Archive for the 'Sinema' Category



23. Avrupa Film Ödülleri Sahiplerini Buldu

Aralık ayında verlen ödüllere bakmaya devam ediyoruz. 23. Avrupa Film Ödülleri her zaman olduğu gibi Amerika’dan verilen ödüllerden çok daha farklı filmlere gitti. Roman Polanski’nin henüz ülkemizde izleme şansı bulamadığımız yeni filmi The Ghost Writer altı ödülle 23.sü verilen ödüllere damgasını vurdu. Üstelik aldığı ödüller arasında en iyi film, yönetmen, senaryo yazarı ve erkek oyunuc gibi önemli ödüller var. En iyi kadın oyuncu ödülünü festivallerde izleme şansını bulduğumuz Lourdes filmi ile Sylvie Testud alırken Lola ve Bilidikid, Hiçbiryerdeİklimler ve Üç Maymun filmlerinin yapımcısı olan Zeynep Özbatur Atakan da daha önceden açıklandığı gibi yılın yapımcısı ödülünü aldı.

En İyi Film: The Ghost Writer
En İyi Yönetmen: Roman Polanski (The Ghost Writer)
En İyi Erkek Oyuncu: Ewan McGregor (The Ghost Writer)
En iyi Kadın Oyuncu: Sylvie Testud (Lourdes)
En İyi Senaryo: Robert Harris & Roman Polanski (The Ghost Writer)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Giora Bejach (Lebanon)
En İyi Kurgu: Luc Barnier & Marion Monnier (Carlos)
En İyi Sanat Yönetmeni: Albrecht Konrad (The Ghost Writer)
En İyi Animasyon: The Illusionist
En İyi Müzik: Alexandre Desplat (The Ghost Writer)
Keşif Ödülü (Fipresci): Lebanon
Yılın Yapımcısı: Zeynep Özbatur Atakan
En İyi Belgesel: Nostalgia de la Luz (Nostalgia for the Light)
En İyi Kısa Film: Hanoi – Warszawa (Hanoi – Warsaw)
Yaşam Boyu Başarı Ödülü: Bruno Ganz
Dünya Sinemasında Avrupa Başarısı Ödülü: Gabriel Yared
Seyirci Ödülü: Mr. Nobody

National Board of Review’ın En İyisi de The Social Network

Amerikan eleştirmen gruplarından ilk ödüllerini verenler National Board of Review oluyor. Aralık ayının başında verilen bu ödüllerde başı çeken film açıkça The Social Network oldu. David Fincher’ın filmi en iyi film seçilmekle kalmadı, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu ve en iyi uyarlama senaryo ödüllerini alarak da dört çok önemli ödüle sahip oldu. Bunun dışında yıl boyunca çokça adı geçen Jennifer Lawrence da Winter’s Bone ile en iyi çıkış yapan oyuncu ödülüne sahip oldu. Winter’s Bone yılın en iyi on filmi arasında da yer alıyor. Bu 10 film arasında Oscar yarışında da görmemiz muhtemel olan The Fighter, InceptionThe King’s Speech ve True Grit de var. Ayrıca en iyi yabancı filmler arasında Fatih Akın’ın Soul Kitchen filminin yer aldığını da eklemeden geçmeyelim. Zaten Akın, National Board of Review’ın sevdiği yönetmenlerden. İki yıl önce de Yaşamanın Kıyısında filmi aynı listede yer almıştı.

En İyi Film: The Social Network
En İyi On Film (Alfabetik Sırayla): Another Year, The Fighter, Hereafter, Inception, The King’s Speech, Shutter Island, The Town, Toy Story 3, True Grit, Winter’s Bone
En İyi Yabancı Film: Of Gods and Men
En İyi Beş Yabancı Film (Alfabetik Sırayla): I Am Love, Incendies, Life, Above All, Soul Kitchen, White Material
En İyi Belgesel: Waiting for “Superman”
En İyi Beş Belgesel (Alfabetik Sırayla): A Film Unfinished, Inside Job, Joan Rivers: A Piece of Work, Restrepo, The Tillman Story
En İyi On Bağımsız Film (Alfabetik Sırayla): Animal Kingdom, Buried, Fish Tank, The Ghost Writer, Greenberg, Let Me In, Monsters, Please Give, Somewhere, Youth in Revolt
En İyi Erkek Oyuncu: Jesse Eisenberg (The Social Network)
En İyi Kadın Oyuncu: Lesley Manville (Another Year)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christian Bale (The Fighter)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jacki Weaver (Animal Kingdom)
En İyi Oyuncu Kadrosu: The Town
Çıkış Yapan Oyuncu: Jennifer Lawrence (Winter’s Bone)
En İyi Yönetmen: David Fincher (The Social Network)
En İyi Yönetmen (İlk Film): Sebastian Junger ve Tim Hetherington (Restrepo)
En İyi Uyarlama Senaryo: Aaron Sorkin (The Social Network)
Spotlight Ödülü: Sylvain Chomet ve Jacques Tati (The Illusionist)
En İyi Orijinal Senaryo: Chris Sparling (Buried)
En İyi Animasyon: Toy Story 3
Özel Ödül: Sofia Coppola (Somewhere filminin senaryo yazarı, yönetmeni ve yapımcısı olduğu için)
En İyi Sanat Yönetmeni: Dante Ferretti (Shutter Island)
Film Tarihi Özel Ödülü:
Leonard Maltin
Düşünce Özgürlüğü Özel Ödülü: Fair Game, Conviction, Howl

26. Bağımsız Ruh Ödülü Adayları

Geçtiğimiz yıllarda ödül sezonlarında verilen belli başlı ödülleri günü gününe takip etmiştik. Bu yıl bir miktar gecikme oldu ancak Altın Küre Ödülleri’ne kısa bir süre kalmışken belli başlı ödüllerin ve eleştirmen gruplarının seçimlerinin üzerinden geçelim dedim. Önce bağımsız filmlere verilen Bağımsız Ruh Ödülleri (Independent Spirit Awards) adaylarına bir göz atalım. Aşağıdaki listede de görüldüğü gibi bu yılın ödüllerinde öne çıkan filmlerden Black Swan ve 127 Hours, Bağımsız Ruh ödüllerinde de öne çıkan filmlerden. Ayrıca Winter’s Bone da listenin önemli filmlerinden biri. Henüz bu listedeki filmlerin neredeyse hiçbirini sinemalarımızda izleyemedik. Aralarında sadece DVD’de çıkanlar da oldu. Black Swan ve 127 Hours‘un önümüzdeki günlerde gösterime çıkacağını biliyoruz. Umalım ki diğerlerini de sinema perdesinde izleme fırsatımız olur.

En İyi Film:

127 Hours
Black Swan
Greenberg
The Kids Are All Right
Winter’s Bone

En İyi Yönetmen:

Darren Aronofsky (Black Swan)
Danny Boyle (127 Hours)
Lisa Cholodenko (The Kids Are All Right)
Debra Granik (Winter’s Bone)
John Cameron Mitchell (Rabbit Hole)

En İyi Senaryo:

Stuart Blumberg & Lisa Cholodenko (The Kids Are All Right)
Debra Granik & Anne Rosellini (Winter’s Bone)
Nicole Holofcener (Please Give)
David Lindsay-Abaire (Rabbit Hole)
Todd Solondz (Life During Wartime)

En İyi İlk Film:

Everything Strange And New
Get Low
Night Catches Us
The Last Exorcism
Tiny Furniture

En İyi İlk Senaryo:

Diane Bell (Obselidia)
Lena Dunham (Tiny Furniture)
Nik Fackler (Lovely, Still)
Bob Glaudini (Jack Goes Boating)
Dana Adam Shapiro & Evan M. Wiener (Monogamy)

John Cassavetes Ödülü:
($500,000 altında bütçe ile yapılan filmlere veriliyor)

Daddy Longlegs
Lovers Of Hate
Obselidia
The Exploding Girl
LBS.

En İyi Kadın Oyuncu:

Annette Bening (The Kids Are All Right)
Greta Gerwig (Greenberg)
Nicole Kidman (Rabbit Hole)
Jennifer Lawrence (Winter’s Bone)
Natalie Portman (Black Swan)
Michelle Williams (Blue Valentine)

En İyi Erkek Oyuncu:

Ronald Bronstein (Daddy Longlegs)
Aaron Eckhart (Rabbit Hole)
James Franco (127 Hours)
John C. Reilly (Cyrus)
Ben Stiller (Greenberg)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:

Ashley Bell (The Last Exorcism)
Dale Dickey (Winter’s Bone)
Allison Janney (Life During Wartime)
Daphne Rubin-Vega (Jack Goes Boating)
Naomi Watts (Mother And Child)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:

John Hawkes (Winter’s Bone)
Samuel L. Jackson (Mother And Child)
Bill Murray (Get Low)
John Ortiz (Jack Goes Boating)
Mark Ruffalo (The Kids Are All Right)

En İyi Görüntü Yönetmeni:

Adam Kimmel (Never Let Me Go)
Matthew Libatique (Black Swan)
Jody Lee Lipes (Tiny Furniture)
Michael Mcdonough (Winter’s Bone)
Harris Savides (Greenberg)

En İyi Belgesel:

Exit Through The Gift Shop
Marwencol
Sweetgrass
Restrepo
Thunder Soul

En İyi Yabancı Film:

Kisses (İrlanda)
Mademoiselle Chambon (Fransa)
Of Gods And Men (Fas)
The King’s Speech (İngiltere)
Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives (Tayland)

Robert Altman Ödülü:

Please Give ekibi (Nicole Holofcener (yönetmen), Jeanne McCarthy (kast yönetmeni), Ann Guilbert, Rebecca Hall, Catherine Keener, Amanda Peet, Oliver Platt, Lois Smith, Sarah Steele)

Piaget Yapımcı Ödülü:

In-Ah Lee (Au Revoir Taipei)
Adele Romanski (The Myth of the American Sleepover)
Anish Savjani (Meek’s Cutoff)

Acura Gelecek Vaad Eden Yetenek Ödülü (Someone to Watch Award):

Mike Ott (Littlerock)
Laurel Nakadate (The Wolf Knife)
Hossein Keshavarz (Dog Sweat)

Aveeno Kurgudan Daha Gerçek (Truer Than Fiction) Ödülü:

Ilisa Barbash, Lucien Castaing-Taylor (Sweetgrass)
Jeff Malmberg (Marwencol)
Lynn True, Nelson Walker (Summer Pasture)

Gezici Festival’in En İyisi İllegal

Gezici Festival’in üzerinden belli bir zaman geçti ancak belki kaçıranlar olmuştur. Ödül kazanan filmleri de eklemeden geçmeyelim. Gaëlle Vidalie, Marion Hänsel, Nils Vermund Gjerstad ve Derviş Zaim’den oluşan festival jürisi, yarışma filmleri arasında en iyisi olarak “güncel ve evrensel bir öyküyü etkili bir şekilde anlattığı” gerekçesiyle İllegal‘i seçti ve Altın Boğa’yı bu filme verdi. İkincilik ödülü olan Gümüş Boğa ise “modern Çin’de geçen bir arayış öyküsünü duyarlı bir şekilde anlattığı” için Chongqing’de Hüzün (Rizhao Chongqing / Chongqing Blues) filmine verildi. Jüri özel ödülü ise  “tutkuları ve takıntıları çok kişisel bir yaklaşımla anlattığı ve Türkiye sinemasında yeni ve büyüleyici bir sinema dili kullandığı” gerekçesi ile Tayfun Pirselimoğlu’nun Saç filmine gitti.

Fatih Özgüven, Şenay Aydemir ve Nil Kural’dan oluşan SİYAD jürisi ise “günümüz Avrupasının hastalıklarıyla ilgili bir hikayeyi, beklenmedik bir biçimde, zengin bir düş gücü ve mizahla kuşattığı” için Bibliyotek Pascal (Bibliothèque Pascal) filmini SİYAD ödülünüe layık gördü.

Gezici Festival 2010 İzlenimleri – 7. Gün: Kısaca Yeni Zelanda, Ekim, Sıradan Bir Hayat, Bibliyotek Pascal

Kısaca Yeni Zelanda:

1988 ile 2007 yılları arasında çekilmiş yedi adet kısa filmden oluşan bu seçki gerçekten çok başarılıydı. Belli ki Yeni Zelanda’nın seçme kısa filmleri seçilmiş. Bir kısmı sonradan uzun filmlerde de başarılı olmuş yönetmenlerden (mesela Whale Rider‘ın yönetmeni Niki Caro) gelen filmler farklı türlerin başarılı örneklerini karşımıza getiriyordu. Barda (The Lounge Bar) ve Lemminglere Yardım (Lemming Aid) başarılı komedi örnekleri iken, Eviye (Kitchen Sink) lavabonun deliğinden çıkan bir adamı anlatan David Lynch filmlerini andıran fantastik bir kısa filmdi. Yaralı bir paraşütçü bulan bir kadını anlatan Kesin Yükseliş (Sure to Rise) ile okul çağındaki bir kızla okulun hizmetlisi arasındaki iletişimi anlatan Bay Tupaia’dan Mesajlar (The Graffiti of Mr. Tupaia) dramatik yönü ile öne çıkan filmlerdi.

Harika Bir Balayı (A Very Nice Honeymoon) gerçek bir hikayeyi anlatan belgesel niteliğinde bir animasyon iken seçkinin en iyisi Yaşam Suyu (Eau de la Vie) idi. Bu başarılı film, seçkin bir topluluğun içine yeni giren Catherine’nin onlarla lüks bir restorandaki akşam yemeklerini anlatıyordu. Restoranın özelliği müşteriler leziz yemeklerini yerken bir yandan da kapalı cam bir kutu içindeki bir adamın yavaş yavaş boğulmasını izlemeleridir…

Ekim (Octubre / October):

Ekim, bir tefeci olan Clemente’nin bir ay içinde değişen yaşamını anlatıyor bize (filmin adı olan Ekim de o bir aydan geliyor). Clemente, para verdiği insanları zerrece önemsemeyen bir adamdır. Bir gün birlikte olduğu fahişelerden birinin evine bir bebek bırakması ile her şey değişir. Başta önemsemese de giderek bu bebeğe bağlanan Clemente’ye komşusu Sofia da yardım eder. Kaçınılmaz olarak bu iki kişi arasında bir yakınlaşma da doğar. Aslında film konusuna bakıldığında işinden başka bir şey düşünmeyen bir adamın hayatına bir çocuk ya da bir kadının girmesi ile hayattaki asıl değerleri bulmasını anlatan Hollywood filmlerinin bir versiyonu olarak duruyor. Doğrusu bunda gerçeklik payı da var. Ama Vega kardeşler neyse ki daha incelikli bir filme imza atmışlar. Bu tip filmlerin başarılı bir örneği. Ancak keyifle izlense de çok fazla iz bırakacak bir film değildi.

Sıradan Bir Hayat (Jao Nok Krajok / Mundane History):

Tayland sineması son yıllarda adından söz ettiren bir sinema olarak dikkat çekiyor. Özellikle Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor‘un Cannes’da Altın Palmiye kazanması Tayland sineması için büyük bir adım oldu. Sıradan Bir Hayat da aynı ülkeden gelen bir film. Filmin başında tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş aksi ve mutsuz bir genç ile onun hastabakıcısı ile tanışıyoruz. Beklenebileceği gibi başta araları soğuk olan bu iki adam giderek birbirlerine yaklaşıyorlar ve aralarında bir dostluk kuruluyor. Ancak film sadece bundan ibaret değil. Belli bir noktada her şey değişiyor ve film evrenin oluşumunu anlatmaya başlıyor, doğu felsefesine dalıyor ve bizi (muhtemelen) gerçek bir doğuma götürüyor. Film bu yöne doğru saptığında doğu felsefesine hakim olmak filmden alınan zevki arttıracaktır. Çünkü tıpkı Amcam Önceki Hayatlarını Hatırlıyor filminde olduğu gibi bu felsefeye fazlasıyla gönderme yapıyor ve bu konuda yeterince donanımlı olmayınca tüm bu göndermeleri anlamak zorlaşıyor. Yine de başarılı bir film olduğu söylenebilir.

Bibliyotek Pascal (Bibliothèque Pascal):

Mona yurtdışına giderken kızını geride bırakan yalnız bir annedir. Döndüğünde sosyal görevliye aradan geçen zamanda neler yaptığını anlatıp kızını geri alabilmek için onu ikna etmek zorundadır. Biz de Mona’nın geçirdiği bu zamanı onun bakış açısı ile izleriz. Aslında karşımızdaki hikaye gençliğinde bir adama tutulup ondan çocuğu olan, sonra yalnız kalan bir kadının seks ticareti zinciri içine düşmesi. Bildik bir hikaye yani. Ama anlatım tarzı hiç de bildik değil. Belki Mona’nın kendi başına gelenleri yumuşatmak isteğinden, belki de gerçekten bunlara inandığından dolayı sosyal görevliye öyle bir hikaye anlatıyor ki adeta sürreal bir masal. Ama bu durum seyirciyi zorlayan bir hal de almıyor. Gayet anlaşılır ve gerçek hayatta nelere karşılık geldiği çözülebilir bir masal bu. Aynı zamanda son derece zekice kurulmuş ve başarılı bir şekilde çekilmiş. Macaristan’ın Oscar’lara göndermek için bu filmi seçmesine şaşamamak gerek. Gayet başarılı bir yapım.

Gezici Festival 2010 İzlenimleri – 6. Gün: Kısa İyidir 3, Chongqing’de Hüzün, Adrienn Pal

Kısa İyidir 3:

Festivalin Kısa İyidir bölümünün bu son seçkisinde yine başarılı filmler vardı. Seçkinin öne çıkan filmi geçen yıl en iyi kısa film Oscar’ını da alan Yeni Komşular (The New Tenants) idi. Reklamcılıktan gelen yönetmen Joachim Back, filminde bir apartmana yeni taşınan eşcinsel bir çiftin taşındıkları dairenin geçmişini öğrendikçe kendilerini hem komik, hem de şiddetle yoğrulmuş bir hikaye içinde bulmalarını anlatıyor. Dinamik anlatımı ve zekice senaryosu ile benim de tüm Kısa İyidir bölümündeki filmler içinde 2. sıraya koyduğum film oldu. Kişisel ilk üçüme girmeyi az farkla kaçıran Üç Saat (Tre Ore / Three Hours) ise özel bir izinle sadece üç saatlerini beraber geçirebilen cinayetten hüküm giymiş bir baba ile kızının hikayesiydi.

Bu iki film dışında 1910’da İstanbul’da yaşanan köpek katliamını konu alan Hayırsız Ada (Chienne D’Histoire / Barking Island), 1970’lerin sonlarında Almanya’daki sol örgütler ile ilgili bir kolaj-belgesel diyebileceğimiz Devetabanı (Tussilago) ve aynı adlı masalın Pakistan’a uyarlanmış hali diyebileceğimiz Kırmızı Başlıklı Kız (Skylappjenta / Little Miss Eyeflap) da öne çıkan diğer filmler arasındaydı.

Chongqing’de Hüzün (Rizhao Chongqing / Chongqing Blues):

Chongqing’de Hüzün,  yıllar önce terkettiği ailesine ancak oğlunun ölüm haberini alınca dönen bir denizciyi getiriyor karşımıza. Oğlunun bir kadını rehin alması ile gelişen olaylar sonucunda bir polis tarafından vurulup öldürüldüğünü öğrenen adam, babalık yapamadığı oğlunun bu hareketi neden yaptığını araştırmaya girişiyor ve bu süreç içinde oğlunun arkadaşlarından , rehin alınan kadına hatta oğlunu öldüren polise kadar pek çok kişi ile görüşüyor. Adı gibi hüzünlü bir film bu. O hüzne uygun bir atmosferi de var ki filmin en başarılı yönü de buydu kanımca. Özellikle filmin ilk yarısında gerçekleşen olayların nedenlerini çözmeye çalıştığımız kısım son derece başarılıydı. Sonrasında, özellikle adamın diğer ailesi işin içine girince bir miktar klişelere yaslansa da toplamda yine de başarılı ve izlenmeye değer bir filmdi.

Adrienn Pal (Pál Adrienn):

Filme adını veren bir karakterin film boyunca karşımıza çıkmaması herhalde çok rastlanan bir durum değildir. Adrienn Pal işte böyle bir film. Filmin ana karakteri Piroska adlı kilolu, yalnız başına yaşayan bir hemşire. Özel hayatında yalnız olduğu gibi hastanede de yalnız bir hayat sürüyor. Çalıştığı koğuşun artık hayatından ümit kesilmiş hastaların olduğu bir koğuş olması da bu yalnızlığı daha da ağırlaştırıyor. Piroska’nın baktığı hastalar birer birer ölüyor, yerine gelenler de ölümü bekliyorlar. Onun görevi ise bu hastaları son günlerinde rahat ettirmek, temiz tutmak. Bir gün koğuşa Adrienn Pal adlı bir hastanın gelmesi ile olaylar değişiyor. Adrienn Pal, Piroska’nın eski bir arkadaşının adı. Aslında gelen hasta onun arkadaşı olan Adrienn Pal değil ama bu onun arkadaşını araması için bir tetikleme oluyor. Film boyunca bu arama sürecini izlerken aslında Piroska’nın kendisini aramasına da şahit oluyoruz (hatta ben bir ara Adrienn Pal karakterinin tamamen hayal ürünü bir karakter olduğunu bile düşündüm).

Festivalin pek çok filminde olduğu gibi modern insanın yalnızlığına vurgu yapan filmin yine buna uygun bir temposu var. Yalnızlığı vurgulayan dekor çalışması da cabası. Festivalin iyi filmleri arasında olan Adrienn Pal’den sözederken başroldeki Éva Gábor’un da adını anmadan geçmemek gerek. Tüm film onun canlandırdığı karakter üzerine kurulu, onu görmediğimiz bir sahne yok gibi bir şey ve o da bu zor rolün altından başarı ile kalkmış.

Gezici Festival 2010 İzlenimleri – 5. Gün: Kısa İyidir 2, Taşra Paneli, Film Sosyalizm

Kısa İyidir 2:

8 filmden oluşan bu seçki festivalin Kısa İyidir bölümünün zayıf sayılabilecek seçkisiydi bana göre. Aslında yine güzel filmler vardı ama sadece güzellerdi, daha ötesi değildi. Berlin duvarının yıkılışına kendine eş arayan bir tavşanın gözünden bakan Esterhazy, ailesinin geçmişini görmek üzere yolculuğa çıkan bir genç kızı anlatan Beyrut (Deyrouth / Beiroot), bir baba oğulun ayrılmadan önce beraber geçirdiği anları anlatan Öpücük (Kus / Kiss) ve müzik tutkunu çocuğuna bu yolda yardımcı olmak isteyen bir babanın hikayesini anlatan Damarımda Kanımda (Muzica in Sange / Music in the Blood) bölümün öne çıkan filmleri olarak sıralanabilir.

Taşra Paneli:

Gezici Festival her yıl bir de sinema kitabı armağan ediyor kitaplıklarımıza. Bu yılki kitap “Taşrada Var Bir Zaman” adını taşıyordu. Ayrıca gösterilen filmler arasında da “Taşra” filmleri için ayrı bir bölüm ayrılmıştı. Bu kapsamda bir de “Taşra Paneli” düzenlendi. Bu panele ilgi de tıpkı 12 Eylül paneli gibi oldukça fazlaydı. Yine oturacak yer bulamayıp paneli ayakta takip edenlerin sayısı epey fazlaydı. Umut Tümay Arslan’ın moderatörlüğünde gerçekleşen panele Tanıl Bora, Zeki Demirkubuz ve Engin Günaydın konuşmacı olarak katıldılar. 2 saat kadar süren panelde en çok konuşan isim Zeki Demirkubuz oldu. Demirkubuz temel olarak taşrada karşılaştığı kimi kötü örneklerden sözederek filmlerinde de çokça vurguladığı gibi insanın her yerde insan olduğunu, mayasında kötülük olduğunu ve taşra ya da şehir farketmediğini vurguladı. Ayrıca Türk aydınının taşraya bakışını ciddi şekilde yanlış bulduğunu, taşranın idealize edilecek ya da korkulacak bir yer olmadığını da ekledi. Türk sinemasında taşrayı doğru anlatan çok fazla bir örnek hatırlamadığını da söyleyerek yine edebiyattan kimi örnekler verdi (Demirkubuz’un özel ilgi alanı olan Rus edebiyatından özellikle).

Tanıl Bora ise temel olarak taşra ile şehrin karşılaşmalarını önemsediğini belirterek Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filminin bu konuda iyi bir örnek olduğunu söyledi. Ayrıca taşra tanımının da sabit bir şey olmadığını söyleyerek mesela İstanbul için Ankara da dahil Türkiye’nin geri kalanının taşra olarak görüldüğünü, ama örneğin Amerikanın da tüm Türkiye’yi taşra olarak görebileceğinden bahsetti. Çok fazla konuşmayan Engin Günaydın ise çoğunlukla kendi deneyimlerinden ve bir dönem taşralı gibi gözükmemek için harcadığı çabalardan ama Vavien filmi ile taşra ile barıştığından bahsetti.

Bu arada paneldeki konuşmalar sırasında Zeki Demirkubuz’un Ocak ayında Ankara’da yeni bir film çekeceğini, filmde Engin Günaydın’ın oynayacağını ve filmde yine ucuz bir otelde geçen sahneler olacağını da öğrendik. Demirkubuz, “şöyle lüks bir otelde geçen bir sahne yazsam şahane sponsor bulacağım ama olmuyor işte” derken Ankara’da bulduğu otelin sahibinin senaryoyu istemesini ve okuduktan sonra onay vermesini de ilginç bir anekdot olarak aktardı. Otel sahibi, bunu otelinde porno film çekilmediğine emin olmak için istemiş…

Film Sosyalizm (Film Socialisme / Film Socialism):

Jean-Luc Godard’ın yeni filmi festival seyircisi tarafından büyük bir merakla bekleniyordu. Pek çok kişi merdivenlerde oturarak filmi izlemeye razı oldu. Ancak film devam ettikçe salonu terkedenler, merdivenlerde oturanlara da yer açmış oldu. Kişisel olarak sonuna kadar bekleyenlerdenim ama film hakkında bir yorum yapabilecek durumda değilim. Godard son filmlerinde seyirciden ve anlaşılma kaygısından iyice uzaklaşmıştı, bu filmde iyice ileri gitmiş. İzlediğimiz şey neydi bilemiyorum ama bilinen anlamda bir film olmadığı kesin. Godard 80 yaşında hala yenilik peşinde ki bu takdir edilmesi gereken bir durum aslında. Üstada saygımızdan entelektüel kapasitemiz bu filmi anlamaya yetmedi diyerek filmin sonunda olduğu gibi kendi adıma “NO COMMENT” demek istiyorum.

Kendim yorum yapmayacağım ancak bu film festival seyircilerinin hakkında ne düşündüğünü en merak ettiğim filmlerden biriydi. Sıkı festival takipçilerinden toparlayabildiğim yorumlar:

– Entelektüel sayıklamalar bunlar.
– Bir şizofrenin yaptığı filmi izlesek bundan farklı olmazdı.
– Ele senaryoyu, önümüze de DVD’yi alıp sahne sahne izleyip analiz etmek lazım.
– İnsanlık durumlarını çok iyi anlatırken, pek çok felsefeyi kendisine göre yoğurup yorumlamış. Festivalde sevdiğim ender filmlerden.
– Film beni zorladı ama sevdim. Pek çok kişinin farklı sonuçlar çıkarabileceği bir film.
– Gençliğimde Serseri Aşıklar’ı izlediğimde de hiç bir şey anlamamış ve ne yapıyor bu adam demiştim. Bu film de öyle oldu (ki bu yorum filmi seven ve sevmeyen birbirinden habersiz iki ayrı kişiden geldi).

Gezici Festival 2010 İzlenimleri – 4. Gün: Kısa İyidir 1, Saç, Başka Bir Yerde

Bu yılki Gezici Festival bitti ama elde olmayan nedenlerden henüz Ankara ayağının izlenimlerini bitirmek mümkün olmamıştı. Gecikmeli de olsa 4. gün ile devam ediyorum.

Kısa İyidir 1:

Her zaman olduğu gibi Gezici Festival’in seçtiği kısa filmler kalitesini belli ediyordu. 9 filmlik bu seçkideki filmlerin de hemen hepsi görülmeye değerdi. Festivalin artık gelenekselleşen kısa film ödülleri seyircilerin oylarla veriliyor. Diğer günlere de bakınca bu bölümdeki en iyi 1. ve 3. film bugünkü seçkideydi bana göre. Sadece 3 dakikalık Peter’ın Odası (Peter’s Rum / Peter’s Room) bir türlü yatağından kalkmayan bir çocuğu gösteriyor ve bunun nedenini çarpıcı bir sonla açıklayarak bitiyordu. Benim Adım Helmut (Ich Bin’s Helmut / It is Me Helmut) ise karısının hatası sonucu 57 yaşında 60. yaşgününü kutlayan Helmut’u konu alıyordu. Hikayesi ile olmasa da katman katman açılan dekoru ile dikkat çeken bir filmdi.

Bunlar dışında şeker küpleri toplayan karıncalarla başlayan bir yaşam döngüsünü anlatan Görünüşte Ortak Yaşam (Red-End and the Seemingly Symbiotic Story), aile içinde saklanan sırları anlatan Kızgın Adam (Sinna Mann / Angry Man) ve kurbağa yiyerek mutlu olanlarla onları ezenleri anlatan Kurbağayı Yutmak (Norit Krupi / To Swallow A Toad) da başarılı kısa filmlerdi. Bu filmlerin üçünün de animasyon olduğunu eklemeli.

Saç:

Tayfun Pirselimoğlu, sinema dilini giderek daha olgun bir hale getirmekte. Rıza ve Pus filmlerinden sonra Saç ile bizi yine az sayıda karakter içeren bir hikayeye götürüyor. Tarz olarak yine sakin ve durgun bir anlatım ve son derece az bir diyalog kullanımı var. Bu atmosfer içinde bu durgunluğu kıracak bir olay olsa bile (ki her üç filmde de oluyor) bu olay da aynı sakinlik içinde geçip gidiyor ve hayatın ve karakterlerin birer parçasıymış, zaten olması gerekiyormuş gibi duruyor.

Bu kez karşımızda bir peruk dükkanı sahibi olan Hamdi karakteri var. Hamdi kanser ve az bir ömrü kalmış. Rutin bir şekilde geçen günlerle beraber ölümü bekliyor. Ama bir gün dükkanına saçlarını satmak amacı ile gelen Meryem’e karşı duyduğu tutku her şeyi değiştiriyor. Onu gizliden gizliye takip ediyor, hayatını öğrenmeye çalışıyor. Elbette Meryem’in kocası da hikayenin bir yerinde devreye giriyor ve hikaye gelişiyor. Aslında Pirselimoğlu’nun diğer filmlerinde de olduğu gibi ortada komplike bir hikaye yok. O yine bizi mesafeli bir şekilde ana karakterinin ruh haline dahil etmeye çalışıyor. Bunda da başarılı oluyor. Ancak başta da belirttiğim gibi filmin zaten çok yavaş bir temposu var. Bu tempo ile 131 dakikalık bir film gerçekten zorlu bir deneyim. Biraz daha kısaltılsa daha iyi olurmuş doğrusu.

Başka Bir Yerde (Somewhere):

Sofia Coppola bir kez daha soyadını hakeden bir sinemacı olduğunu gösteriyor. Bir Hollywood yıldızının amaçsız yaşamını anlatan bu filmdeki Johnny Marco karakterini sadece bir Hollywood yıldızı olarak görmek yanlış olur. Bir şekilde medyanın karşısında olan hemen herkesi temsil ediyor. Marco karakteri bir müzisyen ya da yazar olabileceği gibi tümüyle bambaşka bir nedenle medya karşısında olan bir kişi de olabilirdi. Hayatta pek çok kişinin özlem duyduğu imkanlara sahip olsa da amaçsız bir hayat yaşayan ve hiç bir şeyden heyecan duymayan Marco (bu anlamda filmde iki kez izlediğimiz “pole dancing” şovunu Marco’nun uyku ilacı niyetine kullanması vurgulanmalı), bu hayatından ancak büyüme çağındaki kızı ile geçirdiği günler ile biraz sıyrılıp kendini sorgulamaya başlayabiliyor. Biz de filmin büyük kısmında bu ikilinin beraber geçirdiği günleri izliyoruz. Marco’nun kızı ile ayrıldıktan sonra aynı hayata döneceğini tahmin etmek zor değil.

Coppola belki de kendisi de küçükken masum gözlerle gördüğü bir dünyayı başarılı bir şekilde beyazperdeye aktarmayı başarmış. Sakin ve insanı içten içe etkileyen bir film. Bir kaç yerde derdini fazlasıyla seyircinin gözüne sokmasaymış daha iyi olurmuş. Mesela Johnny Marco’nun filmin bir yerinde telefonda “ben hiçbirşey değilim, insan bile değilim” demesi gereksiz olmuş. Coppola bu ruh halini zaten seyirciye geçirmeyi başarıyor.  Başrollerdeki Stephen Dorff ve Elle Fanning de gayet başarılılar. Özellikle Elle, artık genç bir kız olan ablası Dakota’nın ailenin tek iyi oyuncusu olmadığını gösteriyor.

Gezici Festival 2010 İzlenimleri – 3. Gün: İllegal, Kayıp, Gişe Memuru

İllegal:

Festivalin yarışma filmlerinden olan İllegal aynı zamanda Belçika’nın Oscar’a gönderdiği film. Film Belçika’da oğlu ile beraber kaçak olarak yaşayan Beyazrus Tanya’nın yakalanması ile açılıyor ve film boyunca Tanya’nın yasal olmayan göçmenlerin tutulduğu gözaltı merkezinde geçirdiği yaşama tanıklık ediyoruz. Bu sırada bir kaç kez sınırdışı edilmeye de çalışılıyor. Bu iç burkan hikaye son derece güçlü bir şekilde anlatılmış. Yönetmen Olivier Masset-Depasse filmin gerçekçi olması için titiz bir çalışma yaptığını vurguluyor. Bu nedenle her ne kadar film gerçek hayattan alınmış bir hikaye değilse de yaşananlar ayrı ayrı da olsa insanların başından geçmiş hikayeler. Bu güçlü hikaye gerçekçi bir sinema diliyle desteklenince ortaya iyi bir film çıkmış. Bir tek sonunda gerçekçilikten biraz koptuğu söylenebilir. Duygu sömürüsüne kayması çok kolayken bu yola başvurmaması da takdir edilmesi gereken bir durum. Ayrıca Tanya’yı canlandıran Anne Coesens’in oyunculuğu da filme değer katıyor.

Bu arada Belçika’nın hatta genel olarak Avrupa’nın göçmen politikasına ciddi eleştirileri olan ve resmi yetkililerce uygulanan şiddeti de gösteren bu filmin ülkemizi yanlış tanıtıyor falan denmeden Belçika’nın resmi Oscar adayı olarak seçilmesi de takdir edilmesi gereken bir konu.

Kayıp (Missing):

Bu yılki festivalin teması olan “Darbe”nin etkilerini en iyi yansıtan filmlerden biri artık bir klasik olarak kabul edilen, Costa-Gavras’ın Kayıp filmi. Daha önce seyretmiş olsak da bir sinema salonunda izlemenin etkisini arttırdığı filmden biriydi Kayıp. Film, 1973 yılında Şili’deki darbenin sonrasında ortadan kaybolan Amerikalı bir gazeteciyi ve onu arama çabasındaki karısı ve babasının gerçek öyküsünü getiriyor karşımıza. Ön planda bir kayıp arama öyküsünü adeta bir polisiye havasında anlatsa da filmin esas derdi darbenin yarattığı tekinsiz ortamı yansıtmak ve elbette hem bu darbenin hem de dünyanın pek çok yerindeki başka darbelerin arkasındaki Amerikan parmağına işaret etmek (12 Eylül darbesinden 2 yıl sonra gösterime giren bu filmden kendimize de çıkartacağımız paylar olmalı herhalde). Bunu yaparken hikayeyi Jack Lemmon’un müthiş bir başarı ile canlandırdığı baba karakterinin üzerinden anlatması da önemli. Çünkü baba karakteri tipik bir sıradan muhafazakar Amerikalı olarak çizilmiş. Oğlunun yaptıklarına bir gençlik heyecanı olarak bakıp onun ideallerini anlamaz, Amerikalı yetkililere güvenen bir portre ile başlayıp giderek değişen ve gerçekleri anlayan bu karakterin değişimi çok başarılı bir şekilde verilmiş.

Bu arada ilginç olan Costa-Gavras gibi bir yönetmenin, zamanında Amerika’da Jack Lemmon gibi bir isim ile bir film çekebiliyor olması. Üstelik filmin konusu Amerika’nın yürüttüğü gizli kapaklı darbe yanlısı hareketler olabiliyor. Universal gibi bir stüdyonun başı baskılara direnip filmden ödün vermiyor. Daha da ötesi Oscar’larda en iyi film dalında aday olup, senaryo dalında kazanabiliyor (Cannes Film Festivali’nde Yol ile Altın Palmiye’yi paylaştığını da biliyoruz ama o daha anlaşılabilir bir ödül). Bugün aynı şey olur mu, merak konusu.

Gişe Memuru:

Tolga Karaçelik bu ilk filminde bizi kendi dünyasında yaşayan gişe memuru Kenan’ın hayatına götürüyor. Zaten işi gereği küçücük bir kulübede sıkışıp kalmış olan Kenan özel yaşamında da bir sıkışıklık durumu yaşamakta, hiç anlaşamadığı hasta babası ile aynı evi paylaşmaktadır. Tek arkadaşı mahalledeki berberdir, babasına bakıcılık yapan Nurgül ile de aralarında bir çekim vardır sanki ama bir türlü birbirlerine açılamamaktadırlar. Kenan için bu hayattan tek kaçış çocukluğundan kalma bir alışkanlıkla kendi hayal dünyasıdır. Gişe memurluğu işinde çok başarılıdır ama bir gün tam da denetleme sırasında kendisini hayal dünyasına fazlaca kaptırıp müşteri ile sorun yaşayınca günde 3-4 arabanın anca geçtiği Afar istasyonuna tayini çıkar (film sonundaki söyleşide Kenan’ı canlandıran Serkan Ercan’ın söylediği gibi Afar=Araf). Film Kenan’ın başına gelen olayları zaman zaman ne kadar trajik olsa da komediden de vazgeçmeyerek anlatıyor. Tek bir karakter üzerine kurulmuş bu filmde Kenan’ın psikolojisine son derece iyi hakim oluyoruz. Bunda senaryonun başarısı kadar Ercan’ın oyunculuğunun da payı var (ki zaten o da Antalya’da en iyi erkek oyuncu ödülünü paylaşan isimlerden biriydi). Eksikleri olsa da bir ilk film olarak son derece başarılı.

Filmin sonunda Serkan Ercan ile yapılan söyleşi filmin süresinde bir sıkıntı yaşanması sonucunda salondaki seyircilerin büyük kısmı gittikten sonra gerçekleşti. Ama olsun, daha samimi bir söyleşi oldu böylece. Ercan filmin ele aldığı temalar ve özellikle karakterin babası ile ilişkileri üzerine bir şeyler söylerken gişe memurluğunun gerçekten de ne kadar tüketici bir iş olduğundan bahsetti. Eşi gerçekten bu işi yapan bir seyircinin “eşimi oynamışsınız” demesi de hoş bir andı.

1. Malatya Film Festivali Sona Erdi, Ödüller Açıklandı

Bu yıl ilki düzenlenen Malatya Uluslararası Film Festivali 2 Aralık günü sona erdi. Festivali takip etme şansımız olmadı ancak gecikmeli de olsa ödül kazanan filmleri yazmadan geçmeyelim (festivalin komedi filmleri üzerine odaklandığını ve yarışmanın da bu kategorideki filmler arasında yapıldığını belirtelim):

En İyi Film (Kristal Kayısı): Görünmez Kadın (La Femme Invisible / The Invisible Woman)
En iyi Yönetmen: Flippos Tsitos (Platon’un Akademisi / Akadimia Platonos / Plato’s Academy)
En iyi Erkek Oyuncu: Jan Fares (Baba / Farsan)
En iyi Kadın Oyuncu: Julie Depardieu (Görünmez Kadın / La Femme Invisible / The Invisible Woman)
En İyi Senaryo: Cristián Jiménez ve Alicia Scherson (Optik Yanılsamalar / Ilusiones Opticas / Optical Illusions)
Kemal Sunal Halk Ödülü: Çakallarla Dans
SİYAD Ödülü: Simon Konianski
Jüri Özel Ödülü: Bekleme Müziği (Música en Espera / Music on Hold)

Ayrıca kısa film dalındaki ödüller de şu şekilde:

En İyi Film: Uşak Hesabı (y: Yusuf Emirdar)
Jüri Özel Ödülü: Şampiyon Beşiktaş (y: Şirin Soysal)
SİYAD Ödülü: Küçük Bir Hakikat (y: Emre Akay)
İnönü Üniversitesi Öğrenci Ödülü: Uşak Hesabı (y: Yusuf Emirdar)


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 322.398 hits
Eylül 2026
P S Ç P C C P
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.