Pandora’nın Kutusu:
Sinemamızın en iyi yönetmenlerinden Yeşim Ustaoğlu’nun yeni filmi Pandora’nın Kutusu ne yazık ki yine az sayıda salonda gösterime girdi ve muhtemelen seyirci sayısı da az olacak. Oysa önümüzde sezonun en iyi Türk filmlerinden biri var. Ustaoğlu bu kez bir ailenin hikayesi temelinden modern insan, büyükşehir yaşamının tıkanmışlıkları gibi konular üzerine bir şeyler söylüyor. Hikayenin ve ailenin merkezine, ailenin Alzheimer hastalığına yakalanmış annesi konmuş. Aslında bu karakter olmasa da üç kardeş ve onların birbirleri ve çevreleri ile olan ilişkilerinin sorunsuz olduğunu söylemek mümkün değil ama anne figürü bir katalizör olarak olayların gelişmesini hızlandırıyor belki de. Özellikle ailenin en küçüğü Murat üzerindeki etkisi büyük oluyor. Filmin hikayesi ilk görüldüğünde Alzheimer hastalığına odaklanan bir duygu sömürüsü filmi sanılabilir. Hatta pek çok yönetmenin elinde de bu hale gelebilirdi. Oysa senaryo yazarlarından biri de olan Ustaoğlu’nun niyeti kesinlikle bu değil ve hastalığı bir motif olarak kullansa da bazen en akıllıca sözleri de o yaşlı kadına söyletmiş.
Filmdeki en yaşlı oyuncu olan Tsilla Chelton’dan tutun da en genç oyuncu Onur Ünsal’a kadar herkes çok başarılı ve çok doğal. Kesinlikle rol kesmeden, karakterleri içlerine sindirerek oynamışlar. Filmin bir olumlu yanı da mekan kullanımı. Daha ilk filmi olan İz’den beri bu konuda çok başarılı olan Ustaoğlu bu filmde de hem kırsalı hem büyük şehri çok başarılı bir şekilde beyazperdeye yansıtıyor. Üstelik bu mekanlara karşı tek bir bakış açısı da yok. Karakterlerin durumlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Örneğin anneanne-torun ikilisinin dolaştığı İstanbul son derece huzur verici ve insanın içini açan bir İstanbulken, bir gece erkek arkadaşından ayrılan kardeşlerden birinin içine daldığı İstanbul adeta bir cehennemi andıran bir kaos içinde, insanın üzerine üzerine gelen bir şehir oluveriyor.
Her türlü erdemi ile gösterimden kalkmadan sinemada izlenmesi gereken bir film.
Niko: Yıldızlara Yolculuk (Niko – Lentäjän poika / Niko & The Way to the Stars):

Annesi ile beraber yaşayan küçük ren geyiği Niko hiç görmediği babasının Noel Baba’nın hava kuvvetlerindeki ren geyiklerinden biri olduğuna inanmaktadır. Ancak arkadaşları ona inanmaz ve onunla sürekli dalga geçerler. Niko da bir gün babasını aramak için yola çıkar.
Finlandiya’nın en pahalı animasyon filmi olarak lanse edilen filmin konusu kısaca bu şekilde. Bir de ortada kötü karakterler olarak geyiklerin peşindeki kurtlar var. Doğrusu Amerika’dan gelen çok daha başarılı rakiplerinin yanında hem teknik hem de senaryo açısından geride kalan bir film Niko. Artık çoğu animasyonda büyükleri de bir şekilde kendine bağlayacak unsurlar oluyor. Burada ise tümüyle küçük yaştaki çocuklar hedef kitle olarak görülmüş. Böyle olunca bırakın anne babaları ya da animasyon sever yetişkinleri, biraz büyük yaştaki çocukların bile sıkıldıkları gözlemlenebiliyor. Yine de kendine güven, cesaret gibi değerlerin önemini vurgulayan, ailenin gerçek değerinin üzerinde duran, belli bir yaşın altındaki çocuklara zevk verebilecek bir film. Ama animasyondan farklı beklentileri olanlar uzak durmalı.
Bir Alışverişkoliğin İtirafları (Confessions of a Shopaholic):

Pırıl pırıl vitrinler, gösterişli giysiler, birbirinden çekici ayakkabılar ve bunları almak istediğinizde size son derece uygun gelen ödeme imkanları. İşte filmimizin ana karakteri Rebecca’nın hiç dayanamadığı şeyler bunlar. Onun onlarca kredi kartı var, aldığı onlarca kıyafet, ayakkabı vs. nedeniyle de binlerce dolar borcu. Hele bir de işsiz kalınca olanlar oluyor. Hayalindeki iş olan bir moda dergisinde çalışmak yerine bir şekilde bir ekonomi dergisinde çalışmaya başlayıp insanlara birikimlerini nasıl değerlendirecekleri konusunda tavsiyeler vermesi ise tam bir ironi.
Filmin fragmanından, afiş ve fotoğraflarından da anlaşılabileceği gibi son derece renkli, cıvıl cıvıl, bol bol ışıltılı kıyafetler görebileceğimiz bir film. Ama bu nedenlerden dolayı sadece moda ile ilgili bir kesime hitap ettiğini düşünmek yanlış olur. Şöyle bir durup düşündüğünüzde Rebecca’nın kıyafetlere olan saplantısının kimimizde en yeni cep telefonuna sahip olma ihtiyacı, kimimizde en yeni teknolojideki televizyonu otura odamızda görme ihtiyacı, bazılarımızda da DVD-Blu Ray koleksiyonu yapma şeklinde tezahür ettiğini görmek mümkün. Bu nedenle aslında Rebecca’nın yaşadıkları, bir komedi filmi kapsamında biraz abartılmış olsa da tüketim kültüründe yaşayan bizlere hiç de uzak değil. Bu anlamda filmin tüketim kültürüne de gayet sıkı eleştirilerde bulunduğu söylenebilir.
Ama yine de bu eleştiriler çok da ön plana çıkmıyor. Sonuçta karşımızda romantik komedi kalıplarına uyan bir film var ve tabii ki kaçınılmaz bir aşk hikayesi. Güzel kızımız ile yakışıklı çocuk her zaman olduğu gibi filmin başında birbirlerinden hiç hoşlanmazken zamanla birbirlerini tanıyarak hoşlanmaya başlıyorlar. Kimi zorluklar olsa da sonuç mutlu son elbette. Her ne kadar filmin bu kısmı da klişelere dayansa bile çok sıkıcı değil. Zaten tüm film Isla Fisher’in sevimli oyunculuğu ve güzelliği ile izlenir bir hal alıyor. Sonuçta orta karar ama en azından içerdiği tüketim toplumu eleştirisi ile izlemeye değer bir film.
The Spirit:

Bir kaç yıl önce Sin City çok başarılı bir çizgi roman uyarlaması olarak dikkat çekmiş, pek çok kişi tarafından adeta bir başyapıt olarak selamlanmıştı. O filmin yönetmenliğini Robert Rodriguez ile birlikte aynı zamanda Sin City çizgi romanının da yaratıcısı olan Frank Miller üstlenmişti. Bu kez bir başka çizgi roman uyarlamasının kamera arkasında Miller tek başına ama bu kez kendi çizgi romanını değil Will Eisner’in The Spirit’ini uyarlıyor.
Fragmanlardan gördüğümüz kadarıyla The Spirit’in görsel yapısı fena halde Sin City’yi andırıyordu. Filmi izleyince bunun doğru olduğu anlaşılıyor. Her iki filmin senaryo yazarı da zaten Miller. Peki senaryo yazarları aynı, yönetmenleri bir eksiği ile aynı, görsel yapısı çok benzer olan bu iki filmi birbirinden bu kadar ayıran, Sin City’yi bir başyapıt olarak anarken bu filmin kötü olmasına sebep olan nedir? Filmdeki abartılar dersek, Sin City’de de vardı. Gereksiz komedi unsurları dersek, belki. Ama asıl sorun Sin City’de gerçekten önemsediğimiz, başlarına gelenlerden üzüldüğümüz ya da mutlu olduğumuz, onlarla beraber hikayenin akışına kapılıp gittiğimiz karakterler ve hepsinden önemlisi bir çizgi roman şehri olsa da yaşayan, nefes alan bir şehir vardı. Burada ise ne karakterlerin başına neler geldiğini umursuyoruz seyirci olarak ne de defalarca vurgu yapılan şehrin atmosferini koklayabiliyoruz. Bu kez stil denemesi de oyunculuklar gibi fazlasıyla abartılı olunca filmden keyif almak da epeyce zorlaşıyor. Filmden kalan tek şey de bir grup güzel kadın oyuncuyu bol dekolteli ya da daracık elbiselerle görmek oluyor. O da iki saate yakın bir filmi izlemek için yetecek bir kazanç değil doğrusu.
Bu yıl 8.si düzenlenen !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali bir kaç yıldır Ankara’da da !f Ankara başlığı ile düzenleniyor. Ankara’lı sinemaseverler İstanbul’daki program kadar zengin bir program olmasa da bağımsız sinemanın seçkin örneklerini izleme fırsatı buluyorlar. Özellikle bu sezon Ankara’da hiç bir festival ya da sinema etkinliği düzenlenmediği düşünülürse, !f Ankara’nın Ankara’lı izleyicilerin uzunca bir süredir devam eden festival hasretine bir son vereceği söylenebilir. Neyse ki önümüzdeki aylarda Ankara, film etkinlikleri ve festivaller açısından zengin bir döneme girecek.
SİYAD’ın düzenli olarak belirlediği yılın en iyi yabancı filmleri listesi açıklandı. Ancak bu liste 2007 yılı ortasına kadar sezonluk olarak açıklandığı için en son 2007’nin Haziran ayına kadar gösterime giren filmler dikkate alınmıştı. Bu yılki liste, sinemalarımızda 2007’nin ikinci yarısı ve 2008’in tümünde gösterime giren yabancı filmlerin hepsi dikkate alınarak hazırlandı. Türk sineması ödülleri verilirken birinci sıradaki filmin Kan Dökülecek (There Will Be Blood) olduğu zaten açıklanmıştı. İlk 20 sıradaki film aşağıda yer alıyor. Umalım ki kaçıranlar için bir zamanlar olduğu gibi yaz aylarında tekrar bu filmlerden oluşan toplu gösteriler düzenlensin.

Ödül sezonunun en son ve en önemli ödülü kabul edilen Oscar’lar bu gece sahiplerini buldu. Ödül töreni Hugh Jackman’ın açılışından sonra Penélope Cruz’un yardımcı kadın oyuncu ödülünü alması ile başladı. En iyi senaryo ödülleri beklendiği gibi Milk ve Slumdog Millionaire’in olurken animasyon ödülü de Wall.E’ye gitti. The Curious Case of Benjamin Button, sanat yönetmeni ve hakedilmiş birer makyaj ve görsel efekt ödülü aldı. Kostüm ödülü ise The Duchess filminin oldu. Gece devam ederken Slumdog Millionaire ikinci ödülünü de görüntü yönetmenliği dalında aldı. Heath Ledger’ın ödülünü annesi, babası ve kız kardeşinin alması ise gecenin duygusal anlarından biriydi. Ayrıca Dark Knight ses kurgusu ödülünü de aldı. Gecenin ilerleyen dakikalarında Slumdog Millionaire ödüllerine ses miksajı, kurgu, müzik ve şarkı ödüllerini de kattı. Yabancı dilde en iyi film ödülü ise Japonya’ya giderek gecenin en büyük sürprizi oldu belki de. Gecenin sonlarına doğru Danny Boyle, Slumdog Millionaire ile en iyi yönetmen ödülünü alarak filmin ödül sayısını 7’ye çıkardı. En iyi kadın oyuncu ödülü beklendiği gibi Kate Winslet’e gitti. En iyi erkek oyuncu ödülünü ise ufak bir sürprizle Sean Penn aldı. Mickey Rourke daha güçlü bir aday gibi gözüküyordu ama diğer güçlü aday da Penn idi zaten. Gecenin en sonunda ise o ana kadar 7 ödül alan Slumdog Millionaire’in en iyi film ödülünü de alarak ödül sayısını 8’e çıkarması kimseyi şaşırtmadı.
41. kez verilen SİYAD ödülleri bu gece yapılan törenle sahiplerini buldu. Yılın öne çkan filmlerinden Sonbahar en iyi film seçilirken, Üç Maymun da Nuri Bilge Ceylan’a en iyi yönetmen ödülünü getirdi. Her iki film de 4’er dalda ödül kazanarak eleştirmenler tarafından takdir gördüklerini bir kez daha gösterdiler. Ayrıca 2008’in Türkiye’de vizyona giren en iyi yabancı filmi olarak da Kan Dökülecek (There Will Be Blood) seçildi.
Bu gece verilecek olan Oscar’lardan önce yılın en kötülerine verilen Altın Ahududu Ödülleri’nin (Golden Razzies) sahipleri de açıklandı. 3 dalda ödül alan Paris Hilton ödül listesinin en dikkat çeken ismi oldu. Ayrıca neyse ki bizde gösterime girmemiş olan The Love Guru da en iyi filmle birlikte Mike Myers’a da en kötü erkek oyuncu ve en kötü senaryo ödüllerini(!) de getirdi. Tabii ki hiç kimse ödüllerini almaya gelmedi!
Geleneksel olarak Oscar’lardan bir gece önce verilen Bağımsız Ruh Ödülleri’ne (Independent Spirit Awards) 3 galibiyet ile The Wrestler damgasını vurdu. En iyi film ödülünü alan yapım tabii ki Mickey Rourke’a bir en iyi erkek oyuncu ödülü daha kazandırdı. Bu sezon aldığı ödüllerin sayısını kendisi bile hatırlamıyor olabilir. Ödül sezonunu Oscar’ı da alarak kapatması sürpriz olmayacaktır. The Wrestler’ın üçüncü ödülü ise görüntü yönetmenliği dalında geldi. Oyunculuk dalında yine Oscar’a aday isimlerden Melissa Leo, Penélope Cruz ve James Franco ödülleri topladılar. Bu isimlerden Penélope Cruz’un Oscar’ı da alması beklenebilir. Ayrıca en iyi yönetmen ödülünü de The Visitor filmi ile Tom McCarthy aldı.