Şubat 2009 için arşiv

Vizyon Takibi: Pandora’nın Kutusu, Niko: Yıldızlara Yolculuk, Bir Alışverişkoliğin İtirafları, The Spirit

Pandora’nın Kutusu:

Sinemamızın en iyi yönetmenlerinden Yeşim Ustaoğlu’nun yeni filmi Pandora’nın Kutusu ne yazık ki yine az sayıda salonda gösterime girdi ve muhtemelen seyirci sayısı da az olacak. Oysa önümüzde sezonun en iyi Türk filmlerinden biri var. Ustaoğlu bu kez bir ailenin hikayesi temelinden modern insan, büyükşehir yaşamının tıkanmışlıkları gibi konular üzerine bir şeyler söylüyor. Hikayenin ve ailenin merkezine, ailenin Alzheimer hastalığına yakalanmış annesi konmuş. Aslında bu karakter olmasa da üç kardeş ve onların birbirleri ve çevreleri ile olan ilişkilerinin sorunsuz olduğunu söylemek mümkün değil ama anne figürü bir katalizör olarak olayların gelişmesini hızlandırıyor belki de. Özellikle ailenin en küçüğü Murat üzerindeki etkisi büyük oluyor. Filmin hikayesi ilk görüldüğünde Alzheimer hastalığına odaklanan bir duygu sömürüsü filmi sanılabilir. Hatta pek çok yönetmenin elinde de bu hale gelebilirdi. Oysa senaryo yazarlarından biri de olan Ustaoğlu’nun niyeti kesinlikle bu değil ve hastalığı bir motif olarak kullansa da bazen en akıllıca sözleri de o yaşlı kadına söyletmiş.

Filmdeki en yaşlı oyuncu olan Tsilla Chelton’dan tutun da en genç oyuncu Onur Ünsal’a kadar herkes çok başarılı ve çok doğal. Kesinlikle rol kesmeden, karakterleri içlerine sindirerek oynamışlar. Filmin bir olumlu yanı da mekan kullanımı. Daha ilk filmi olan İz’den beri bu konuda çok başarılı olan Ustaoğlu bu filmde de hem kırsalı hem büyük şehri çok başarılı bir şekilde beyazperdeye yansıtıyor. Üstelik bu mekanlara karşı tek bir bakış açısı da yok. Karakterlerin durumlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Örneğin anneanne-torun ikilisinin dolaştığı İstanbul son derece huzur verici ve insanın içini açan bir İstanbulken, bir gece erkek arkadaşından ayrılan kardeşlerden birinin içine daldığı İstanbul adeta bir cehennemi andıran bir kaos içinde, insanın üzerine üzerine gelen bir şehir oluveriyor.

Her türlü erdemi ile gösterimden kalkmadan sinemada izlenmesi gereken bir film.

Niko: Yıldızlara Yolculuk (Niko – Lentäjän poika / Niko & The Way to the Stars):

Annesi ile beraber yaşayan küçük ren geyiği Niko hiç görmediği babasının Noel Baba’nın hava kuvvetlerindeki ren geyiklerinden biri olduğuna inanmaktadır. Ancak arkadaşları ona inanmaz ve onunla sürekli dalga geçerler. Niko da bir gün babasını aramak için yola çıkar.

Finlandiya’nın en pahalı animasyon filmi olarak lanse edilen filmin konusu kısaca bu şekilde. Bir de ortada kötü karakterler olarak geyiklerin peşindeki kurtlar var. Doğrusu Amerika’dan gelen çok daha başarılı rakiplerinin yanında hem teknik hem de senaryo açısından geride kalan bir film Niko. Artık çoğu animasyonda büyükleri de bir şekilde kendine bağlayacak unsurlar oluyor. Burada ise tümüyle küçük yaştaki çocuklar hedef kitle olarak görülmüş. Böyle olunca bırakın anne babaları ya da animasyon sever yetişkinleri, biraz büyük yaştaki çocukların bile sıkıldıkları gözlemlenebiliyor. Yine de kendine güven, cesaret gibi değerlerin önemini vurgulayan, ailenin gerçek değerinin üzerinde duran, belli bir yaşın altındaki çocuklara zevk verebilecek bir film. Ama animasyondan farklı beklentileri olanlar uzak durmalı.

Bir Alışverişkoliğin İtirafları (Confessions of a Shopaholic):

Pırıl pırıl vitrinler, gösterişli giysiler, birbirinden çekici ayakkabılar ve bunları almak istediğinizde size son derece uygun gelen ödeme imkanları. İşte filmimizin ana karakteri Rebecca’nın hiç dayanamadığı şeyler bunlar. Onun onlarca kredi kartı var, aldığı onlarca kıyafet, ayakkabı vs. nedeniyle de binlerce dolar borcu. Hele bir de işsiz kalınca olanlar oluyor. Hayalindeki iş olan bir moda dergisinde çalışmak yerine bir şekilde bir ekonomi dergisinde çalışmaya başlayıp insanlara birikimlerini nasıl değerlendirecekleri konusunda tavsiyeler vermesi ise tam bir ironi.

Filmin fragmanından, afiş ve fotoğraflarından da anlaşılabileceği gibi son derece renkli, cıvıl cıvıl, bol bol ışıltılı kıyafetler görebileceğimiz bir film. Ama bu nedenlerden dolayı sadece moda ile ilgili bir kesime hitap ettiğini düşünmek yanlış olur. Şöyle bir durup düşündüğünüzde Rebecca’nın kıyafetlere olan saplantısının kimimizde en yeni cep telefonuna sahip olma ihtiyacı, kimimizde en yeni teknolojideki televizyonu otura odamızda görme ihtiyacı, bazılarımızda da DVD-Blu Ray koleksiyonu yapma şeklinde tezahür ettiğini görmek mümkün. Bu nedenle aslında Rebecca’nın yaşadıkları, bir komedi filmi kapsamında biraz abartılmış olsa da tüketim kültüründe yaşayan bizlere hiç de uzak değil. Bu anlamda filmin tüketim kültürüne de gayet sıkı eleştirilerde bulunduğu söylenebilir.

Ama yine de bu eleştiriler çok da ön plana çıkmıyor. Sonuçta karşımızda romantik komedi kalıplarına uyan bir film var ve tabii ki kaçınılmaz bir aşk hikayesi. Güzel kızımız ile yakışıklı çocuk her zaman olduğu gibi filmin başında birbirlerinden hiç hoşlanmazken zamanla birbirlerini tanıyarak hoşlanmaya başlıyorlar. Kimi zorluklar olsa da sonuç mutlu son elbette. Her ne kadar filmin bu kısmı da klişelere dayansa bile çok sıkıcı değil. Zaten tüm film Isla Fisher’in sevimli oyunculuğu ve güzelliği ile izlenir bir hal alıyor. Sonuçta orta karar ama en azından içerdiği tüketim toplumu eleştirisi ile izlemeye değer bir film.

The Spirit:

Bir kaç yıl önce Sin City çok başarılı bir çizgi roman uyarlaması olarak dikkat çekmiş, pek çok kişi tarafından adeta bir başyapıt olarak selamlanmıştı. O filmin yönetmenliğini Robert Rodriguez ile birlikte aynı zamanda Sin City çizgi romanının da yaratıcısı olan Frank Miller üstlenmişti. Bu kez bir başka çizgi roman uyarlamasının kamera arkasında Miller tek başına ama bu kez kendi çizgi romanını değil Will Eisner’in The Spirit’ini uyarlıyor.

Fragmanlardan gördüğümüz kadarıyla The Spirit’in görsel yapısı fena halde Sin City’yi andırıyordu. Filmi izleyince bunun doğru olduğu anlaşılıyor. Her iki filmin senaryo yazarı da zaten Miller. Peki senaryo yazarları aynı, yönetmenleri bir eksiği ile aynı, görsel yapısı çok benzer olan bu iki filmi birbirinden bu kadar ayıran, Sin City’yi bir başyapıt olarak anarken bu filmin kötü olmasına sebep olan nedir? Filmdeki abartılar dersek, Sin City’de de vardı. Gereksiz komedi unsurları dersek, belki. Ama asıl sorun Sin City’de gerçekten önemsediğimiz, başlarına gelenlerden üzüldüğümüz ya da mutlu olduğumuz, onlarla beraber hikayenin akışına kapılıp gittiğimiz karakterler ve hepsinden önemlisi bir çizgi roman şehri olsa da yaşayan, nefes alan bir şehir vardı. Burada ise ne karakterlerin başına neler geldiğini umursuyoruz seyirci olarak ne de defalarca vurgu yapılan şehrin atmosferini koklayabiliyoruz. Bu kez stil denemesi de oyunculuklar  gibi fazlasıyla abartılı olunca filmden keyif almak da epeyce zorlaşıyor. Filmden kalan tek şey de bir grup güzel kadın oyuncuyu bol dekolteli ya da daracık elbiselerle görmek oluyor. O da iki saate yakın bir filmi izlemek için yetecek bir kazanç değil doğrusu.

