Temmuz 2007 için arşiv

Michelangelo Antonioni 1912-2007

Michelangelo AntonioniIngmar Bergman’ın hemen arkasından bir büyük kayıp daha. Ne yazık ki Michelangelo Antonioni de artık aramızda değil. Sinema dünyasının bu çok büyük iki yönetmenini birer gün arayla yitirmek kaderin garip bir cilvesi olmalı. Tıpkı Bergman gibi Antonioni için de diyecek çok fazla bir şey yok bu noktadan sonra. Sadece İtalyan sinemasına değil dünya sinemasına da bir avuç başyapıt kazandırmış olan usta özellikle 60-70 arası yaptığı filmlerle belli bir döneme damgasını vurmuştu. Macera (L’Avventura) ile geleneksel sinemanın anlatım kalıplarını yıkarak bir filmin illa ki bildik anlamda bir sonla bitmesi gerekmediğini gösteren Antonioni, Gece (La Notte) ile de kadın-erkek ilişkilerini konu eden filmlere önemli bir katkıda bulunmuştu, çarpıcı bir burjuvazi betimlemesi ile üstelik. 60’ların sonlarında çektiği Cinayeti Gördüm (Blow-Up) ve Zabriskie Point filmleri ile de dönemin ruhuna çok uygun filmler ortaya çıkarmıştı. Özellikle Blow-Up’ın gerçek nedir sorunsalı daha sonra pek çok filmle konu olmuş, filmin sonundaki ortada topun olmadığı tenis maçı sahnesi sinema tarihinin klasik sahnelerinden biri haline gelmiştir. 75’de Jack Nicholson’ı kamera karşısına aldığı Yolcu (The Passenger) da çok önemli bir film haline gelmiştir. Yıllar sonra konuşma kabiliyetini dahi fazlasıyla sınırlayan bir felç geçirmesine rağmen Antonioni çalışmaya devem etmiş, 95’de Wim Wenders’in yardımcı yönetmenliği ile Bulutların Ötesinde’yi (Beyond the Clouds) çekmiş ve bir başyapıta daha imza atmıştı. Üstad son filmini de 2004’de çekmişti.

Birer gün arayla kaybettiğimiz Bergman ve Antonioni’nin sinemaya kattıkları bir yana bir başka  önemli özellikleri de, yaptıkları filmlerin bir zamanlar gişede de önemli bir yere sahip olmasıydı belki de. Acaba Cinayeti Gördüm bugün yapılsaydı ne kadar seyirci çekerdi sinemalara?

Ne diyelim, artık o da yok. Allah diğer ustalara uzun ömürler versin.

Bu vesileyle Cinayeti Gördüm’ün (Blow-Up) meşhur tenis sahnesini tekrar hatırlayalım.

Not: 1928 doğumlu usta Fransız oyuncu Michel Serrault’un da geçtiğimiz gün vefat ettiğini üzülerek ekleyelim.

Ingmar Bergman 1918-2007

Ingmar BergmanSinema dünyasındaki kayıplar devam ediyor. Ancak bu kez kaybımız çok büyük. Hemen tüm kaynaklarca gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerden biri olarak kabul edilen Ingmar Bergman 89. yaşını kutladıktan çok kısa bir süre sonra yaşamını yitirdi. Bu büyük ustanın arkasından ne demek lazım acaba? Sinema sanatına kattıklarından mı bahsetmeli, filmlerinde insan ve insanlık durumlarını nasıl anlattığına, zaman zaman bunun içine mistizmi ne şekilde kattığına mı değinmeli? Aldığı onlarca ödülden mi bahsetmeli, etkilediği pek çok yönetmeni mi anmalı? Yoksa Woody Allen’dan tutun da Star Wars filmlerinin yapımcısı Rick McCallum gibi pek çok farklı hayranları olduğundan mı dem vurmalı? Peki ya hangi eserlerinden bahsetmeli, artık en yüzeysel sinemaseverin bile bildiği Yedinci Mühür filmindeki ölüm ile satranç sahnesinden mi, Persona’daki birbiri ile bütünleşen iki kadın karakterinden mi? Yoksa Sessizlik’teki insanlar arasındanki iletişimsizlikten mi, Çığlıklar ve Gözyaşları’ndaki ölüme karşı alınan tavırdan mı? Belki de birlikte çalışmayı en sevdiği erkek oyuncular olan Erland Josephson ve Max von Sydow’dan ya da hem hayatına hem filmlerine giren Liv Ullmann, Bibi Andersson, Ingrid Thulin ve Harriet Andersson gibi muhteşem kadınlardan başlamalı söze. Yoksa yine yakın zamanda kaybettiğimiz değişmez görüntü yönetmeni Sven Nykvist’le uyumlarından mı yola çıkmalı?

Ne biri, ne de öteki. Ingmar Bergman artık yok, ötesi var mı?

Ulrich Mühe 1953-2007 / László Kovács 1933-2007

Birer gün arayla sinema dünyasının iki önemli ismini kaybettik.

Ulrich MüheGeçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden biri olan Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen) filmine muhteşem oyunculuğu ile çok şey katan Ulrich Mühe henüz 54 yaşında iken mide kanseri nedeni ile aramızdan ayrıldı. Daha önce de Amen ya da Funny Games gibi pek çok filmde başarılı oyunculuklar sergileyen Mühe’nin daha geniş kitleler tarafından tanınmasını sağlayan ve bunun sonucunda muhtemelen daha iyi filmlerde oynamasını sağlayacak olan bir filmden kısa bir süre sonra hayatını kaybetmesi büyük bir talihsizlik.

Laszlo KovacsMacaristan doğumlu olmasına rağmen 1956 yılında Amerika’ya göç eden ve kariyerini burada şekillendiren usta görüntü yönetmeni László Kovács ise 74 yaşında idi. Onun da ölüm nedeninin kanser olduğu açıklandı. Kariyerinde 70’in üzerinde filme görüntü yönetmeni olarak imza atan Kovács’ın en dikkat çeken çalışmaları 60 sonlarındaki doğal ışık kullanımı ile öne çıkan Easy Rider ve Five Easy Pieces gibi filmlerde oldu. Ustanın diğer çalışmaları arasında New York, New York, Ghostbusters, Shampoo, Say Anything sayılabilir.

Pan’ın Labirenti Tekrar Gösterimde

Pan's posterGeçtiğimiz sezonun en iyi filmlerinden (hatta bana göre en iyisi) Pan’ın Labirenti (El Laberinto del Fauno) yaz sezonu hatırına tekrar gösterimde. Kariyerinde birbirinden çok farklı filmler olsa da fantastik sinema unsurlarına her zaman yer veren Guillermo del Toro, bu kez fantastik sinema ile politik sinemayı tam kıvamını tutturarak harmanlamış. Hatta işin içinde bir de çocukluktan erişkinliğe geçme hikayesi var. Film İspanya iç savaşı döneminde annesi ile birlikte faşist bir üvey babanın yanına giden Ofelia’nın hikayesi. Hikayede Ofelia’nın gerçekliğin en sert halleri ile yüzyüze gelmesinin yanında bir de bu sert gerçekliği yumuşatacak bir hayal alemini görüyoruz. Esasen bu hayal alemi de bir yerinden gerçekliklerle bağlantılı.

Kimi sinemalarda “bir bilet alana, bir bilet bedava” kampanyası ile gösterilen, geçen sezonun SİYAD’ın en iyilerininde de bir numaraya oturan, 3 Oscar ve daha bir sürü ödül alan (IMDB’ye göre toplam 55 ödülü ve 51 adaylığı var) bu güzelim filmi sinema perdesinde seyretmek ayrı bir zevk. DVD’sini beklemeyin, sinemayı sinemada izleyin.

Wolverine Geliyor…

WolverineX-Men 3’den beri yapılacağı söylenen Wolverine filmi nihayet yönetmenini buldu. Geçen sene Tsotsi filmiyle Güney Afrika’ya En İyi Yabancı Dilde Film Oscar’ı getiren Gavin Hood projenin başına getirildi. Anlaşılan bağımsız sinemadan çizgi roman dünyasına bir daha transfer sözkonusu. Sonuçlar genellikle iyi oluyor ama şu bağımsız yönetmenler biraz da köklerine dönseler artık (Sam Raimi, Bryan Singer duy sesimizi).
Senaryo yazarı da David Benioff olacakmış. Kendisi 25. Saat ve Truva’nın senaryo yazarı ki 25. Saat çok iyi, Truva ise çok kötü bir referans bana göre.
Wolverine ise tabii ki Hugh Jackman.

Yippie-Ki-Yay Motherfuc…

Die Hard 4.0 poster80’lerden 90’lara sarkmış en iyi aksiyon filmi serilerinden Die Hard (Zor Ölüm) serisinin dördüncü filmi 12 yıllık bir aradan sonra eski dost John McClane’i tekrar karşımıza getiriyor. Aradan geçen yıllar McClane açısından bir şey değiştirmemiş. Adamımız yine her zamanki gibi kendini yanlış zamanda yanlış yerde buluyor ve büyük bir terör saldırısına karşı gönülsüz kahraman olarak mücadele veriyor. Serinin yeni yönetmeni Len Wiseman, zor bir işi gerçekleştiriyor ve üç filmlik gayet iyi bir aksiyon filmi serisine diğerlerinden hiç de aşağı kalmayan bir dördüncü halkayı ekleyebiliyor. Bu filmde de artık Bruce Willis ile özdeşleşmiş McClane, yine gayet tehlikeli aksiyonlara giriyor, bu aksiyonlar içinden yara bere içinde çıksa da işin ucunu bırakmıyor. McClane, kimi zaman “bu kadar da olmaz” denecek durumlardan kurtulsa da yine de bu durumlardan çıkış şekli olaya belli bir gerçeklik katıyor. Bu kez iş biraz daha kişisel, olaya kızı da dahil oluyor denebilir ama ilk filmde de işin içinde karısı vardı zaten.

Yıl 2007 olunca hikaye daha teknolojik bir boyut kazanmış. Ama neyse ki McClane bilgisayar başına oturup olaya girişmiyor, onun işi hep fiziksel, teknolojik olayları yanındaki çömez hallediyor. Bu arada en baba hacker olarak Kevin Smith’i görmek de ayrı bir keyifti. Ayrıca McClane’nin kızı olarak, yakın zamanda Tarantino’nun DeathProof’unda gördüğümüz Mary Elizabeth Winstead da gayet iyiydi. Bir ara Britney Spears ve Jessica Simpson gibi isimler bu rol için bahis konusu olmuştu. Allah korumuş.

Bu tip filmleri biraz da kötü adamların karizması sürükler. Film ile ilgili az sayıdaki itiraz noktalarımdan biri, bu filmin kötü adamı Timothy Olyphant. Daha önce Alan Rickman ve Jeremy Irons gibi isimlerin doldurduğu kötü adam kontenjanında Olyphant’ın onlar kadar başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak yine de izlenebilir bir kötü adam. En azından 9/11 etkisi ile kolaya kaçılıp Ortadoğulu bir kötü adam tiplemesi çizilmemiş.

Bir diğer itirazım da özellikle Amerika’da filmin daha fazla seyirciye ulaşabilmesi için ratinginin R’dan PG-13’e düşürülmesi (Bir filmin PG-13 ratingi alabilmesi için küfür içermemesi ve şiddet sahnelerinin mümkün olduğunca kamera dışında gerçekleşmesi gerekiyor. Bu nedenle bu filmde pek çok ölüm olsa da hiçbirini direk olarak görmüyoruz ve küfür duymuyoruz). Öyle çok şiddet meraklısı değilim ama serinin diğer filmleri R ratingi almış ve şiddet ve küfür açısından bir sınır tanımazken, devamlılık açısından düşünüldüğünde bu filmin tonunun düşürülmüş olması hoş değil. McClane’in ağzından ağız tadıyla bir “Yippie-Ki-Yay Motherfucker” lafını duyamadık canım. Yarısında silah patlaması ile kesildi.

Daha önce Underworld serisi ile tanıdığımız Len Wiseman gayet stilize ve bol bilgisayar efektli iki filmden sonra eski usül, dublör maharetine dayalı bir aksiyonu da gayet düzgün çekebileceğini gösteriyor. Bu performansını devam ettirdiği takdirde önde gelen aksiyon yönetmenlerinden biri olacak gibi gözüküyor.

Böcekler ve İnsanlar

Bug posteriTestere (Saw) ve Otel (Hostel) gibi bol kan ve işkence içeren filmlerin özellikle genç seyirci tarafından pek sevilmesi ve korku filmi denince de akla gelen filmlerin de bu tür olması sonucu olsa gerek, Böcek (Bug) filminin fragmanları da bu tip bir filme işaret ediyordu. Eminim ki filme gelen seyircilerden büyük bir kısmı insanlara saldıran bir takım iğrenç böcekler, belki böceğe dönüşen insanlar ve bol kanlı ölümler bekliyorlardı. Ancak eski toprak William Friedkin’in filmi ise hiç de fragmanının yarattığı beklentileri karşılayacak bir film değil. Bu nedenle seyircilerin büyük kısmında bir hayal kırıklığı yaratması muhtemel. Günümüzde gişe kaygısı ile bu tip bir pazarlama stratejisi izlemek belki de doğru olanı ama filmin gerçekte nasıl bir yapım olduğunu yansıtan bir tanıtım kampanyası, film açısından daha faydalı olabilirdi. Ama bu ayrı bir tartışma konusu. Önemli olan elbette tanıtım kampanyasından bağımsız olarak filmin kendisi olmalı.

Böcek, büyük çoğunluğu iki kişi arasında geçen zaten toplamda da beş kişiden oluşan bir oyuncu kadrosunu barındıran bir tiyatro oyunundan yapılmış bir uyarlama. Film boyunca da bir tiyatro uyarlaması olduğunu her haliyle belli etmekte. Tiyatro oyunlarının sinema uyarlamaları zaman zaman sinemasal bir tat vermez. Ama burada ana karakterlerin belki de en önemli özellikleri, çevrelerindeki dünyadan izole edilmiş olmaları olduğu için bu durum film açısından olumsuz bir sonuç yaratmıyor, tersine karakterlerin durumlarını anlamamız açısından yardımcı oluyor. Filmin başında Agnes’in (Ashley Judd) ıssızlığın ortasındaki evine yukarıdan tekinsiz bir şekilde yavaş yavaş yaklaşan kamera da hem bu yalnızlık duygusunu başarılı bir şekilde veriyor hem de daha filmin başından, adı konmasa bile, filmin bütününe yayılan huzursuz edici atmosferin ilk tohumlarını atıyor. Daha en baştan Agnes karakterinin yalnızlığını, kendisine destek olacak bir insan arayışını hissedebiliyoruz. Hapisten yeni çıkmış olan ve zamanında kendisini öldürmeye bile çalışmış eski eşi de sürekli çalan telefonlar yolu ile sürekli bir tehdit unsuru olarak dışarıda bir yerlerde duruyor. Ancak Agnes öyle bir durumda ki, sanki karşı taraftan daha anlayışlı bir yaklaşım görürse öyle ya da böyle bağlanabileceği bir insan arayışında olduğu için, onu bile kabul edebilir bir psikoloji çiziyor.

Peter (Michael Shannon), tam da böyle bir dönemde Agnes’in karşısına çıkıyor, üstelik onu eski kocasından koruyan kişi olarak bir anda Agnes’in güven duyabileceği bir figür olarak beliriyor. Halbuki Peter ilk andan itibaren çok silik ve çekingen havası olan bir karakter olarak çizilmişti. Normal şartlarda Agnes’ın ilgisini çekecek bir karakter izlenimi vermiyordu. Ayrıca kendi ağzından dile getirildiği üzere uzun süredir bir kadınla beraber olmamış ve bunu bir ihtiyaç olarak da görmüyor Peter. Ancak belli ki o da hayatında başka birine ihtiyaç duyuyor. Film ilerledikçe Peter’ın körfez savaşında bulunduğunu ve geri geldiğinde hayata uyum sağlayamadığını anlıyoruz. O da tıpkı Agnes gibi belki sığınabileceği, belki de tam tersine koruyabileceği bir insan arayışında. O da Agnes’da tam aradığı şeyi buluyor, ona da istediklerini sağlama çabasına giriyor. Bir gece, Peter ve Agnes’in cinsel ilişkiye girişleri bile Peter için kendi arzularını dindirmek amacıyla değil, Agnes’a yardımcı olmak amacı ile yapılmış bir hareket olarak yorumlanabilir.

Bu ilk cinsel ilişkiden sonra Peter’ın yataklarında bir böcek bulması ile hem filmin adındaki böceğin ne olduğu anlaşılmaya başlıyor, hem de film ayrı bir yola doğru ilerliyor. Bu aşamadan sonra gördüğümüz şey, Peter ve Agnes’ın çıkışı olmayan boş bir çukurun dibine doğru hızla yuvarlanışları adeta. Çevrelerindeki kimse onlara inanmazken bu iki insan birbirlerine öyle bağlanıyorlar ki, artık her ikisi de birbirlerinin söylediklerini destekleyerek birbirlerini daha da aşağı çekiyorlar. Peter’ın yatakta bulduğu tek bir böcek giderek tüm eve ve onların vücutlarına da yayılıyor. Ya da onlar öyle sanıyorlar. Bu sanrı güçlendikçe her ikisinin de zaten hastalıklı görünen ruh halleri iyice kötü bir hal alıyor ve iş kendilerini tüm dünyadan soyutlamaya ve tüm dış dünyayı bir tehdit olarak görmeye kadar varıyor.

Filmi tümüyle iki şizofren insanın hastalıklarının birbirlerini tetiklemesini ve giderek ruh sağlıklarının iyice bozulmasını anlatan bir film olarak okumak mümkün. Ancak Friedkin hiç bir zaman biz seyircilerin söz konusu böcekleri görmemize imkan sağlamasa da böceklerin hiç bir şekilde var olmadığına dair kesin bir yargıya varmayı da mümkün kılmıyor. Örneğin Agnes’a gelen telefonların eski kocası tarafından edilip edilmediği ile ilgili elimizde hiç bir somut delil yok. Hatta filmin sonunda yazılar geçerken bir yandan duyulan telefon sesinin ardından, çocuk eşyaları ile dolu bir oda görmemiz, belki de Agnes’ın kaçırılan çocuğu ile ilgili fikirlerinde haklı olabileceğini gösteriyor (belki de hiç bir şey ifade etmiyor). Böylece Peter ve Agnes’in inanılması güç teorilerinin sadece hastalıklı beyinlerden çıkmadığı, bir yanıyla gerçek olabileceği duygusu da her an korunuyor. Bu yolla Friedkin ve yazar Tracy Letts de hükümete ve orduya yönelik eleştirilerini de şizofren iki beynin hastalıklı fantezileri konumundan daha farklı bir yerlerde tutuyorlar. Evet, Peter ve Agnes’ın hasta olduklarına şüphe yok ama bir yandan da o eski deyişte olduğu gibi “paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez”.

Friedkin tüm film boyunca sade ama seyirciyi etkileyecek bir yönetim ortaya koyuyor. Öyle hızla devinen kamera hareketleri ya da çok hızlı kurgu gibi oyunlar yok. Özellikle filmin ilk yarısı gayet sakin ama yukarda da belirttiğim gibi tekinsiz bir atmosferde geçiyor. Film ilerleyip olaylar hızlanıp dehşet verici aşamaya geldikçe kurgu hızı artıyor ancak yine de asıl amaç halen seyirciyi şok etmekten ziyade seyircinin karakterleri anlayabilmesi oluyor. Bu amaca ulaşmak için tiyatro oyununda da aynı karakteri oynayan Michael Shannon’un ve kariyerinde hiç görmediğimiz kadar etkili bir oyun sunan, üstelik bu kez fiziğini de ön plana çıkarmayan Ashley Judd’ın başlardaki ölçülü, sonlara doğru her iki karakterin de geldiği noktanın bir sonucu olarak, abartılı sayılabilecek oyunları da çok etkili oluyor.

Böcek, Friedkin’in filmografisi açısından belki de son 20 yılın en iyi filmi. 70’ini geçmiş bir yönetmen için önemli bir başarı gerçekten. Yeni bir Şeytan bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacak olsa da derinlikli karakter çözümlemelerini seven izleyicilerin takdir edeceği bir film Böcek.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.577 hits
Temmuz 2007
P S Ç P C C P
« Haz   Ağu »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: