27 Eyl 2013 için arşiv

Tayfa Kitapkafe’de ‘Türk Sineması ve Arabesk’ kitabı konuşulacak

Ankara’da gerçekleştirdiği sinema etkinlikleriyle dikkatleri çeken Tayfa Kitapkafe, sonbahar dönemine film gösterimi ve söyleşiyle başlıyor. Derviş Zaim’in unutulmaz filmi Tabutta Rövaşata gösteriminin ardından, yazar Ahsen Yalvaç’la ilk kitabı “Türk Sineması ve Arabesk” üzerine söyleşi gerçekleşecektir.

Yazar Ahsen Yalvaç’ın Agora Kitaplığı’ndan çıkan ‘Türk Sineması ve Arabesk’ kitabı üzerine gerçekleşecek söyleşide, yenilikçi Türkiye sinemasının ‘Tabutta Rövaşata’, ‘Üçüncü Sayfa’, ‘Kasaba’ ve ‘Güneşe Yolculuk’ filmleri üzerine yoğunlaşılacak, bir ‘şehir sanatı’ olan sinemada,  yine şehrin doğurduğu bir popüler kültür olarak ‘arabesk’in nasıl işlendiğini ve günümüz toplumunun kültürel dokusunda bu öğelerin nasıl yer ettiği tartışılacak. Kitapta yer alan filmlerden biri olan Derviş Zaim’in yönettiği ‘Tabutta Rövaşata’ söyleşi öncesi seyirciyle buluşacak.

Film Gösterimi ve Söyleşi – 27 Eylül Cuma
19:00 – Tabutta Rövaşata (Yönetmen: Derviş Zaim, 1996)
20:30 – ‘Türk Sineması ve Arabesk’ kitabı üzerine söyleşi

Konuk: Ahsen Yalvaç
Moderatör: Sinan Yusufoğlu
Film gösterimi ve söyleşi ücretsizdir!

Adres:
Tayfa Kitapkafe
Selanik Cad. 82/32 Kızılay-Ankara
Tel: 0312 424 11 99

Reklamlar

Altın Koza 2013 İzlenimleri – 6. Gün: Sadece Aşıklar Hayatta Kalır, Uçan Balıkların Yazı

Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive):

Jim Jarmusch vampir filmi çekiyor haberleri ilk çıktığında kafamda ufak bir şüphe oluştuğunu itiraf etmeliyim. Yoksa Jarmusch popüler akımlara mı kayıyordu? Cevap tabii ki hayır. Evet, Only Lovers Left Alive‘ın ana karakterleri vampir ama film şimdiye kadar izlediğiniz vampir filmlerinden epey farklı. Evet filmde bir aşk hikayesi var, yakışıklı ve güzel vampirler de var ama işte film nihayetinde bir Jarmusch filmi. Adam ve Eve yüzyıllardır bu dünyada yaşayan iki vampir (isimler tesadüf mü sizce, elbette değil). Filmin başında dünyanın ayrı köşelerinde yaşasalar da birbirlerine olan aşları hala devam ediyor. Adam halen teknolojinin son olanaklarından faydalanmayı reddeden, mümkün olduğunda analog olarak yaşamak isteyen bir kişilikken Eve’i iPhone kullanan bir vampir olarak görüyoruz. Yine de her ikisi de bulundukları dünyaya yabancılaşan sanatla iç içe yaşayan karakterler onlar (o kadar çok sanat eserine gönderme yapılıyor ki, saymak zor). Sadece sanat değil tarih boyunca yaşayan bilimadamları ile ilgili göndermeler bile var film içinde. Dünyanın gittiği yerden de pek memnun değiller. İnsanları zombi olarak adlandırmaları da bu yüzden.