Reklamlar

!f Ankara 2009 Gösterimleri Başlıyor

Bu yıl 8.si düzenlenen !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali bir kaç yıldır Ankara’da da !f Ankara başlığı ile düzenleniyor. Ankara’lı sinemaseverler İstanbul’daki program kadar zengin bir program olmasa da bağımsız sinemanın seçkin örneklerini izleme fırsatı buluyorlar. Özellikle bu sezon Ankara’da hiç bir festival ya da sinema etkinliği düzenlenmediği düşünülürse, !f Ankara’nın Ankara’lı izleyicilerin uzunca bir süredir devam eden festival hasretine bir son vereceği söylenebilir. Neyse ki önümüzdeki aylarda Ankara, film etkinlikleri ve festivaller açısından zengin bir döneme girecek.

Bu yıl 26 Şubat-1 Mart tarihleri arasında düzenlenecek olan !f Ankara’da uzun metrajlı filmlerin gösterimleri Afm Cepa Sineması’nda, kısa metrajlı filmlerin gösterimleri ise Odtü-Gisam ve Türk-İngiliz Kültür Derneği’nde gerçekleştirilecek. Ayrıntılı programına web sitesinden ulaşılabilecek olan festivalde öne çıkan filmler şu şekilde sayılabilir:

– Önceki festivalde Pofuduk Koltuk filmleri ile dikkat çeken Duplass kardeşlerin yeni filmi Baghead
– Bir kaç gün önce en iyi belgesel Oscar’ı kazanan Man on Wire
– 8 Oscar’lı Slumdog Millionaire
– David Lynch’in film çekme süreci üzerine çarpıcı bir belgesel, Lynch: Behind the Curtain
– Mickey Rourke’nin geri dönüş filmi The Wrestler
– !f İstanbul’un Keş!f bölümünün galibi Parking
– Michelle Williams’ın çok başarılı bir oyunculuk sergilediği söylenen Wendy & Lucy
– Mamoru Oshii’nin yeni filmi The Sky Crawlers
– Amores Perros, 21 Gram ve Babil filmlerinin senaristi Guillermo Arriaga’nın ilk yönetmenlik denemesi The Burning Plain
– Being John Malkovich, Eternal Sunshine of the Spotless Mind gibi filmlerin senaristi Charlie Kaufman’ın ilk yönetmenlik denemesi Synecdoche, New York

Festival süresince ve sonrasında vakit buldukça izlediğim filmlerle ilgili yorumlarımı eklemeye çalışacağım. Ancak yukarda yer alan filmlerden bazıları sonradan gösterime gireceği için kişisel tercihlerim bir daha yakalayamayacağımı düşündüğüm, daha az adı duyulan filmlerden yana olacak.

SİYAD En İyi Yabancı Filmler Listesini Açıkladı

SİYAD’ın düzenli olarak belirlediği yılın en iyi yabancı filmleri listesi açıklandı. Ancak bu liste 2007 yılı ortasına kadar sezonluk olarak açıklandığı için en son 2007’nin Haziran ayına kadar gösterime giren filmler dikkate alınmıştı. Bu yılki liste, sinemalarımızda 2007’nin ikinci yarısı ve 2008’in tümünde gösterime giren yabancı filmlerin hepsi dikkate alınarak hazırlandı. Türk sineması ödülleri verilirken birinci sıradaki filmin Kan Dökülecek (There Will Be Blood) olduğu zaten açıklanmıştı. İlk 20 sıradaki film aşağıda yer alıyor. Umalım ki kaçıranlar için bir zamanlar olduğu gibi yaz aylarında tekrar bu filmlerden oluşan toplu gösteriler düzenlensin.

1-Kan Dökülecek (There Will Be Blood)
2-İhtiyarlara Yer Yok (No Country For Old Men)
3-4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (4 Luni, 3 Saptamani Si 2 Zile)
4-Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti (The Assasination Of Jesse James By The Coward Robert Ford)
5-Persepolis
6-İşte Özgür Dünya (It’s A Free World…)
7-Aleksandra (Alexandra)
8-Gomorra
9-Sürgün (Izgnanie)
10-Kara Şövalye (The Dark Knight)
11- Sınıf (Entre Les Murs)
12-Yaratık (Gwoemul)
13-Ölüm Geçirmez (Death Proof)
14-Kırmızı Balon’un Yolculuğu (Le Voyage Du Ballon Rouge)
15-Şark Vaatleri (Eastern Promises)
16-Beni Orada Arama (I’m Not There.)
17-Kefaret (Atonement)
18-Fidel’in Yüzünden (La Faute A Fidel)
19-Vol.İ (Wall.E)
20-Kelebek Ve Dalgıç (Le Schandraphe Et Le Papillon)

Bu dönem içinde gösterime girmiş filmler arasında SİYAD üyelerinden oy alabilmiş tüm filmlerin sıralı listesine ve puan dağılımına SİYAD’ın web sitesinden ulaşabilirsiniz.

Bu arada ben de 2007 ve 2008 için yabancı filmler için kişisel top 10 listelerimi buradan paylaşmak istedim.

2007 listesi (bu liste 2007’nin tümünü kapsadığı için SİYAD’ın değerlendirmesinde olmayan filmler de içermektedir):

1- Pan’ın Labirenti (Pan’s Labyrinth)
2- Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti (The Assassination Of Jesse James By The Coward Robert Ford)
3- Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen)
4- Küçük Gün Işığım (Little Miss Sunshine)
5- Kefaret (Atonement)
6- Tutku Oyunları (Little Children)
7- Iwo Jima’dan Mektuplar (Letters From Iwo Jima)
8- Kaynak (The Fountain)
9-  Yaratık (The Host/Gwoemul)
10- Uygunsuz Gerçek (An Inconvenient Truth)

2008 listesi:

1- Kan Dökülecek (There Will Be Blood)
2- İhtiyarlara Yer Yok (No Country For Old Men)
3- Kelebek Ve Dalgıç (Le Scaphandre Et Le Papillon / Diving Bell And The Butterfly)
4- 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (4 Luni, 3 Saptamini Si 2 Zile / 4 Months, 3 Weeks, 2 Days)
5- Vol.İ (Wall-E)
6- Kara Şövalye (The Dark Knight)
7- Utanç (Buda As Sharm Foru Rikht / Buddha Collapsed Out Of Shame)
8- Fidel’in Yüzünden (La Faute A Fidel / Blame It On Fidel)
9- Yasak Bölge (La Zona)
10- Shine A Light

Vizyon Takibi: Recep İvedik 2, Gelinlerin Savaşı, Sevgililer Günü Katliamı 3D

Recep İvedik 2:

Recep İvedik’in ilk filmi seyirci tarafından büyük ilgi ile karşılaşınca devamının gelmesi kaçınılmazdı. Şahan ve Togan Gökbakar kardeşler ve yapımcı Faruk Aksoy seyirciyi çok fazla bekletmeden yeni Recep İvedik filmi ile karşımıza çıktılar. Doğrusu çok fazla bir şey demeye gerek yok. İlk filmi sevenler yine sevecek, sevmeyenler yine sevmeyecek çoğunlukla. Kişisel olarak kimi sahnelerine gülsem de sevmeyenler tarafında yer aldığımı peşin peşin söylemeliyim. Evet kimi sahneleri güldürüyor, bu yönüyle bu sezonun Destere ya da Nekrüt gibi yüzde herhangi bir tebessüm bile oluşturmayan filmlerinden daha iyi olduğunu söylemek mümkün. Ama sadece bu kadarı ortaya iyi bir film çıkartmaya yetmiyor. Doğrusu en fazla 1-2 dakikalık reklamlarda gayet eğlenceli olan Recep İvedik karakteri, iki saatlik bir film için tahammülü zor hale gelebiliyor. Oysa 20-30 dakikalık bir komedi dizisi çok daha uygun olabilirdi. Zaten filmin de oturaklı bir hikayesi olmadığı düşünülürse bu filmden, Recep İvedik İş Arıyor, Recep İvedik Reklamcı, Recep İvedik Kız Peşinde başlıklı çeşitli bölümler çıkabileceği görülebilir.

