



Sinema Manyaklarının Uğrak Yeri




Gezici Festival, iki ayrı bölümde dünyadaki çıkmazları sorguluyor. Barış Bıçakçı: İki Film Arasındaki En Kısa Mesafe bölümü aile ve arkadaşlık kavramlarının yapıcı ve yıkıcı yanlarına, Ne Yapmalı? bölümü ise özgür dünya projesinin çatlaklarına ve alternatif bir sistemin nasıl kurgulanacağına bakıyor.
Yazar Barış Bıçakçı’nın Gezici Festival izleyicisi için seçtiği iki film, Barış Bıçakçı: İki Film Arasındaki En Kısa Mesafe bölümünde gösterilecek. Barış Bıçakçı, seçtiği iki filmle, insanlık hallerine, ergenlikten yetişkinliğe geçişe, kayıplara, taşra yalnızlığına yeni bir gözle bakmaya çağırıyor ve iki filmin arasındaki en kısa mesafeyi sorgulatıyor.

Bu bölümde Amerikan sinemasından iki modern klasik arasındaki en kısa mesafe; arkadaşlık, kardeşlik ve yaralanmış ruhların umudu birbirlerinde bulması olarak karşımıza çıkıyor. Alan Parker’ın 1984 yapımı filmi Birdy’de, birlikte önce okula, sonra da savaşa giden iki arkadaşın hayatı yeniden yakalamaya çalışmalarını izleyeceksiniz. Cannes’da Büyük Jüri Ödülü kazanan, Matthew Modine ve Nicolas Cage’in başrollerde oldukları film, William Wharton’ın aynı isimli romanını 2. Dünya Savaşı’ndan Vietnam Savaşı sonrasına taşıyor.

Lasse Hallström’ün yönettiği, Leonardo DiCaprio’ya Oscar ve Altın Küre adaylıkları getiren, 1993 yapımı Gilbert’in Hayalleri (What’s Eating Gilbert Grape) ise bir ailenin ayakta kalma savaşına zihinsel engelli bir çocuğun ve ağabeyinin ilişkileri üzerinden bakıyor. Film eleştirmeni Roger Ebert’in gösterime girdiği senenin “en büyüleyici filmlerinden” birisi olarak kabul ettiği Gilbert’in Hayalleri’nin başrolleri DiCaprio ile beraber Johnny Depp, Juliette Lewis ve John C. Reilly paylaşıyor.
Ne Yapmalı?
Gezici Festival, Ne Yapmalı? bölümünde ise izleyiciyi özgürlük ve demokrasi mücadelesinin yöntemlerini düşünmeye davet ediyor. Baskı ve sömürünün olmadığı bir dünya nasıl mümkün olabilir? Bunun için işe nereden başlamak gerekiyor? Lenin’in 1902 yılında, Nikolay Çernişevski’nin Ne Yapmalı? romanından esinlenerek hazırladığı broşürün başlığındaki soruyla aynı adı taşıyan bu bölümde yer alan filmler, kolektif mücadelelerden bireysel kahramanlara “Ne Yapmalı?” sorusuna yanıt getiren örnekler üzerinde duruyor.
Ödüllü yönetmen Yoav Shamir, %10 Kahraman Kimdir? (10% – What Makes A Hero?) filminde kahramanlık kavramını insan doğası üzerinden, çok boyutlu bir şekilde sorguluyor. Film, Afrika’dan ABD’ye, genetikçilerden davranış bilimcilere, bonobo maymunlarından modern insana, nüfusun yüzde 10’u olduğu tahmin edilen zor koşullarda onurlu olabilen bireylerin peşine düşüyor. Politik belgeselleriyle tanınan Patricio Guzmán’ın yönettiği Işığa Özlem (Nostalgia for the Light), Pinochet rejimi sırasında çocuklarını kaybeden anneler ile Atacama Çölü’nde gözlem yapan astronomlar arasında etkileyici paralellikler kuruyor. Belgesel, izleyiciyi siyasi mahkumların yattığı hapishaneden ülkenin başka bölgelerine, çöldeki büyük rasathaneden uzaya kadar uzanan bir yolculuğa davet ediyor.

Jean-Luc Godard’ın 1967 yapımı filmi Ona Dair Bildiğim İki Üç Şey (Two or Three Things I Know About Her) ise, yönetmenin o dönem üzerine düşüncelerini, alışılmadık ve heyecan verici bir anlatımla paylaşıyor. Godard, fahişelik yapan bir ev kadını üzerinden tüketim toplumunu ve reklamların vadettiği özgür dünyanın ardındakileri sorguluyor. John Akomfrah’ın yönettiği belgesel Stuart Hall Projesi (The Stuart Hall Project), 1960’larda Kültürel Çalışmalar alanını akademiye kazandıran Hall’un çok yönlü bir portresini çiziyor. Arşiv görüntüleri ve aile albümünden fotoğrafların yer aldığı görüntü kuşağına, Hall’un ‘ruhuma dokundu’ dediği Miles Davis parçaları eşlik ediyor.
Farklı örgütlenme tarzları, demokrasinin temsili ya da katılımcı halleri, kente özgü eylemlilikler gibi soruların yanıtlarının arandığı Ne Yapmalı? bölümünde, Ankaralı Gezici Festival takipçilerini ayrıca bir panel bekliyor.
Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 19. yolculuğuna Edremit Belediyesi’nin katkılarıyla 27 Kasım’da Tuncel Kurtiz’in memleketi Edremit’te başlayacak. 29 Kasım–5 Aralık’taki Ankara gösterimlerin ardından 6-9 Aralık tarihleri arasında, son iki yıl festivale ev sahipliği yapan Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla konuk olacak. Ankara’daki gösterimler Kızılay Büyülü Fener Sineması, Alman Kültür Merkezi ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek.
Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.
Gezici Festival izleyicisinin daha önceki yıllardan yakından tanıdığı ve bu yıl tanışacağı Şilili yönetmenlerin uzun metrajlı ve kısa filmleri Bir Ülke: Şili bölümünde gösterilecek. İki filmiyle Festival’in konuğu olacak Sebastián Lelio, bu bölümde ve Dünya Sineması seçkisinde filmleriyle yer alacak.

2010 yılında En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre’ye aday olan, yönetmen Sebastián Silva ve başrol oyuncusu Catalina Saavedra’ya 20’den fazla ödül kazandıran Hizmetçi (The Maid), mesleğine ölümüne sahip çıkan bir kadının trajikomik hikâyesini anlatıyor. Silva, Şilili zengin bir ailenin yanında çalışan, Saavedra’nın canlandırdığı Raquel’in ikinci bir hizmetçiye hayatı zindan etmesini büyük bir duyarlılıkla filme alıyor.

Rotterdam’da Hollanda Film Eleştirmenleri Derneği En İyi Film ve İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale ödüllerini kazanan, Pablo Larraín’in yönettiği Tony Manero, Şili’nin yakın tarihine sinema tarihinin unutulmaz bir karakteri üzerinden bakıyor. 2009 yapımı film, Cumartesi Gecesi Ateşi’nde (1977) John Travolta’nın canlandırdığı Tony Manero karakterine kafayı takmış elli yaşlarındaki bir adamın şov yıldızı olma hayaline yaklaşmasını, Pinochet döneminin baskıcı rejimi çerçevesinde anlatıyor.
Alejandro Fernández Almendras’ın yönettiği, 2011 yapımı Ateşin Başında (By the Fire), işçi sınıfından bir çiftin şehir dışına yerleşme hayallerinin zorluklarını muhteşem görüntülerle perdeye taşıyor. Almendras’ın ikinci uzun metrajlı filminde, Daniel ve Alejandra’nın kırklı yaşlarında şehir hayatını bırakma hayalleri beklemedikleri bir engelle büyük bir sınavdan geçiyor.

