Archive Page 25

Yılın ilk festivali: Pembe Hayat KuirFest

madmimibanner

Pembe Hayat Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Trans (LGBT) Dayanışma Derneği’nin düzenlediği 2. KuirFest, 17-24 Ocak 2013 tarihleri arasında Ankara’da yapılacak. LGBT hakları mücadelesine sanat aracılığıyla ifade alanları yaratmayı amaçlayan festival, Türkiye ve dünya sinemasından LGBT temalı filmlerin yanı sıra, kuir teoriyi tartışmaya açacak paneller ve sıradışı partileriyle Ankaralılarla buluşmaya hazırlanıyor.

Festivalde gösterimlerin Kızılay Büyülü Fener Sineması ve Goethe Enstitüsü’nde yapılacağı KuirFest’te bilet fiyatları; öğrenci 7 TL, tam 10 TL. Biletler 10 Ocak’tan itibaren Büyülü Fener Sineması gişelerinde satışa sunulmaya başlandı.

Ankara’da ilk kez KuirFest’te

Saganak

KuirFest, sıradışı hikâyeleriyle kahkahalara boğan, ağlatan, heyecanlandıran ve isyana çağıran LGBT temalı filmleri bir araya getiriyor. Sundance’ten Berlin’e, dünyanın önemli festivallerinin programlarında yer almış bu filmler Ankara’da ilk kez seyirci karşısına çıkıyor.

Bunlardan, yılın çok sevilen lezbiyen filmi Sağanak (Cloudburst, 2011), Olympia Dukakis ve Brenda Fricker gibi iki usta oyuncuyu bir araya getiriyor. Thom Fitzgerald’ın yönettiği film, 31 yıldır birlikte yaşayan ve zamanla yaşlılığın getirdiği sorunlarla tanışan lezbiyen çift Stella ve Dot’un hikâyesini anlatıyor. Dot’un yaşlılığından kaynaklanan hastalıklar nedeniyle bakım evine kaldırılmak istenmesi ve bunun üzerine Stella’nın sevdiği kadına yıllardır alıştıkları evde bakmak istemesiyle gelişen olaylar onları hiç de istemedikleri bir çözüme götürüyor: Evlilik. Dokunaklı olduğu kadar eğlenceli bir yol filmi de olan Sağanak, Milan, Philadelphia ve San Francisco gey ve lezbiyen filmleri festivallerinde en iyi film seçilmişti.

Isik_Acik_KalsinProgramın bir diğer ‘ilişkiler filmi’ ise Amerikalı bağımsız sinemacı Ira Sachs’tan geliyor. Yılın en iyileri listesinde sıklıkla karşımıza çıkan ve Berlin’de Teddy Ödülü’nü kazanan Işık Açık Kalsın (Keep the Lights On, 2012), 1997 yılında New York’ta başlıyor ve aşık olup birlikte yaşamaya başlayan yönetmen Erik ile avukat Paul’ün uzun süren ilişkilerindeki gelgitleri önümüze seriyor. Işık Açık Kalsın, kişisel bir eşcinsel aşk hikâyesi olmasının yanı sıra, günümüz ilişkilerine, bağlanma ve bağımlılık sorunlarıyla yüzleşme fırsatı da tanıyan etkileyici bir film.

Agir_AblalarFestivalin en keyifli filmlerinden biri olan Ağır Ablalar (Heavy Girls, 2012), ömrünü aynı evde ve hatta aynı yatakta annesiyle birlikte geçirmiş Sven’in, Alzheimer belirtileri gösteren annesine bakıcı olarak gelen Daniel’e aşık olmasını ve bu iki adamın aradıkları şefkati birbirlerinde bulmalarını anlatıyor. Kısalarıyla tanınan Alman yönetmen Axel Ranisch’in ilk uzun filmi olan Ağır Ablalar, hüzünlü ve aynı zamanda neşeli, hafızalardan çıkmayacak komik ve naif bir film.

Ruj_Iziİlk filmi Urban Feel’den (1999) 12 yıl sonra kamera arkasına geçen İsrailli yönetmen Jonathan Sagall’ın ilk gösterimi Berlin’de yapılan filmi Ruj İzi (Lipstikka, 2011), Filistin sorunu ve lezbiyen aşkın iç içe geçtiği psikolojik bir öykü. Kudüs Film Festivali’nde kadın oyuncularına ödül getiren film, Batı Şeria’dan Londra’ya göç etmiş iki genç kadının geride bıraktıklarını sandıkları bir hikâyeyle 15 yıl sonra yüzleşmelerini anlatıyor. Filistin meselesine ve militarizme getirdiği yorumla Berlin’deki ilk gösteriminde övgü toplayan bu lezbiyen aşk hikâyesi, özellikle Nataly Attiya ve Moran Rosenblatt’ın oyunculuklarıyla dikkat çekiyor.

lovely manEndonezya sinemasının üretken isimlerinden Teddy Soeriaatmadja’nın yönettiğiGüzel Babam (Lovely Man, 2011), büyük bir müslüman nüfus barındıran Endonezya’da çekilen ilk trans temalı film olma özelliğini taşıyor. 19 yaşındaki dindar Jahaya’nın babasını bulmak için Cakarta’ya gelişini ve burada tanıştığı trans seks işçisi Ipuy’un babası olduğunu öğrenmesiyle birlikte ikisinin değişen hayatlarını anlatan film, Asya Film Ödülleri’nde Ipuy’u oynayan Donny Damara’ya en iyi oyuncu ödülü getirmişti. Ülkesinde fırtınalar koparan Güzel Babam, Cakarta’nın büyülü atmosferi ve gecelerine getirdiği görsel yorumla övgüyü hak ediyor.

Seks blogger’larından uzaylı lezbiyenlere

Asi_Ve_GencBloklar (Blokes, 2010) adlı kısa filmiyle adından söz ettiren Şilili yönetmen Marialy Rivas’nın ilk uzun metraj filmi Asi ve Genç (Young & Wild, 2012), her daim ilgi çekici bir tema üzerinden ilerliyor: Ergen cinselliği. Sundance’te Dünya Sinema Yazarları Ödülü’nü, San Sebastián’da da büyük ödülü alan film, tutucu Evangelist bir ailede yaşayan ve ailesinin ısrarıyla dini bir televizyon kanalında staj yapmaya başlayan Daniela’nın baskı altında daha da güçlenen cinsel arzularını internet günlüğü aracılığıyla yaşıtlarıyla paylaşmasını anlatıyor.

Uzayli_Lezbiyen_Ruh_Esini_AriyorKuirFest’in en sıradışı filmi ise dünyaya düşen bir uzaylı kadınla utangaç Jane arasındaki aşkı anlatan Uzaylı Lezbiyen Ruh Eşini Arıyor (Codependent Lesbian Space Alien Seeks Same, 2011). Madeleine Olnek’in mezuniyet filmi olan ve ilk gösterimini Sundance’te yapan film, gösterildiği festivallerde heyecanla karşılanmıştı. Bilim kurgu ve komediyi ustaca harmanlayan bu zeki komedi, Siyah Giyen Adamlar’a (Men in Black) da göz kırpıyor.

RegrettersKrakow’da ve İsveç Akademisi Ödülleri’nde en iyi belgesel film seçilen Pişman Olanlar (Regretters, 2010), 60’lı yıllarda cinsiyet değiştirme operasyonu geçiren ve bundan pişmanlık duyan Orlando Fagin ve Mikael Johansson’ın hikâyesini anlatıyor. İsveçli oyun yazarı ve belgesel sinemacı Marcus Lindeen’in yönettiği bu sıradışı film, biri doğduğu cinsiyeti çoktan değiştirmiş, diğeri hala cinsiyet geçişlilik sürecine adım atma aşamasında olan iki trans erkek üzerinden cinsiyet kimliği, baskı ve pişmanlık konularına etkileyici bir yorum getiriyor. Pek çok film festivalinin yanı sıra New York ve Moskova’da müzelerde de gösterilen Pişman Olanlar, güncel sanat meraklılarının kaçırmaması gereken bir çalışma.

Unutulmaz LGBT portreler

VitoJeffrey Schwarz’ın yönettiği, yılın en çok konuşulan belgesellerinden biri olan Vito (2011) ise, Hollywood’un ipliğini pazara çıkaran meşhur Sakıncalı Film Dolabı’nın (The Celluloid Closet) yazarı Vito Russo’nun hayatını konu alıyor. Bu kitapla birlikte Hollywood filmlerinde geylerin temsiline değinen Vito’nun, 1980’lerin her geçen gün daha da muhafazakârlaşan Amerikan toplumuna ve Reagan döneminin zalim AIDS politikalarına karşı direnişte nasıl da önemli bir figür haline geldiğini belgeliyor. Zekâ ve mizahın, yaşama gücü ve yaklaşan ölüme rağmen mücadeleyi asla bırakmayışın, geride kalanlar için bir kara muhafazakar zemine gökkuşağı bayrağını sermeye çalışmanın büyük mücadelesi… Seyirciyi derinden etkileyecek bir hayat hikâyesi…

Audre_Lorde1KuirFest’te tanışacağımız bir diğer etkileyici portre ise Amerika’da siyah feminist hareketin önemli figürlerinden biri olan lezbiyen şair ve yazar Audre Lorde’ye ait. Dagmar Schultz’un yönettiği, Lorde’nin Berlin’e konuk profesör olarak gittiği yılları konu alan Audre Lorde: Berlin Yılları, 1984 – 1992 (Audre Lorde: The Berlin Years 1984 to 1992, 2012), çokkültürlülüğe ve çoksesliliğe inanan bu kadının otoriteye karşı ürettiği sözlerinin ve çalışmalarının Berlin’de yaşayan siyah kadınların hayatlarında nasıl bir devrim yarattığını anlatıyor.

Look at Me AgainClaudia Priscilla ve Kiko Goifman’ın birlikte yönettikleri Bana Bir Daha Bak (Look At Me Again, 2011) ise, Brezilya’nın yüksek sıcaklık, yoksulluk ve aşırı erkek iktidarıyla bilinen kurak bölgelerinin ortasında değişimini sürdüren bir trans erkek olan Syllvio Luccio’nun şaşırtıcı yol hikâyesi. Pek çok paradoks ve gariplikle dolu bu hikâye, annelik ve günümüz aileleri konularını da tartışmaya açıyor.

Marina.AbramovicKuirFest’in merakla beklenen filmlerinden biri de Marina Abramoviç: Sanatçı Aramızda (Marina Abramovic: The Artist Is Present, 2011). Geçen yılın en iyi filmleri listelerinde sıkça karşımıza çıkan bu belgesel, baştan çıkarıcı ve korkusuz sanatçı Marina Abramoviç’in kırk yılı aşan sanatına tanıklık ediyor. Kendi bedenini bir araç olarak kullanan Abramoviç, hayatını tehlikeye atarak kendi sınırlarını araştırıyor, zorluyor ve izleyene meydan okuyan, şaşırtan ve duygulandıran performanslar yaratıyor. Başdöndürücü güzellikte ve sarsıcı bir hüzne sahip bu film, Berlin’in Panorama bölümünde Seyirci Ödülü’nü kazanmıştı.

Ben, Sen, O... Festival’de ayrıca Türkiye’den iki belgesel yer alıyor. Zeynep Oral’ın Adana Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Belgesel” seçilen filmi Ben, Sen, O… (2012) iki trans kadının hayatını izliyor ve hayatta karşılaştıkları baskı, şiddet ve adaletsizlikleri konu alıyor. Veysel Akşahin’in yönettiği Hala (2012) ise, anne ve babasını kaybettikten sonra doğduğu köye dönen eşcinsel bir kadının kendi küçük dünyasında yaşadığı mutluluğu, hayalleri, üzüntüleri ve yalnızlığı anlatıyor.

Kısaca kuir

Mila_CaosKuirFest bu sene de kısa tutkunlarının kaçırmaması gereken filmleri bir araya getiriyor. Hermafrodit bir çocuğun hikayesini anlatan Azize (La Santa), Küba’dan Mila Caos, Kanada’dan Bir Gün Benim De Prensim Gelecek (Some Day My Prince Will Come), Mix Copenhagen’ın en iyi kısa ödülünü kapan Bradley Manning’in Sırları Vardı (Bradley Mannıng Had Secrets), Cannes’dan kısa film dalında Kuir Palmiye ödüllü Bu Bir Kovboy Filmi Değil (It’s Not A Cowboy Movie), Outfest ve Austin gey ve lezbiyen film festivallerinden jüri özel ödülü almış Dol – İlk Doğum Günü (Dol – First Birthday), ödüllü kısa belgesel Harbi Memeler (Butch Tits), Melbourne Kuir Film Festivali’nde yılın en iyi Avustralya kısası seçilen Islahevi (The Wilding) ve İsrail’den Kumdaki Yengeçler (Crabs in the Sand) KuirFest’in kısa programının filmleri…

Etkinlikler de rengarenk

adsızKuirFest’te film gösterimleri kadar etkinlikler de dikkat çekiyor:18 Ocak Cuma günü Pişman Olanlar’ın gösterimi ardından yapılacak ve cinsiyet değiştirme operasyonlarını tartışmaya açacak “Cinsiyet Değiştirme Operasyonları” söyleşisine trans aktivistler, Belgin Çelik ve Buse Kılıçkaya konuşmacı olarak katılacak; Dünyanın en muhafazakar ülkelerinden biri olan Pakistan’da geçen Saklambaç filminin arkasından da yönetmenleri Saadat Munir ve Saad Khan ve yapımcı Christina M. Andersen’in katılımıyla Pakistan’da LGBTT grupların durumunu anlatan bir panel düzenlenecek; Alisa Lebow, Başak Ertür, Defne Tüzün ve Gözde Onaran’ın Bülent Ersoy’un Şöhretin Sonu adlı filminden yola çıkarak yapacakları “Bülent Ersoy’un Kanunla İmtihanı” başlıklı panel ile Bülent Ersoy üzerinden bir yakın tarih okuma denemesi yapılacak. Ayrıca birbirinden ilginç drag şovlara sahne olacak partileriyle KuirFest, Ankaralı sinemaseverlere dolu dolu bir hafta yaşatacak.

Festival programı detaylı olarak festivalin web sitesinden incelenebilir.

85. Oscar Ödülleri Aday Tahminleri

85. Oscar ödülleri için adaylar bugün (10 Ocak 2013) Türkiye saati ile 15:30’da açıklanacak. Şu ana kadar verilen belli başlı ödülleri incelemeye devam edeceğiz ancak öncesinde belli başlı kategorilerde kendi aday tahminlerimi de iletmek istedim. Oscar Boy sitesine de göndermiş olduğum aday listem şu şekilde. Ne kadarında başarılı olduğumu kısa zaman sonra göreceğiz.

Not: 14 farklı blogun aday tahminlerine http://theoscarboy.com/2013/01/
10/gold-diggers-son-aday-tahminleri/
adresinden ulaşılabilir.

EN İYİ FİLM
1. Zero Dark Thirty
2. Les Miserables
3. Django Unchained
4. Silver Linings Playbook
5. Argo
6. Moonrise Kingdom
7. Lincoln
8. The Master
9. Beasts of the Southern Wild
10. Life of Pi

EN İYİ YÖNETMEN
1. Kathryn Bigelow (Zero Dark Thirty)
2. Steven Spielberg (Lincoln)
3. Ben Affleck (Argo)
4. David O. Russel (Silver Linings Playbook)
5. Ang Lee (Life of Pi)

EN İYİ ERKEK OYUNCU
1. Daniel Day-Lewis (Lincoln)
2. Denzel Washington (Flight)
3. Bradley Cooper (Silver Linings Playbook)
4. Joaquin Phoenix (The Master)
5. Hugh Jackman (Les Misérables)

EN İYİ KADIN OYUNCU
1. Jessica Chastain (Zero Dark Thirty)
2. Jennifer Lawrence (Silver Linings Playbook)
3. Marion Cotillard (Rust and Bone)
4. Quvenzhané Wallis (Beasts of the Southern Wild)
5. Emmanuelle Riva (Amour)

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
1. Tommy Lee Jones (Lincoln)
2. Philip Seymour Hoffman (The Master)
3. Christoph Waltz (Django Unchained)
4. Alan Arkin (Argo)
5. Javier Bardem (Skyfall)

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
1. Sally Field (Lincoln)
2. Anne Hathaway (Les Misérables)
3. Helen Hunt (The Sessions)
4. Nicole Kidman (The Paperboy)
5. Amy Adams (The Master)

EN İYİ ÖZGÜN SENARYO
1. Looper
2. The Master
3. Moonrise Kingdom
4. Zero Dark Thirty
5. Amour

EN İYİ UYARLAMA SENARYO
1. Lincoln
2. Silver Linings Playbook
3. Argo
4. Beasts of the Southern Wild
5. The Perks of Being a Wallflower

National Board of Review’ın En İyisi de Zero Dark Thirty

Geçtiğimiz ay verilen ödüllere baktığımızda National Board of Review ödülleri de dikkat çekenlerden biri. Bu ödüllerde de tıpkı New York’lu eleştirmenlerin ödüllerindeki gibi Zero Dark Thirty‘nin üstünlüğünü görüyoruz. En iyi film, yönetmen ve kadın oyuncu ödüllerini alan film Amerikalı eleştirmenlerin favorisi gibi gözüküyor. Bunun yanında Silver Linings Playbook‘un en iyi erkek oyuncu ve uyarlama senaryo ödülleri ile Looper‘ın en iyi özgün senaryo ödülü bu isimleri Perşembe günü açıklanacak Oscar adayları arasında göreceğimizin işaretleri. Bu arada en iyi yabancı film olarak yine Amour seçilmiş durumda. Bu filmin adaylar arasında yer almama ihtimali yok zaten, hatta şimdiden Oscar’ı da aldı diyebiliriz.

National Board of Review ödüllerinin önemli bir özelliği sadece en iyi filmi değil onu takip eden filmleri de açıklaması. Aşağıda tam listesinin bulabileceğiniz listelerdeki filmlerin büyük bir kısmının ismini Oscar adayları arasında göreceğiz büyük ihtimalle.

En İyi Film: Zero Dark Thirty
En İyi On Film (Alfabetik Sırayla): Argo, Beasts of the Southern Wild, Django Unchained, Les Miserables, Lincoln, Looper, The Perks of Being a Wallflower, Promised Land, Silver Linings Playbook
En İyi Yabancı Film: Amour
En İyi Beş Yabancı Film (Alfabetik Sırayla): Barbara, The Intouchables, The Kid with A Bike, No, War Witch
En İyi Belgesel: Searching for Sugarman
En İyi Beş Belgesel (Alfabetik Sırayla): Ai Weiwei: Never Sorry, Detropia, The Gatekeepers, The Invisible War, Only the Young
En İyi On Bağımsız Film (Alfabetik Sırayla): Arbitrage, Bernie, Compliance, End of Watch, Hello I Must Be Going, Little Birds, Moonrise Kingdom, On the Road, Quartet, Sleepwalk with Me
En İyi Erkek Oyuncu: Bradley Cooper (Silver Linings Playbook)
En İyi Kadın Oyuncu: Jessica Chastain (Zero Dark Thirty)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Leonardo DiCaprio (Django Unchained)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Ann Dowd (Compliance)
En İyi Oyuncu Kadrosu: Les Miserables
Çıkış Yapan Erkek Oyuncu: Tom Holland (The Impossible)
Çıkış Yapan Kadın Oyuncu: Quvenzhané Wallis (Beasts of the Southern Wild)
En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow (Zero Dark Thirty)
En İyi Yönetmen (İlk Film): Benh Zeitlin (Beasts of the Southern Wild)
En İyi Uyarlama Senaryo: David O. Russell (Silver Linings Playbook)
Spotlight Ödülü: John Goodman (Argo, Flight, Paranorman, Trouble with the Curve)
En İyi Orijinal Senaryo: Rian Johnson (Looper)
En İyi Animasyon: Wreck-it Ralph
Özel Ödül: Ben Affleck (Argo)
Düşünce Özgürlüğü Özel Ödülü: Central Park Five, Promised Land
William K. Everson Film Tarihi Ödülü: 50 Years of Bond Films

New York’lu Eleştirmenlerin En İyisi Zero Dark Thirty

Geçtiğimiz ay verilen önemli ödüllerin üzerinden geçmeye devam ediyoruz. Geçen ay Amerika’da pek çok eleştirmen birliği de 2012’nin en iyilerini seçti. Bunların her birinin haberini vermeyeceğiz ama önemli olanları hatırlatalım.