Ama sonuçta geçtiğimiz hafta sonu ülkemiz tarihindeki en iyi açılışı yapan bir filmden bahsediyoruz. Belli ki toplam hasılatı da çok iyi bir rakam olacak. Sevelim sevmeyelim, önümüzdeki sene Recep İvedik 3’ü görmeye hazırlanalım. Ama en azından Togan Gökbakar’ın Gen filminde daha iyi bir yönetmen olduğunu hatırlamasını ve 90 dakikayı geçmeyen bir süre umalım.

Gelinlerin Savaşı (Bride Wars):

Romantik komedinin bir alt türü olarak tümüyle evlilik sürecine odaklana bazı filmleri sayabiliriz. Gelinlerin Savaşı bunlardan biri. İki kız arkadaş küçüklüklerinden beri evliliklerinin Plaza Oteli’nde olmasını istiyorlar. İkisi de aynı dönemde evlilik teklifi alınca bir kaç hafta aralıklarla düğünlerini yapmaya karar veriyorlar. Bir yanlışlık sonucu her ikisinin de düğünü aynı güne denk gelince birisinin başka bir yer seçmesi gerekiyor. İkisi de buna yanaşmayınca o güne kadar süren dostlukları sona ermekle kalmıyor adeta birbirlerinin en büyük düşmanı oluyorlar.

Doğrusu beklendiği şekilde gelişip beklendiği şekilde biten bir film karşımızdaki. Eğlenceli anları olsa da sonuçta iyi bir komedi filmi izlemiş duygusu ile ayrılmıyorsunuz salondan. Filmin en dikkat çekici yanı ise belki de çevirisinden geliyordu. Filmin bir yerinde American Idol’ın juri üyelerine benzetme yapılan bir yer var. Burada çevirmen muhtemelen bu isimleri bizim seyircimiz tanımaz diyerek, altyazılarda Zerrin Özer ve Armağan Çağlayan isimlerini kullanmış. Tümüyle Amerika’da geçen bir filmde bu isimleri görmek bir anda absürd bir atmosfer oluşturuyordu. Eh, ana karakterlerin isimleri de Liv ve Emma yerine Leyla ve Ebru olsaymış olabilirmiş de bu şekilde olunca bir anlık şok etkisi dışında pek olmamış.

Sevgililer Günü Katliamı 3D (My Bloody Valentine 3D):

3 boyutlu filmler son bir kaç yıldır tekrar ön plana çıkmaya başladı. Aslında 1950’lerden beri kullanılmakta olan 3 boyut teknolojisi bir türlü istenen etkiyi yaratamamıştı. Ancak bu yıl içinde gösterime girecek 3 boyutlu filmlere bakıldığında özellikle insanları tekrar sinemaya çekmek ve korsanı engellemek için de yeni bir ümit olan bu teknolojinin tekrar gündemde olduğunu görebiliriz.

Ancak 3 boyut teknolojisinin çoğunlukla bir oyuncak bulduk, kurcalayalım şeklinde kullanıldığını görüyoruz. Son dönem 3 boyutlu filmler içinde bir tek Beowulf gerçekten 3 boyutu filmin anlatımına bir şeyler katarak kullanabilmişti. Ama bu yıl gösterime girecek olan filmlerden özellikle James Cameron’un filmi yeni bir kapı açabilir. Terminator 2 ile görsel efekt olayını bir üst seviyeye çıkaran Cameron, bu filmi yapmak için senelerdir teknoloji gelişsin diye bekliyordu. Mükemmeliyetçi bir adam olan Cameron, ikna olduysa teknik olarak iyi bir şey çıkarır ortaya. Daha sonra sırada A sınıfı isimlerden Spielberg ve Jackson’ın beraberce girişeceği üç boyutlu Tenten projesi var. Senelerdir Lucas’ın da Star Wars filmlerini tekrar elden geçirip üç boyutlu hale getireceği söyleniyor. Tüm bu isimler de 3 boyutlu film işine girişiyorsa geleceğinin açık olduğunu söyleyebiliriz. Yine de 1954’de Alfred Hitchcock’un da Dial M for Murder’ı 3 boyutlu olarak çektiğini unutmayalım.

Gelelim filme. Bir sevgililer gününde yıllar önceki bir olaya bağlı olarak kasabadaki insanları öldürmeye başlayan bir katil ana korku unsurumuz filmde. Korku filmlerinin her türlü klişesini kullanan ama en azından seyircinin zekasına hakaret etmeyen orta karar bir korku filmi. Üzerinden zaman geçtikten sonra kendini hatırlatacak bir özelliği yok ama izlemek de bir azaba dönüşmüyor en azından. Üç boyut olayını iyi kullanmış mı? Eh fena değil. Bazı sahneler özel olarak 3 boyutlu olduğu için çekilmiş belli ki. Özellikle seyirciye doğrultulan tüfekler, havada uçuşan vücut parçaları ve bol bol gördüğümüz seyirciye doğru savrulan bir takım araç gerecin olduğu sahneler bunun örnekleri. Ama bunlar filme ayrı bir anlam katıyor mu? Hayır.

Bir de eklemeden geçmemek lazım. Uzun zamandır bir filmde gördüğüm en gereksiz çıplaklığa bu filmde rastladığımı belirtmeliyim. Her nedense korku filmlerinde çıplak kadın göstermek bir gelenektir, genellikle ilk ölen de o olur ama burada biraz abartılmış. Herhalde filmin hedef kitlelerinden olan teenage yaş kesimine, kadın anatomisi 3 boyutlu olarak, detayları ile anlatılmak istenmiş.

Oscarlar Sahiplerini Buldu

Ödül sezonunun en son ve en önemli ödülü kabul edilen Oscar’lar bu gece sahiplerini buldu. Ödül töreni Hugh Jackman’ın açılışından sonra Penélope Cruz’un yardımcı kadın oyuncu ödülünü alması ile başladı. En iyi senaryo ödülleri beklendiği gibi Milk ve Slumdog Millionaire’in olurken animasyon ödülü de Wall.E’ye gitti. The Curious Case of Benjamin Button, sanat yönetmeni ve hakedilmiş birer makyaj ve görsel efekt ödülü aldı. Kostüm ödülü ise The Duchess filminin oldu. Gece devam ederken Slumdog Millionaire ikinci ödülünü de görüntü yönetmenliği dalında aldı. Heath Ledger’ın ödülünü annesi, babası ve kız kardeşinin alması ise gecenin duygusal anlarından biriydi. Ayrıca Dark Knight ses kurgusu ödülünü de aldı. Gecenin ilerleyen dakikalarında Slumdog Millionaire ödüllerine ses miksajı, kurgu, müzik ve şarkı ödüllerini de kattı. Yabancı dilde en iyi film ödülü ise Japonya’ya giderek gecenin en büyük sürprizi oldu belki de. Gecenin sonlarına doğru Danny Boyle, Slumdog Millionaire ile en iyi yönetmen ödülünü alarak filmin ödül sayısını 7’ye çıkardı. En iyi kadın oyuncu ödülü beklendiği gibi Kate Winslet’e gitti. En iyi erkek oyuncu ödülünü ise ufak bir sürprizle Sean Penn aldı. Mickey Rourke daha güçlü bir aday gibi gözüküyordu ama diğer güçlü aday da Penn idi zaten. Gecenin en sonunda ise o ana kadar 7 ödül alan Slumdog Millionaire’in en iyi film ödülünü de alarak ödül sayısını 8’e çıkarması kimseyi şaşırtmadı.

Bu arada geçen hafta yaptığım tahminlerde 24 daldaki ödüllerden 17’sini tutturduğumu da bir not olarak ekleyeyim.

Ödül listesi şu şekilde:

En İyi Film: Slumdog Millionaire
En İyi Erkek Oyuncu: Sean Penn (Milk)
En İyi Kadın Oyuncu: Kate Winslet (The Reader)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Heath Ledger (The Dark Knight)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Penélope Cruz (Vicky Cristina Barcelona)
En İyi Yönetmen: Danny Boyle (Slumdog Millionaire)
En İyi Özgün Senaryo: Dustin Lance Black (Milk)
En İyi Uyarlama Senaryo: Simon Beaufoy (Slumdog Millionaire)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Anthony Dod Mantle (Slumdog Millionaire)
En İyi Kurgu: Chris Dickens (Slumdog Millionaire)
En İyi Sanat Yönetmeni: Donald Graham Burt, Victor J. Zolfo (The Curious Case of Benjamin Button)
En İyi Kostüm: Michael O’Connor (The Duchess)
En İyi Makyaj: Greg Cannom (The Curious Case of Benjamin Button)
En İyi Müzik: A.R. Rahman (Slumdog Millionaire)
En İyi Şarkı: “Jai Ho” Müzik: A.R. Rahman Söz: Gulzar (Slumdog Millionaire)
En İyi Ses Miksajı: Ian Tapp, Richard Pryke, Resul Pookutty (Slumdog Millionaire)
En İyi Ses Kurgusu: Richard King (The Dark Knight)
En İyi Görsel Efekt: Eric Barba, Steve Preeg, Burt Dalton, Craig Barron (The Curious Case of Benjamin Button)
En İyi Animasyon (Uzun): WALL·E
Yabancı Dilde En İyi Film: Okuribito / Departures – Japonya
En iyi Belgesel (Uzun): Man on Wire
En İyi Belgesel (Kısa): Smile Pinki
En İyi Animasyon (Kısa): La Maison en Petits Cubes
En İyi Kısa Film: Spielzeugland / Toyland
Jean Hersholt İnsancıllık Ödülü: Jerry Lewis

41. SİYAD Ödüllerini Sonbahar ve Üç Maymun Paylaştı

41. kez verilen SİYAD ödülleri bu gece yapılan törenle sahiplerini buldu. Yılın öne çkan filmlerinden Sonbahar en iyi film seçilirken, Üç Maymun da Nuri Bilge Ceylan’a en iyi yönetmen ödülünü getirdi. Her iki film de 4’er dalda ödül kazanarak eleştirmenler tarafından takdir gördüklerini bir kez daha gösterdiler. Ayrıca 2008’in Türkiye’de vizyona giren en iyi yabancı filmi olarak da Kan Dökülecek (There Will Be Blood) seçildi.

Ödüllerin listesi şu şekilde (hangi filmin kaç oy aldığına dair ayrıntılı listeye SİYAD’ın web sitesinden ulaşılabilir.):

En İyi Film: Sonbahar
En İyi Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
En İyi Kadın Oyuncu Performansı: Hatice Aslan (Üç Maymun)
En İyi Erkek Oyuncu Performansı: Onur Saylak (Sonbahar)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: Tülin Özen (Vicdan)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: Ahmet Rıfat Şungar (Üç Maymun)
En İyi Senaryo: Özcan Alper (Sonbahar)
En İyi Görüntü Yönetimi: Feza Çaldıran (Sonbahar)
En İyi Müzik: Demir Demirkan (Devrim Arabaları)
En İyi Kurgu: Ayhan Ergürsel, Bora Gökşingöl, Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
En İyi Sanat Yönetimi: Natali Yeres (Rıza)
En İyi Belgesel: Devrimci Gençlik Köprüsü (Yönetmen: Bahriye Kabadayı)
En İyi Kısa Film: Unus Mundus (Yönetmen: Senem Tüzen)
En İyi Yabancı Film: Kan Dökülecek (There Will Be Blood)

En İyilerden Önce En Kötüler de Belirlendi

Bu gece verilecek olan Oscar’lardan önce yılın en kötülerine verilen Altın Ahududu Ödülleri’nin (Golden Razzies) sahipleri de açıklandı. 3 dalda ödül alan Paris Hilton ödül listesinin en dikkat çeken ismi oldu. Ayrıca neyse ki bizde gösterime girmemiş olan The Love Guru da en iyi filmle birlikte Mike Myers’a da en kötü erkek oyuncu ve en kötü senaryo ödüllerini(!) de getirdi. Tabii ki hiç kimse ödüllerini almaya gelmedi!

En Kötü Film: The Love Guru
En Kötü Erkek Oyuncu: Mike Myers (The Love Guru)
En Kötü Kadın Oyuncu: Paris Hilton (The Hottie And The Nottie)
En Kötü Yardımcı Erkek Oyuncu: Pierce Brosnan (Mamma Mia!)
En Kötü Yardımcı Kadın Oyuncu: Paris Hilton (Repo: The Genetic Opera)
En Kötü İkili: Paris Hilton ve Christine Lakin ya da Joel David Moore (Hottie & The Nottie)
En Kötü Devam Filmi, Yeniden Yapım ya da Çalıntı: Indiana Jones and The Kingdom of The Crystal Skull
En Kötü Yönetmen: Uwe Boll (1968: Tunnel Rats, In The Name Of The King ve Postal)
En Kötü Senaryo: Mike Myers ve Graham Gordy (The Love Guru)
En Kötü Kariyer: Uwe Boll


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 261.786 hits
Şubat 2009
P S Ç P C C P
« Oca   Mar »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: