Archive for the 'Sinema' Category



Gezici Festival 2010 İzlenimleri – 2. Gün: 48, Cennet Oteli, 12 Eylül, Darbe Paneli, Aziz Tony’nin Günahı, Atlıkarınca

48:

Portekiz, 1926’dan 1974’e kadar faşist bir diktatörlükle yönetilmiş bir ülke. Yani tam 48 yıl. Bu belgesel filmin adı da buradan geliyor. Filmde bu dönem hapse düşen, işkence gören insanların anılarını dinliyoruz. Ancak yönetmen Susana de Sousa Dias, bunu yaparken bize konuşanların bugünkü hallerini değil zamanında siyasi polis tarafından gözaltına alınırken ya da hapiste çekilen portre fotoğraflarını gösteriyor. Bu sayede yılların, özellikle hapishane yıllarının kişileri nasıl etkilediğini sadece yüzlerine bakarak da anlamış oluyoruz aslında. İlginç bir film olmuş ancak sadece hareketsiz portre fotoğrafları görmek anlatılanların da ağırlığı ile birleşince filmin 93 dakikalık uzunluğu gerçekten fazla gelebiliyor. Doğrusu 60 dakikalık bir filmi tercih ederdim kendi adıma.

Cennet Oteli (Hotel Rai / Paradise Hotel):

Bulgaristan’da Cennet Oteli olarak anılan apartman bloklarının durumunu anlatan bu belgeselde söz konusu blokların yapıldığı günlerde düşünülenlerle bugün gelinen noktanın ne kadar farklı olduğunu gözler önüne seriliyor. 25 yıl önce Romanların yaşaması için yapılan bu bloklar gayet sağlam ve konforlu binalar olarak tasarlanmış. Günümüzde ise her an çökecekmiş gibi duran, her yanı pislik dolu yapılar haline gelmiş. Üstelik burada yaşayanların buradan kendilerini kurtarmak için çok da şansları yok. Bir kısmı zaten bu durumu kabullenmiş durumda, geri kalanı ise ne kadar çabalasa da kaderlerini değiştirip değiştiremeyecekleri meçhul. Tüm film boyunca bunlar gösterilirken bir yandan süregiden bir de düğün hazırlığı var. Bu da her şeye rağmen hayatın sürdüğünün güzel bir göstergesi olmuş.

12 Eylül:

Filmden önce gösterime ilginin çokluğu ile ilgili bir kaç şeyden bahsedelim. Genellikle belgesel film gösterimlerinin yapıldığı salonlar çok fazla dolmaz. Bir avuç seyirci olur ki onlar da zaten çoğunlukla birbirlerini az çok tanıyan tiplerdir. Bugün gösterilen diğer iki belgeselde de benzer bir durum vardı. Ama konu 12 Eylül olunca ilgi o kadar çoktu ki Alman Kültür’ün orta büyüklükteki salonu doldu taştı, insanlar kenarlara, yerlere ya da merdivenlere oturmak zorunda kaldı, önemli bir kısmı da ayakta izledi. Seyircilerin büyük bir kısmı da belli ki darbeden sonra dünyaya gelmişlerdi ama konuya ilgi duymuşlardı. Bu ilgi sevindirici gerçekten.

Gelelim filme. Günün ilk belgeseli 48 ile bu film arasında bir ortaklık vardı. Her iki filmde de dönemi yaşayanlar anılarını anlatırken görüntüde farklı şeyler görüyorduk. 48’de bu portre fotoğrafları iken, 12 Eylül filminde bu belgesele katılanların bugün yaptıkları işlerden birer kesit olmuş. Kimi bahçe ile uğraşıyor, kimi model gemi yapıyor, kimi kitap kaplıyor vs. vs. Anlatılanlar ise 12 Eylül döneminde genel olarak yaşananlardan ziyade tam da o gün yaşananlar. Kendisi de darbeyi görmeyen bir yaşta olan yönetmen Özlem Sulak soruları ile bunu ortaya çıkarmayı hedeflemiş. 11 ve 12 Eylül arasında acaba ne fark vardı? Bunu farklı görüşlerden sıradan insanların ağızlarından dinlemek önemliydi. Bir kısmı gerçekten darbenin direkt olarak etkilediği insanlardı. Bu isimler için elbette 12 Eylül çok şeyi değiştirmişti (ilk refleksin genellikle sakıncalı görülen kitapları ortadan kaldırmaya yönelik olması belki de önceki darbelerden bir alışkanlık). Ancak bir kısım insan içinse darbenin hala terörü bitiren olumlu bir hareket olarak görüldüğüne tanık olmak ilginç. O dönem çocuk olanlar içinse darbenin belki de tek anlamı okulların tatil olup olmayacağı imiş.

Belgeselin eksik tarafı sağ görüşte olan herhangi bir kişiyle konuşulmamış olmasıydı. Filmden sonraki Darbe Paneli’nin konuşmacılarından olan yönetmen Sulak’a sorulan sorulardan biri buydu. Yönetmen bu durumun farkında olduğunu ama dönemi yaşamış sağcı bulamadığını, herhalde bugün o dönemde sağ görüşte olduklarını söylemek istemediklerini belirtti. Ayrıca filme yönelik sadece anıları gösterip bıraktığı ama bir yargıda bulunmadığı yönünde bir eleştiri de vardı. Belli bir seyirci grubundan kabul de gördü bu eleştiri ama ben de kişisel olarak yönetmenin görüşüne katılıyorum. Sinemanın işi kimseye ne düşünmesi gerektiğini söylemek değil. Seyirci kendi görüşünün de ışığında elbette filmden kendi sonucunu çıkaracaktır.

Darbe Paneli:

“Darbe, Sinema, Bellek” başlığı ile düzenlenen panele ilgi 12 Eylül belgeselinden de fazlaydı. Mithat Sancar’ın moderatörlüğünde düzenlenen panele konuşmacı olarak Sırrı Süreyya Önder, Ertuğrul Kürkçü ve 12 Eylül belgeselinin yönetmeni Özlem Sulak katıldılar. Yaklaşık 1.5 saatini izleyebildiğim panelde dönemi yaşamış olan Önder ve Kürkçü anıları ile birlikte Türk sinemasının döneme bakışını tartıştılar. Ayrıca dünya sinemasının darbelere ve askeri yönetimlere bakışı da gündeme geldi. Sulak ise çoğunlukla kendisini 12 Eylül filmini çekmeye iten nedenlerden ve filmde yaptığı seçimlerden bahsetti.

Aziz Tony’nin Günahı (Püha Tõnu Kiusamine / The Temptation of St. Tony):

Aziz Tony’nin Günahı Estonya’nın bu yıl Oscar’a gönderdiği film olması ile dikkat çekiyor. Bir cenaze sahnesi ile açılan bu siyah-beyaz film Tony’nin iyi insanı arama çabası üzerine kurulu. Ancak daha ilk sahnesinde cenazenin yanından gürültüyle geçip giden ve kaza yapan aracın absürtlüğünden de anlaşılabileceği gibi absürt ve sürreal bir film bu. Altı bölümden oluşan bu film, görüntüleri ile dikkat çekiyor öncelikle. Zaman zaman Bunuel esintileri de taşıyan bu film (ki filmin sonunda yönetmenin Bunuel ve Pasolini’ye teşekkür ettiğini görüyoruz), kişisel olarak anlamlandırmakta zorlandığım kimi simgelerle dolu. Daha iyi yorum yapmak, hatta film hakkında doğru bir değerlendirme yapmak için birden fazla izlemek gereken filmlerden.

Atlıkarınca:

İlksen Başarır, ilk filmi Başka Dilde Aşk ile iyi bir popüler sinema örneği vererek dikkat çekmişti. Bu kez o filmde de senaryoyu birlikte yazdığı ve oyuncu olarak çalıştığı Mert Fırat ile beraber daha zorlu bir konuyu anlatmaya girişmişler. Ensest meselesi genellikle günlük hayatta gizlenen bir durum olduğu gibi üzerine film yapması da zor bir konu. Uçlara kayma, karakterleri fazlasıyla köşeli ve klişe olarak çizme riski büyük. Bu anlamda filmdeki en zor karakter Mert Fırat’ın canlandırdığı baba karakteri. Katıksız kötü, yüzüne bile bakılmayacak bir adam olarak çizilebilecek bu karakter hem senaryonun hem de Fırat’ın oyunculuğunun katkısı ile daha gerçek bir yerde duruyor. Karakter sadece iğrenç bir baba olarak çizilmiyor, psikolojik sorunları yavaş yavaş ortaya seriliyor. Ayrıca bir anlamda festivalin bu yılki temalarından “taşra” konusu ile de denk düşüyor film. Büyük şehirden gelen ve taşrada yaşamak zorunda kalan “aydın”ın kendini içinde hissettiği durum üzerine de sağlam şeyler söylüyor.

Belli bir noktaya kadar çok iyi giden Atlıkarınca, Başka Dilde Aşk’ın sorunlarından da arınmış daha eli yüzü düzgün, konusunu daha iyi toparlamış bir film izlenimi veriyordu. Ancak bir noktadan sonra sanki filmin farklı bir kurgu anlayışına ihtiyacı varmış gibi zamanda ileri geri gitmeye, seyirciyi bu anlamda zorlamaya başladı. Bunu da belli ki bir gizem oluşturmak, hikayenin bir noktasında olan bir olayın (her ne kadar bu olay festival kataloğunda açıkça yazsa da şimdi açık etmeyelim) ne şekilde gerçekleştiğini finale saklamak için yapılmış. Halbuki düz bir anlatımla karakterlerin olay öncesi sonrası durumlarına odaklanmak çok daha iyi olurmuş. Bu tip zaman oyunlarının uygun olacağı filmler var elbette ama bu film onlardan değil kanımca.

Sight & Sound’a Göre 2010’un En İyisi The Social Network

Sinema dünyasının önemli yayınlarından Sight & Sound 2010’un en iyi filmlerini seçti. Açıklanan listeye göre yılın en iyisi David Fincher’ın The Social Network filmi. Bir İngiliz dergisi olan derginin seçkileri tüm dünya sinemasını kapsar ve gerçekten de o yılki genel eğilimi gösterir. Oscar’lar gibi Amerikan sinema endüstrisini temel almaz yani. Bu nedenle bir Amerikan filminin listenin başında olması çok karşılaşmadığımız bir durum. Ki zaten listenin geri kalanında sadece bir Amerikan filmi var. Derginin ilk 10 listesi şu şekilde (eşit oy alan filmler de olduğu için ilk 12 listesi aslında):

1. The Social Network (David Fincher)
2. Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives (Apichatpong Weerasethakul)
3. Another Year (Mike Leigh)
4. Carlos (Olivier Assayas)
5. The Arbor (Clio Barnard)
6. Winter’s Bone (Debra Granik)
6. I Am Love (Luca Guadagnino)
8. The Autobiography of Nicolae Ceausescu (Andrei Ujica)
8. Film Socialisme (Jean-Luc Godard)
8. Nostalgia for the Light (Patricio Guzman)
8. Poetry (Lee Chang-dong)
8. A Prophet (Jacques Audiard)

Gezici Festival 2010 İzlenimleri – 1. Gün: Kars Öyküleri

Kars Öyküleri:

Gezici Festival’in iki yıl öncesine kadar en önemli duraklarından biri Kars’tı. 2007 yılında da festival kapsamında bir Kars Öyküleri senaryo yarışması düzenlenmişti. Artık festival Kars’a gitmiyor belki ama o yarışmanın sonucunda seçilen senaryolar bugün bir film olarak karşımızda. Kars Öyküleri için 5 kısa filmden oluşan ve ortak teması Kars olan bir toplama diyebiliriz.

Filmlerden ilki Özcan Alper’in Moto Guzzi‘si idi. Sonbahar filminden tanıdığımız Alper’in bölümünü merakla bekliyordum ancak geç kalanların salona girmesi devam ettiği için iki küçük çocuk arasındaki yakınlaşmayı anlatan bu kısa filme henüz konsantre olamadan başladı ve bitti (en kısa bölüm bu bölümdü zaten). Zehra Derya Koç’un Kül filmi ise annesinin ölümü nedeniyle çocukluğunun geçtiği  köye dönen genç bir kadının eski günleri hatırlaması üzerine bir film ve temel olarak bir ergenliğe geçiş öyküsü anlatıyor. Kızın hayatındaki ilk adet görme, ilk kez sütyen alma gibi anlara tanıklık ediyoruz. Her ne kadar özellikle dünya sinemasında örneklerini görsek de bizim sinemamızda çok değinilmeyen bir dönemi ele alan, kendi içinde başarılı bir yapımdı.

Ülkü Oktay’ın Zilo filmi için kişisel olarak en çok sevdiğim bölüm olduğunu söyleyebilirim. Civcivi ile birlikte yaşamak isteyen Zilo’nun evde de okulda da civcivine bir yer bulamaması, üstüne üstük bir de ailesinin soğuk algınlığı ilacı ile kendisini zehirlemeye düşünmesi üzerine Ankara’ya kaçış planlarını uygulamaya koyduğunu gördüğümüz film son derece eğlenceliydi.