Genellikle eleştirmen birliklerinin ödülleri New York’lu eleştirmenler ile başlıyor. Bu yıl da öyle oldu. New York’lu eleştirmenler yılın en iyisi olarak Osama Bin Laden’in yakalanması ve öldürülmesi sürecini anlatan Zero Dark Thirty fimini seçtiler. Filmin yönetmeni Kathryn Bigelow en iyi yönetmen seçilirken film aynı zamanda en iyi görüntü yönetmeni ödülünü de aldı. Üç ödül kazanan başka bir film de Lincoln oldu. Bu yıl en iyi erkek oyuncu ödülünün en büyük adaylarından biri olan Daniel Day-Lewis bu filmdeki rolü ile bu ödülü alırken, aynı filmden Sally Field en iyi yardımcı kadın oyuncu seçildi. Filmin senaryo yazarı Tony Kushner de en iyi senaryo yazarı seçildi. En iyi yabancı film ödülü ise beklendiği gibi Aşk (Amour) filminin oldu.

New York’lu eleştirmenlerinin seçtiklerinin tam listesini aşağıda bulabilirsiniz. Geçtiğimiz yıl en iyi film, yönetmen ve kadın oyuncu kategorilerinde New York’lu eleştirmenlerin seçtikleri ile Oscar’ın galiplerinin aynı olduğunu da hatırlatalım.

En İyi Film: Zero Dark Thirty
En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow (Zero Dark Thirty)
En İyi Erkek Oyuncu: Daniel Day-Lewis (Lincoln)
En İyi Kadın Oyuncu: Rachel Weisz (Deep Blue Sea)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Matthew McConaughey (Bernie, Magic Mike)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Sally Field (Lincoln)
En İyi Senaryo: Tony Kushner (Lincoln)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Greig Fraser (Zero Dark Thirty)
En İyi Yabancı Film: Amour
En İyi İlk Film: How To Survive a Plague
En İyi Belgesel: The Central Park Five
En İyi Animasyon: Frankenweenie

Avrupa Film Ödülleri’nin En İyisi Aşk

Geçen ay verilen önemli ödüllerden biri de Avrupa Film Ödülleri (European Film Awards) idi. Bu ödüllerde öne çıkan film tartışmasız bir şekilde Michael Haneke’nin Aşk (Amour / Love) filmi oldu. Bu başarılı film en iyi film seçilmekle kalmadı, en iyi yönetmen, erkek oyuncu ve kadın oyuncu ödüllerini de alarak önemli bir başarıya imza attı. Geçtiğimiz yılın en iyi filmlerinden Utanç (Shame) da en iyi görüntü yönetmeni ve kurgu ödüllerini kazandı. Thomas Vinterberg’in kimi festivallerde izlediğimiz, vizyonda da görmek istediğimiz filmi Onur Savaşı (Jagten / The Hunt) da önemli ödüllerden en iyi senaryo ödülünün sahibi oldu.

Ödüllerin tam listesi şu şekilde:

En İyi Film: Amour
En İyi Yönetmen: Michael Haneke (Amour)
En İyi Erkek Oyuncu: Jean-Louis Trintignant (Amour)
En İyi Kadın Oyuncu: Emmanuelle Riva (Amour)
En İyi Senaryo: Tobias Lindholm & Thomas Vinterberg (Jagten / The Hunt)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Sean Bobbitt (Shame)
En İyi Kurgu: Joe Walker (Shame)
En İyi Sanat Yönetmeni: Maria Djurkovic (Tinker Tailor Soldier Spy)
En İyi Müzik: Alberto Iglesias (Tinker Tailor Soldier Spy)
Keşif Ödülü: Kauwboy
Yılın Yapımcısı: Helena Danielsson
En İyi Belgesel: Hiver Nomade (Winter Nomads)
En İyi Animasyon: Alois Nebel
En İyi Kısa Film: Superman, Spiderman or Batman
Yaşam Boyu Başarı Ödülü: Bernardo Bertolucci
Dünya Sinemasında Avrupa Başarısı Ödülü: Helen Mirren
Seyirci Ödülü: Hasta la Vista (Come As You Are)

Sight & Sound’un En İyisi The Master

Geçtiğimiz ay boyunca pek çok eleştirmen grubu yılın en iyilerini seçtiler, pek çok dergi de yılın en iyi filmleri listeleri yaptılar. Önümüzdeki hafta içinde Oscar adayları açıklanıyor ve Altın Küre ödülleri sahiplerini buluyor. Yani ödül sezonunun sonlarına doğru yavaş yavaş yaklaşıyoruz. Bu yıl önce festivaller ve film etkinlikleri, sonra da hastalıklar nedeniyle bu sezonu yakından takip edemedik, yine de kaçıranlar için önümüzdeki bir kaç gün içinde geçen ay açıklanan önemli listelerin üzerinden geçelim.

Sight & Sound dergisi sinema dünyası içinde önemli bir yeri olan bir dergi olarak her yıl yayınladıkları en iyiler listesi ile dikkat çeker. Bir İngiliz sinema dergisi olmasına rağmen çoğunlukla dünya sinemasını temel alarak listelerini hazırlarlar. O yüzden Sight & Sound’un listeleri Oscar’lar için belirleyici olmaz ama prestijli bir listedir.

Bu yıl bu listenin tepesinde bir Amerikan filmi var. Sinemalarımızda izleme fırsatı bulduğumuz Paul Thomas Anderson’ın yeni filmi The Master listenin birinci sırasında. Listede yakından tanıdığımız bir film daha var. Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmi listenin sekizinci sırasını paylaşan filmlerden biri.

Aslında çoğunlukla Sight & Sound’un listesini oluşturan filmleri ancak festivallerde izlerdik. Bu yıl bu açıdan şanslıyız. Listede yer alan diğer filmlerden AmourMoonrise Kingdom ve Cosmopolis‘i sinemalarımızda izledik. Holy MotorsBeasts of the Southern Wild ve Beyond the Hills‘in de yakın zamanda vizyona girmesi bekleniyor.

İşte Sight & Sound’a göre 2012’nin en iyi filmleri:

1. The Master
2. Tabu
3. Amour
4. Holy Motors
5. Beasts of the Southern Wild
5. Berberian Sound Studio
7. Moonrise Kingdom
8. Beyond the Hills
8. Cosmopolis
8. Once upon a Time in Anatolia
8. This is Not a Film

Güncelleme: Haberi verdikten bir gün sonra Sight and Sound listenin geri kalanını da açıkladı. Bu kısımda da gayet iyi filmler var. Ertuğrul Günay’ın sakın ola gitmeyin dediği Killing Them Softly de listede örneğin. Dredd gibi ilginç bir seçim de var listede. İşte listenin geri kalanı:

11. Leviathan
12. Nostalgia for the Light
12. No
12. Skyfall
15. The Last Time I Saw Macao (A Ultima Vez Que Vi Macau)
15. Neighbouring Sounds (O Som ao Redor)
15. Margaret
18. Killing Them Softly
18. The Turin Horse
18. Rust and Bone
18. Sightseers
18. Damsels in Distress
18. Dredd
18. Two Years at Sea

Tayfa Kitapkafe’de Ocak Ayında Edebiyat Uyarlamaları

Ankara’da Tayfa Kitapkafe’de düzenlenen film gösterimleri Ocak ayı programını edebiyat uyarlamalarına ayırmış. Gösterim programı şu şekilde:

7 Ocak Pazartesi  20:00 – YOL TÜRKÜSÜ (Pather Panchali)
14 Ocak Pazartesi  20:00 – VENEDİK’TE ÖLÜM (Morte a Venezia)
21 Ocak Pazartesi  20:00 – TIRMANIŞ (Voskhozhdeniye)
28 Ocak Pazartesi 20:00 – EVRENİN MELEKLERİ (Englar alheimsins)

Özellikle Luchino Visconti’nin klasik filmi Venedik’te Ölüm‘ü daha önce izlememiş olanlar kaçırmasın derim. Satyajit Ray’ın Yol Türküsü de tam bir klasiktir. Bu filmi de izlemek gerek. Diğer filmlerin de güzel keşifler olacağına eminim.

Tayfa Kitapkafe”deki gösterimlerin ücretsiz olduğunu hatırlatarak adresini de verelim:
Selanik Caddesi 82/32 Kızılay (Selanik caddesiyle, Kızılırmak caddesinin kesiştiği köşede)

Manifesto 50.Yılında Ankara’da

1962 yılında yayımlanan ve Yeni Alman Sineması’nın miladı olan Oberhausen Manifestosu’nun imzacılarının filmleri 21-22 Aralık’ta Goethe Enstitüsü’nde gösterilecek.

Oberhausen Manifestosu, 28 Şubat 1962 yılında 8. Batı Almanya Kısa Film Festivali’nde biraraya gelen genç yönetmen ve eleştirmenlerin “Yeni Alman Sinemasını” ilan ettikleri kısa ve güçlü metindir. Savaş sonrası, Almanya sinemasının propoganda aracı rolünden, uluslararası saygınlığa doğru istikrarlı serüveninin cesur başlangıcı kabul edilir. Manifestonun yayımlanmasından önceki birkaç yılda televizyon sayısında gerçekleşen dramatik artışın sonucu olarak Alman ticari sinemasının çöküşü ve bu yıllarda yakın coğrafyada ortaya çıkan yönelimler (İngiliz Özgür Sinema Hareketi, Fransız Yeni Dalgası) ile doğmakta olan modernist Avrupa sinemasının etkisinde genç Alman sinemacıları Oberhausen Manifestosu’nu yayımladılar:

oberhausen_manifest

—————————-

Geleneksel Alman sinemasının çöküşü, tutum ve uygulamalarının reddettiğimiz bir film tarzının ekonomik temelini sonunda ortadan kaldırıyor. Bununla birlikte yeni bir sinemanın yaşam bulma şansı vardır. Yeni Alman sinemasını yaratma amacımızı ilan ediyoruz.

     Bu yeni sinemanın yeni özgürlüklere gereksinimi vardır. Yerleşik endüstrinin geleneklerinden kurtulmaya… Ticari ortakların etkilerinden kurtulmaya… Özel çıkar guruplarının denetiminden kurtulmaya… Yeni Alman sinemasının inşasıyla ilgili somut entelektüel, biçimsel ve ekonomik kavrayışlara sahibiz. Bir kolektif olarak ekonomik risk almaya hazırız.

     Eski sinema öldü. Yeni sinemaya inanıyoruz.

—————————

“Yeni sinema” ile “eski” olanı arasına çektikleri bu çizgi ile Alman sinema endüstrisi ile işbirliği ihtimalini daha en başından ortadan kaldıran imzacıların, anaakıma dahil olarak onu dönüştürmeyi başaran Fransız Yeni Dalgası’nın tersine bugün de Alman sinemasında eski ile yeni, ticari ile deneysel, popüler ile avangard arasında derin uçurumlar olmasının temelini atmış oldular. Filmlerinde geleneksel öykü anlatımı ve dramatik kapalılık yerine belgesel gerçekliği ve deneysel açıklığı tercih eden çoğu deneyimsiz ve alaylı olan bu yirmi altı sinemacının Alman toplumunu, kapitalizmini, uyumculuk ve kayıtsızlığını eleştimek ve sıradışı olmak dışında pek ortak paydası yoktu.

Berlin’in ortasına bir duvar çekilmesinin üzerinden altı ay geçmeden yayımladıkları Manifesto’nun 50. Yıldönümünde, Oberhausen Kısa Film Festivali, imzacıların filmlerinden oluşan “Provoking Reality. Mavericks, Mouvements, Manifestos”  isimli bir programla çıktı karşımıza. Federal Cumhuriyet’in yaşamında eleştirel bir ses olmak isteyen yirmi altı imzacının, manifestonun yayımlanmasından önceki ve sonraki beşer yılı kapsayan aktif dönemlerine (1958-1967) ait  40‘a yakın film restore edilerek Nisan ayının sonunda 58. Oberhausen Kısa Film Festivali’nde gösterildi. Ardından farklı başlıklar altında aralarında Avusturya Film Müzesi ve MoMa New York’un da bulunduğu pek çok müze ve film festivalinde izleyici karşısına çıktı. Oberhausen Manifestosu Filmleri’ni 21-22 Aralık tarihlerinde Puruli Kültür Sanat işbirliğiyle Goethe Institut Ankara’da izleyebilirsiniz. Etkinlikte gösterilecek filmlerle ilgili ayrıntılı bilgi için:

http://www.goethe.de/ins/tr/ank/ver/tr10199556v.htm

Ankara’da Yılın En Kısa Gününde, Kısa Metraj Film Gösterimleri

Ankara Fransız Kültür Merkezi ve Büyülü Fener Sineması 21 Aralık’ta (yılın en kısa gününde) önemli bir etkinliği hayata geçiriyor. Film Fabrik bünyesinde hazırlanan, Art Park yapımı dört kısa filmden oluşan bir seçki Türkiyeli yönetmenlerin kısa filmleriyle buluşuyor. Kızılay Büyülü Fener sinemasında gösterilecek sekiz kısa filmin yer aldığı programda, filmlerin ardından Fransa’dan Pierre Henry Debiès ve Türkiye’den Arin İnan Arslan’la söyleşi gerçekleşecektir.

Dünyanın dört bir yanından genç sinemacıları bir araya getiren Film Fabrik’in kısa metraj filmleri Fransa, Finlandiya ve Çek Cumhuriyeti’nden sonra Ankara’da da sunuluyor.

Program çerçevesinde 21 Aralık günü saat 19.00’da Fransız yapım şirketi Art Park’tan ve Türkiye’den dörder kısa film gösterilecektir. Film gösterimlerinin ardından sinema yazarı Sinan Yusufoğlu’nun moderatörlüğünde Fransız yönetmen PH Debiès ve Türkiyeli yönetmen Arin İnan Arslan ile bir söyleşi gerçekleşecektir.

Programda Gösterilecek Filmler

Fransa (Art Park’tan) Kısa Filmler;

Amerikalı yönetmen Andréa A.Stuart’ın 2010 yılında çektiği “Neighbor /Komşu” (15′); Finlanda’nın küçük bir kasabasına yerleşen Amerikalı siyahi bir adamın kasabada geçirdiği günleri merkezine alan film, öteki olma ve dostluk üzerinden hikayesini kuruyor.

Fransız yönetmen Joseph Couturier’in 2005 yılında çektiği “Funny Eye /Komik Göz” (17’27”); korku edebiyatının usta yazarlarından Edgar Allen Poe’nun “Kuyu ve Sarkaç” hikayesinden uyarlandı. Film, bir palyaçonun modern toplumun Engizisyon mahkemeleri tarafından modern yaşamı  temsili değerleri nedeniyle ölüme mahkum edilmesini anlatır. Palyaço dayanılmaz derecede olan fiziksel ve ahlaki baskılara katlanmak zorundadır.

Finlandiyalı yönetmen Antony Bentley’in 2011 yılında çektiği “Driver / Sürücü” (11′); bir cenaze arabası sürücüsü ile ‘ölü’ müşterisi arasındaki yol boyunca süren ilginç sohbete ortak ediyor seyircisini.

Fransız yönetmen Pierre Henry Debies’in 2012 yılında çektiği “Strain/ Zorlanma” (13’19”), yabancı bir ülkeye entegre olamayan genç bir Fransız kadının kıskançlıkla kemirilen zihninin zamanla deliliğe mahkum olmasını incelikli bir hikayeyle anlatıyor. (Filmin ardından yönetmen PH Debies ile bir söyleşi gerçekleşecektir.)

Türkiye’den Kısa Filmler;

Yönetmen Rezzan Yeşilbaş’ın 65. Cannes Film Festivali’nden en iyi kısa film ödülüyle dönen “Be Deng / Sessiz” ( 14′) filmi 1984 yılında Diyarbakır’da tutuklu olan kocasına, cezaevi koşullarında yasak olmasına rağmen yeni bir çift ayakkabı götürmeye çalışan Zeynep’in hikayesini oldukça ustalıklı bir sinemayla anlatıyor.

Uzun metraj filmleriyle de tanıdığımız yönetmen Emre Akay, 2011 yapımı “Kırmızı Alarm” (15′) filminde bir siyasi parti genel başkanı olan Kudret Türkdoğan’ın ve etrafındaki erkeklerin oldukça sorunlu ‘siyasal’ dünyasına götürüyor seyirciyi. Devlet Televizyonu’ndaki konuşmasına saatler kala hazırlıklarını sürdüren başkanın esas derdi, programa bayrak kırmızısı bir kravatla çıkmaktır.

Ertuğ Tüfekçioğlu’nun yönettiği, oyuncu İrem Altuğ’un yazıp başrolünde oynadığı “Direk Aşk” (11′) çaresiz bir kadının hiç beklemediği bir anda aşık olmasını anlatan traji komik bir hikaye.

Yönetmen Arin İnan  Arslan’ın üçüncü kısa metraj filmi “Pera Berbangê / Arpeggio Ante Lucem” (15′), Dersim’de evcil güvercinlerini çarşıda azat ettirerek geçimini sağlayan Bışkov’un ve köylerin boşaltılmasıyla birlikte kente yerleşmek zorunda kalan insanların hikayesi anlatılıyor. (Filmin ardından yönetmen Arin İnan Arslan ile bir söyleşi gerçekleşecektir.)

Söyleşiye Katılacak Yönetmen Biyografileri

PH Debiès

1980 yılında Fransa’da doğan PH Debiès, Poitiers Üniversitesi’nden sonra Paris’te bulunan bir okulda sinema eğitimi alır. 2000 yılında yönetmenler topluluğunu kuran PH Debiès, birçok kısa metrajlı film ve müzik klipleri çeker. Günümüzde Art Park şirketi bünyesinde yönetmen ve program kurgu sorumlusu olarak, gençlere yönelik video atölye çalışmaları yaparak  ve bağımsız fotoğrafçı olarak çalışmaktadır.

Filmografisi

Mars Requiem – 15mn/2003 – 16mm

L’Appel du Large – 17min/2004 – MiniDV

Tic-Tac – 4min/2005 – MiniDV

Panic Zone – 7min/2006 – HDV

Au bout du nerf – 7min/2007 – HDV

36ème Sous-Sol – 13min/2010 – HD

Strain – 13min/2012 – HD

Poney Club – 26min/2013 – HD

 

Arin İnan ARSLAN

1982, Tunceli doğumlu. 2004’te ilk kısa filmi “Kırıntı”yı çekti. 2005 yılında Ege Üniversitesi Bilgisayar Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2006 yılında çektiği ikinci kısa filmi “Sî û Ba” ile Tahran Uluslararası Kısa Film Festivali’nde En iyi Asya kısa filmi başta olmak üzere bir çok ödül aldı. Dört yıl aradan sonra göç temasını, “kanatları olduğu halde gidememek” fikri üzerinden inceleyen Pera Berbangê isimli kısa filmiyle Berlin Film Festivali’nde yarıştı. Bağımsız olarak sinema yapmaya devam ediyor.

Filmografisi

Pera Berbange (Arpeggio Ante Lucem) -2010

Gölge ve Rüzgar (Si u Ba) – 2006

Kırıntı – 2004

YER: BÜYÜLÜ FENER SİNEMASI / KIZILAY

GİRİŞ / ENTRY: 5 TL

TARİH: 21 ARALIK 2012 – 19.00
ADRES:

Büyülü Fener Sineması
Meşrutiyet Cad. Hatay Sokak No 18
Kızılay

Tel : 0312 425 01 00

AB İnsan Hakları Film Günleri 2012 İzlenimleri: Lotte ve Aytaşının Sırrı, Denizdeki Adam, Islık Çalmak İstersem Çalarım, Kano, Sadece Rüzgar, Görünmez Adamlar, Adalar, Kuma

10-11-12 Aralık 2012 tarihleri arasında 10 farklı ilde eş zamanlı olarak düzenlenen ve toplam 11 farklı film gösterilen AB İnsan Hakları Film Günleri’nde 8 film izleme fırsatı buldum (diğer 3 filmi zaten daha önce izlemiştim). İzlediğim filmlerle ilgili görüşlerimi kısaca paylaşmadan önce etkinliğin geneli ile ilgili bir kaç kelam edelim (genel olarak Ankara’daki etkinlikle ilgilidir yazdıklarım, diğer illerde durum farklı olabilir).

Aslında aynı anda 10 ilde düzenlenen bu etkilik epey kapsamlı bir etkinlik, ancak duyurusunun yeterince yapılmadığını görüyoruz. Gösterimler ücretsiz, seçilen filmler de belli bir seviyenin üzerindeyken filmerin hemen hepsinde salonda yer kalmamış olmasını umardım. Halbuki, özellikle ilk gün ilgi oldukça düşüktü. Salonun dolu olduğu seanslar da yok değildi ama onlar da genellikle bir organizasyon olarak okulların geldiği ya da elçilik davetlilerinin ilgi gösterdiği senaslardı. Halbuki Ankara’nın sadık festival seyircilerinden pek azını salonlarda görebildik. Önümüzdeki yıllarda tanıtımın daha iyi olmasını umalım. Hoş tanıtım iyi olsaydı belki de gerçekten film izlemek isteyenler salonlara giremeyecekti. Belki de böylesi daha hayırlı olmuştur.

Gelelim filmlere:

Lotte ve Aytaşının Sırrı (Lotte ja Kuukivi Saladus / Lotte and the Moonstone Secret):

Lotte ve Aytaşının Sırrı hitap ettiği yaş kitlesi epey küçük olsa da çok renkli, eğlenceli, cıvıl cıvıl bir animasyondu. Güzel bir çocuk filmi yapmak için illa ki Pixar’a özenmek gerekmediğini gösteriyordu. Filmde en çok hoşuma giden şey hayalgücünü sınırlamaması oldu. Aydan gelen üç kulaklı tavşanlar, denizden tutulan krepler, rüyalar dünyasında birbirlerini bulan karakterler hep bu filmdeydi. Aman çocuklar yanlış öğrenmesin diye bir açıklama çalışması da yoktu. Bu arada filmi sessiz sedasız izleyen ufaklıklar hangi okuldan geldilerse takdir ettim. Film izlerken konuşulmayacağını erkenden öğrenmişler (ya da öğretmenlerinden çok korkuyorlardı, bilemiyorum). Halbuki aynı filmi izleyen gayet yetişkin bazı seyirciler bunu öğrenememişti henüz…

Denizdeki Adam (Man at Sea):

Yunanistan’dan gelen Denizdeki Adam filmi göçmenlik meselesi ile ilgili iyi bir hikaye yakalamış. Farklı nedenlerden dolayı kendi içinde bir suçluluk duygusu yaşayan bir kaptanın 30 mülteciyi gemisine alması sonra da onları hiç bir yere bırakamaması iyi bir konu. Bir süre sonra denizin ortasında tek başlarına kalan mülteciler ve gemi ekibinin hem psikolojij hem de fiziksel çatışması iyi işlense çok ilginç bir film olabilirmiş. Fakat festivallerde epeyce filmini izlediğimiz deneyimli yönetmen Constantine Giannaris sanki bir şeyleri eksik bırakmış. Senaryo tatmin edici olamıyor. Mesela kaptan ve eski karısının sorunları yeterince işlenmemiş. Genel olarak oyunculuk tarzını da çok başarılı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Halbuki önceki filmi Hostage‘da bir otobüste sıkışıp kalan insanlar ile ilgili hikayesini daha iyi anlatmıştı.

Islık Çalmak İstersem Çalarım (Eu Cand Vreau sa Fluier, Fluier / If I Want to Whistle, I Whistle):

Romen sinemasının son dönem ne kadar iyi örnekler verdiğini biliyoruz. Islık Çalmak İstersem Çalarım da bu örneklerden biri olarak karşımıza çıktı. Islahevinden çıkmasına 2 hafta kalan 18 yaşındaki Silviu, içerdeki süresini uzatmamak için hiçbir kavgaya karışmıyor, kendine yapılanlara ses etmiyor. Yıllardır görmediği annesi gelip kardeşini İtalya’ya götürmek istediğini söylediğinde düştüğü durum için annesini suçlayan Silviu, kardeşinin de kendi durumununa düşmemesi için izin vermiyor. Ama içerden yapabilecekleri kısıtlı, telefon etmek ya da annesini görüşmeye çağırmak yetmiyor. Böyle olunca da bir noktada olay kopuyor. Filmin ilk yarısına Romen ıslahevlerinin durumunu yalın bir şekilde yansıttığı söylenebilir (zaten başrol oyuncusu dışındakiler gerçek mahkumlarmış). İkinci yarısı ise bir rehine dramasına dönüşüyor. Ama bu kısımda da pek abartıya kaçılmamış, ilk kısımdaki gerçeklik hissi devam ediyor. Yönetmen Florin Serban, tarzını haffiften Dardenne’lerden ödünç almış sanki ama etkili bir film ortaya çıkarmış. Yakalarsanız izleyin derim.

Kano (La Pirogue / The Pirogue):

Kano filmi salonun tıklım tıklım olduğu filmlerden biriydi. Salona sandalye konmasa filmi izleyemeyecektik hatta. Ancak dolu olmasının nedeni seyircinin ilgisi değil, gösterime getirilen lise öğrencileriydi (büyük ihtimalle Fransız Kültür ayarlamıştı).

Kano,etkinliğin ilk gününde izlediğimiz Denizdeki Adam‘a benzer bir konu anlatıyordu. Deniz üzerinde sıkışıp kalan bir grup insanın çatışması. Bu kez Senegal’den İspanya’ya ufak bir tekne ile gitmeye çalışan bir grup insanın çabasını izledik. Ayrıca bu filmde okyanus bir tekne ile aşılmaya çalışıldığı için, işin doğa ile mücadele kısmı daha baskındı. Aslında en baştan umutsuz bir çaba bu. Başarı şansı çok düşük olsa da insanlar bunu bir kurtuluş yolu olarak görüyor. Bazıları hayatlarında deniz bile görmemişken okyanusa açılıyorlar. Filmin büyük bir kısmı okyanusta küçük bir teknede geçiyor. Yönetmen bu kısıtlı mekanı iyi kullanmış. Ama karakterlerin çok boyutlu olarak çizildiğini söylemek zor. Genelde herbiri belli özellikleri temsil etsin diye yazılmış gibiydi. Yine de seyre değer bir filmdi Kano (bu arada filmin Türkçe ismi Kano pek olmamış, kayık ya da tekne olabilirmiş).

Eklemeden geçemeyeceğim bir konu var. Ne yazık ki filme getirilen öğrencilerden bir kısmı hem benim hem de başka seyircilerin uyarılarına karşın, sürekli konuştular. Bu öğrenciler muhtemelen zorla getirildi ama madem filmi sevmediler dışarı çıkıp arkadaşlarıyla muhabbet etselerdi keşke, film izlemek isteyenleri de rahatsız etmeselerdi. Neyse ki filmde müzik ve denizin sesi baskındı da yine de tahammül edebildik, bir sonraki filmde olsaydı çok daha kötü olurdu.

Sadece Rüzgar (Csak a Szél / Just the Wind):

Bir sonraki film Sadece Rüzgar, Macaristan’da gerçekleşen çingene cinayetlerinden yola çıkan bir filmdi. Filmden önce Macaristan büyükelçisinin söylediği sözler önemliydi. Bu film Macaristan’ın güzel yanını göstermiyor ama sanatçılar özgür olmalı, her istediklerini anlatabilmeliler ki biz de kendimizle yüzleşebilelim, iyiye gidebilelim dedi. Elçiliğin filmi bu etkinlik için seçmesi bir yana Oscar’lara da Macaristan adına bu film gönderilmiş. Macarları ülkelerindeki ırkçılığı bizde böyle şey olmaz diye saklamaya çalışmadıkları, sanatçıları kısıtlamadıkları için tebrik etmeli.

Filme gelince, açıkçası bu kadar minimalizm bana fazla gelebiliyor zaman zaman. Tüm film boyunca bir çingene ailesinin 24 saatini belgesele varacak yalınlıkta izliyoruz. Kamera aile üyelerinden herbirinin peşine takılıp onun ne yaptığını bize gösteriyor. Arada ufak ufak çingenelere yönelik şiddeti hissediyoruz. Aslında sürekli olarak aile üyelerinden birinin başına bir şey geleceği hissi ile tetikteyiz ama finale kadar sıradan gün devam ediyor. Bu sıradan güne tezat olarak finaldeki vahşet etkili ve akılda kalıcı oluyor elbette ama o final için bu film gerekli miydi tartışılır.

Görünmez Adamlar (The Invisible Men):

Görünmez Adamlar, İsrail’de kaçak olarak yaşayan Filistinli eşcinseller ile ilgili bir belgeseldi. Filistin’de cinsel tercihlerinden, İsrail’de etnik kökenlerinden dolayı hayatları tehlikede. İsrail’de resmi makamlarca yakalanırlarsa Filistin’e geri gönderiliyorlar. Bu da onlar için çoğunlukla ölüm anlamına geliyor. Onlar da bu nedenle herhangi bir Avrupa ülkesinden sığınma talep ediyorlar. Film genelde biri üzerinden ilerleyerek bu durumdaki 3 genci getiriyor karşımıza. Film bir belgesel olarak çok geniş kapsamlı değil belki ama derdini iyi anlatmış. İsrail-Filistin meselesinin farklı bir boyutunu getiriyor karşımıza.

Eskiden devlet başkanları kadın olsa savaşlar biterdi denirdi. Çeşitli örneklerle yanlış bir önerme olduğunu gördük. Filmde aynı şey eşcinseller için söyleniyor. Bir şans versek mi acaba…

Adalar (Isole / Islands):

Film, çalışmak için bir adaya giden ama parasını alamayınca oradan çıkamayan bir adamın öyküsü. Ama filmin üç ana karakteri var aslında. Sadece adada sıkışıp kalan adamın değil adada yaşayan bir rahibin ve ona bakan hiç konuşmayan kadının da öyküsünü izliyoruz. Aslında ada motifinin bir metafor olarak kullanıldığı belirgin. Bu üç insan da kendilerini çeşitli nedenlerle dışarıya kapamış karakterler. Zamanla birbirlerine yakınlık hissederek sınırlarını kırmayı başarıyorlar. Her ne kadar senaryoda bazı aksamalar olsa da üç karakter de başarılı oluşturulmuş. Baş karakter Ivan’ın adadan ayrılamama nedeni çok inandırıcı değil ama belki de bunu ayrılmamayı seçiyor diye yorumlamalıyız. Bu arada genelde bu etkinlikteki filmlerin oyuncuları pek tanımadığımız isimler olunca filmde kimler oynuyor bakmamışım. Bir anda Asia Argento’yu başrol oyuncularından biri olarak görmek güzel bir sürpriz oldu. Bu da filmi sevmem için yeterli bir sebep olabilir.

Kuma:

Umut Dağ’ın Kuma filmi sıkıntılı yanları olsa da bu meseleye farklı açıdan yaklaşan vasatın üzerinde bir film. Yapım koşulları nedeniyle Türk filmi kabul edilmiyor belki ama diğer tüm özellikleri ile bizden bir film. Kuma olayında kolaya kaçıp genç kızı ya da ilk eşi çaresiz kurbanlar, erkeği de zalim adam olarak kurgulamıyor. Tam tersi kumayı zaten ilk eş kendisi öldükten sonra ailesine baksın diye elleriyle seçiyor. Aslında burada olayı tam anlamıyla kuma olarak yorumlamak yanlış olur. Öleceğini düşünen bir kadın ailesine iyi bakacak birini arıyor. Aslında başta iki eş de durumdan memnun ama olaylar beklenmedik şekilde gelişince iş değişiyor. Filmin temel derdinin aile içinde herkesin bildiği sırların dışarıya yansıtılmaması olduğunu söylemek mümkün. Herhalde gösterime girecektir buralarda. Görmeye çalışın derim.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.762 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.