Yönetmen Alicia Scherson; Karlovy Vary, Montreal ve Tribeca’dan ödüllerle dönen, ilk uzun metrajlı filmi Oyun’da (Play) fakir kız-zengin oğlan hikâyesine yeni bir soluk getiriyor. 2005 yapımı filmde, hayatları kaybolan bir çantayla kesişen bir hizmetçi ve karısı tarafından terkedilmiş bir mimarın öyküsü perdeye taşınıyor.
Sebastián Lelio’dan iki film
Gezici Festival izleyicileri, geçen yıldan Kaplanın Yılı ile hatırlayacakları Sebastián Lelio’nun iki filmini birden izleme fırsatı bulacaklar. Bu bölümde gösterilecek dokuz ödüllü, 2005 yapımı Kutsal Aile (The Sacred Family) Şilili zengin bir ailenin çöküşünü anlatıyor. Filmde, egoist ve başarılı bir baba, sorumsuz bir anne ve babasının kuklası bir oğulun ilişkilerinin bir hafta sonu, oğullarının kız arkadaşının ziyaretiyle bitmek bilmeyen bir karışıklığın içine düşmesini izleyeceksiniz.

Gezici Festival’de izleyeceğiniz Lelio’nun bir diğer filmi Dünya Sineması bölümünde gösterilecek. Berlin Film Festivali’nden En İyi Kadın Oyuncu başta olmak üzere ödüllerle dönen Şili’nin bu yılki Oscar adayı Gloria, yaşam enerjisiyle dolu, 58 yaşında bir kadının yaşlılık ve yalnızlıkla savaşmasını trajikomik bir şekilde anlatıyor. Gloria’nın bekar partilerinden hayal kırıklığına ve yeniden bir ilişkiye uzanan yolculuğu, Şili’nin politik tarihinin arka planda olduğu bir hikâyeyle anlatılıyor. Bu bölümde uzun metrajlı filmlerle birlikte Şili sinemasından kısa filmler de izleyiciyle buluşacak.
Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 19. yolculuğuna Edremit Belediyesi’nin katkılarıyla 27 Kasım’da Tuncel Kurtiz’in memleketi Edremit’te başlayacak. 29 Kasım–5 Aralık’taki Ankara gösterimlerin ardından 6-9 Aralık tarihleri arasında, son iki yıl festivale ev sahipliği yapan Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla konuk olacak. Ankara’daki gösterimler Kızılay Büyülü Fener Sineması, Alman Kültür Merkezi ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek.
Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.
Yılsonunun yaklaşması ile ödül sezonu da yavaş yavaş açılıyor. 26. Avrupa Film Ödülleri’nin (European Film Awards / EFA) adayları belli oldu bile. Her ne kadar adayların çoğu henüz vizyonda görmediğimiz filmlerden oluşsa da çeşitli festivallerden aşina olduğumuz, en azından adlarını duyduğumuz filmler.

Daha birkaç hafta önce Filmekimi’nde izlediğimiz The Broken Circle Breakdown filmi 5 adaylıkla en çok adaylık kazanan film. The Broken Circle Breakdown benim de sevdiğim bir filmdi. Özellikle filmin kadın oyuncusu Veerle Baetens’in adaylığına çok sevindim. Umarım bu adaylık sayısı Oscar’larda yabancı dilde en iyi film kategorisinde de ilk 5’e kalmasını sağlar.
Açıklanan adaylıkların Altın Palmiye’li Mavi En Sıcak Renktir (Blue Is the Warmest Color / La vie d’Adele: Chapitres 1&2) için bir hayal kırıklığı olduğu söylenebilir. Bu güzel film, sadece en iyi film ve en iyi yönetmen kategorilerinde aday olabilmiş. Filmin iki başrol oyuncusuna, özellikle Adèle Exarchopoulos’a adaylık gelmemesi ilginç. Ayrıca en iyi senaryo adaylığı da gayet uygun olabilirdi.

François Ozon’un son dönemdeki en iyi filmi Evde (In the House / Dans la Maison) da her ne kadar en iyi film adayı olamasa da Ozon’a en iyi yönetmen ve senaryo adaylıkları getirmesinin yanı sıra en iyi erkek oyuncu kategorisinde de adaylık kazanmış.
Yakın zamanda Gezici Festival’de izleme fırsatı bulacağımız Paolo Sorrentino filmi, La Grande Bellezza (The Great Beauty) de aldığı 4 adaylıkla dikkat çekiyor. En iyi film adaylığı da bunlar arasında.

Bu yıl Avrupa Film Ödülleri’nde yeni bir kategori olarak en iyi komedi filmi kategorisi de var. Bu kategorinin galibinin de Almodovar’ın gerçekten çok eğlenceli filmi Aklımı Oynatacağım (Los Amantes Pasajeros / I’m So Excited!) olması beklenebilir. Bu kategorideki adaylardan birinin gayet sıradan, hatta düpedüz kötü bir film olan Sadece Aşk (Den skaldede frisør / Love Is All You Need) olmasının beni epey şaşırttığını da eklemeden geçemeyeceğim.
7 Aralık 2013’de sahiplerini bulacak 26. Avrupa Film Ödülleri adayların toplu listesi şu şekilde:
En İyi Film:
The Best Offer
Blancanieves
La vie d’Adele: Chapitres 1&2 (Blue Is the Warmest Color)
The Broken Circle Breakdown
La Grande Bellezza (The Great Beauty)
Oh Boy!
En İyi Komedi Filmi:
Los Amantes Pasajeros (I’m So Excited!)
Benvenute Presidente! (Welcome Mr. President!)
Den scalded frisør (Love Is All You Need)
Svecenikova Djeca (The Priest’s Children)
En İyi Yönetmen:
Pablo Berger (Blancanieves)
Felix van Groeningen (The Broken Circle Breakdown)
Abdellatif Kechiche (La vie d’Adele: Chapitres 1&2 / Blue Is the Warmest Color)
François Ozon (Dans la Maison / In the House)
Paolo Sorrentino (La Grande Bellezza / The Great Beauty)
Giuseppe Tornatore (The Best Offer)
En İyi Erkek Oyuncu:
Jude Law (Anna Karenina)
Johan Heldenbergh (The Broken Circle Breakdown)
Fabrice Luchini (Dans la Maison / In the House)
Toni Servillo (La Grande Bellezza / The Great Beauty)
Tom Schilling (Oh Boy!)
En İyi Kadın Oyuncu:
Keira Knightley (Anna Karenina)
Veerle Baetens (The Broken Circle Breakdown)
Barbara Sukowa (Hannah Arendt)
Naomi Watts (The Impossible)
Luminita Gheorghiu (Pozitia copilului / Child’s Pose)
En İyi Senaryo:
Tom Stoppard (Anna Karenina)
Giuseppe Tornatore (The Best Offer)
Carl Joos ve Felix van Groeningen (The Broken Circle Breakdown)
François Ozon (Dans la Maison / In the House)
Paolo Sorrentino ve Umberto Contarello (La Grande Bellezza / The Great Beauty)
Keşif Ödülü:
Call Girl
Äta sova dö (Eat Sleep Die)
Miele
Oh Boy!
La Plaga (The Plague)
En İyi Belgesel:
The Act of Killing
L’image Manquante (The Missing Image)
L’escale (Stop-Over)
En İyi Animasyon:
The Congress
Jasmine
Pinocchio
En İyi Kısa Film:
Butter Lamp (La Lampe au Beurre de yak)
Cut
Death of a Shadow (Dood van een Schaduw)
Houses with Small Windows
Jump (Skok)
Letter
Morning
Mystery (Misterio)
Nuclear Waste (Yaderni Wydhody)
Orbit Ever After
A Story for the Modlins
Sunday 3 (Sonntag 3)
Though I Know the River is Dry
The Waves (As Ondas)
Zima
Bu yıl Avrupa Film Ödülleri’nde bir yeniliğe gidilerek bazı ödüllerin sahipleri şimdiden açıklanmış. Açıklanan ödüller ise şu şekilde:
En İyi Kurgu: Cristian Travaglioli (La Grande Bellezza / The Great Beauty)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Asaf Sudry (Lemale et Ha’halal / Fill the Void)
En İyi Sanat Yönetmeni: Sarah Greenwood (Anna Karenina)
En İyi Kostüm: Paco Delgado (Blancanieves)
En İyi Müzik: Ennio Morricone (The Best Offer)
En İyi Ses Tasarımı: Matz Müller ve Erik Mischijew (Paradies: Glaube / Paradise: Faith)

Gezici Festival, dünya ve Türkiye sinemasından son dönem uzun metrajlı filmlerle birlikte izleyicilere alternatif sinema örnekleri sunmaya hazırlanıyor. Berlin Film Festivali’nde kısa belgeseli Aşura ile ödül kazanan Köken Ergun’un Video İşleri, Deneysel Sinema: Avusturya – Türkiye ve dünya sinemasından kısa film örnekleri izleyebileceğiniz Kısa İyidir, Gezici Festival izleyicisine sinemanın farklı yüzlerini gösterecek.
Dünyada video ve performans alanındaki eserleriyle tanınan ve 2010 yılı boyunca Caferilerin yoğunluklu yaşadığı, İstanbul’un Zeynebiye Mahallesi sakinleri ile yakın işbirliği içinde çalışarak, Aşura günü oynanacak olan tiyatronun provalarını ve diğer hazırlıkları anlattığı kısa belgeseli Aşura ile bu yıl Berlin Film Festivali’nde yarışarak Özel Mansiyon’a layık görülen Köken Ergun’un, daha önce Oberhausen, Rotterdam, Sydney ve Zagreb Film Festivallerinde gösterilen video işleri Türkiye’de ilk kez toplu olarak izleyiciyle buluşacak. Bu bölümde gösterilecek video işleri arasında Binibining Vaadedilmiş Topraklar, TANKLOVE, Ben Askerim, İsimsiz, WEDDING ve 2007 yılında Rotterdam Film Festivali’nde En İyi Kısa Film Ödülü’nü kazanan Bayrak ile merakla beklenen Aşura bulunuyor.

Video işlerinde alt-kültürlerin ritüel ve törenlerine odaklanan Ergun, Binibining Vaadelmiş Topraklar‘da İsrail’de çalışan Filipinli kadınların kendi aralarında düzenlediği güzellik yarışmasına bakıyor. WEDDING’de Almanya’da elliden fazla Türk düğününde çektiği görüntülerle kurmaca bir düğün yaratıyor. İsimsiz’de ise, Türkiye’deki başörtüsü yasağına şaşırtıcı bir şekilde cevap veriyor.
Ergun’un diğer üç çalışması, resmi ideolojiyi ve ulusalcılığı sorguluyor. TANKLOVE’da, askerin ve ordunun görünmez olduğu bir Danimarka köyüne dev bir tankın gelişini gösterirken Sincan’daki tanklara gönderme yapıyor. Bayrak’ta bir bayram kutlamasında küçük zihinlere yüklenen resmi ideolojilere bakarken, Ben Askerim’de askerliğin ve asker olmanın kurgulanışını gene bir tören üzerinden sorguluyor. Festivale konuk olacak Ergun’un çalışmalarını, Ankaralılar, SALT Ulus’ta 5 Aralık’ta açılışı yapılacak bir sergi ile de daha yakından tanıma fırsatı bulacaklar.
Deneysel sinema: Avusturya – Türkiye
Türkiye’de deneysel sinemanın ilk örneklerinin ortaya çıkmasının 50. yılında, Türkiye’den ve deneysel sinema denilince ilk akla gelen ülke olan Avusturya’dan kısa filmler, bu bölümde izleyiciyle buluşacak.

Ozan Adam’ın Bir Olayın İnfazı Aleyhine Tutanağın İki Adı ve Kırık Plaklarla Dolu Bir Bavul, Oğuzhan Akalın’ın (Kafes), Dilek Aydın’ın Şehri Terk Edin, Nurşen Bakır’ın Partizanlar, Ege Berensel’in Gerisayım, Gürcan Keltek’in Fazlamesai ve Zeyno Pekünlü’nün Erkek Erkeğe filmlerinin gösterileceği bu bölümde sinemaseverleri Türkiye deneysel sineması için milat kabul edilebilecek bir film bekliyor. Filmleri günyüzüne çıkmayan yönetmen Alp Zeki Heper’in 1963’te Fransa’da çektiği kısa filmi Şafak.
Avusturya deneysellerinde ise Avusturya avangart sinemasının önemli isimlerinden Peter Tscherkassky’nin Mutlu Son ve Uzay, Lisl Ponger’in Pasajlar, multimedya işleriyle tanınan Virgil Widrich’in Fotokopi Dükkânı, Siegfried A. Fruhauf’un Ayna Mekaniği ve Gustav Deutsch’un Dünyanın Aynası Sinema 1 filmleri yer alacak. Bulunan eski filmlerin yeniden kurgulanarak mutlu bir hikâyeye dönüşmesi, göç öykülerinden oluşan hayali bir yirminci yüzyıl haritasının yaratılması ve dehşete kapılan bir kadının görüntüsünün perdeyi istila etmesi bu bölümde anlatılan hikâyeler arasında.
Dünyanın çeşitli ülkelerinden festivale başvuran 1000’e yakın film arasından seçilen kısa filmler, Kısa İyidir bölümünde izleyicileri farklı ülkelerin yenilikçi sinemasıyla tanıştıracak. Bu bölümde ABD, Almanya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Hollanda, İngiltere, İspanya, İsveç, İsviçre, Ürdün, Portekiz, Romanya ve Sırbistan’dan kısa filmler izleyicilerle buluşacak.

Bu bölümde gösterilecek filmler arasında Jonas Meier’in yönettiği Alis Gökte, Maria Fredriksson’ın yönettiği Kahve Vakti, Merlin Flügel’in yönettiği Yankı, Ulu Braun’un yönettiği Orman, Eliška Chytková’nın yönettiği Güneş, Ahmad Saleh’in yönettiği Ev, Hisko Hulsing’in yönettiği Hurdalık, Amelie Harrault’nun yönettiği Montparnasse’li Kiki, Gabriel Gauchet’nin yönettiği İnsan Müsveddeleri, Nir Nadler’in yönettiği İki Kişilik Ülke, Sam ve Fred Guillaume’un yönettikleri Ayının Gecesi, Rachel Mayeri’nin yönettiği Şempanzeler için Sinema: Maymunların Aile Yaşamı, Ana Nedeljkovic ve Nikola Majdak Jr’ın yönettikleri Tavşan Ülkesi, Philipp Scholz’un yönettiği Steffi Bunu Beğendi, Jochen Kuhn’un yönettiği Pazar 3, Sam Baixauli’nin yönettiği Kelime Hazinesi, Talkhon Hamzavi’nin yönettiği Parvaneh, João Nicolau’nun yönettiği Gambozinos ve Sylvia Borges’in yönettiği Sana Gidelim mi? bulunuyor.
Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 19. yolculuğuna Edremit Belediyesi’nin katkılarıyla 27 Kasım’da Tuncel Kurtiz’in memleketi Edremit’te başlayacak. 29 Kasım–5 Aralık’taki Ankara gösterimlerin ardından 6-9 Aralık tarihleri arasında, son iki yıl festivale ev sahipliği yapan Sinop’a, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla konuk olacak. Ankara’daki gösterimler Kızılay Büyülü Fener Sineması, Alman Kültür Merkezi ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek.
Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek Gezici Festival, 19. yolculuğuna hazırlanıyor. 27 Kasım–9 Aralık 2013 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak olan festival, bu yıl ilk gösterimlerini 27 Kasım’da Edremit’te gerçekleştirecek. Gezici Festival, 29 Kasım-5 Aralık’taki Ankara gösterimlerinin ardından, 6-9 Aralık tarihleri arasında son iki yıl coşkulu bir şekilde festivale ev sahipliği yapan Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla Sinop’a konuk olacak.
Gezici Festival bu yıl izleyicilerine sürpriz bir açılışla merhaba diyecek. Gezici Festival’in ilk yıllarından itibaren önemli bir destekçisi olan, geçen yıl “bir daha, bir daha” izlediği filmleri kendisiyle birlikte izleme fırsatı bulduğumuz sevgili Tuncel Kurtiz, bu yıl da özel bir bölümle aramızda olacak. Ülkemizde bu yıl çekilen uzun metrajlı filmlerden derlenen Türkiye Sineması 2013 bölümünde yer alan filmlerin yönetmen ve oyuncuları festivalde yapılacak galalarda izleyicilerle bir araya gelecek. Bölümün merakla beklenen filmleri Ankaralı izleyiciyle ilk kez buluşacak.

Gezici Festival, bir kez daha Berlin, Cannes ve Sundance gibi önemli festivallerde gösterilen ve ilgi çeken filmlerden oluşan bir Dünya Sineması seçkisini izleyicilerine sunmaya hazırlanıyor. Bu bölümde ABD’den Fransa ve Lübnan’a, Meksika’dan Kore ve Şili’ye, farklı ülkelerin sinemalarından çarpıcı örnekleri izleme fırsatı bulacaksınız. Gezici Festival izleyicisinin daha önceki yıllardan yakından tanıdığı Şilili yönetmenlerin filmleri Bir Ülke: Şili bölümünde gösterilecek.
Ne Yapmalı? bölümü izleyiciye özgürlük ve demokrasi mücadelesinin yöntemlerini düşünmeye davet edecek. Baskı ve sömürünün olmadığı bir dünya nasıl mümkün olabilir? Bunun için işe nereden başlamak gerekiyor? Bu seçkide yer alan filmler, kolektif mücadelelerden bireysel kahramanlara “Ne Yapmalı?” sorusuna yanıt getiren örnekler üzerinde duracak. Bölüm kapsamında düzenlenecek olan panelde farklı örgütlenme tarzları, demokrasinin temsili ya da katılımcı halleri, kente özgü eylemlilikler ve benzeri soruların yanıtları, filmlerin esinlediği hayallerin ışığıyla birlikte aranacak.
Gezici Festival programında bu yıl, farklı kurgu ve seçkileriyle dikkat çekecek üç özel bölüm bulunuyor. Şiir, roman ve öyküleriyle tanınan, Türkiye edebiyatının önemli isimlerinden; Barış Bıçakçı’nın Gezici Festival izleyicisi için seçtiği iki sürpriz film Barış Bıçakçı: İki Film Arasındaki En Kısa Mesafe bölümünde gösterilecek. Barış Bıçakçı, seçtiği iki filmle, insanlık hallerine, ergenlikten yetişkinliğe geçişe, kaybedilenlere, taşra yalnızlığına yeni bir gözle bakmaya çağırıyor ve iki filmin arasındaki en kısa mesafeyi sorgulatıyor.
Köken Ergun’un Video İşleri bölümünde, dünyada video ve performans alanlarındaki eserleriyle tanınan ve kısa belgeseli Aşura ile bu yıl Berlin Film Festivali’nde ödül kazanan Ergun’un, daha önce Oberhausen, Rotterdam, Sidney ve Zagreb Film Festivallerinde gösterilen video işleri toplu olarak Türkiye’de ilk kez izleyiciyle buluşacak. Festivale konuk olacak Ergun’un çalışmalarını Ankaralılar sürpriz bir sergi ile de daha yakından tanıma fırsatı bulacaklar.

Türkiye’de deneysel sinemanın ilk örneklerinin ortaya çıkmasının 50. yılında Türkiye’den ve deneysel sinema denilince ilk akla gelen ülke olan Avusturya’dan kısa filmler Deneysel Sinema: Avusturya-Türkiye bölümünde izleyiciyle buluşacak.
Artık gelenekselleşen Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri bölümleriyle beraber, küçük izleyiciler için bir canlandırma atölyesi de Gezici Festival programının parçası olacak.
İlk yılından bu yana Gezici Festival’i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün ve eğlenceli afişler sunan Behiç Ak, bu yıl da hazırladığı afişle Gezici Festival’in parçası olacak.
Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebook sayfası ve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izlenebilir.

Bir süredir İnternet’te Başka Sinema adı altında bir oluşumun adını duyuyoruz. Konuyu takip edenler ne olduğu konusunda artık bilgi sahibi oldular. Henüz duymamış olanlara bir de buradan haber olarak verelim. Arkasından da ben de bu yeni oluşum hakkında ilk görüşlerimi ve izlenimlerimi paylaşayım. Önce işin haber tarafı:
——————————
1 Kasım 2013’de izleyicisi ile buluşacak Başka Sinema’da festivallerde izlemeye alıştığımız filmleri farklı bir programla sinemalarda izleme fırsatı bulacağız. Bağımsız filmlerin dağıtımcısı M3 Film ve Kariyo & Ababay Vakfı işbirliğiyle hayata geçirilen Başka Sinema, sinemaseverlerin sabırsızlıkla bekledikleri bağımsız filmleri yıl boyunca erişilebilir kılacak.
İzleyicisine, aynı salonda günde en az üç film sunacak olan Başka Sinema’da filmler bir haftada vizyondan kalkmayacak ve filmler 110 dakikadan uzun değilse ara verilmeyecek. Sürpriz film geceleri, kısa filmler, fragman seansları, gala gösterimleri, seanslardan sonra film ekibiyle sohbetler, izleyicinin katkısıyla yaratılacak etkinlikler, hep seyretmek istediğiniz ama kaçırdığınız filmler Başka Sinema’da izleyicilerini bekliyor.
İlk aşamada Beyoğlu Beyoğlu, Altunizade Capitol, Kadıköy Rexx ve Ankara Büyülü Fener sinemalarında başlayacak olan Başka Sinema’nın ilerleyen aylarda daha fazla ile yayılmasını umuyoruz.
Kasım ayının programında Sen Aydınlatırsın Geceyi, Frances Ha, Mavi En Sıcak Renktir, Hayatboyu ve Byzantium bulunan Başka Sinema kapsamında önümüzdeki aylarda Yozgat Blues, Genç ve Güzel, Geçmiş, Sen Şarkılarını Söyle, Sadece Aşıklar Hayatta Kalır, Le Capital ve Mavi Dalga filmleri de izleyicileri ile buluşacak.
Başka Sinema ile ilgili bilgilere http://www.baskasinema.com/ adresinden ulaşılabileceği gibi Facebook ve Twitter hesaplarından da film ve etkinlik programları takip edilebilir.
——————————
Başka Sinema’nın basın bülteninden derlediğim cümlelerle verdiğimiz bu haberden sonra birkaç maddede görüşlerimi ve Başka Sinema’nın gerçekten başka sinema olabilmesi için gerekenleri toparlamaya çalışayım.
– Genellikle festivalde görmeye alıştığımız ya da vizyona girdiğinde sadece bir ya da iki hafta vizyonda kaldığı için o hafta yakalamak için uğraştığımız, o hafta başka bir işimiz varsa yakalayamadığımız filmleri önceden belli seanslar ile 3-4 haftaya yayılmış şekilde görmek çok güzel.
– Filmlerin, Başka Sinema’nın olduğu tüm sinemalarda ortak seansları olması iyi bir uygulama. Özellikle yeni başlayacak filmlerin İstanbul ve Ankara’da aynı anda başlaması çok olumlu. Bu tip bazı filmler Ankara’ya 3-4 hafta geç geldiğinde ya izlemek isteyen izleyiciler başka yöntemlerle zaten izlemiş oluyordu ya da o hafta basında filmin adını görmüş olan kimi izleyiciler çoktan filmi unutmuş oluyor ve seyirci sayısı düşüyordu (mesela Holy Motors Ankara’ya geldiğinde izlemeyen bir ben kalmıştım galiba).
– Bir önceki maddede İstanbul ve Ankara dedik. Başka Sinema’nın gerçekten başka sinema olması için kesinlikle farklı illere de yayılması gerekli. İlk aşamada bir festival kültürü olan İzmir, Adana ve Antalya gibi iller düşünülebilir. Mutlaka düşünülen bir konudur. Sanırım ilk birkaç ayda mevcut sinemalardaki talep, yaygınlaşıp yaygınlaşmayacağı konusunda etkili olacaktır.
– Başka Sinema için seçilen filmler konusuna gelelim. Yukarda yazdıklarım ve başka kaynaklardan gördüğümüz kadarıyla programdaki filmlerin neredeyse hepsi çeşitli festivallerde zaten İstanbul ve Ankara’da gösterilmiş filmler. Bu filmlerin potansiyel izleyici kitlesinden önemli bir kısmının zaten izlediğini düşünebiliriz. Elbette izlemeyen ve bir kez daha izlemek isteyen (ki ben bazılarını gerçekten ikinci kez izleyeceğim) de hatırı sayılır sayıda kişi vardır ama ilk kez Başka Sinema’da izleyeceğimiz kimi filmler de olmalı.
– Basın bülteninde ve projenin mimarları ile yapılan söyleşilerde Başka Sinema’da klasik filmler izleyebileceğimize dair sinyaller var. Bu da olursa gerçekten başka sinema ile karşı karşıya gelmiş oluruz. Ama bu konuda da belli bir tarza bağlı kalmamak lazım. Eski filmlerin bu tip bir gösterim ağında gösterilme şartları nelerdir bilmiyorum ama klasik filmler denince festival çizgisine bağlı kalınıp Tarkovsky, Bergman, Godard gibi isimlerle sınırlı kalınmamalı (yanlış anlaşılmasın onlar da mutlaka gerekli). Ama bir Cumartesi gecesi Rocky Horror Picture Show’u izlemek, Ghost in the Shell’i ya da Suspiria’yı sinema perdesinde görmek Başka Sinema’yı başka sinema yapacak hamleler olur.
– Proje M3 Film’in bir projesi olduğu için şimdi yazacağım madde biraz zor olabilir ama yine de yazayım. Sadece M3 Film’in değil diğer bağımsız dağıtımcıların filmleri de belli bir anlaşma ile bu ağa dâhil olsa pek güzel olur.
– Film sonrası yapılacak söyleşiler. Bunlar da olacak belli ki. İstanbul için çok daha rahat elbette ama Ankara da ihmal edilmemeli (elbette yayınlaşırsa diğer iller de). Ayrıca söyleşiler sadece film ekibinin katılımı ile sınırlı olmamalı. Eleştirmenler ve akademisyenlerle film okumaları da gayet şık olacaktır.
Şu ilk aşamada Başka Sinema’ya tam destek veriyoruz ve umutluyuz ama yukarda yazdıklarım da olursa gerçekten bambaşka bir deneyim olur. Şimdiden projede emeği geçen herkese yolları açık olsun diyorum.
Genç ve Güzel (Jeune & Jolie / Young & Beautiful):

François Ozon, Genç ve Güzel’de karşımıza cinselliği yeni keşfeden on yedi yaşında genç bir kızın bir yılını getiriyor. Mevsimlerin adlarıyla bölümlere ayrılmış filmin başında tatilde kendisinden biraz büyük bir gençle ilk cinselliği yaşayan Isabelle’in aşk acılarını izleyeceğimizi sanırken henüz ikinci bölümde onun para karşılığı erkeklerle birlikte olmaya başladığını görüyoruz. Bir mevsim de bu şekilde geçerken yaşanan bir olay sonrası hem yaptığı bu işi bırakmak zorunda kalıyor hem de yaptıklarını ailesi ve yakın çevresi de öğreniyor.
Ozon’un Genç ve Güzel‘i hakkında iyi diyen de çoktu, kötü diyen de. İzleyince ben sevmiş olsam da en iyi Ozon filmleri arasına da sokmam. Gündüz Güzeli‘ne selam çakan senaryosu biraz daha doyurucu olsaymış çok iyi olacakmış ki Ozon’un bu konuda çok iyi olabildiğini biliyoruz. Yine de çok başarılı bir keşif olan Marine Vacth başta tüm oyuncular filmi sürüklüyorlar. Filmin özellikle Isabelle’in fahişelik yaptığı ortaya çıktıktan sonraki bölümündeki mizahı da yerli yerinde. Burada annesinin ve üvey babasının kendisine nasıl yaklaşacağını bilememesi, hatta üvey babasının elinin ayağına dolaşması çok güzel verilmiş (Isabelle ve üvey babasının iki farklı sahnede birbirlerini çıplak olarak görmelerini öylesine çekilmiş sahneler olarak görmemeliyiz). Benzer bir mizahı Isabelle’in bebek bakıcılığı yaptığı aile dostlarının evinde de görmek mümkün. Ayrıca tıpkı bir önceki gün izlediğimiz Mavi En Sıcak Renktir’de olduğu gibi burada da Fransız ailelerinde cinselliğe yaklaşımın çok serbest olabildiğini görüyoruz.
Filmin bazı kilit noktalara basit çözümler getirmesi beni biraz rahatsız etti. Isabelle’in fahişelik yaptığının ortaya çıkmasını sağlayan olay mesela. Senaryo gereği bunu tetikleyecek bir olay gerekiyormuş ama Ozon daha iyi bir çözüm bulabilirdi. Ayrıca filmin başında küçük erkek kardeşin cinselliğe olan merakı nedeniyle hikâyeye bir noktada ağırlıklı bir şekilde gireceği hissediliyordu ama onun hikâyesi bir iki eşcinsellik imasının ötesine geçmemiş. Bunun yanında senaryonun çok sevdiğim yerleri de oldu. Isabelle’in zorla götürüldüğü psikolog onun yaptığı hareketleri en basit çözümle hemen babanın eksikliğe bağlamaya çalışıyor. “Kızın paraya ihtiyacı yok ama fahişelik yapıyor, genelde de yaşı büyük müşterileri var, anne baba da ayrılmış, demek ki kız baba figürü arıyor.” Bu klişe analizi yapmak için yıllarını verip okullar bitirmeye gerek yok. Ozon da bu basmakalıp psikolojik analizlerin bir genç kızın psikolojisini çözmeye yetmeyeceği çok başarılı şekilde vermiş.
Sonuç olarak Genç ve Güzel için iyi bir film demek mümkün ama Evde (Dans la Maison / In the House) sonrası Ozon açısından bir geri adım olarak düşünülebilir.
———-
Filmekimi Ankara’nın son gününde sadece bir film izlediğim için bu yazı bir tek bu filmden ibaret oldu. Ama programdaki diğer filmleri Altın Koza ve Altın Portakal’da izlemiştim. Blogu takip edenler okumuştur ama Filmekimi’nde neler izledik diye gelenler için Filmekimi Ankara programında olup da başka başlıklarda bahsettiğim filmlerle ilgili yazdıklarımın da linklerini vereyim:
Sen Şarkılarını Söyle
Moebius
Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma
Sefertası
Sadece Aşıklar Hayatta Kalır
Benim Babam, Benim Oğlum
Hatta başlamışken oldu olacak Filmekimi programında yer alıp da Ankara’ya gelmeyen ama yine farklı festivallerde izlediğim filmlerle ilgili yazdıklarımın da linklerini vermeden geçmeyeyim:
Ömer
Hayatın Baharı (Uçan Süpürge’de Tomurcuk adıyla oynamıştı)
Heli
Geçmiş
Ateşli Bakışlar
Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown):