Tom Hiddleston ve Tilda Swinton da o kadar iyiler ki. Sadece oyunculuk olarak değil perdeden yayılan enerjileri ile de seyirciyi etkiliyorlar. Zaten belli ki Jarmusch da onlara hayran hayran bakmış. Sadece sokakta yürüdükleri kimi sahnelerde bile ağır çekimde yavaş yavaş izlememizin nedeni bu belki de. Zaten filmin büyük kısmı seyircide yarattığı his üzerinden gidiyor. Çok sevdiğiniz, bunu içinizde hissettiğiniz ama neden sevdiğinizi kelimelere tam olarak dökemediğiniz bir film bir anlamda. Vampir filmi deyince bol kan ve korku görelim diyenlere göre de değil, Twilight isterim diyenlere de. Jarmusch sevenleri ise buraya alalım.

Uçan Balıkların Yazı (El Verano de Los Peces Voladores / The Summer of Flying Fish):

Keşke Altın Koza’nın kapanışını Only Lovers Left Alive ile yapsaymışım. Son anda Uçan Balıkların Yazı‘nı programa katınca iş değişti. Film Şili’de toprak sahipleri ve işçiler arasındaki bazıları ufak, bazıları daha ciddi bir takım sorunları arka arkaya sıralayarak şeyler söylemeye çalışıyor ama olamıyor. Yönetmen iki taraf arasındaki bu olaylarla filmin altını dolduruyor, dolduruyor, dolduruyor ama gerisini getirmiyor. Tabir yerindeyse ateşin altına odunları koyuyor ama bir türlü o kıvılcımı çakamıyor. Karakterler de ilgi çekici olmayınca daha doğrusu bir karakter yaratamayınca film de zayıf kalıyor.

Altın Koza 2013 İzlenimleri – 5. Gün: Zombi ve Hayalet Tren, Tanrı ve Şeytan Güneşin Ülkesinde, Uyumsuz Adam, Hamlet İş Dünyasında

Zombi ve Hayalet Tren (Zombie ja Kummitusjuna / Zombie and the Ghost Train):

Zombi ve Hayalet Tren, ismini ilk duyanların beklediğinin tersine bir korku filmi değil. Zombi lakaplı bir müzisyenin hüzünlü yokoluş hikâyesi. Ama yönetmen Mika Kaurismäki öyle tümüyle hüzünlü bir film de yapmamış beklenebileceği gibi. Kahkaha ile güldüren sahneler ve rock’n roll da var filmde. Film hakkında hiç bilginiz yoksa göreceğiniz bazı mekânlar ve sahneler sizi oldukça şaşırtacak. Açılış ve kapanış İstanbul’da geçiyor çünkü. Ali Özgentürk ve Halil Ergün gibi isimler de filmde karşımıza çıkan tanıdık isimler. Aslında filmi komedi ve hüznün bir birleşimi olarak düşünürsek işin komedi yönünün Finlandiya, hüzün kısmının ise çoğunlukla İstanbul ile özdeşleştiğini söyleyebiliriz. Filmin hikâyesinin çıkış noktası olan müzisyen de hayatının bir bölümünü İstanbul’da geçirmiş zaten. Filmde aklıma takılan bir nokta Zombi’nin İstanbul’a düşkünlüğü oldu. Finlandiya’da kendi başına kalmayı seçtiği mekânlarda bile İstanbul’dan hatıralar var. Onun bu bağlılığının nedenlerini filmde bulamadım tam olarak.

Tanrı ve Şeytan Güneşin Ülkesinde (Deus e o Diabo na Terra do Sol / Black God, White Devil):

Bazı filmler hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile adları ile hemen dikkat çekiyorlar. Tanrı ve Şeytan Güneşin Ülkesinde de bu filmlerden biri. 1964 yapımı olan bu Brezilya filmi bugünden bakınca biraz eskimiş görülebilir ama dönemi için gayet başarılı. Film, halk şarkıları eşliğinde anlatılan epik bir hikâye olarak kurulmuş. Aynı zamanda belirgin bir western havası da var. Patronunu öldürmek durumunda kalan ve karısıyla beraber kaçmaya başlayan Manuel’in öyküsü bir din adamı ve bir çete liderinin güç savaşları arasında kalıyor. İşin içine bir de kiralık katil girince işler karışıyor. Aslında böyle anlatınca film bir aksiyon filmi olarak gözükse de söz konusu western teması sadece filmin altyapısını oluşturuyor. Kimi sahnelerin epey yavaş olduğunu da söylemeli. Örneğin epey uzunca süren bir taş taşıma sahnesi var ki seyircilerin bir kısmının sıkılıp çıkmasına neden oldu. Ama bu film de sabredildiği takdirde karşılığını veren filmlerden.

