimiz bir hikâye olabilir ama işin farklı bir yönü var. Film günümüzde geçiyor ama insanlarda konuşma yeteneği gelişmemiş. İnsanlar, maymunlar gibi homurtularla anlaşıyorlar. Filmin her seyirciye göre olmadığı açık. Sevenleri de var, sevmeyenleri de. Ama ilginç bir seyir deneyimi olacak gibi.

Bağlar belgeseli ise Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde bir basketbol takımını getiriyor karşımıza. Bambaşka sorunların içindeyken basketbol ile bir çıkış arıyorlar ama elbette yaşadıkları ortamdan da kopamıyorlar. Etraflarında yaşananlar onların performanslarını da olumlu ya da olumsuz yönde etkiliyor. Yönetmenlerinin arasında Berke Baş’ın olması bizi iyi bir belgeselin beklediğini gösteriyor. Filmin ele aldığı konuyu okurken bundan iyi bir kurmaca film de çıkabileceğini düşündüğümü de eklemeliyim. Amerikan sinemasında bu tarz başarı öyküleri çoktur. Kürt sinemacılar bir basketbol takımını anlatarak bölgede yaşananlar üzerine güçlü bir film yapabilirler. Politik olmak için her zaman doğrudan politik olmak gerekmiyor.

Kendi adıma Aaaaaaaah! filmini daha sonra sinemada görme fırsatımızın olmayacağını düşünerek onu seçiyorum ve Bağlar’ın başka festivallerde, hatta belki de Başka Sinema, belgesel gecesinde karşımıza çıkabileceğini umuyorum.

—————————–

19:00 – The Man Who Fell To Earth / Dünyaya Düşen Adam
19:30 – Nasty Baby / Yaramaz Bebek

The Man Who Fell To Earth / Dünyaya Düşen Adam

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz David Bowie’nin anısına !f’de gösterilen iki filmden biri Ankara programına da girmiş. Dünyaya Düşen Adam için çok fazla bir yorum yapmaya gerek yok aslında. Nicolas Roeg’in 1976 yapımı, artık bir kült niteliği kazanmış olan bu filmi, David Bowie’nin kendi yarattığı personaya da son derece yakışan bir filmdir. O gerçekten de Dünyaya düşen bir adamdır adeta. Pek çok sinemaseverin bu filmi izlemiş olduğuna şüphem yok ama beyazperdede izleme şansı kaçırılmayacak bir fırsat.

Yaramaz Bebek ise özellikle geçtiğimiz yıllarda yine !f’de gösterilen Hizmetçi filmini çok sevdiğimiz Sebastián Silva’nın yeni filmi. Şili-Amerika ortak yapımı olan film, fragmanına bakılırsa tam bir Amerikan bağımsızı gibi duruyor. Brooklyn’in sanat çevresinde geçen ve orta yaş sınırına gelmiş bir kadının çocuk yapmak için arkadaşları olan eşcinsel çiftten yardım istemesini anlatan film ilk bakışta bir komedi havasında ama filmle ilgili her yorumda, finale doğru yaşanan bir olayın tüm filmi değiştirdiği söyleniyor. Bu değişikliği olumlu bulanlar da var, olumsuz da. İzleyip görmek lazım.

Bu seanstaki her iki film de izlenmeye değer yapımlar. Kendi adıma David Bowie’ye bir kez de sinema perdesinde veda etmeyi seçiyorum. Hem Yaramaz Bebek’in Türkiye hakları da alınmış durumda. Henüz açıklanan bir tarih yok ama vizyona girme ihtimali de var.

—————————–

21:30 – Nie Yinniang / Suikastçı
22:00 – The Wolfpack

Nie Yinniang / Suikastçı

Günün son filmine gelince ilk anda çok kolay bir tercih gibi gözüküyor. Geçen yıl Mayıs ayında Cannes’da en iyi yönetmen ödülü aldığından beri beklediğimiz Suikastçı nihayet karşımızda. Hou Hsiao-Hsien’in Kırmızı Balonun Yolculuğu filminden beri beklediğimiz bu yeni filminde işin içine dövüş sanatları girse de tarzından ödün vermediği söyleniyor. Fragmanı da gayet heyecan verici. Özellikle görsel açıdan kullandığı daraltılmış kadraj içinde bizi büyüleyecek gibi gözüküyor.

The Wolfpack ise Sundance’de 2015’de en iyi belgesel seçilen enteresan bir yapım. Yıllarca evden çıkmalarına izin verilmemiş ve dünyaya dair tek deneyimlerini filmlere borçlu olan altı erkek ve bir kız kardeşin gerçek öyküsü (Room filmindeki gibi bir kaçırma akla gelmesin, anne ve babaları onları korumak için dışarı çıkmalarına izin vermiyor). Çok ilginç bir konu olduğu açık. Belgesel olarak da başarılı olduğu söyleniyor. Aldığı ödül de bunu gösteriyor zaten.

The Wolfpack’in ilginç konusuna rağmen iki film arasında seçim yapılacaksa Suikastçı fazlasıyla öne çıkıyor. Ama dengeleri değiştiren bir durum var. Suikastçı filminin 1 Nisan’da gösterime gireceği açıklanmış durumda. Aslında The Wolfpack’in de Türkiye dağıtımcısı var ama henüz bir gösterim tarihi açıklanmış değil. Başka Sinema’nın 1 Nisan şakası olarak Suikastçı’yı Ankara sinemalarına getirmeme riskini göze alarak The Wolfpack’i seçtim kendi adıma. Ancak Başka Sinema, geçen yıl Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız ve Tek Aşkım filmlerinde yaptığı gibi Suikastçı’yı da Ankara’ya getirmezse İstanbul biletimi kendilerinden talep edeceğimi de buradan yazmış olayım!


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 318.935 hits
Ocak 2026
P S Ç P C C P
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.