Archive Page 20

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 2. Gün: Olay Yeri: Aile, Rağmen 1, Annelik Hüznü, Beşinci Mevsim, Aziz Ayşe

Olay Yeri: Aile:

Uçan Süpürge’nin değişmez bölümlerinden Olay Yeri: Aile bölümünün bu seçkisinde sekiz adet kısa film izledik. Bu bölümde çoğunlukla geleneksel düşünce yapısı içinde aile içinde kalması gerektiği düşünülen konuları ele alan filmler izliyoruz. İzlediğimiz filmlerin çoğu başarılı yapımlardı. Kısaca bahsedelim.

Yolda yardım etmek için arabasına aldığı hamile kadının aslında kocasının ikinci karısı olduğunu farkeden bir kadını anlatan İran filmi Birkaç Km Uzakta, aynı hikayeyi iki kadının tarafından ayrı ayrı anlatma fikri ile dikkat çekiyordu ama filmin ikinci kısmı olmasa da yeterli etkiyi yaratıyordu. Hatta olmasa daha iyiydi belki de. Yine İran’dan gelen Ağaçlı Yol ise kız çocuklarının sünnet edilmesine değinen biraz amatörce kalan bir yapımdı.

Travma Bangladeş’te küçük yaşta zorla evlendirilen kız çocukları ile yapılan söyleşilerden oluşan bir belgeseldi. Yaşanan şeyler ne yazık ki buralarda da benzerlerini duyduğumuz çok acıklı hikâyelerdi. Artık bunlar bitsin etkisini yaratan bir filmdi. İspanya’dan gelen Mor Yaralar ise yine çocuk diyebileceğimiz yaşta olup fahişelik yapan ama bunu para ihtiyacı nedeniyle değil kendi isteğiyle yapan bir kızın bir müşterisi ile geçirdiği kısa bir süreyi öne çıkartıyor ve bunun sonrasında geçmişi ile onu yüzleştiriyordu.

Ülkemizden gelen kısa filmlere baktığımızda ilk önce önümüze kadına şiddet, bakirelik meselesi gibi konuları bir performans sanatı eşliğinde konu eden Kova çıkıyor. Hafif deneysel sayılabilecek bu film bildiğimiz kısa filmlerden biraz farklı olsa da etkileyici idi. Ailesi tarafından bir şüphe üzerine bekâret kontrolüne götürülen bir kızı anlatan Derin Nefes Al bu anlamsız uygulamanın kız üzerinde yarattığı etkiyi başarılı bir şekilde veriyordu. Ufak bir eleştiri olarak Nesrin Cavadzade’nin rolünü iyi oynamış olsa da liseli kız rolüne biraz büyük kaçtığını söylemek lazım.

Çarşaftaki Leke her ne kadar Fransız filmi olarak gözükse de bizden karakterleri içerdiği için buralardan gelen bir film olarak adlandırılabilir. Bu film de birbirlerini ilk kez evlendikleri gece gören genç çiftin odalarında birbirlerini tanımaya çalışırken ailenin de kapı önünde kanlı çarşafı beklemelerini konu ediyordu. İyi bir yapımdı ancak bir kısa film olarak 22 dakikalık süresi biraz kısaltılabilirmiş.

Son olarak bir sonraki seansta belgesel filmini izleyeceğimiz Mizgin Müjde Arslan’ın Asya filminden bahsedelim. Bu film merkezine 12 yaşındaki bir kız çocuğunu yerleştirirken bölümdeki diğer filmlerin aksine doğrudan sosyal bir soruna odaklanmak yerine kızın bir günü boyunca karşılaştığı kişi ve olaylara bulduğu kristalden attığı bakışları gösteriyor. Doğrusu sinema duygusu olarak seçkideki en iyi film olduğunu söyleyebilirim.

Rağmen 1:

Festivalin bu yılki teması olan “Rağmen” başlığı altında izlediğimiz bu bölümde bir kısa bir de uzun belgesel yer alıyordu. %30 (Sierra Leone’de Kadınlar ve Politika) filmi 1o dakika içinde ülkedeki kadınların politikada daha aktif rol alabilmek için yaptıkları mücadeleyi anlatmaya çalışıyordu. Filmde çeşitli animasyon tekniklerinin kullanılması dikkat çekici yönlerinden biriydi. Bir sorun olunca filmin bir kısmını altyazısız izlediğimizi de belirtmeden geçmeyelim (haksızlık etmeyelim yine de, seans sonunda izlemek isteyenler için filmi tekrar gösterdiler, diğer filme yetişmek durumunda olduğum için tekrar izleyemedim). Bu vesileyle altyazılar ile ilgili ufak bir not. Alman Kültür’ün oturma düzeninde bir eğim olmadığından ötürü arkada oturunca altyazıların okunması ciddi sorun olabiliyor. Bu yüzden burada gösterilen filmlerde bazı festivallerde altyazı yerine üstyazı kullanılıyor. Uçan Süpürge ekibi de bunu düşünebilir belki.

Bu seansın asıl çarpıcı filmi bir süredir çeşitli vesilelerle adını sık sık duyduğumuz Ben Uçtum, Sen Kaldın idi. Mizgin Müjde Arslan’ın bu belgeseli çok kişisel bir konuyu anlatıyor. Mizgin film boyunca, neredeyse hiç hatırlamadığı babasının izini Mahmur Mülteci Kampı’na kadar sürüyor, küçük yaşta kendisini bırakmak zorunda kalan annesiyle yüzleşiyor. Film kişisel bir hikâye sunarken bir yandan da bir dönem Kürtlerin yaşadıklarına, onları dağa çıkaran nedenlere çok da içeriden bir bakış atarak bireysel bir film olmaktan kurtuluyor. Özellikle şu anda içinden geçtiğimiz süreçte daha da önemli bir film haline gelmiş. Geçtiğimiz Ankara Film Festivali’nde yönetmenlerin kendi hikâyelerini anlattıkları kimi belgesellerin kişisel bir hikaye anlatmaktan öteye geçemediğini hatırlayınca Mizgin’in başarısı daha iyi ortaya çıkıyor.

Annelik Hüznü (Bejbi Blues / Baby Blues):

Annelik Hüznü, Polonya’da genç bir annenin yaşadıklarını konu ediyor. Henüz çocuk denebilecek bir yaşta çocuk sahibi olan Natalia bir yandan çocuğuna bakma çabasındayken bir yandan da moda dünyasında bir işe girmeye çalışıyor. Bebeğin babası Kuba da onu tek başına bırakmıyor aslında ama o da henüz çok genç ve her ikisinin de akılları bir karış havada. O da henüz genç sayılabilecek yaşlarda olan Natalia’nın annesi (ki Kuba dâhil çevredeki ergen oğlanlar annesinden de hoşlanmakta zaten) de kızına çok yardımcı olmuyor ve şehir dışına çıkıp onları bir başına bırakıyor. Kuba’nın anne babası ise çok kuralcı tipler. Ortada torunları olduğu için maddi yardımlar yapıyorlarsa da onlar da sağlıklı birer anne-baba figürü olamıyorlar. Böyle bir ortamda hikaye trajik noktalara sürükleniyor.