Filmin anlattıkları hala geçerli. Temel olarak halkın farklı güç odaklarının kendisini yönlendirmesine izin vermemesi gerektiğini söylüyor. Bu anlamda Tanrı ve Şeytan olarak tanımlanan iki farklı uç değil halkın kendi gücü önemli deniyor. Zaten bu iki farklı ucun kimi zaman birbirinden çok da farklı olamadığını da belirtiyor film.

Uyumsuz Adam (Den Brysomme Mannen / The Bothersome Man):

2006 yapımı Uyumsuz Adam, zevkine güvendiğim arkadaşların izleyip çok sevdiği bir filmmiş meğerse. Bunca festival takip eden birisi olarak atlamışım nedense. Gerçekten çok iyi bir yapım. Film, bir gün kendini yeni bir şehirde ve yeni bir işte bulan Andreas’ı anlatıyor. Durumu çok fazla sorgulamadan işinde çalışmaya başlıyor, bir kadınla tanışıp birlikte yaşamaya başlıyor. Ara sıra kopan parmağının yerine gelmesi gibi tuhaf olaylar da oluyor ama Andreas burada iyi bir yaşam da kurunca bu durumun üzerinde de fazla durmuyor. Ama zamanla şehirde bir şeylerin eksik olduğu Andreas’ın giderek daha fazla dikkatini çekmeye başlıyor. Herkes yaşadığı hayattan mutlu ama şehirdeki insanlar duygusuz gibi. Andreas ise farklı bir şey aramaya başladıkça dışlanıyor. Şehir sürreal gibi duruyor aslında ama yönetmen Jens Lien ve senaryo yazarı Per Schreiner belirgin bir şekilde modern yaşamı betimliyor. Ne de olsa farklı bir şey aramadıkça, düzene ayak uydurdukça çok mutlu olabilirsiniz. Uyumsuz Adam için rahatlıkla festivalin en iyilerinden diyebilirim.

Hamlet İş Dünyasında (Hamlet Liikemaailmassa / Hamlet Goes Business):

Hamlet İş Dünyasında, Aki Kaurismäki’nin kendi meşrebince yaptığı bir Hamlet uyarlaması. Shakespeare’in eserlerinin zamansız olduğu söylenir. Film bunu bir kez daha gösterirken Kaurismäki filmlerinin özelliklerini de taşıyor. Kaurismäki’nin kendisine özgü mizahı, vazgeçemediği rock’n roll ve elbette fetiş oyuncusu Kati Outinen yerli yerinde. Hikayeyi bir fabrikaya taşıyan Kaurismäki, belli bir noktaya kadar bildiğimiz Hamlet hikayesini anlatmış. Oyundaki pek çok karaktere yer var filmde. Hatta Rosencrantz ve Guildenstern bile ihmal edilmemiş. Bazen isimlerde ufak tefek değişiklikler var ama. Ancak Hamlet’in bildiğimiz olay kurgusu finalde yaşanan bir hatta iki sürpriz ile değişiyor. Orada da Kaurismäki belli ki işçi sınıfını öne çıkarmış. Hamlet İş Dünyasında  en iyi Aki Kaurismäki filmlerinden biri değil belki ama en azından ustanın ilk dönem filmlerini tamamlamak için izlenmeli.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 262.554 hits
Eylül 2013
P S Ç P C C P
« May   Eki »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: