Archive Page 69

İki Kardeş, Tek Yönetmen

Sinema dünyasında, beraber çalışan yönetmen kardeşler olgusu sıkça rastladığımız bir durum. Taviani kardeşler, Wachowski kardeşler hatta Türkiye’den Taylan kardeşler ilk akla gelenlerinden birkaçı. Elbette Ridley ve Tony Scott gibi kariyerlerine ayrı ayrı devam eden isimleri de unutmamak gerek. Ama herhalde beraber çalışan kardeşler içinde en verimli işbirliğini gerçekleştirenler yıllar boyu pek çok başarılı filme imza atan Coen kardeşler olsa gerek.

Hollywood’un en ünlü isimlerinden birkaçı ile çalıştıkları halde her zaman bağımsızlıklarını koruyan ikili bu anlamda sektör içinde farklı bir yerde duruyorlar. Daha ilk filmlerinden itibaren Coen kardeşlerin bir diğer dikkat çeken özelliği de sinema tarihine ve türlere olan hakimiyetleri ve her zaman korudukları mizah duyguları oldu.

Coen kardeşlerin arasında sadece 3 yaş fark var. Büyük olan Joel Coen 1954 doğumluyken, küçük olan Ethan Coen ise 1957 doğumlu. Her ikisi de üniversitede öğretim görevlisi olan anne-babaları Coen kardeşlerin donanımlı bir şekilde büyümesine etki etti belli ki. Özellikle anne Coen’in sanat tarihi hocası olması mutlaka kardeşlerin sonraki yaşamlarında önemli rol oynamıştır.

İkilinin sinemaya ilgisi daha küçük yaşlardan başlamış. Joel’in ufak ufak biriktirdiği paralarla bir Super-8 kamera alıp amatörce film çektiği biliniyor. Belli ki küçükten beri bol bol film izleyen kardeşler özellikle kimi türlere hakimiyetlerini de o yıllara borçlular. Sonradan kardeşler üniversite eğitimleri sırasında farklı dallara yöneliyorlar. Joel sinema sevgisini eğitimi ile birleştirmek isteğiyle sinema okurken, Ethan’ın tercihi felsefe oluyor.

Muhtemelen okulunun da etkisiyle Joel, sinema dünyasına ilk adım atan kardeş oluyor. O yıllarda özellikle kurgu alanında kendini geliştiren Joel, aynı dönemde efsane bir filmde de kurgu asistanlığı yapacaktı. Daha ilk filmini çekmekte olan Sam Raimi isimli gencecik bir yönetmenin bu filminin adı The Evil Dead idi.

1984’de iki kardeş beraberce ilk filmlerini ortaya çıkardılar. Blood Simple isimli bu film, kardeşlerin kara film türüne sevgisini ortaya koyarken ilk film olmasının dışında ikili için pek çok başka ilki de barındırıyordu. Daha sonra pek çok filmde yapacakları gibi filmin hemen her şeyine imza atan kardeşler yönetmenliğe Joel’in yapımcılığa ise Ethan’ın adını yazıyor, yazarlıkta ise krediyi paylaşıyorlardı. Ancak sonraki filmlerinde de hep söylendiği gibi bu sadece kağıt üzerinde ve kimi zaman belirli yasal zorunluluklar bunu gerektirdiği içindi, yoksa kardeşlerin her ikisi de bu işlerin her birini yapıyorlardı. Daha bu ilk filmlerinde kurgu hanesinde de Roderick Jaynes ismini görüyorduk. Sinema dünyasında daha önce hiç ismi duyulmamış bu kurgucu aslında Coen kardeşlerin kendilerine taktıkları bir isimden başka bir şey değildi. Filmlerinde kendi isimlerinin fazlasıyla yeraldığını düşünen Coen kardeşler, bundan böyle filmlerinin kurgusunu yaptıklarında bu ismi kullanacaklardı, hatta bu isimle Oscar’a bile aday olacaklardı.

İlk filmin ilklerine devam edelim. Kardeşler bu filmin müziklerini, yine daha sonraki filmlerinin hepsinde beraber çalışacakları Carter Burwell’e, görüntü yönetmenliğini ise kendisi de daha sonra yönetmenliğe adım atacak olan Barry Sonnenfeld’e teslim edeceklerdi. Bu, her iki ismin de ilk uzun metraj filmleri idi. Filmlerinde oyuncu olarak da bazı isimlerden vazgeçemeyen Coen kardeşler, zamanla oluşturacakları bu oyuncu kadrosundan Frances McDormand’a bu filmin başrollerinden birini vermişlerdi. Joel Coen için bu ismin bir önemli tarafı daha vardı elbette. Frances McDormand ve Joel Coen, daha bu filmin gösterime girdiği 1984 yılı bitmeden evlenmiş olacaklardı.

Coen’ler tekrar kamera arkasına dönmeden önce artık arkadaşları olan Sam Raimi ile onun çekeceği bir filmin senaryosuna imza atacaklardı. Crimewave isimli bu film fazla bir başarı kazanmayacak ama şu ana kadar Coen kardeşlerin kendi filmleri dışında senaryosunu yazdıkları tek film olarak kalacaktı (Ancak 2009 yılında George Clooney’nin yöneteceği bir filme senaryo yazacaklarından bahsediliyor). Sam Raimi sonradan bu işbirliğinin karşılığını verecek ve Coen’lerin bir filminde senaryoya katkıda bulunacaktı. Bunun dışında çeşitli filmlerde birbirleri ile fikir alışverişinde bulundukları biliniyor. Örneğin Raimi, A Simple Plan filminde yoğun kar altında çekim teknikleri konusunda Coen’lerden önemli bir destek aldığını belirtmiştir.