Belçika’nın Oscar adayı Kırık Çember, hafiften duygu sömürüsüne kaydığı anlar olsa da gayet iyi ve çok etkileyici bir film. Filmin konusu itibariyle duygu sömürüsüne kayması da affedilebilir. Sonuçta filmin başkarakterleri Elise ve Didier’ın beklenmeyen bir hamilelik sonrası çok sevdikleri kızları Maybelle’ın hastalanmasını ve sonrasında gelişen olayları anlatıyor film. Filmin başında karı-kocayı kızlarının hasta yatağı başında görsek de yönetmen Felix Van Groeningen filmi zamanda ileri/geri giden bir yapıda kurmuş. Böyle yapınca da hüzün ile neşeyi dengelemeyi başarmış. Hastalık süreci ne kadar üzücüyse çiftin ilk tanışmalarından hastalığı öğrendikleri noktaya kadar giden süreç de o kadar neşeli. Ayrıca film boyunca sürekli zaman geçişleri olsa da yönetmen bu olayı da iyi çözmüş, hiçbir kafa karışıklığına yol açmıyor.
Filmin müzikleri de soundtrackini almayı düşündürecek kadar başarılı. Zaten filmin içinde müzik önemli bir yer tutuyor. Didier’ın bir müzik grubu var. Elise de onunla tanıştıktan bir süre sonra bu gruba dâhil oluyor. Film boyunca bu gruptan pek çok şarkı dinliyoruz. Hemen hepsi de filmin konusuyla da ilintili bir yandan. Kırık Çember bir Amerikan filmi olsaydı bu filmden bir iki tane Oscar adayı şarkı çıkar derdim. Aslında şarkılar İngilizce olduğuna göre hala şansı olabilir.
Filmin çatışma noktalarından biri de Didier’ın ateist, Elise’in ise dindar olması. İşin içine hastalık ve ölüm temaları girince birbirini çok seven bu iki insanın olaya yaklaşımı da farklı oluyor elbette. Filmin hüznü ve öfkesi o kadar gerçek ki yönetmen ya da yazarının hayatında gerçekten buna benzer bir olay var mı acaba diye düşündüm. Özellikle kök hücre araştırma çalışmalarının yapılmasını engelleyen köktendincilere karşı ciddi bir muhalefeti, daha ötesi öfkesi var filmin. Filmin bir yerinde hiç konu ile ilgili yokken 11 Eylül saldırıları ile ilgili haberi ve George W. Bush’un saldırılar sonrası açıklamasını görüyoruz. Önce anlam veremedim buna ama film ilerleyip Bush’un kök hücre çalışmalarına karşı açıklamaları ile bağlanınca anlamlı hale geldi.
Başrol oyuncuları da iyi bir çift olmuşlar. Özellikle Elise’i canlandıran Veerle Baetens’a hem oyunculuk, hem şarkıcılık, hem de güzellik açısından hayran kaldım. Tüm vücudunu dolduran dövmeleri ile son derece zarif ve güzeldi (sanırım bu film için yapılmış geçici dövmeler). Didier’ı canlandıran Johan Heldenbergh ise zaten filmin uyarlandığı tiyatro oyununun yazarlarından biri, sanırım tiyatroda da aynı rolü oynamış. Bu yüzden metne çok hâkim. Belki de öfkesini bu kadar gerçek bulmamın nedeni de budur.
Son olarak filmden örnek bir şarkı (bu arada İnternet’te filmin içinde geçen tüm şarkıların kliplerini bulmak mümkün ama bazıları arka planda çok kilit sahnelerle geldikleri için spoiler almaktan hoşlanmayanlar dikkat etmeli):
Bir Hurdacının Hayatı (Epizoda u Zivotu Beraca Zeljeza / An Episode in the Life of an Iron Picker):

Belgesel ve kurmaca arasındaki sınırı bulanıklaştıran filmler epey rağbet görüyor son yıllarda ama sevdiğim pek az örneğini gördüm (mesela İki Dil Bir Bavul). Danis Tanovic’in yeni filmi Bir Hurdacının Hayatı da başroldeki karakterlerin kendilerini oynadığı bu tip bir film ve yine bana hitap etmedi. Film zorluklarla dolu yoksul bir yaşamı, kimsenin önemsemediği insanları tüm gerçekliğiyle veriyor ama bunu yaparken sinema duygusunu ne kadar veriyor, tartışılır. Filmdeki karakterlerin gerçekliğine girebilirseniz çevrelerinde adeta görünmez olarak dolaşan bu ailenin dramı sizi etkileyebilir elbette ama sanırım katıksız bir belgeseli tercih edebilirdim. Bu arada filmin Bosna Hersek’in Oscar adayı olduğunu da ekleyelim.
The Canyons:

The Canyons Filmekimi’nin kötü eleştiriler alan filmlerinden biriydi. Bu sefer bu eleştirilere katılacağım ne yazık ki. Bildiğin kötü film olmuş. Filmekimi kapsamında gösterilen filmlerden 21’ini izlemişim. Rahatlıkla en dibe koyabilirim. Ortada erotik film-noir tadında bir şeyler var ama ne erotik tarafı iyi ne noir tarafı. Hayatlarını türlü seks oyunları ile geçiren yapımcı ve onun oyuncu olmaya çabalayan kız arkadaşı çevresinde dönen hikâye 90’ların kırmızı noktalı televizyon filmlerinden hallice. Oyuncular biraz daha iyi olsa belki biraz fark ederdi ama o da olamayınca film de Paul Schrader hanesine eksi bir puan daha oluyor. Yazar Bret Easton Ellis için de öyle elbette. Yine de filmde onun favori temalarının izlerini sürmek mümkün. Lindsay Lohan da bu filmi kendisi için yeni bir fırsat olarak görmüş belli ki ama kimi eleştirmenlerin film kötü ama Lohan iyi şeklindeki yorumlarına katılamayacağım, o da en az film kadar kötü. Filmin en iyi oyuncusu esasen yönetmen olan ve nereden bu filme dâhil olduğunu çözemediğim Gus Van Sant diyeyim, siz anlayın. Muhtemelen Paul Schrader’i kıramadı bir şekilde. Bu arada Schrader’in de hala Taxi Driver ve Raging Bull’un senaristi etiketinin ekmeğini yemesi de ilginç, aradan 40 yıla yakın zaman geçmiş. Elbette çok iyi senaryolardı ama onları başyapıt yapanın Martin Scorsese olduğu yıllar geçtikçe daha iyi anlaşıldı.
Başroldeki James Deen’i film boyunca nerden hatırlıyorum diye düşünüp İnternet’te ufak bir arama yapınca porno oyuncusu olduğunu görmemin üstünde fazla durmasam iyi olacak galiba… Bu arada porno oyuncularını filmde oynatma olayına karşı olmadığımı söylemeden geçmeyeyim yine de. Catherine Breillat’ın iki filminde Rocco’yu gayet iyi kullandığını, Steven Soderbergh’in The Girlfriend Experience’de Sasha Grey’den hiç fena olmayan bir oyunculuk performansı aldığını unutmamak lazım. Aslında çok uzağa da gitmeye gerek yok, Fatih Akın sayesinde Sibel Kekilli’nin içinde de çok başarılı bir oyuncu yattığını da görmüş olduk. Ama bu filmde James Deen’de kesinlikle iyi oyuncu kumaşı olmadığını görüyoruz, porno sektöründe kendisini ünlü yapan özelliklerinin de bu film için bir önemi yok (lütfen çıplak olarak dolaştığı tek bir sahneyi örnek göstermeyin, son birkaç haftada izlediğimiz filmlerde oyunculuk yeteneği çok daha yüksek olan isimlerin çok daha cesur sahnelerde oynadığını gördük). O zaman filme onu seçmek de gereksiz olmuş.
Locke:

Filmekimi’ne son anda dâhil olan Locke güzel bir sürpriz oldu. 23:15 seansı diye salonu boş bırakan Ankaralılar pişman olabilirler. Film tek mekanda (bir araba), neredeyse gerçek zamanda geçiyor ve perdede tek bir oyuncu görüyoruz. Bir nevi Buried. Yönetmen Steven Knight ve oyuncu Tom Hardy’nin aldığı risk daha büyük ama. Buried adamın sağ kurtulup kurtulamayacağı üzerine kurulu idi ve bu soru filmin sonuna kadar gerilim duygusu yaratıyordu. Burada ise Locke’nin hayatında çok kötü şeyler olurken, o arabayı durdurup çıkmak ya da geri dönmek tamamen karakterin kendi ahlaki kararı. Çünkü karşımızdaki karakter çok bağlı olduğu işini ve sevdiği ailesini bırakıp bir gecelik bir ilişkiden olan çocuğunun doğumuna yetişmeye çalışıyor. Ortada onun açısından bir ölüm kalım meselesi yok yani, yolun herhangi bir yerinde fikrinden vazgeçip işine ve evine dönebilir. Onu engelleyen tek şey vicdanı. Bu tarz bir filmde akıcılığı sağlamak zor ama çok iyi üstesinden gelinmiş. Sadece telefondan duyduğumuz çeşitli karakterlerle yaşanan diyaloglar gayet sağlam. Bir de Locke’nin kendi kendine girdiği monologlar var ki, sanki onlar olmasa daha iyi olacaktı. Bu monologlar sayesinde karakterin çocuğuna sahip çıkma ihtiyacının kendi babası ile yaşadıklarından kaynaklandığını öğreniyoruz ama böyle bir açıklama yapılmasına da çok gerek yokmuş aslında.
Son Şans (The Congress):

Beşir’le Vals ile tanıyıp sevdiğimiz Ari Folman’ın yeni filmi Son Şans ile ilgili genellikle olumsuz yorumlar duymuştum. Ama baştan söyleyeyim ben sevdim, özellikle ilk yarısını. Her ne kadar çok yeni bir fikir olmasa da Robin Wright’ı oynayan Robin Wright fikri hoşuma gitti. Ama menajeri olarak Harvey Keitel ve stüdyo sahibi olarak Danny Huston gibi tanınmış isimleri görmek işi biraz bozdu. Keşke o rollerde de Robin Wright’ın gerçek menajerini ya da gerçek bir stüdyo patronunu görebilseydik. Stüdyo patronu olarak, kabul etmesi durumunda Harvey Weinstein süper olabilirdi mesela. Bu olamıyorsa en azından tanınmamış oyuncular daha iyi olabilirdi ama Harvey Keitel’in döktürdüğü birkaç sahneyi de başkası o başarıyla oynar mıydı bilinmez.
Oyunculuğun geleceğine ve bugününe dair fikirler de hoşuma gitti. Bu arada filmin konusunu bilmeyenler için kısaca aktaralım. Filmde artık oyuncuların bilgisayar tarafından modellenebildiği yakın bir gelecekteyiz. Bir defa çeşitli hareketleri, duyguları ve sesleri kaydedilen oyuncu ondan sonra bilgisayarın diskinde yer alan bir obje olarak stüdyonun malı oluyor ve hiç haberi olmadan her türlü filmde rol almış olabiliyor. Stüdyo bunun karşılığında oyuncunun sözleşme süresince başka herhangi bir ortamda oyunculuk yapmamasını istiyor. İşte filmin ilk yarısında Robin Wright’ın ikna edilme çabasını izliyoruz. Burada menajer karakteri aracılığı ile oyuncuların bugün de seçme şansları olduğunu düşünürken çeşitli nedenlerle hiç istemedikleri ya da sevmedikleri filmlerde oynadıklarını ya da başta iyi gözükse de son derece yanlış seçimler yaptıklarını vurgulayan sahneler çok başarılıydı.
Filmin ikinci yarısı ise 20 yıl sonra geçiyor ve hemen hemen tümüyle animasyon. İşte bu kısımlarda filmin etkisi düşüyor. Bu kısımları kimi göndermeleri yakalamaya çalışmanın zevki dışında biraz uzatılmış ve içeriği çok doldurulmuş gözükse de yetersiz buldum. Hâlbuki filmin uyarlandığı Stanislaw Lem romanının asıl ele aldığı konu da bu kısımmış sanırım. Sırf animasyon bölümlerinden hareketle filme zayıf denirse katılabilirim ama birisi izlememi tavsiye eder misin derse evet diyeceğim bir film Son Şans.
Pislikler (Les Salauds / Bastards):

Claire Denis’in herkese göre filmler yapmadığını biliyoruz zaten. Pislikler‘in de kolay içine girilen bir film olmasını beklemiyorduk. Bir gemi kaptanının kızkardeşine yardım etmek için işini gücünü bırakıp Paris’e dönmesi ile açılan film giderek karışık bir intikam hikâyesine dönüşüyor. Denis’in filmlerinin içeriği zaten çok karanlık olabiliyor zaman zaman, bu kez görsel olarak da sanırım en karanlık filmine imza atmış. Filmde karakterlerin motivasyonlarını tam anlamıyla kavrayabilmek de güç, en azından belli bir yere kadar. Filmin finalinde büyük bir gizemi çözüyor gibi gösterilen kayıp görüntüler ise o noktaya gelinceye kadar zaten tahmin ettiğimiz bir olayı açıklığa kavuşturuyor aslında. Ama karanlık ve karışık yapısına rağmen sevmedim de diyemiyorum filmi. Belli bir çekiciliği var. Ve tabii ki Tindersticks. Herhangi bir Claire Denis filmi Tindersticks nedeniyle +1 olarak başlıyor zaten. Bu filmde de müzikleri atmosfere çok iyi uyum sağlıyor.
Ilo Ilo:

Ilo Ilo iddiasız, küçük ama sevimli ve iyi bir film nitelemesinin çok iyi uyduğu bir film. Filmde 90’lı yıllarda ekonomik kriz içindeki Singapur’da orta düzeydeki bir ailenin Filipinli bir hizmetçi tutması ve gelişen olaylar anlatılıyor. Film bir yandan evin oğlunun hizmetçiyi zamanla annesinin yerine koyması, bir yandan da ailenin kötüleşen ekonomik durumu üzerinden gidiyor. Hizmetçi çocuk arasındaki ilişkinin düşmanlıktan bir nevi anne-oğul ilişkisine dönüşmesi başarılı bir şekilde anlatılmış. Çocuğun yaşı bunun için fazla küçük ama yönetmenin bu ilişki içinde çok çok hafiften cinselliği de yoklayıp oradan incelikli olarak çıkması da başarılı. Ekonomik kriz meselesinde de aslında dünyanın her yerinde yakın zamanlarda birbirine benzer olayların yaşandığını bir kez daha görüyoruz. İşini kaybedip de hala işe gidiyorum numarası yapan adam teması hiç yabancı değil. Hatta bir Uzakdoğu filminde de tamamen aynı izleği gördüğümü hatırlıyorum. Burada dikkat çekici olan unsurlardan birisi, gayet saf bir kişilik gibi duran kadının aslında her şeyin farkında olması ama durumu kocasının yüzüne vurmak istememesi. Genel olarak Ilo Ilo’nun hikayesinin çok orijinal olduğunu söyleyemeyiz belki ama güzel ve akıcı bir sinema diliyle işlenmiş.
Mavi En Sıcak Renktir (La Vie d’Adèle / Blue Is the Warmest Color):
![]()
Geldik Filmekimi Ankara’nın en ilgi çeken, biletleri en çabuk tükenen filmine. Sanırım diğer illerde de bu şekilde oldu. Hem Altın Palmiye kazanmış bir film hem de adından başka nedenlerle de çok sık bahsedilince üç saatlik bu film doldu taştı. Hayal kırıklığına uğrayan arkadaşlar oldu ama bence iyi hatta çok iyi bir film Mavi En Sıcak Renktir. Altın Palmiye biraz fazla mı? Mümkün. Ama üzerinde düşündükçe daha çok sevdiğimi anlıyorum. Sanırım vizyona girdiğinde bir kez daha izleyeceğim.
Filmin basitçe iki genç kızın aşkını anlattığını herhalde sinema ile az çok ilgisi olan herkes biliyordur artık. En başta oyuncularından bahsetmeli. Elbette Adèle ve Emma’yı canlandıran Adèle Exarchopoulos ve Léa Seydoux’dan bahsedeceğiz. Bu uzun filmin tümü onlar üzerine kurulu, diğer oyuncular neredeyse birer figüran konumundalar. Yönetmen Abdellatif Kechiche neredeyse tüm filmi yakın plan kullanarak çekmiş. Her iki oyuncu da yakın planla çalışmak zorunda kalıp yüzleri ile duyguları ifade etmekte çok iyiler. Filmin kalan kısmında da zaten bu sefer tüm vücutlarını kullanmak zorunda kalmışlar ki orada da çok başarılı ve cesurlar. Aslında Emma karakterinin başlardaki ilk tanışma sahnesini saymazsak (ki o sahneyi de atlamamak lazım aslında, sadece ufak birkaç bakışla gördüğüm en iyi ilk görüşte aşk sahnelerinden biri çıkmış ortaya) neredeyse ilk bir saat sonrasında filme dâhil olduğunu düşünürsek filmin tüm ağırlığının Adèle üzerinde olduğu daha iyi belli oluyor. Zaten filmin orijinal adı da Adèle’in Yaşamı anlamına geliyor. O yüzden her ne kadar her ikisi de çok iyi olsa Adèle’i biraz daha başarılı buldum. Yakın zamanda her iki oyuncunun da Kechiche’nin çalışma tarzı üzerine epey sert açıklamalarını okuduk, hatta onunla bir daha çalışmak istemediklerini duyduk ama ne şekilde olursa olsun yönetmen her ikisinden de çok iyi bir performans almış.
Filmin adını çokça duymamızı sağlayan uzun ve cesur sevişme sahnelerini ise film için gerekli buldum. Her sahneyi öncesinde ya da sonrasında gelen olay ışığında değerlendirirseniz anlamlı oluyor. Kısaca şöyle özetleyelim. Mastürbasyon sahnesi Adèle’in bir kadından etkilendiğini göstermesi açısından gerekli zaten. Bir erkek ile sevişmesi de benzer şekilde o sevişmeden yeterince zevk alamadığını gösteriyor. Asıl konuşulan Adèle ve Emma arasındaki on dakikayı bulan uzun sevişme sahnesi ise hem bu ilişki içinde cinselliğin yerinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor, hem de ikilinin kendilerini serbest bıraktıkları durumdaki hallerini gözler önüne seriyor. Bunun önemi de filmin ilerleyen kısımlarında ayrı ayrı her ikisinin de ailesinin evlerinde seviştiklerinde aradaki farkı görebildiğimiz zaman anlaşılıyor. Emma’nın evinde aileleri çok yakında olsa da yine kendilerini serbest bırakabilirken, Adèle’in evinde kendilerini frenlemek zorundalar. Peki film sinemalarımızda gösterime girdiğinde bu sahneler kesintisiz oynar mı? Biraz zor. Bekleyip göreceğiz bakalım.

İki karakter ve aileleri arasındaki farklar sadece cinsellikle ilgili kısımlarda ortaya çıkmıyor elbette. Filmin aileler ile yenilen ve arkadaşlar için hazırlanan yemek sahneleri ve buradan hareketle kültür farkına bakışı da başarılı. Özellikle arkadaşlar arasında yenilen yemekte Adèle’in kendini ezilmiş hissetmesi çok ince bir şekilde verilmiş. Kechiche ilişkinin başlangıcı, gelişimi ve bitişini çok iyi planlayarak adım adım perdeye yansıtmış. İkilinin hayatında yeni bir gelişme olduğunda bunun ipuçlarının filme yaymış olduğunu görüyorsunuz.
Film üç saat ama filmden şu kısımları çıkartalım diyebileceğimiz pek bir şey yok. Hatta daha ilginci bazı noktaların eksik kaldığını düşünüyorum. Mesela daha Adèle kendi cinselliğinden emin değilken onu lezbiyen olarak damgalayan ve üzerine giden okul arkadaşları (bu arada kendisi ile tanıştığımızda Adèle henüz lise öğrencisi) ile gerçekleştirdiği uzunca ve etkili bir tartışma sahnesi sonrasında Adèle’in okulda olanlarla nasıl başa çıktığı bir soru işareti olarak kalıyor. Filmin 45 dakika daha uzun bir kurgusunun daha yapılabileceğine dair haberler de okuduk yakın zamanda. Üç saatlik bir film için bunu söyleyeceğimi sanmazdım ama böyle bir kurgu daha da iyi olabilir belki de (aslında Lord of the Rings gibi bir örnek daha var bu konuda).
Bu arada her ne kadar senaryo Abdellatif Kechiche ve Ghalia Lacroix’e ait olsa da filmin bir çizgi roman uyarlaması olduğunu da unutmamak lazım. Ne kadar sadık bir uyarlama olduğunu okumadığım için bilmiyorum ama çizgi romanları hala çocuk işi olarak görenler varsa (ki sayıları epey azaldı sanırım) Altın Palmiye kazanmış bir filmin çizgi roman uyarlaması olabileceğini tekrar hatırlatmak gerek. Ufak bir not daha. Çizgi romanda ana karakterin adı Clémentine. Filmde Adèle olarak değiştirilmesinin nedeni belki de Kechiche’nin başrol oyuncusunun gerçek adı ile karakterinin adının aynı olmasını istemesi.