Filmin en önemli noktalarından biri Natalia’nın o yaşta çocuk sahibi olmasının bir kaza değil bilinçli bir karar sonucu olduğunu vurgulaması idi. Zaten filmin yönetmeni Katarzyna Roslaniec de film sonrası yaptığı söyleşide bu konuya dikkat çekerek filmde genç yaşta anne olma durumundan çok bencilce her istediğini yapma isteğini anlattığını belirtti. Filmin dikkat çeken unsurlarından biri de özellikle moda ile ilgili sahnelerde kullanılan canlı renklerdi. Filmin zaman zaman son derece iç karartıcı olan hikâyesi yanında bu canlı renklerin oluşturduğu tezat belli ki bilinçli bir seçim. Yönetmenle yapılan söyleşiden bir not daha iletelim. Film Polonya’da konu ettiği kesimin Polonya’yı temsil etmediği gerekçesiyle çok beğenilmemiş. Aslında seyirci sayısı fena değilmiş ama izleyenlerin yarısı filmi sevmediğini söylüyormuş. Yönetmen de elbette anlattığı hikâyenin tüm Polonya’yı temsil etmediğini ama böyle bir durumun da gerçek olduğunu söyledi. Zaten filmin finalindeki olay da tamamen bir gazete haberinden alınmış ve filmin fikri de bu şekilde doğmuş.

Beşinci Mevsim (La Cinquième Saison / The Fifth Season):

Beşinci Mevsim kış mevsiminden bir türlü kurtulamayan bir köyü anlatıyor bizlere. Filmin başında köyün sakinlerini kısaca tanıdıktan sonra her yıl geleneksel olarak yaptıkları kışa veda etkinliklerini görüyoruz. Sıra bu etkinliğin ana parçası olan şenlik ateşini yakmaya geldiğinde bu bir türlü başarılamıyor, toplanan çalı çırpı ne yapılırsa yapılsın alev almıyor. Sonrasında da kış bir türlü bitmiyor, askerler gelip hayvanları alıyorlar, kalan hayvanlar da telef oluyor zaten. Bunun üzerine köylü de başlarına gelen felaketlerden dolayı suçlayacak birilerini arıyor ve gözler dışardan gelen bir yabancıya çevriliyor.

Beşinci Mevsim özellikle görsel yapısı ile dikkat çeken bir film. Hemen her sahnenin üzerinde ince ince düşünülüp çekildiği belli oluyor. Hatta pek çok sahneyi filmden bağımsız olarak izlemek ve beğenmek mümkün. Filmin başlarında bu güçlü görsel yapının yanında hikâyenin çok sağlam olmadığını düşünmüştüm. Ancak olaylar gelişip hikâye yabancı düşmanlığı eksenine kaymaya başladığında o kısmı da toparlandı ve film festivalde şu ana kadar izlediğim en iyi film haline geldi.

Filmin ana karakteri diyebileceğimiz Alice’i canlandıran genç oyuncu Aurélia Poirier festivalin konuklarından biriydi. Daha ilk filmi olmasına rağmen oldukça başarılı bir performans çıkarmış. Film öncesinde yönetmenden gelen bir mesajı okuyan Poirier, film sonrasında da söyleşiye katıldı. Seyircilerin de çoğunlukla filmi sevmiş olduklarını gördük. Film sırasında kadraj dışından gelen uçak seslerinin ne anlama geldiği sorusu önemliydi. Poirier bunun aslında yaşananların sadece o köyün sorunu olmadığını, tüm dünyada yaşandığının vurgulanmak istendiğini söyledi. Ben de her ne kadar farklı temalarda filmler olsa da kadraj dışından gelen sesler, hayvan sesleriyle konuşan karakterler, köye dışardan gelen yabancı gibi unsurlar nedeniyle Reha Erdem’in Kosmos’u ile Beşinci Mevsim arasında akrabalık kurduğumu belirttim ve Türkiye’den dönmeden önce DVD’sini edinirse sevebileceklerini düşündüğümü söyledim. Bir önceki günkü söyleşide de Kosmos’un adı geçmiş. Demek ki başka seyirciler de bu akrabalığı kurmuş. Reha Erdem de bu filmi izlediyse sevmiştir diye düşünüyorum. Festivalde başka bir gösterimi kalmadı ama başka bir yerlerde yakalanırsa izlenmesini tavsiye ederim.

Aziz Ayşe:

Uçan Süpürge’de bu yıl gerek kurmaca, gerek belgesel olarak daha önceki yıllarda gördüğümüzden çok daha fazla yerli film var. Kurmaca filmler arasında tek izlemediğim Aziz Ayşe idi. Onu da bu vesileyle tamamlamış oldum. Filmde gerçek bir kişilik olan çöp toplayıcısı, travesti Ayşe konu ediliyor. Ayşe gerçekten ilginç bir kişilik. Bir yandan geçmişte başından geçen olayların da etkisiyle hiç kimseye güvenmiyor, herkesin kendisini takip ettiğini ve bir zarar vereceğini düşünüyor. Bir yandan da kazandığı çok sınırlı parayı yardım kurumlarına özellikle Mehmetçik Vakfı’na bağışlıyor. Karşılaştığı kişilere bazen hanımefendi diye hitap ederken bir anda küfürlerin en ağırlarını sallayabiliyor. Zaten görüldüğü ilk anda, psikolojik sorunları olduğu belirgin bir şekilde anlaşılıyor.

Ayşe karakteri ile ilgili bir belgesel kendi başına son derece ilgi çekici olabilirdi. Ancak yönetmen ve senaryo yazarı Elfe Uluç bu karakteri bir kurmaca film içinde kullanmaya karar vermiş. Film genç bir gazeteci olan Elif’in Ayşe üzerine bir belgesel çekmesi üzerine kurulmuş. Bu hikâyeyi izlerken Ayşe ile beraber geçirdikleri günlerin Elif üzerinde yarattığı etkiyi ve yol açtığı değişimi de görüyoruz. Aslında filmin bu kısmı da fena işlemiyor ama Feride Çetin’in oynadığı Elif karakterinin bir de sevgilisi var ki (Engin Altan Düzyatan) işte filmin o kısımları hiç olmasa da olurmuş kanımca. Yönetmenin Ayşe’nin bu ilişki üzerindeki etkisini de göstermek istediği açık ama olamamış. Zaten Ayşe o kadar baskın bir karakter ki yanına hangi hikâyeyi koysanız onun gölgesinde kalırmış.

Film sonrasında yönetmen Elfe Uluç ile bir söyleşi yapıldı. Zaten bu kısımda gelen sorular da filmin seyircide bıraktığı izin de Ayşe etrafında olduğunu gösteriyordu. Çoğunlukla Ayşe ile çalışmanın nasıl olduğuna dair sorular soruldu. Ayrıca travestilerin dünyasına girmenin neler gösterdiği üzerine de sorular geldi. Yönetmen özellikle Türkiye’de travestilerin çoğunlukla dindar olduklarını görmesinin kendisini şaşırttığını belirtti. Uzun süre Fransa’da yaşamış ve orada da travestiler ile çalışmaları olmuş. Orada bu tip bir duruma rastlamadığını, temel farkın bu olduğunu belirtti.

Çocuk Gelinler İçin Bir Kez Daha

16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında hazırlanan “Çocuk Gelinler” sergisini eski aile mahkemesi hakimi Eray Karınca ve oyuncu Laçin Ceylan birlikte açtı. Sergi 17 Mayısa kadar Alman Kültür Merkezi’nde görülebilir.

Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği 20 yıla yaklaşan ömrünün son yedi yılını çocuk evliliklerinin önlenmesi için ilgili toplum kesimlerini harekete geçirmeye adadı. Bu süre içinde ülkenin hemen bütün illerinde saha çalışmaları, araştırmalar yaptı, film gösterimleri ve seminerler düzenledi. Bütün bu çalışmalara görsel tanıklık niteliğindeki “Çocuk Gelinler” sergisi Kanada Büyükelçiliğinin de katkısıyla Alman Kültür Merkezi’nde açıldı.

Açılış kokteyline sinemacılar, gazeteciler, sivil toplum örgütleri temsilcileri ve sinemaseverler katıldı. Açılış kurdelesini aile mahkemesi hakimi Eray Karınca ile sinema ve tiyatro oyuncusu Laçin Ceylan birlikte kesti.

Eray Karınca, 18 yaşından küçük çocukların mahkeme kararı ve aile izniyle evlendirilebilmesine olanak tanıyan Medeni Yasa maddesini tersine işleterek çocukları koruyacak kararlar alan bir hakim. Karınca’nın aldığı birçok benzeri karar çocuk yaşta evliliklerin önlenmesinde kayda değer adımlar olarak kabul ediliyor.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 1. Gün: Başka Bir Dünya, Kadınların Günü

Başka Bir Dünya (Inny Swiat / Another World):

16 yaşına giren Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nin geçen yıllar içinde bize tanıttığı yönetmenler arasında tek bir isim söyleyin derseniz hiç düşünmeden Dorota Kedzierzawska diyebilirim. Pek çok festival takipçisi de yıllar içinde Dorota’nın hayranı oldu. Festival ekibi de sağolsun, bu hayranlığımızın farkında olsa gerek ki Dorota yeni bir film çektikçe Uçan Süpürge’de izleme şansımız oluyor.

Polonyalı bu başarılı yönetmen bu kez ilk defa bir belgesele imza atmış. Belgesel birkaç sene önce Ölmek Zamanı filminde beraber çalıştıkları, Polonya sinemasının ve tiyatrosunun önemli isimlerinden Danuta Szaflarska üzerine. Bugün 98 yaşında olan Szaflarska’nın geçmişini anlatması ortaya büyük bir tarih seriyor. Bu yaşında halen iki tiyatro oyununda oynamakta olan Szaflarska’nın hafızası da gayet güçlü olunca ortaya etkileyici hikâye parçacıkları çıkıyor. Filmden yönetmenin de oyuncuya olan hayranlığı hissediliyor. Kurmaca filmlerinde çok güçlü görsel yapılar oluşturan Kedzierzawska, bu kez kendini oldukça geriye çekmiş ve tabir yerindeyse meydanı Danuta’ya bırakmış. Tüm film boyunca arka planda eski fotoğraflar ya da oynadığı filmler eşliğinde Danuta’nın tek başına konuşmasını izliyoruz. Anlattıklarının etkileyici olduğunu kabul etmekle birlikte belgeselin de popüler tabiriyle konuşan kafalar belgeseli olduğunu (hatta tek bir konuşan kafa) da itiraf etmek lazım. Ancak başta da belirttiğim gibi geçen yıllar içinde Dorota Kedzierzawska’yı o kadar sevdik ki ne yapsa izleriz noktasına geldik.

Dorota’nın festival konuklarından biri olması benim için güzel sürpriz oldu doğrusu. Film sonrası bir anda yönetmen de aramızda denmesi sevdiğimiz bu yönetmeni görmek açısından güzel oldu (daha önce de festivale katılmış ancak sanırım zorunlu sebeplerle takip edemediğim iki Uçan Süpürge’den birinde olmalı). Söyleşi gayet samimi bir ortamda geçti. Sanırım Dorota da Türkiye’de ne kadar seveni olduğunu görüp şaşırmış ve sevinmiştir. Çünkü her filminin adını anıldı, filmlerindeki temalardan bahsedildi. Keyifli bir söyleşiydi gerçekten.

Kadınların Günü (Dzien Kobiet / Women’s Day):

Kadınların Günü’nün, geçtiğimiz gün sona eren İşçi Filmleri Festivali ile Kadın Filmleri Festivali’nin ortak noktasında durduğu söylenebilir. Yönetmeni ve ana karakterlerinin kadın olması dolayısıyla Kadın Filmleri Festivali’ne, bir süpermarkette çalışan kasiyerlerin yönetim tarafından alabildiğine sömürülmesini anlatması açısından da İşçi Filmleri Festivali’ne uygun bir filmdi.

Bu Polonya filminde kasiyer olarak çalışmaktayken bir terfi fırsatı ile karşılaşan kızıyla beraber yaşayan bekar bir anne olan Halina Radwan’ın hikayesini izliyoruz. Radwan, başta buna çok sevinse de bir süre sonra yönetici olabilmek için aslında aralarından çıkıp geldiği arkadaşlarına ne kadar sert davranması gerektiği görüyor. Hastalık, hamilelik gibi durumlar olsa bile işe geç kalmak tahammül edilebilecek bir şey değil, kasiyer kızlar yeri geldiğinde günde 14 saat çalışmak zorunda, hatta yerlerinden kalkmak zorunda kalmasınlar diye mesai öncesi onlara bez dağıtılıyor ki tuvalete gitmeleri gerekmesin, oturdukları yerde yapabilsinler. Ayrıca Radwan terfi etmesinin nedenlerinden birinin de patronunun ona duyduğu ilgi olduğunu fark ediyor. Her ne kadar kendi isteğiyle onunla birlikte olsa da baştan da beklenebileceği gibi bu ilişki iyi sonuçlanmıyor. Çalışma koşulları dramatik bazı olaylara yol açınca Radwan bu kez işyerine karşı bir mücadeleye girişiyor, fakat çalışanlar güçlerini birleştirmedikçe bu mücadelenin başarılı olması çok da mümkün gözükmüyor.

Kadınların Günü, benzer yapıdaki filmler içinde çok öne çıkacak bir özelliğe sahip olmasa da Maria Sadowska tarafından iyi yazılmış ve iyi yönetilmiş bir film. Başrolde Katarzyna Kwiatkowska da gayet iyi bir performans sunuyor. İlk günden festivalin iyi filmleri arasında adını yazdık.

8. İşçi Filmleri Festivali İzlenimleri: Toprağın Dansı, ‘45 Ruhu, Japon Balıkçısı, Klimanjaro’nun Karları, Kıbrıs Asimilasyon Üçlemesi

Sekizinci İşçi Filmleri Festivali’nin Ankara ayağında toplamda 5 film izleme fırsatı buldum. Bu filmlerle ilgili görüşlerim kısaca şu şekilde:

Toprağın Dansı (Raghs-e-khak / Dance of Dust):

Festivalin açılış filmi olan Toprağın Dansı’nda bir çocuk işçi sayabileceğimiz İlya’nın bir tuğla ocağında çalışırken yaşadıkları konu ediliyor. Çalışma koşullarının zorluğu ile birlikte aynı zamanda İlya’nın ilk aşkına da tanıklık ediyoruz. Filmin en önemli özelliği neredeyse hiç diyalog içermemesi. Yönetmen Abolfazl Jalili, hikâyesini ses ve görüntünün gücünü kullanarak şiirsel bir sinema dili ile anlatmaya çalışmış. Ancak bunda ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Daha doğrusu şöyle söyleyelim; filmin 1991 yapımı olduğunu düşünürsek, bu çabasında daha başarılı olsaydı şu anda çok daha adı duyulmuş bir filmden bahsediyor olabilirdik. Yine de bu tip filmleri sevenler için izlemeye değer bir yapım.

Ancak filmle ilgili şöyle bir sıkıntı da oldu. Görselliğin bu kadar önemli olduğu bir filmi ne yazık ki eski bir VHS kopyasından dijitale aktarılmış bir şekilde izledik. Ancak açılışa konuk olan yönetmen, elinde daha iyi bir kopya olduğunu da belirtmiş. Sonraki gösterimlerin bu daha iyi kopyadan yapılacağı söylendi. Umarım öyle olmuştur.

Film öncesi yönetmen Jalili ile yapılan söyleşinin en akılda kalan kısmı, film yapma sürecine başlamasını anlattığı kısım oldu. Bu kısımda İran’da ilk filmini yaptığında yasaklandığını, ikinci filmini yaptığında da yasaklandığını, en sonunda bugüne kadar yaptığı 12 filmin hiçbirinin ülkesinde gösterilemediğini belirtti. Gerçekten sinema adına üzücü bir durum.

‘45 Ruhu (The Spirit of  ‘45):

Ken Loach hiç bıkıp usanmadan işçi sınıfını merkeze alan filmler yapmaya, sosyalizm öldü denilen bir devirde, açıkça sosyalizmin tek yol olduğunu söylemeye devam ediyor. Bu kez yine bu temalar etrafında dolanan bir belgesel ile çıkıyor karşımıza. Burada 1945 sonrası İngiltere’de iktidara gelen İşçi Partisi’nin doğrudan sosyalizm denmese de felsefe olarak çok yakın uygulamaları başlatmasını, özellikle sağlık alanındaki reformları ve kazanımları konu ediyor. Filmin finaline doğruysa bir anda karşımıza Thatcher iktidarını getirerek bu dönemde ülkedeki değişime dikkat çekiyor.

‘45 Ruhu, kendi adıma Loach’ın izlediğim ilk belgeseli oldu (çok sık olmasa da daha önce de belgeseller çekmiş). Doğrusunu söylemek gerekirse kurmaca filmlerinin hemen hepsini çok sevdiğim Loach’ın o filmlerini tercih ettiğimi söylemeliyim. Evet, bu filmin anlattıkları önemli, İngiltere’nin değişimini göstermesi çarpıcı, ancak Loach tüm bunları eski usül bir belgesel yerine senaryosunda Paul Laverty ile birlikte çalıştığı kurmaca bir film ile anlatsaydı ortaya çok daha iyi bir film çıkardı diye düşünüyorum.

Japon Balıkçısı (Dai-go Fukuryū Maru / Lucky Dragon No. 5):

Japon Balıkçısı filmi Nazım Hikmet’in meşhur şiirine de konu olan geminin hikâyesini anlatıyor. 1954 yılında balık avlamak için yola çıkan Lucky Dragon No. 5 isimli gemi Japonya açıklarında Amerika’nın nükleer denemeleri sonrası kalan serpintiye maruz kalır ve gemi mürettebatı radyasyondan etkilenir. Olayın yedi ay sonrasında geminin radyo operatörü Aikichi Kuboyama, hayatını kaybeder.

Film bu hikayeyi düz bir sinema dili ile anlatıyor. Olay etkileyici, üzücü ve ibret verici elbette ancak filmin çok akılda kalıcı bir özelliği olduğunu söylemek zor açıkçası.

Klimanjaro’nun Karları (Les Neiges du Kilimandjaro / The Snows of Kilimanjaro):

Filmin adı sizleri yanıltmasın, söz konusu Klimanjaro’nun Karları’nın Ernest Hemingway’in meşhur öyküsü ya da ondan uyarlanan film ile bir ilgisi yok. Burada bahsettiğimiz Robert Guédiguian’ın 2011 yapımı filmi. Guédiguian’ı tanımayanlar için söyle bir benzetme yapalım. Nasıl İngiltere’nin Ken Loach’ı varsa Fransa’nın da Robert Guédiguian’ı var demek mümkün. O da çoğunlukla işçi sınıfı üzerine filmler yapıyor ve sosyalizm fikrini benimsemiş bir isim. Guédiguian’ın en önemli özelliklerinden birisi de filmlerine mekân olarak çoğunlukla Marsilya’yı seçmesi hatta bazen mekânı ayrı bir karakter gibi kullanması ve genellikle aynı aktörler ile çalışması.

Klimanjaro’nun Karları, yıllarca sendika temsilciliği yapmış olan Michel’in çalıştığı fabrikadan çıkarılacak işçiler kura ile belirlenirken kuraya kendi ismini de katması ve adının çıkması sonrası işsiz kalması ile başlıyor. Ancak eşi, çocukları ve torunları ile iyi bir hayat sürdüren Michel bu durumdan maddi olarak çok da etkilenmiyor. Yıllar içinde belli bir birikim yapabilmiş çünkü. Bu birikimi herhangi bir düzenbazlığa sapmadan yapmış olması önemli. Karşımızdaki karakter, yozlaşmış bir sendika temsilcisi değil yani. Hayatı boyunca dürüstçe çalışmış ve doğru bildiklerini yapmış. Sadece zaman zaman patronlara fazla ödün vermiş olduğu söylenebilir.

Michel ve ailesi bu işsizlik sürecini ufak bir hasarla atlatırken daha genç işçiler için durumun hiç de böyle olmadığını görüyoruz. İki kardeşine tek başına bakmak zorunda kalan Christophe bu işçilerden biri. Çözüm olarak da Michel’i soymayı buluyor kendisine. Belki bu hareket doğru değil ama filmin genel teması Christophe’u bu noktaya getiren etkenlerin sorgulanmasıyla gelişiyor. Michel bu olay üzerine işverenlerle farklı çözümler üzerinde anlaşmanın daha doğru olup olmayacağını düşünüyor. Filmin en çarpıcı yerlerinden birisi Michel ve eşinin balkonda içkilerini yudumlarken kendilerinin 20 yaşındaki hallerinin şu anki hallerini görselerdi küçük burjuva diyerek aşağılayacaklarının farkına vardıkları an mesela.

Festivalde izlediğim az sayıda filmin en iyisi olan Klimanjaro’nun Karları’nı kesinlikle tavsiye ediyorum. Finali biraz sıkıntılı olsa da başarılı bir yapım.

Kıbrıs Asimilasyon Üçlemesi:

Kıbrıs’ta faaliyet göstermekte olan Baraka Kültür Merkezi’nin bünyesinde gerçekleştirilmiş 3 kısa filmden oluşan Asimilasyon Üçlemesi, kişisel olarak çok farkında olmadığım bir konuyu göstermesi açısından ilgimi çekti. İkisi belgesel olan üç kısa film de 1950’lerden itibaren Kıbrıslı Türklerin kullandıkları dilin, oturdukları mahalle ve köylerin adlarının ve kendi isimlerinin sistematik olarak Türkçe isimlerle değiştirilmesini konu ediyor. Görünen o ki benzer dönemlerde Kürtlere uygulanan politik tavır Kıbrıslılara da benzer şekilde uygulanmış. Çok fazla bilgimiz olmayan bu konuyu gündeme getirmesi açısından önemli olan bu filmler ne yazık ki teknik açıdan son derece amatör bir şekilde çekilmişti. Belli ki filmlere ayırılacak bütçe de oldukça kısıtlıydı ancak kimi çekimlerde seslerin anlaşılamayacak kadar kötü olması, bir yerde söyleşi yapılırken arka planda odaya birinin girip başka birini de alıp dışarı çıkması (seyirci olarak bunu camdaki yansımadan görüyorduk) gibi özensizlikler keşke olmasaydı.

Film sonrasında ekipten iki kişi ile söyleşi de yapıldı. Gayet cana yakın insanlar olan Besim Baysal ve Şifa Alçıcıoğlu’nun ilerde daha iyi işler ortaya çıkarmalarını umuyorum.

16. Uçan Süpürge Film Festivali ‘Rağmen’ Başlıyor!

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 16. yaşını kutluyor. Festivalin açılış töreni 9 Mayıs akşamı 19.30’dan itibaren Devlet Opera ve Balesi’nde yapılacak. Açılışa tüm Ankaralılar davetli, davetiye zorunluluğu yok.

Sunucular Yetkin Dikinciler ve Laçin Ceylan

Bu sene ilk kez ‘temalı açılış töreni’ yapan Uçan Süpürge, 70’li yılları sahneye taşıyor. Gazeteci Elif Özmenek Çarmıklı’nın hazırladığı açılış törenini tiyatro ve sinema oyuncusu Yetkin Dikinciler ve Oyuncu Laçin Ceylan sunacak.

40 yıl sonra ‘Arkadaş’ barışa selam veriyor…

Yılmaz Güney’in 1974’te çektiği Arkadaş filminin aynı adlı unutulmaz parçası, ilk yorumcusu Melike Demirağ’ın yorumuyla Uçan Süpürge’nin sahnesinde barışa güvencin uçuracak. Açılış töreninde sahne alacak olan Melike Demirağ “Arkadaş” parçasının yanı sıra, 70’lerden bugüne en güzel barış mesajı olan “Sev Kardeşim”i de seslendirecek.

Açılış gecesinde sinema oyuncuları Perihan Savaş ve Zeynep Aksu “Onur Ödülü” alacaklar. Festivalin bu seneki Bilge Olgaç Başarı Ödülü ise Suzan Kardeş’in olacak. Bu sene ilk kez verilecek olan “Tema Özel Ödülü”nün sahibi ise Yıldız Kenter.

Canlandıranlar Festivali Başlıyor

Dünyanın her köşesinden canlandırma sinema örneklerini İstanbul’a taşıyan Canlandıranlar Festivali, 24 Nisan’da Garajistanbul’da gerçekleşecek Açılış Partisi’yle kapılarını açıyor. Açılışta 2012 yılında Canlandıranlar Yetenek Kampı’nda üretilen filmlerin galası yapılacak ve 2013 yılında üretilmek üzere seçilen projeler anons edilecek. Gala gösteriminde geçtiğimiz yılların ödüllü filmleri de izleyiciyle buluşacak. Parti açılışı saat 20:00’da. DJ’ler: DJ Batu, DJ EATT ve DJ Kerem Tekinalp.
Özel Konuklar Canlandıranlar Derneği tarafından, Puruli Kültür Sanat işbirliğiyle düzenlenecek Canlandıranlar Festivali, 24-28 Nisan 2013 tarihleri arasında İstanbul’da, 16-19 Mayıs 2013 tarihleri arasında ise Ankara’da programını canlandırmaseverlerin beğenisine sunacak. Film gösterimleri, söyleşiler, sektör buluşmaları, canlandırma atölyeleri, sunumlar ve panelin gerçekleşeceği Festival, İstanbul’da üç önemli konuk ağırlayacak.
Işın Kılıcının Yaratıcısı Nelson Shin İstanbul’da
Her yıl bir canlandırma ustasına odaklanacak Canlandıranlar Festivali’nin ilk konuğu, Star Wars serisindeki “ışın kılıcı”nın yaratıcısı, The Transformers: The Movie ve Empress Chung filmlerinin yönetmeni, The Simpsons Movie’nin yapımcısı Nelson Shin. Hafızalarımıza kazınmış pek çok çizgi film karakterine hayat veren Shin; Simpsons, Batman: The Animated Series, X-Men, Tazmania, Tiny Toons, Animaniacs, G.I. Joe gibi televizyon dizilerinin yapımcısı AKOM Stüdyosu’nun kurucusu ve CEO’su. Canlandıranlar Festivali’nin konuğu olarak 24-28 Nisan tarihleri arasında İstanbul’da olacak canlandırma gurusu, 25 Nisan Perşembe günü saat 19:00’da İstanbul Modern’de Bir Hayat Hikayesi – Tam Macera adlı bir konuşma gerçekleştirecek. Shin 26 Nisan 2013 Cuma günü ise bağımsız canlandırmacılar ve canlandırma stüdyolarıyla Reklamcılar Derneği’nde gerçekleşecek PRODAY’de bir araya gelecek. Shin, yerli stüdyolar ile tanıştıktan sonra onlarla kendi iş deneyimlerini paylaşacak.
Bordo ve Vesna Dovniković
Bordo adıyla bilinen Hırvat canlandırma ustası, karikatürist, ilüstratör, tasarımcı ve yazar Borivoj Dovniković’e ait bir retrospektif, Nelson Shin’in Festival için hazırladığı özel seçkilerden biri. Yugoslav canlandırma sinemasının öncülerinden Bordo’nun 1965 – 1989 yılları arasında çektiği 8 kısa canlandırma film Festival’de gösterilecek. 60 yılı aşkın kariyeri boyunca dünyanın önemli festivallerinden pek çok ödül almış seksen üç yaşındaki Bordo, İstanbullu’larla birlikte filmlerini izlemek üzere Festival’in konuğu olacak. Bordo ile birlikte ASIFA’nın genel sekreteri, ASIFA Hırvatistan’ın başkanı ve Zagreb’de düzenlenen World Festival of Animated Films’in başkan yardımcısı Vesna Dovniković de Festival’i takip etmek ve 26 Nisan’da Bahçeşehir Üniversitesi Karaköy Binası’nda “Animasyon Nereye?” başlıklı bir sunum gerçekleştirmek üzere İstanbul’da olacak.
20 Ülkeden 86 Canlandırma
Farklı tekniklerle çekilmiş 20 ülkeden 86 canlandırma film Festival programında izleyiciyle buluşacak. Nelson Shin’in yönetmeni olduğu, The Transformers: More than Meets the Eye sloganı ile belleklerimizde yer eden, ünlü yönetmen Orson Welles’in Unicron karakterini seslendirdiği The Transformers: The Movie ile yine Shin’in yönetmeni ve yapımcısı olduğu Empress Chung isimli bağımsız uzun metraj animasyon filmi ve Shin’in kariyerinin ilk yıllarında çizer olarak çalıştığı Pembe Panter Kısaları’ndan çok özel bir seçki Festival’de sinemaseverlerle buluşacak.ABD, Brezilya, Bulgaristan, Çin, Hırvatistan, Mısır, Polonya, Portekiz, Rusya ve Yunanistan canlandırma sinemasından, son iki yılın en iyi on altı kısa filmi ASIFA’nın En İyileri başlığı altında izleyiciyle buluşacak.  Seçkide Veljko Popovic ve Svjetlan Junaković’in Benim Yolum Moj Put, Stelios Polychronakis’in Köy To Horio, Dmitry Geller’in Kedi Gömen Fareler Gördüm Ya videl kak mishy kota horonili gibi bol ödüllü filmleri bulunuyor.ASIFA Kore başlığı altında ise Nelson Shin’in seçtiği, son dönemin en iyi Kore canlandırmaları izlenebilecek. 9 filmlik bu seçkide farklı tekniklerle çekilmiş canlandırmalar seyircilere renkli bir dünyanın kapılarını aralayacak.
John Halas Filmleri: Türkiye’de ilk kez Canlandıranlar Festivali’nde
İlk uzun metrajlı İngiliz canlandırması kabul edilen ve en az romanı kadar beğenilen Animal Farm’ın yönetmeni olarak bilinen John Halas’ın yönetmen, senarist veya yapımcısı olduğu 10 kısa filmlik bir retrospektif Festival programında yer alıyor.
Nâzım Hikmet’ten Canlandırma Filmler İlk Kez Seyirci Karşısında
Senaryosu Nâzım Hikmet tarafından yazılan “Sevdalı Bulut” ve “Hanene Huzur Dolsun” adlı iki canlandırma filmin yer aldığı “Nâzım Hikmet’ten Canlandırma Filmler”  kuşkusuz festivalin en çok merak edilen bölümlerinden biri olacak. 1959 ve 1962 yıllarında çekilmiş bu filmleri günışığına çıkaran M. Melih Güneş ve çizgi filmci, karikatürist Tan Oral, Nâzım Hikmet’in 111. doğum yıldönümüne adanan bu çok özel gösterim öncesi filmlerin yaratım süreci üzerine bir konuşma yapacak.
Yetenek Kampı Filmleri ve Türkiye’den Canlandırmalar
Ulusal ve uluslararası festivallerde otuzdan fazla ödül toplayan Canlandıranlar Yetenek Kampı Filmleri, Türkiye’de canlandırma tarihine toplu bir bakış niteliği taşıyan Türkiye’den Canlandırmalar başlıkları altında pek çok canlandırma film de festival programında yer alıyor.A.B.D. Büyükelçiliği ve Kore Kültür Merkezi’nin katkılarıyla gerçekleşecek Canlandıranlar Festivali’nin tanıtım sponsorluğunu Bahçeşehir Üniversitesi, TV sponsorluğunu Cnbc-e ve e2, radyo sponsorluğunu Radyo Vizyon üstleniyor. Arkapencere.com, Bant-Mag, Kültür Mafyası, Kültür Sanat Haritası ve Level dergi sponsoru olarak Festival’e destek verirken, beyazperde.com, bugunbugece.com, eksisinema.com, grizine.com ve otekisinema.com ise internet sponsorluğunu üstleniyor.Tüm gösterimler ücretsiz Dokuz başlık altında gösterilecek 86 canlandırma film  İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde ücretsiz olarak izlenebilecek.
Program ve etkinlikler hakkında ayrıntılı bilgiye festivalin web sitesinden ulaşabilir, Facebook ve Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

İranlı ‘Akbari Kardeşler’ Uçan Süpürge’de

İran sinemasının en üretken kadınlarından Mania Akbari bir kez daha, ama bu sefer yepyeni filmlerini Ankaralı sinemaseverlerle buluşturuyor. Ablasının film çekme sürecini öykülediği filmiyle başkentin yolunu tutan Roya Akbari de ablası Mania ile birlikte 16.Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde!

Ülkesinde sinemacılara zulmeden, onları hapse atan ve üretimlerini engelleyen rejim yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kalan Mania Akbari, çalışmalarını yurt dışında sürdürüyor.

İran’ı terk etmek zorunda kalan yönetmen

Yönetmenin “Tahran’dan Londra’ya”nın hikayesi oldukça etkileyici. Meme kanserini yenen yönetmen gerçek yaşamından kesitler taşıyan filmi önce “Memesi Olmayan Kadınlar” adıyla çekmeye başlar, ancak İran’daki baskılar nedeniyle filmi tamamlayamadan ülkesinden ayrılmak zorunda kalır. Orada kendini kapana kısılmış hisseder; filmini seyirciyle buluşturabileceğinden de emin değildir. sanat için sürekli ihtiyatlı olmayı gerektiren bir rejimde başka türlü düşünmesi de pek mümkün olmaz. Soluğu Londra’da alır. Filmin geri kalanını burada çekecektir. Ve filmin adını “Tahran’dan Londra’ya” olarak değiştirir.

Savaş bir kanserdir

Yönetmenin “Benim Ülkemde Erkeklerin Memesi Var” adlı video çalışması da mayısta Uçan Süpürge’de gösterilecek.

Mania Akbari 2007 yılında kansere yakalandı ve bir memesini kaybetti. Yönettiği ve başrolünü oynadığı, kanserle mücadelesini anlattığı “10+4” filmi şimdi onun gerçeği olmuştu. Aynı yıl, Devastation (Tahribat) projesi için kendi bedenini çıplakken görüntüledi. Bu oldukça riskliydi, hayatını tehlikeye atmak demekti; sergi İran’da yasaklandı. Ama Akbari bedenini bir araç gibi kullanarak gizli gizli videolar çekmeye devam etti. 2012’de İran’ı terk etti. Gizli saklı iş yapmayı sürdürdü ve ortaya bu kısa video çıktı. Yönetmen için bu video İran, ABD ve İsrail’deki siyasi duruma ve ortadoğudaki savaşa bir tepki niteliğinde. Bu çalışmada kanser, savaşı sembolize ediyor ve tahrip edici etkisi, sadece müziğin eşlik ettiği kişisel bir hikaye üzerinden betimleniyor. O müzik parçası ise İran-Irak savaşından beri katliamların simgesi olmuş Ahangran’ın sesinden yayılıyor.

Ablasının izinde

Mania Akbari’nin kendisi gibi yönetmen olan kız kardeşi Roya Akbari de bir filmiyle festival seyircisine merhaba diyor. Roya Akbari “Mania’nın Dansı” adlı filminde ablasının türlü engellere rağmen sinemayı bırakmadığını, film çekme süreçlerinde karşılaştığı zorlukları ve onun bir kadın olarak mücadelesini anlatıyor.

66. Cannes Film Festivali Yarışma Filmleri Belli Oldu

15-26 Mayıs 2013 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 66. Cannes Film Festivali’nin yarışma filmleri belli oldu. Açıklanan listede çoğunu merakla beklediğimiz filmler var. Baz Luhrmann’ın The Great Gatsby filmi ile açılıp, Jerome Salle’nin Zulu filmi ile kapanacak olan festivalin yarışma filmleri şu şekilde:

  • Behind the Candelabra (Steven Soderbergh)
  • Borgman (Alex van Warmerdam)
  • The Great Beauty (Paolo Sorrentino)
  • Grisgris (Mahamet Saleh-Haroun)
  • Heli (Amat Escalante)
  • The Immigrant (James Gray)
  • Inside Llewyn Davis (Joel ve Ethan Coen)
  • Jeune et jolie (Francois Ozon)
  • Jimmy P. (Arnaud Desplechin)
  • La Vie d’Adele (Abdellatif Kechiche)
  • Like Father Like Son (Hirokazu Kore-eda)
  • Michael Kohlhaas (Arnaud Despallieres)
  • Nebraska (Alexander Payne)
  • Only God Forgives (Nicolas Winding Refn)
  • The Past (Asghar Farhadi)
  • Straw Shield (Takashi Miike)
  • Tian zhu ding (Jia Zhangke)
  • Un chateau en Italie (Valeria Bruni Tedeschi)
  • Venus in Fur (Roman Polanski)

Bu filmlerden özellikle Ayrılık sonrası yeni filmini merakla beklediğimiz Asghar Farhadi’nin yeni filmi The Past, Nicolas Winding Refn ve Ryan Gosling’in Drive sonrasında tekrar birlikte çalıştıkları Only God Forgives, Joel ve Ethan Joen’in yeni filmleri Inside Llewyn Davis heyecan yaratıyor. Elbette Steven Soderbergh, Francois Ozon, Takashi Miike ve Roman Polanski gibi isimlerin filmlerini de merakla bekliyoruz. Bu filmler dışında J.C. Chandor’un All Is Lost ve Guillaume Canet’nin Blood Ties filmleri de yarışma dışı bölümde gösterilecek.

Festivalin Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard) bölümünde ise aşağıdaki filmler yer alacak:

  • The Bling Ring (Sofia Coppola)
  • Anonymous (Mohammad Rasoulof)
  • The Bastards (Claire Denis)
  • Bends (Flora Lau)
  • Death March (Adolfo Alix Jr.)
  • Fruitvale (Ryan Coogler)
  • Grand Central (Rebecca Zlotowski)
  • La Jaula de Oro (Diego Quemada-Diez)
  • L’image manquante (Rithy Panh)
  • L’inconnu du lac (Alain Guiraudie)
  • Miele (Valeria Golino)
  • Norte, hangganan ng kasaysayan (Lav Diaz)
  • Omar (Hany Abu-Assad)
  • Sarah prefere la course (Chloe Robichaud)

Bu filmlerin hepsini olmasa da bir kısmını ülkemizde de sonbahar aylarından itibaren önce festivallerde sonra da vizyonda görmeyi umuyoruz. Hatta bazılarını daha önce de görebiliriz (değişmezse Only God Forgives‘in vizyon tarihi 5 Temmuz görünüyor mesela).

Biz Cannes’a gidemeyecek olanlar listedeki filmlerin bazılarının poster ve fragmanlarına da bir göz atarak heyecanımızı ve merakımızı biraz daha arttıralım.

Only God Forgives‘in posteri:

ve fragmanı:

The Past‘ın fragmanı:

Behind the Candelabra‘nın fragmanı:

Inside Llewyn Davis‘in fragmanı:

The Bling Ring‘in fragmanı:

Nazım Hikmet’ten Canlandırma Filmler Canlandıranlar Festivali’nde İlk Kez Seyirci Karşısında

20. yüzyılın en büyük şairlerinden Nâzım  Hikmet’in senaryolarını yazdığı Hanene Huzur Dolsun ve Sevdalı Bulut filmleri Canlandıranlar Festivali’nde ilk kez izleyiciyle buluşuyor.

Nâzım  Hikmet’in hayatının son yıllarında, SSCB’de yaşarken senaryosunu yazdığı ve üretim sürecine dahil olduğu bu kısa canlandırma filmler, şairin 111. doğum yıldönümü ve 50. ölüm yıldönümü olan 2013 yılında M. Melih Güneş’in araştırması sonucu 50 yılın ardından gün yüzüne çıktı. Rus canlandırma sanatçıları Victor Nikitin ve Igor Nikolayev’in yönettikleri 1962 yapımı Hanene Huzur Dolsun (Mir Domu Tvoemu) ve Anatoly Karanovich ve Roman Kachanov’un yönettiği  1959 yapımı Sevdalı Bulut (Vlyublennoe Oblako) filmleri 24 – 28 Nisan’da İstanbul’da İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde, 16 – 19 Mayıs’ta ise Ankara’da Kore Kültür Merkezi’nde gerçekleşecek Canlandıranlar Festivali’nde, Nazım Hikmet’ten Canlandırma Filmler başlığında ilk kez seyirci karşısına çıkacak.

24 Nisan’da Garajistanbul’daki açılış partisi ve Canlandıranlar Yetenek Kampı filmlerinin galası ile başlayacak Canlandıranlar Festivali, 28 Nisan’a dek İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde gerçekleşecek gösterimler, söyleşiler ve panellerle devam edecek. 16-19 Mayıs tarihleri arasında ise Ankara’ya konuk olacak.

Sevdalı Bulut: Nâzım’ın büyük aşkı Vera ile tanışmasına vesile olan film

Nâzım Hikmet’in aynı adlı masalından uyarladığı Sevdalı Bulut filmi, onun büyük aşkı, son eşi Vera Tulyakova ile tanışmasına da vesile olmuştu. Nâzım o sıralar Moskova’da yaşamakta, Vera ise çizgi film stüdyosu Soyuzmultfilm’de redaktör olarak çalışmaktadır. Vera bir Arnavut masalından çocuklara yönelik bir film yapmakla görevlendirilir ve bunun için Nâzım’ın danışmanlığını rica eder. Nâzım Vera’ya danışmanlık yapmak yerine yepyeni bir senaryo teklifinde bulunur ve ertesi gün elinde Sevdalı Bulut çizgi filminin senaryosuyla stüdyoya gelir. Vera ile Nâzım’ın büyük aşkı işte böyle başlar.

Hanene Huzur Dolsun 


Hem çocuklara hem büyüklere yönelik bir canlandırma film olan Hanene Huzur Dolsun, M. Melih Güneş’in ifadesiyle “Nazım Hikmet’in barış mücadelesinde yaptığı en önemli işlerden biri”dir. Bir yüzyıl boyunca insanın var ettiği her şeyi yok eden savaşa, yine insanların el birliği ile dur denebileceğini anlatır.

Her iki filmi gün yüzüne çıkaran M. Melih Güneş, çizgi filmci ve karikatürist Tan Oral ile İstanbul’da, Anadolu Üniversitesi Çizgi Film Bölüm Başkanı Fethi Kaba ve İletişim Yayınları editörü, yazar ve senarist Levent Cantek ile Ankara’da, gösterimlerin ardından gerçekleşecek sunumlara konuk olacak. Sunumların moderatörlüğünü Berna Gençalp üstlenecek.

Türkiye’den Canlandırmalar

Canlandırma sinemasının en güzel örneklerini Nisan’da İstanbul’a Mayıs’ta ise Ankara’ya taşıyacak Canlandıranlar Festivali’nde A.B.D., Hırvatistan, Tunus, Portekiz, Mısır, Çin, Brezilya, Rusya, Yunanistan, Bulgaristan, Polonya, Güney Kore ve İngiltere’nin yanı sıra Türkiye’den filmler de perdeye yansıyacak.

Festival’in Türkiye’den canlandırmalara odaklandığı bölümde farklı dönemlerden farklı teknikler kullanılarak üretilmiş on beş film bulunuyor. Tan Oral’ın 1970 yapımı sansürlü filmi Sansür ve Meral ve Cemal Erez’in iktidar ve iktidardakilerin öyküsünü anlattığı Satranç’ın yanı sıra, 2000’li yılların genç ve başarılı canlandırmacıları Ayçe Kartal, Akile Nazlı Kaya, Denizcan Yüzgül, Gökhan Okur, Turgut Akaçık ve Ahmet Şerif Yıldırım’ın filmleri Türkiye’de canlandırma sinemasına toplu bir bakış atmak isteyenleri bekliyor olacak. Bu bölümdeki filmlerden Turgut Akaçık’ın yönettiği Osman, ilk kez Canlandıranlar Festivali’nde izleyici karşısına çıkacak.

Canlandıranlar Derneği tarafından, Puruli Kültür Sanat’ın işbirliğiyle gerçekleştirilen Canlandıranlar Festivali’ni 24 – 28 Nisan’da İstanbul’da İstanbul Modern Sanat Müzesi’nde, 16 – 19 Mayıs’ta ise Ankara’da Kore Kültür Merkezi’nde ücretsiz takip edebilirsiniz.

Festival programı ve etkinlikler hakkında ayrıntılı bilgiye Festival’in web sitesinden ulaşabilir, Facebook ve Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

Dizilerden Uçup Beyazperdeye Konacaklar

16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 9 Mayıs’ta başlıyor. Festivalde bu yıl Türkiye’den kadın yönetmenlerin filmlerinin gösterileceği özel bir seçki var. Bu filmlerde kimleri izleyeceğiz diye merak edenlere:

Olgun Şimşek ‘Gözetleme Kulesi’nde

Sinema filmleri ve televizyon dizilerinden tanıdığımız, komediler de dramlarda da rolünün altından ustalıkla kalkan Olgun Şimşek, ödüllü yönetmen Pelin Esmer’in bu yıl sinemamızda fırtına gibi esen filmi “Gözetleme Kulesi”nden bize bakacak.

Sezin Akbaşoğulları hiç de ‘Yabancı’ değil

Son olarak Ankara polisiyesi Behzat Ç.’de karşımıza çıkan Sezin Akbaşoğulları, Filiz Alpgezmen’in yepyeni filmi “Yabancı” ile beyazperdede. Farklı kadın rollerini başarıyla canlandıran oyuncu bu filmde devleşiyor.

Ozan Bilen ‘Şimdiki Zaman’da

Yıllar önce ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ adlı filmde annesiyle cezaevinde kalan beş yaşındaki Barış rolüyle hatırladığımız Ozan Bilen, büyüdü ve yeniden sinema filmlerinde rol almaya başladı. Festivalde kaçırılmayacak filmlerden, Belmin Söylemez imzalı “Şimdiki Zaman”da Ozan Bilen’i izleyeceğiz. Bakalım tanıyabilecek miyiz?

Özcan Deniz ‘Araf’ta

Şarkıcılıktan sinemaya geçen ve çok izlenen filmlere yönetmen olarak da imza atan Özcan Deniz, sinemamızın ustalarından Yeşim Ustaoğlu’nun son filmi “Araf”la yeniden karşımızda.

Feride Çetin bu kez ‘Aziz Ayşe’

Perihan Mağden’in romanından beyazperdeye aktarılan ‘İki Genç Kız’da asi Behiye rolüyle akıllarda yer eden Feride Çetin, Elfe Uluç’un “Aziz Ayşe” filminde yine aykırı bir rolde. Feride Çetin’i sinemaya izlemeyi sevenler festivali kaçırmamalı.

Şenay Aydın da festival perdesinde

Zorluklarla dolu yaşam öyküsüyle büyüleyen genç bir oyuncu… Sinemamızın geleceğine yön verecek yeteneklerden Şenay Aydın, yine müthiş bir filmde unutulmayacak bir rolle festival seyircisini selamlamaya hazırlanıyor.

16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, 9-16 Mayıs tarihleri arasında seyircilerine 47 ülkeden 100 filmle tadına doyulmaz bir hafta yaşatacak. Festival Kızılırmak Sineması, Goethe Institut ve sekiz üniversitede film gösterimleri, söyleşiler ve sürpriz etkinliklerle Ankaralıları uçmaya davet ediyor.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.753 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.