Coen’ler de kendi projelerine döndüklerinde Raimi’nin coşkun kamera hareketlerini çok farklı bir filmde kullanacaklardı. Raising Arizona isimli bu film temelde yine bir suç hikayesini anlatsa da bu kez komedi unsurlarını ağırlıkla kullanıyor ve Coen’ler o hınzır mizah duygularını ilk kez seyircilerle paylaşıyorlardı. Başrollerini Nicolas Cage ve Holly Hunter’ın paylaştıkları bu film, çocukları olmayan bir çiftin bu arzularını çocuk kaçırma ile gidermeye çalışmalarını anlatıyordu. Ama bu konudan beklenmeyecek kadar eğlenceli bir filmdi ortadaki. Yan oyuncu kadrosunda yine Frances McDormand’ın olmasının yanında ileride Coen oyuncularından biri olarak sayabileceğimiz John Goodman da vardı. Bu filmle birlikte kardeşler filmlerinin kurgularını yapmaya da kısa bir ara verecekti.

İkilinin hemen sonraki filmi Miller’s Crossing ise yine bir suç öyküsü ve tam bir gangster filmleri türüne saygı duruşu idi. Zaten Coen’lerin senaryosu da türün çok önemli yazarlarından biri olan Dashiell Hammett’ın bir romanına dayanıyordu. Bu gangster filminde bile Coen’ler alttan alta mizah duygularını göstermekten de geri durmuyorlardı aslında. Başrolünü Gabriel Byrne’a verdikleri bu filmin kadrosunda daha sonra pek çok filmde birlikte çalışacakları Steve Buscemi ve bir sonraki filmlerinin başrolünü teslim edecekleri John Turturro yer alıyordu.

İşte o bir sonraki filmleri, Coen kardeşlerin gerçek anlamda fanlarının oluşmasına ve bir Coen filmi kavramının ortaya çıkmasına vesile olacaktı. Coen’lerin bir önceki filmlerinin senaryosunu yazarken yaşadıkları tıkanıklıktan yola çıkarak yazdıkları bu senaryo tam da bir senaryo yazarının yaşadığı tıkanıklığı anlatıyordu. Ama bunu o kadar başarılı bir şekilde yapıyordu ki ortaya bazı eleştirmenler tarafından halen Coen’lerin en iyi filmi olarak kabul edilen bir film çıkıyordu. Bu film tabii ki Barton Fink’ti. Aynı adlı karakteri müthiş bir başarı ile canlandıran John Turturro bir yana, John Goodman da görmelere seza bir seri katil kompozisyonu çiziyordu. Coen’ler bu filmleri ile çok önemli ödüller de kazanıyorlardı. Örneğin Cannes Film Festivali tarihinde ilk kez bir film en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini birlikte alıyordu. Bu filmle birlikte görüntü yönetmeni olarak da deneyimli bir isim olan Roger Deakins ile çalışmaya başlayan kardeşler bundan sonra da kamerayı başka bir isme teslim etmeyecekler ve uzun yıllar boyu birlikte verimli bir ortaklığa imza atacaklardı.

Barton Fink’in başarısı üzerine Coen’lerin bir sonraki filmi daha bir merakla beklenir olmuştu. Coen kardeşlerin senaryo aşamasında eski dostları Sam Raimi ile çalıştıkları bu film adeta bir Frank Capra filmiydi. The Hudsucker Proxy isimli bu film saf,  temiz ve biraz da aptal taşralı bir karakterin, bu özelliklerinden hiç ödün vermeden büyük bir şirketin başına geçmesini anlatıyordu. Gösterime çıktığı dönemde pek beğenilmeyen bu film Coen’ler açısından da ilk ciddi başarısızlıkları anlamına geliyordu. Kendileri açısından büyük bir bütçe sayılan 25 milyon $’a malolan film, sadece 3 milyon $ getirerek hayal kırıklığı yaratıyordu. Ancak yıllar içinde bu filmin de kendi hayranları oluştu ve bu film de Coen kardeşlerin önemli filmlerinden biri haline geldi. Filmin başrollerinde Tim Robbins, eşsiz Paul Newman ve Jennifer Jason-Leigh oynamış olsa da Coen oyuncularından Buscemi ve Goodman da filmde yerlerini almışlardı. Raimi ve değişmez oyuncusu Bruce Campbell de cabası.

Bu gişe başarısızlığının ardından 1990’ların ortalarından itibaren Coen kardeşler hem eleştirmenler hem de seyirciler bazında önemli başarılar kazanan birkaç filme imza attılar. Elbette seyirci başarısı denince gişe rekorları kıran filmleri anlamamak gerek, Coen’lerin filmleri hiçbir zaman bildik popcorn seyircisine uygun olmadı. Bu filmlerden ilki olan Fargo, yine Coen’lerin sevdiği türden bir suç hikayesiydi. Düzmece bir adam kaçırma olayının ne kadar ters gidebileceğini anlatan bu film müthiş çizilmiş karakterleri, tıpkı filmlerin geçtiği yerler gibi olan soğuk hikaye yapısı ama her zaman bir yerlerden fırlayan kara mizahı ile her sinemaseverin izlemesi gereken filmlerden biriydi. Her zamanki teknik ekipleri ile çalışan Coen’ler (kurguyu da tekrar kendileri ele almışlardı), başkarakter olarak belki de sinema tarihinin gördüğü en orijinal polis memurlarından birini yerleştiriyorlardı. Karnı burnunda hamile haliye olayları çözmeye çalışan bu kadını Joel Coen’in eşi Frances McDormand canlandırıyor ve bu rolüyle bir de Oscar kazanıyordu. Filmin kötü adamları olarak da Steve Buscemi ve Peter Stormare de hafızalara kazınan karakterler yaratmışlardı. Bu arada Coen kardeşlerin bu filmin en başına bunun gerçek bir hikaye olduğunu da yazmaları da onların muzırlıklarının ayrı bir göstergesi idi belki de. Filmin hikayesindeki kimi olaylar farklı gerçek olaylardan esinlenmişse de toplamının gerçekle bir ilgisi yoktu. Buna rağmen filmin sonunda akıbeti meçhul olan parayı aramak için filmin geçtiği yerlere giden hazine avcılarının olduğu söylenir zaman zaman. Zamanla bu filmin hayranları o kadar arttı ki Fargo filmin çekildiği yerlerde Fargo festivalleri bile düzenlenmeye başlandı.

Coen kardeşler bir sonraki filmlerinde yine komediye ağırlık verdiler ve aynı isimli ama birbirinden çok farklı iki adamın karıştırılmasından yola çıkan The Big Lebowski filmini yaptılar. Yine her biri birbirinden orijinal karakterlerle dolu bu filmde oynayan isimlerin hemen hepsi daha önce de en az bir Coen filminde oynamış isimlerdi. Bu birbirini çok iyi tanıyan ekip içinde başrolün teslim edildiği Jeff Bridges hiç yabancılık çekmiyor, daha önce Coen’ler ile hiç çalışmamış olmasına rağmen tam bir Coen karakteri olup çıkıyordu. John Turturro’nun unutulmaz bowling manyağı Jesus karakteri de fazla rolü olmamasına rağmen filmden seyircinin aklına kazınan imgelerinden birkaçına imza atarak çıkıyordu. The Big Lebowski de Coen’lerin üzerinden zaman geçtikte daha fazla sevilen ve hayran kitlesi genişleyen bir filmleri oldu.

Coen kardeşler 2000’lere Homeros’un Odysseia eserinin çok serbest bir uyarlaması ile giriyorlardı. O Brother, Where Art Thou? o kadar serbest bir uyarlamaydı ki belki de filmin başına bunu yazmasalar fark edilmeyecekti bile. Hikayeyi 1930’ların Amerika’sına taşıyan Coen kardeşler filmde özellikle kilise müziğine fazlasıyla yer ayırıyor hatta bir anlamda bir müzikal yapıyorlardı. Bu sayede bir Coen filminin soundtrack’i de ilk defa bu kadar ilgi görüyordu. Bu film özelinde müziklerde T Bone Burnett’ın imzası var gibi gözükse de yine de kimi yerlerde sadık bestecileri Caret Burwell’in müziklerini de kullanıyorlardı Coen’ler. Bu filmin Coen’ler açısından bir önemi de belki de ilk kez tam bir Hollywood starı denebilecek bir isimle çalışmaları idi. George Clooney bu filmde çok eğlenceli bir performans sunarak kendine güvenen Coen kardeşleri pişman etmiyordu.

Coen kardeşlerin bir sonraki filmi bu kez çok sevdikleri kara film türüne bir dönüş olacaktı. Tamamen siyah/beyaz olarak çektikleri The Man Who Wasn’t There filminde başrolde Roger Deakins’in muhteşem görüntülerinin olduğunu söylersek yanlış bir cümle kurmuş olmayız herhalde. İlginçtir, bu sonuca filmin önce renkli olarak çekilmesi, sonradan siyah/beyaza transfer edilmesi sonucunda ulaşılmıştı. Elbette bu stilize suç filminde Billy Bob Thornton’un tüm filmi sürükleyen performansını da yabana atmamak gerek. Bu film seyirci açısından Coen kardeşlerin son birkaç filmi kadar başarılı olmasa da eleştirmenlerden yine tam not almıştı.

Coen’lerin sonraki iki filmi Intolerable Cruelty ve The Ladykillers, başrollerindeki iki büyük star George Clooney ve Tom Hanks sayesinde daha iyi gişe başarıları elde etmiş olsa da ne seyircilerin ne de eleştirmenlerin bu filmleri pek sevdiği söylenemez. Halbuki Coen kardeşler bu iki filmle yine sinema tarihinden sevdikleri türlere saygılarını sunuyor, ilkinde adeta bir Tracy-Hepburn komedisi çekiyor, ikincisinde de zaten direk olarak bir Ealing stüdyosu klasiğinin yeniden çevrimini yapıyorlardı. Coen kardeşlerin kayıtsız şartsız hayranları bu filmleri de beğenmiş olsalar da ikilinin en iyi filmleri arasına almanın mümkün olmadığı bir gerçek.

2006’da Paris, je t’aime projesinde bir süredir birlikte çalışmadıkları Steve Buscemi ile birlikte Paris’e pek keyifli bir selam gönderen Coen’ler, bir sonraki yıl sinema dünyasına No Country for Old Men isimli bir bombayla dönüş yapıyor, senenin hemen hemen tüm ödüllerini topluyor ve ödül sezonunu koleksiyonlarına 3 Oscar daha katarak kapatıyorlardı. Bir tane de Javier Bardem’e kazandırmaları da cabası. Bu filmde genel tarzlarına göre çok daha sert ve ironi dozu da çok az olan bir hikaye anlatan Coen kardeşler üst düzey bir sinemasal anlatım tuturmuşlardı. Daha çok yeni bir film olmasına rağmen şimdiden pek çok kişinin en sevdiği Coen filmleri arasında üst sıralarda kendine sağlam bir yer edindi.

Coen’ler hiç hız kesmeden film çekmeye devam edecek gibi gözüküyorlar. Bu hafta sinemalarımızda gösterime giren ve  Brad Pitt ve George Clooney gibi isimlerin başrollerini paylaştığı Burn After Reading‘den sonra sırada A Serious Man isimli, 1967’de geçen bir kara komedi var.  Umarız istim üzerindeyken bir şahane film daha çıkartırlar ortaya. Bekleyelim görelim.

Not: Bu yazının orijinal hali Gölge e-Dergi’nin 6. sayısında No Country for Old Men gösterime girmeden önce yayınlanmış, siteye konarken aradan geçen süre nedeniyle ufak değişiklikler yapılmıştır.

Antalya 2008 İzlenimleri – Kırılma Noktası: Delta, Donmuş Irmak

Antalya 2008 izlenimlerini festivalin Kırılma Noktası bölümünde yer alan 2 filmle bitiriyorum.

Delta:

Genç Macar yönetmenlerden Kornél Mundruczó’nun yönetmenliğini yaptığı Delta, geçmişini bilmediğimiz genç bir adamın kendi topraklarına geri dönmesi sonrasında gelişen olayları anlatıyor. Yıllar sonra döndüğü evinde varlığını bile bilmediği kız kardeşiyle karşılaşan adam, onunla enteresan ve tehlikeli sularda gezen bir ilişki yaşamaya başlıyor. Film, kardeşlerin bu ilişkisine odaklanmaktan çok çevrenin onlara bakışını ve hoşgörüsüzlüğü öne çıkararak trajik bir sona doğru ilerliyor. Filmin başında teşekkür de edilen Macar usta Béla Tarr’ın filmlerini kısmen anımsatan bir üslupla sessiz sakin ve derinden ilerleyen film, seyirci üzerinde yavaş yavaş derinleşen bir etki yaratıyor. Özellikle görüntü çalışması ile öne çıktığını da vurgulamak gerek.

Film sonrasında yönetmen Kornél Mundruczó ile yapılan söyleşide o da özellikle hoşgörüsüzlük temasına dikkat çekerek filmin tiyatro ve Yunan tragedyaları ile bağlantısına değindi. Filmin taşra hayatına yönelik eleştiri getirdiğine dair eleştirileri ise kesin bir dille reddederek bu tip olayların her yerde olabileceğini belirterek Macaristan’da eşcinsellerin yaptığı bir yürüyüşe saldıran insanları örnek gösterdi. Ayrıca bu filmin başrolündeki oyuncunun aynı zamanda besteci olduğu için filmde fazlaca müzik kullanması gerektiğini ama hiç müzik kullanmadan bir film yapmak istediğini de ekledi.

Donmuş Irmak (Frozen River):

Üzerine gömülü altyazıdan anlaşıldığı kadarıyla festivalden bir süre sonra gösterime girecek filmlerden biri olan Donmuş Irmak tam anlamıyla bağımsız bir Amerikan yapımıydı. Zaten bağımsızların kalesi Sundance’dan da büyük jüri ödülünü almıştı. Film bir şekilde Amerika-Kanada sınırındaki Kızılderili bölgesindeki insan kaçakçılığı olayına karışan biri beyaz diğeri Kızılderili iki kadının öyküsünü anlatıyor. Bir yandan bu iki kadının önce düşmanlıkla başlayan sonra birbirlerine destek olmaları ile gelişen hikayeyi izlerken bir yandan da Amerika’nın en kıyıda köşede kalmış insanlarının hayatına da tanık oluyoruz. Son derece kısıtlı bir bütçeyle çekildiği her halinden belli olan film bunu bir dezavantaj olmadığını, bu şekilde de çok başarılı filmler çekilebileceğini bir kez daha gösteren filmlerden biri ve gösterime girince de izlenmeli.

Antalya 2008 İzlenimleri – Asya’ya Yolculuk: Zamanın Külleri, Tokyo Sonatı

Antalya 2008 izlenimlerine festivalin Asya’ya Yolculuk bölümü ile devam ediyorum. 4 filmin yer aldığı bu böülmde 2 film izledim.

Zamanın Külleri (Dung Che Sai Duk Redux / Ashes of Time Redux):

Favori yönetmenlerimden Wong Kar-Wai’nin 1994 tarihli kendi filmini bir miktar kısalttığı ve restore ettiği bu film, Kar-Wai’nin ilk dönem filmlerinden biri olmasına rağmen daha sonra kullandığı pek çok temayı içeriyordu. Film mevsimlere göre bölünmüş epizotlar halinde tek başına yaşayan ve ihtiyacı olanlara silahşör kiralayıp bundan payını alan bir adamın hikayesini anlatıyor. Hemen her bölümde yanına farklı insanlar gelen bu adam, tüm film boyunca hem kendisi çeşitli değişimler yaşıyor hem de yanına gelen giden diğer karakterler. Tüm film boyunca birbirinden ayrılamayan aşıklar ve kavuşamayan aşıklar, şizofrenik bir aşk hikayesi, yavaş yavaş kör olan bir silahşörün dramı gibi hikayeler izliyoruz. Elbette tüm bunlara Kar-Wai’nin bildik stili çerçevesinde tanıklık ediyoruz. Renk kullanımları, yavaş çekimler eşliğindeki dövüş ve kovalama sahneleri, sulardan dönen yansımalar ve duvarlara vuran gölge oyunları hep onun imzasını taşıyan sahneler ve elbette tüm film boyunca insanın içine işleyen hikayeler de onun tarzını yansıtıyor. Filmin eski halini izlemiş olsun olmasın, yönetmenin takipçilerini mest edecek bir film.

Son bir not, bu film büyük ihtimalle gösterime de girecek, çünkü Türkçe altyazısı filmin kopyasının üzerine gömülüydü. Az salonda gösterime girer ama hiç yoktan iyidir.

Tokyo Sonatı (Tôkyô Sonata):

Kendisini korku filmleri ile kanıtlamış olan Kiyoshi Kurosawa’dan beklenecek en son şey bir aile draması idi belki de ama işte kaşımızdaki tam da böyle bir filmdi. Bu filmin Kurosawa’nın diğer bazı filmleri ile ortak noktası ise ortada yine bir modern büyük şehir yaşamı eleştirisi olmasıydı, üstelik bu kez daha doğrudan. Filmde önce sudan bir sebepten dolayı işinden kovulan ve bunu ailesine söyleyemeyen evin babası ile karşılaşıyoruz. Her sabah işe gidermiş gibi evden çıkıyor, bir şekilde gününü dışarılarda geçiriyor ve mesai saati bittiğinde eve dönüyor. Üstelik Japonya’da bu tip pek çok insan olduğunu da görüyoruz filmde. Evin annesi ise her ne kadar kocasını ve çocuklarını sevse de belki de kendisine bile itiraf edemediği bambaşka hayalleri olan bir kadın. Çocuklar ise iletişimsiz genç neslin birer prototipi adeta. Bu karakterlerin öyküsünü birbirine koşut şekilde götüren yönetmen etkileyici bir film çıkarmış ortaya. Filmin sonu ise çok değişik şekillerde yorumlanabilecek bir son. Her şey kötü giderken birden yön değiştiren hikayenin finali, gayet gerçekçi bir şekilde iyimser bir son olarak yorumlanabileceği gibi yönetmenin bundan önceki kariyerinden de hareketle fantastik bir anlam yüklenerek de okunabilir ve aslında kötümser bir son olarak da yorumlanabilir. Bu yoruma açık sonunun da etkisi ile Tokya Sanatı festivalin öne çıkan filmlerinden biri oldu benim için.

Antalya 2008 İzlenimleri – Okyanusun Ötesinden: Tanık

Antalya Film Festivali’nin üzerinden belli bir süre geçti ancak hala hakkında yorum yazmadığım filmler kaldığı için Gezici Festival yorumlarından önce onları bitirmeye çalışacağım. Festivalin Okyanusun Ötesinden bölümünde de tek bir film izleme fırsatı buldum.

Tanık (Surveillance):

Tanık, David Lynch’in kızı Jennifer Lynch’in Helena’yı Sarmak’dan (Boxing Helena) tam 15 yıl sonra yaptığı yeni filmi. İlk filmi bir başarısızlık olarak görülen Lynch’in bu filminde de başarıyı yakaladığını söylemek mümkün değil ne yazık ki. Üç tanığın ifadelerinin izini sürerek iki seri katilin peşinde olan iki FBI ajanının hikayesini anlatan film, aslında bu kısa özet cümlesinin bile yanlışlığını gösterecek bir finale doğru ilerleyen bir yapıya sahip. Aslında buradaki sürpriz unsuru çok zor tahmin edilebilir bir konu değil. Zaten Lynch de sürprizi en sona bırakmadan açık ederek asıl derdinin bu olmadığını da gösteriyor. Onun asıl derdi sırf eğlence için masum insanları durduran onlara eziyet eden polisler, göründüklerinden bambaşka kişiler olan FBI ajanları ve hatta masum ve sevimli bir küçük kızın aklından geçenler. Aslında filmin temel senaryo yapısı hiç fena değil, yönetmenlikte de sınıfı geçen bir düzey tutturuyor Lynch. Ortada olanlar en azından ortalamanın üzerinde bir film için yeterli. Ancak filmin kendi kendini baltaladığı nokta, son derece abartılı oyunculuklar bence. Belli ki bu tarzı yönetmenin kendisi istemiş. Yoksa en az 4 oyuncunun bu tarzda oynaması tesadüf olamaz. Zaten filmin sonundaki söyleşide de bu onaylandı. Ama bu oyunculuk tarzı, film sırasında çeşitli gülüşmelerin oluşmasına yol açtı. Halbuki daha gerçekçi bir oyunculuk tarzı ile film çok daha tedirgin edici bir konuma ulaşabilirdi.

Bu arada filmin gösterildiği salonun kapısında Türkçe afişini de gördüğümüze göre muhtemelen gösterime gireceğini de ekleyelim.

Michael Ironside söyleşisi

Filmden sonra B filmlerinin değişmez kötü adamlarından Michael Ironside’la bir söyleşi yapıldı. Filmde küçük sayılabilecek bir rolü olan Ironside, filmlerde canlandırdığı kötü adamların tersine son derece sevimli ve hoşsohbet bir insanmış. Zaten kendisi de şiddete karşı olduğunu, oynadığı filmlerde şiddeti bir hastalık olarak yorumladığını vurguladı. Bu filmde Lynch’in özellikle otoritenin yozlaşması üzerinde yoğunlaşmak istediğini belirtti. Bu arada Hollywood sinemasının günümüzde geldiği noktadan yakındı, insanları giderek daha az düşünmeye ittiğinden bahsetti. Öyle ki başrole iri göğüslü bir kadın oyuncu koymadığınız zaman para bulmanız son derece zor oluyor dedi. Bu arada Üç Maymun’u seyrettiğini ve çok sevdiğini de belirtti. Ancak kadın karakterin gelişiminin yeterli derecede perdeye yansımadığını da söyledi. Söyleşinin eğlenceli anlarından biri de seyircilerden birinin yaklaşık 10 dakika boyunca İngilizce bildiğini ve çevirmene ihtiyacı olmadığını kanıtlamak istercesine uzun uzun bir soru sormasıydı. Daha doğrusu sormaya çalışması. Abimiz aslında tam da yeterli İngilizce bilmediğini ve çevirmene ihtiyaç duyduğunu kanıtladı. Halbuki adam gibi Türkçe sor, çevirsinler değil mi? Ne gerek var bu çabaya. Üstelik sorunun 3. dakikasında zaten ne demek istediği anlaşılmıştı iyi kötü. Neyse ki Ironside iyi adammış da bozmadı, gayet sakin cevabını verdi.

14. Gezici Film Festivali’nin Ödülleri Belli Oldu

Bu yıl ne yazık ki Ankara’da yapılamayıp sadece Kars ve Artvin’de düzenlenen 14. Gezici Festival’in ödülleri belli oldu. 3. Uluslararası Altın Kaz Film Yarışması’nda birincilik ödülü olan Altın Kaz’ı geçtiğimiz yıl Yasak Bölge (La Zona) filmini sinemalarımızda da izleme fırsatı bulduğumuz Rodrigo Pla’nın, İçimdeki Çöl (Desierto Adentro) filmi aldı. İkincilik ödülü olan Gümüş Kaz ve SİYAD jurisinin ödülü ise aynı filme gitti. Özcan Alper’in Sonbahar filmine.

İçimdeki Çöl

Her iki film de gerçekten güzel filmlerdi ama Açlık (Hunger) filminin eli boş dönmesinin şaşırtıcı olduğunu da eklemek gerek.

Bu yıl festival Ankara’da yapılmayınca ben de festivali Kars’ta takip etme fırsatı buldum (Buradan Başak Emre ve Ahmet Boyacıoğlu’na tekrar teşekkürler). Önümüzdeki günlerde festival hakındaki izlenimlerimi de bu sitede bulabileceksiniz.

Antalya 2008 İzlenimleri – Avrupa Görüntüleri: Cenova

Festivalin “Avrupa Görüntüleri” olarak isimlendirilen ve adından da anlaşılabileceği gibi Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde geçen filmlerin toplandığı bölümünde de sadece Cenova filmini izleme olanağım oldu.

Cenova (Genova):

Hemen her filmi birbirinden farklı olan Michael Winterbottom’ın yeni filmi Cenova’yı da festivalde izledik. Winterbottom, Cenova’da bir ölümün travmasını üzerlerinden atmaya çalışan bir ailenin öyküsünü getiriyor karşımıza (festivalde ismi konmamış böyle bir tema olduğunu söyleyebiliriz belki de). Ama bu kez benzer diğer filmlerdeki kadar kalabalık bir aile değil söz konusu olan. Anne, baba ve 2 kızdan oluşan bir aileden söz ediyoruz bu kez. Annenin henüz filmin başında ölümü sonrasında bunun etkilerini üzerlerinden atmak amacıyla Cenova’ya giden bir ailenin geçirdiği bir yazı izliyoruz. Winterbottom yine kendisi için farklı sayılabilecek bir konuya el atmış. Tarz olarak da sanırım tümüyle dijital kamera ile Cenova sokaklarına çıkıp gerçek mekanlarda çekim yapmayı tercih etmiş. Bu tarz da aslında Winterbottom’a çok yabancı değil. Ortaya çıkan film için başarısız demek mümkün değil ama yönetmenden daha önemli işler bekleyenleri hayal kırıklığına uğratabilecek bir çalışma.

Antalya 2008 İzlenimleri – Eleştirmenlerin Ödülü: Mukha

Derviş Zaim’in Nokta filminin en iyi film ödülünü aldığı “Eleştirmenlerin Ödülü” bölümünde sadece Mukha filmini izleyebilme fırsatı buldum.

Mukha:

Filmin ana konusu aslında en tipik Hollywood filmlerinde bile karşımıza çıkabilecek bir konuydu. Orta yaşa gelmiş dayanmış bir adam, bir gün hiç bilmediği kızının varlığını öğrenir. Gençliğinde kısa bir macera yaşamış oldukları kızın annesi de ölmüş durumdadır ya da ölmek üzeredir. Birbirlerini hiç görmemiş baba-kız arasında en başta çeşitli sorunlar olsa da sonunda sağlam bir bağ kurulur. Hollywood sineması, bu konuyu genellikle komedi kalıpları içinde anlatırken burada daha ayakları yere basan gerçekçi bir filmle karşı karşıyaydık. Yine de kimi yerlerde mizah unsurları da unutulmamıştı. Çok önemli bir film olmasa da rahatça izlenen yer yer keyifli, yer yer hüzünlü bir filmdi Mukha.

Antalya 2008 İzlenimleri – Yarışma: 35 Tek Rom, Bitmeyen Yürüyüş, İyi ki Doğdun Laila, Jerichow, Yedi Gün

Bu yılki Antalya Altın Portakal ve Avrasya Film Festivalleri’ni kısıtlı da olsa takip ettiğimi daha önce belirtmiştim. Önümüzdeki bir kaç gün festivalde izlediğim filmleri bölümlere göre sınıflandırarak değerlendirmeye çalışacağım. Festivali takip ederken niyetim daha sonra izleme fırsatı bulamayacağımı düşündüğüm filmleri izlemekti. Bu nedenle bu yazılarda Üç Maymun, Süt, Güreşçi gibi daha popüler filmlerin değerlendirmeleri yerine festivalin daha festivale özel filmleri hakkında değerlendirmeler bulacaksınız.

İlk önce Avrasya Film Festivali’nin yani festivalin uluslarası bölümünün yarışma kısmında yer alan filmlere bir göz atalım:

35 Tek Rom (35 Rhums/35 Shots of Rum):

Festival kataloğundaki sırayla gidece olursak bölümün ilk filmi, kimi filmlerini çok sevdiğim ve gözlerimi alamadığım, kimi filmlerinde ise gayet sıkıldığım deneyimli kadın yönetmen Claire Denis’in yeni filmi 35 Tek Rom idi. Önümüzdeki yıl Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nin programına da gireceğini tahmin ettiğim film, Fransa’da yaşayan bir baba-kızın ve arkadaşlarının etrafında gelişen olayları anlatıyor. Denis bir kez daha favori oyuncularından Alex Descas’ı başrole koyduğu filminde (bu arada Descas da epey yaş almış) yine alt sınıfta kalmış, göçmen Fransızları anlatıyor çoğunlukla. Bunu da yine Tindersticks’in hipnotize edici müziği ve Agnès Godard’ın en az onun kadar kendine bağlayıcı görüntü çalışması ile yapıyor. Ancak kendinden beklendiği gibi yine yavaş tempolu bir film var karşımızda. Açıkçası kendi açımdan Danes’in en sevdiğim filmleri arasına koyamasam da fena da bulmadığım bir film oldu.

Bitmeyen Yürüyüş (Aruitemo Aruitemo/Still Walking):

Uluslararası yarışmada en iyi yönetmen ödülünü alan Bitmeyen Yürüyüş, bir ailenin yıllar önce ölen büyük oğlunun ölüm yıldönümünde yaşlı anne babalarının evinde toplanan bir ailenin geçmişi ile yüzleşmesinin bir hikayesi. En başından itibaren görünürde gayet sıradan bir aile toplantısının perdeye yansıtılması gibi görünen film, aslında yine ilk anlarından itibaren ailenin arka planında kimi sırlar, söylenmemiş duygular ve arzular olduğu hissettiriyor. Ozu’nun tarzını anımsatan biçimde sade bir anlatım stili tutturan film tümüyle o sade tarzı ile devam ederek, söz konusu yaşanmışlıklar ve sırlar konu edildiğinde bile seyirciyi sarsma amacı gütmeden, belki de bunlar da hayatın bir parçası diyerek finale ulaşıyor. Kesinlikle başarılı bir film, ancak en iyi yönetmen ödülü biraz abartılı olabilir. Yine de uluslararası yarışmadaki çoğu filmi izlemediğim için kesin bir şey demek mümkün değil.

İyi ki Doğdun Laila (Eid Milad Laila/Laila’s Birthday): 71 dakikalık bu neredeyse orta metrajlı film, geçinmek için taksi şoförlüğü yapan eski bir hakimin, kızının doğum gününde yaşadıklarından hareketle bir Filistin panoraması çiziyor. Bunu da taksiye binen çeşitli müşteriler aracılığı ile yapıyor. Çok başarılı bir film olmasa da kritik bir coğrafyada yaşananları kaba hatlarıyla da olsa çizmesi açısından önemli bir filmdi. Zaman zaman çok acıklı, zaman zaman da trajikomik bir film vardı ortada. Festivalde izlediğim filmler arasında sonunda alkış alan tek film oldu üstelik (sonunda söyleşi olanlar hariç, onlar konuk sahneye çıktığı zaman mecburen alkış alıyordu zaten).

Jerichow:

Bir önceki filmi Yella’yı severek izlediğim Alman yönetmen Christian Petzold’un, Jerichow filmi keşfedilmeye değer bir film olarak göze çarpıyordu programda. Bir Alman filminde Türk karakter görmek uzunca bir süredir şaşırtıcı bir durum değil. Ne de olsa ülkede önemli bir azınlık grubunu oluşturuyor Türkler. Ama burada Türk karakter bir yan karakter olarak kalmıyor, filmin iskeletini oluşturan aşk üçgeninin bir köşesinde yer alıyordu. Üçgenin diğer köşelerinde ise onun Alman karısı ve işsiz bir Alman genci yer alıyordu. Filmi klasik bir aşk üçgeninden ayıran ise herhangi iki karakterin arkasında yer almayıp tüm karakterleri detaylı olarak çizip her birinin artıları ve eksileri ile gerçek bir insan olarak çizilmesi oluyordu. Karısını döven bir adam için de kocasını farklı şekillerde her fırsatta aldatan bir kadın için de en zor anında kendisine yardım eden bir adamın karısıyla yatmaktan çekinmeyen biri için de kayıtsız şartsız kötü tanımlamasını kullanmak mümkün olmuyor filmde. Ancak sinemasal açıdan çok başarılı olduğu söylenemez filmin.

Ayrıca herhalde son jeneriği dahil en çok Türkçe şarkının çalındığı filmlerden biri olmalı bu. Nilüfer, Sezen Aksu ve Gülşen’in şarkılarının resmi geçit yaptığı film, bu şarkılardan biri ile filmin en akılda kalan sahnelerinden birine de imza atıyordu. Doğrusu eğer fırsatım olsaydı şarkı sözlerinin de sahnelere gayet iyi oturduğu bu bölüm için jürinin yabancı isimlerden oluşan kısmı ne hissetti sormak isterdim.

Yedi Gün (Shiva/Seven Days):

Bir aile draması olan Yedi Gün, özelikle festivallerle oyuncu olarak tanıdığımız Ronit Elkabetz’in, oyunculuğunun yanı sıra kardeşi Shlomi Elkabetz ile birlikte senaryo yazarlığını ve yönetmenliğini de üstlendiği bir filmdi. Tıpkı Bitmeyen Yürüyüş gibi aile bireylerinden birinin ölümünün ardından ailenin bir araya gelişini anlatıyordu bu film de. Ancak bu kez ölümün hemen ardından gelen yedi günlük bir yas periyodunda yaşananları anlatan bir film vardı karşımızda. Söz konusu 7 gün, Musevilikten gelen ve bu süre içinde pek çok şeyin yapılmasının yasak olduğu bir yas süreci. Film arka planına 1991 yılının İsrail’ini ve o dönem yaşanan korkuları alarak, aile içi çatışmaları, ailenin eski ve yeni bireyleri arasındaki çekişmeleri, daha köktendinci olanları ile daha modern olanları arasındaki görüş ayrılıklarını ve yine aile içinde gizli kalmış ya da gizli kalmış gibi görünen ama herkesin bildiği sırları anlatıyor. Elkabetz kardeşler son derece incelikli olarak yazdıkları senaryonun yanında belli ki yönetmenlik üzerine de ince ince düşünmüşler. Hemen hemen tüm film boyunca tüm sahneler sabit bir kamera önünde gerçekleşip bitiyor. Filmin ortalarından itibaren bu tarza dikkat etmeye başladım ama belki de sadece filmin giriş ve bitiş sahnelerinde kamera hareket ediyor, diğer sahnelerde tümüyle sabit. Çoğu sahneler de yakın plan kesmeler başvurmadan tek bir kamera açısıyla başlayıp bitiyor. Üstelik bunu seyirciyi rahatsız etmeyen bir tarzda yapıyor.

Doğrusu çok çok iyi bir film olmasa da festival içinde izlediğim iyi filmlerden biri idi Yedi Gün. Kendi açımdan çeşitli ortak noktaları olan Bitmeyen Yürüyüş’e göre yönetmenlik açısından da daha iyi bir filmdi. Doğrusu uluslararası yarışmada bir ödül alabileceğini düşünmüştüm ama jüri benimle aynı fikirde değilmiş demek ki.

45. Antalya Altın Portakal Film Festivali ve 4. Avrasya Film Festivali Ödülleri Belli Oldu

Altın Portakal Ödülleri

Altın Portakal Ödülleri

Ülkemizin en köklü film festivali olan Antalya Altın Portakal Film Festivali ve 4 yıldır onun uluslararası ayağı olarak devam eden Avrasya Film Festivali bu yıl 10-19 Ekim 2008 tarihleri arasında gerçekleşti. Pek çok yerli konuğun yanısıra Mickey Rourke, Adrien Brody, Bo Derek, Marisa Tomei, Danny Glover, Jaquelline Bisset, Michael Ironside, Bille August, Maximilian Schell, Matthew Modine ve Michael York gibi isimler de konuk olarak katıldığı festivalin ödülleri geçtiğimiz Pazar günü belli oldu.

Pazar: Bir Ticaret Masalı ve Nokta filmlerinin ön plana çıktığı ödülerde Üç Maymun, Süt, Hayat Var ve Pandora’nın Kutusu gibi iddialı filmlerin önemli bir başarı kazanmaması ilginç bulundu. Ödüllerin tam listesi şu şekilde:

45. Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması:

  • En İyi Film: “Pazar-Bir Ticaret Masalı” (Yön. Ben Hopkins)
  • SİYAD En İyi Film Ödülü: “Hayat Var” (Yön. Reha Erdem)
  • Dr. Avni Tolunay Yurtiçi Kargo Jüri Özel Ödülü: “Nokta” (Yön. Derviş Zaim)
  • Behlül Dal Digiturk Genç Yetenek Ödülü: Aydın Bulut (“Başka Semtin Çocukları” filminin yönetmeni)
  • En İyi Yönetmen: Derviş Zaim (“Nokta”)
  • En İyi Senaryo: “Pazar-Bir Ticaret Masalı” (Ben Hopkins)
  • En İyi Erkek Oyuncu: Tayanç Ayaydın (“Pazar-Bir Ticaret Masalı”)
  • En İyi Kadın Oyuncu: Nurgül Yeşilçay (“Vicdan”)
  • En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Volga Sorgu Tekinoğlu (“Başka Semtin Çocukları”)
  • En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Övül Avkıran (“Pandora’nın Kutusu”)
  • En İyi Görüntü Yönetmeni: Zekeriya Kurtuluş (“Vicdan”)
  • En İyi Müzik: Mazlum Çimen (“Nokta”)
  • En İyi Sanat Yönetmeni: Türker İşçi (“Başka Semtin Çocukları”)
  • En İyi Kurgu: Mustafa Preşeva (“Vicdan”)
  • En İyi Ses Tasarımı-Miksaj: Kostasvi Variopiotis (“Nokta”)
  • En İyi Özel Efekt: Burak Balkan (“Üç Maymun”)
  • En İyi Kostüm Tasarımı: Zeynep Sırlıkıya (“Pazar-Bir Ticaret Masalı”)
  • En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı: Vesey Üsten (“Vicdan”)
  • En İyi Laboratuar: Fono Film (“Vicdan” ve “Gökten Üç Elma Düştü”)
  • Ulusal Kısa Film Yarışması:

  • En İyi Kısa Film: “Gemeinschaft” (Özlem Akın)
  • Ulusal Belgesel Film Yarışması:

  • En İyi Belgesel: “Adakale Sözlerim Çoktur” (İsmet Arasan)
  • Jüri Özel Ödülü: “Nefes” (Cüneyt Birol)
  • 4. Uluslararası Avrasya Film Festivali Ödülleri:

  • En İyi Film: “Khamsa” (Yön. Karim Dridi)
  • En İyi Yönetmen: Hirokazu Koreeda (“Bitmeyen Yürüyüş”/”Aruitemo Aruitemo”)
  • SİYAD En İyi Film Ödülü: “Üç Maymun” (Yön. Nuri Bilge Ceylan)
  • Eleştirmenler Ödülü: “Nokta” (Yön. Derviş Zaim)
  • NETPAC Ödülü: “Sonbahar” (Yön. Özcan Alper)
  • Ortak Yapımlar Senaryo Geliştirme Ödülü: “El Yazısı” (Senarist: Ali Vatansever)
  • Bu arada bu yılki festivali kısıtlı olarak takip etme fırsatı buldum. Bir süre sonra, izlediğim filmlerin değerlendirmesini de burada bulacaksınız.

    Filmekimi (10-16 Ekim 2008)

    Filmekimi Logo

    Bir süredir her yıl Ekim ayında, çoğunlukla o sezonun flaş filmlerinden bir kısmının Gala ve ön gösterimi olması ve bir anlamda seyirciyi de tekrar sinemaya ısındırmak amaçlı gerçekleştirilen Filmekimi festivali bu yıl 10-16 Ekim 2008 tarihinde İstanbul’da Emek Sineması’nda gerçekleştirilecek.

    Festivalde gösterilecek filmlerden bir kısmı şöyle:

    • Woody Allen’ın, Scarlett Johansson, Javier Bardem ve Penélope Cruz’u buluşturduğu yeni filmi Vicky Cristina Barcelona
    • Six Feet Under dizisinin yaratıcısı Alan Ball’un özellikle ismiyle Amerika’da tepki toplayan filmi Towelhead (Tabu)
    • 2008 Cannes Altın Palmiye ödüllü Entre Les Murs (Sınıf)
    • Fight Club’ın yazarı Chuk Palahniuk’un romanından uyarlanan Choke (Tıkanma)
    • Dardenne kardeşlerin yeni filmi Le Silence de Lorna (Lorna’nın Sessizliği)
    • Wong Kar-Wai’nin 1994 tarihli kendi filmini restore edip bir miktar kısalttığı filmi Ashes of Time Redux (Zamanın Külleri)
    • Kim Ki-Duk’un yeni filmi Bimong (Rüya)
    • Hayao Miyazaki’nin yeni animasyonu Gake No Ue No Ponyo (Küçük Denizkızı Ponyo)

    Festival ve filmler hakkında detaylı bilgi almak için http://www.iksv.org/filmekimi_2008/ adresine girilebilir.


    Kategoriler

    Arşiv

    Twitter’da ben…

    Blog Stats

    • 320.614 hits
    Nisan 2026
    P S Ç P C C P
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930  
    Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.