Ahu Öztürk’ün Açık Yara filmi ise yine bir ölüm nedeniyle köyüne geri gelen bir karakter üzerine kurulu. Bu kez bir erkek çocuk konu alınmış. Babasının geçmişini öğrendikçe belki de daha önce sevmediği babasını daha iyi anlayan hatta onunla özdeşleşen bir çocuk bu. Doğrusu çok iz bırakan bir bölüm olmadı bende.

2004’de Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi ile dikkat çeken, sonradan Adab-ı Muaşeret filmini izlediğimiz Emre Akay da Kars Öyküleri ile tekrar karşımıza çıktı. Küçük Bir Hakikat başlıklı bölümde Sporcu Celal Bey’in bu lakabı nasıl aldığı ve bu lakabının gerçek olup olmadığı konu edilmiş. Sinema dili ile dikkat çeken bir filmdi doğrusu. Hatta finali biraz daha iyi olsaydı 5 film arasında en iyisi diyebilirdim.

Bu arada filmlerin hemen hepsinde çocuk oyuncular vardı ve hepsi de çok başarılıydı (özellikle Zilo rolü ile Birsu Demir), bir not olarak bunu da eklemek istedim.

Film sonrası yapılan söyleşide filmin yapımcısı Ahmet Boyacıoğlu ve oyuncular çekim hikayelerinden bahsettiler. Gösterime de girmesi planlanan bu filmi ilerde çok daha başarılı işlerini göreceğimizden emin olduğum bir grup genç yönetmeni tanımak adına izlemek gerek.

16. Gezici Film Festivali Başlıyor

Bu yıl 3-19 Aralık tarihleri arasında yapılacak olan 16. Gezici Film Festivali’nin durakları Ankara, Artvin ve Ordu. 3-9 Aralık arası Ankara programından sonra festival, 10-16 Aralık’da Artvinli, 16-19 Aralık tarihleri arasında da Ordulu sinemaseverlerle buluşacak.

Festivalin bu yılki teması Darbe. Dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan darbelere yönelik kurmaca ve belgesel filmlerle birlikte, festival kapsamında paneller de düzenlenecek. Ayrıca Artvin’de sahiplerini bulacak Altın Boğa ödülleri için de Dünya sinemasından geçtiğimiz yıl çıkan önemli örnekler yarışacak. Festivalin önemli bir diğer bölümü de Türk sinemasına ayrılmış durumda. Bu bölümde bir kısmı gösterime girmiş, bir kısmı ise vizyon sırasını bekleyen 2010 yılının önemli yerli filmleri seyirci karşısına çıkacak. Bir çoğunun gösterimlerinde film ekibinden konuklar da olacak. Festivalin değişmez bölümlerinden Kısa İyidir de elbette ihmal edilmemiş.

Festival ile ilgili ayrıntılı bilgiye http://www.gezicifestival.org/ adresinden erişilebilir.

Criterion’un Şubat 2011 Filmleri Belli Oldu

Criterion’un 2011’in Şubat ayında piyasaya süreceğini açıkladığı filmler yine arşivlik. Yeni 4 filmden ikisi klasik filmler, ikisi için de modern klasiklerden tanımlaması kullanılabilir:

Senso – Luchino Visconti
Sweet Smell of Success – Alexander Mackendrick
Fish Tank – Andrea Arnold
Still Walking – Hirokazu Kore-eda

Bu filmler hem DVD, hem de Blu-Ray olarak piyasada olacak. Bir de iki eski Criterion’un Blu-Ray baskıları çıkacak ki açıkçası beni asıl heyecanlandıranlar onlar oldu. Arşivciler ellerinde filmlerin farklı versiyonları olsa da Criterion Blu-Ray’lerini de alacaklardır muhtemelen:

Amarcord – Federico Fellini
The Double Life of Véronique – Krzysztof Kieślowski

Filmlerin kapakları ise şu şekilde:

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (14-21 Kasım 2010)

SİYAD’ın son üç ayın en iyi filmleri listesinde 14 ve 21 Kasım haftalarını beraberce değerlendirmek mümkün. Çünkü bu iki haftanın listeleri birebir aynılar. Aslında bir önceki hafta ile de tek fark, birinci sıradaki filmin notundaki çok ufak bir değişiklik o kadar. Bu durumda Sihirbaz (L’Illusionniste), Toprak Altında (Buried) ve Çoğunluk filmlerinin oluşturduğu ilk üç aynen devam etmekte. Muhtemelen bir sonraki hafta da aynı tablo devam ediyor olacak.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Sihirbaz (L’Illusionniste)

3.25

2

2

Toprak Altında (Buried)

3

3

3

Çoğunluk

3

4

4

Çılgın Hırsız (Despicable Me)

2.92

5

5

Annemi Öldürdüm (J’ai Tué Ma Mere)

2.83

6

6

Sammy’nin Maceraları (Sammy’s Adventures)

2.6

7

7

Son Kahraman (John Rabe)

2.57

8

8

İyi Yürek (The Good Heart)

2.55

9

9

Sosyal Ağ (The Social Network)

2.5

10

10

Şantaj (Stone)

2.42

83. Oscar Ödülleri Belgesel Aday Adayları

Yıl sonu yaklaştıkça Oscar haberleri de gelmeye başladı demiştik. Animasyonlardan sonra belgesel dalında da Oscar aday adayları açıklandı. Yine 15 filmlik bir liste söz konusu. Ancak ne yazık ki ülkemizde bu belgeselleri sinema salonlarında izleme ihtimalimiz yok denecek kadar düşük. Kişisel olarak da bu listedeki filmlerden hakkında bilgi sahibi olduklarım bir elin parmaklarını geçmiyor. Bu nedenle hangi filmlerin aday olabileceği yolunda bir yorum yapmadan listeyi vermekle yetiniyorum.

– Client 9: The Rise and Fall of Eliot Spitzer
– Enemies of the People
– Exit through the Gift Shop
– Gasland
– Genius Within: The Inner Life of Glenn Gould
– Inside Job
– The Lottery
– Precious Life
– Quest for Honor
– Restrepo
– This Way of Life
– The Tillman Story
– Waiting for ‘Superman’
– Waste Land
– William Kunstler: Disturbing the Universe

83. Oscar Ödülleri Animasyon Aday Adayları

Yıl sonu yaklaştıkça 83. Oscar Ödülleri ile ilgili haberler de gelmeye başladı yavaş yavaş. Animasyon dalındaki aday adayları belli olmuş durumda. Çoğunu sinemalarımızda izleme fırsatını bulduğumuz, kalanlarının büyük bir kısmını da önümüzdeki aylarda izleyeceğimiz 15 filmlik liste şu şekilde:

– Alpha and Omega
– Cats & Dogs: The Revenge of Kitty Galore
– Despicable Me
– The Dreams of Jinsha
– How to Train Your Dragon
– Idiots and Angels
– The Illusionist
– Legend of the Guardians: The Owls of Ga’Hoole
– Megamind
– My Dog Tulip
– Shrek Forever After
– Summer Wars
– Tangled
– Tinkerbell and the Great Fairy Rescue
– Toy Story 3

Bu listeden 3 film Oscar gecesinde aday olarak karşımıza çıkacak. Listeye şöyle bir göz gedirecek olursak bazı filmlerinin hiç bir şansının olmadığı ortada (Cats & Dogs 2 ya da Tinkerbell gibi). Adaylar arasında bir Pixar filmin olmamasını düşünmek zor. Bu yüzden Toy Story 3 büyük ihtimalle 3 filmden biri olacak. How to Train Your Dragon da gerçekten yılın kaliteli filmlerinden biri olarak listeye girmeli. Oscarların temelde Amerikan sinema endüstrisini taçlandıran bir ödül olduğuınu düşünürsek diğer adayın da Despicable Me ya da Megamind olması beklenebilir. Ancak umarım bence listenin en iyisi olan The Illusionist bu arada atlanan bir film olmaz ve 3 filmlik listeye girmeyi başarır. Hatta bence bu yıl Pixar’ın boş geçirdiği bir yıl olmalı ve adaylıklar How to Train Your Dragon, Despicable Me ve The Illusionist arasında paylaşılmalı.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (7 Kasım 2010)

7 Kasım haftasında çok sayıda kopya ile sinema salonlarında adeta başka filme yer bırakmayan New York’da Beş Minare filminin sinema yazarlarından çok ilgi görmediğini görüyoruz. Mahsun Kırmızıgül’ün bu yeni filmi en iyi filmler listesine girmeyi başaramamış. Haftanın yeni filmlerinden diğerleri de listeye giremeyince geçen haftanın listesi çok fazla değişmemiş oldu. Ciddi Bir Adam (A Serious Man), üç ayını doldurup listeden çıkınca alttaki filmler yukarı doğru kaymış ve Şantaj (Stone) bir kez daha listeye girmiş. Ayrıca bu sayede Altın Portakal’lı Çoğunluk da ilk üçe girmiş.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Sihirbaz (L’Illusionniste)

3.36

2

3

Toprak Altında (Buried)

3

3

4

Çoğunluk

3

4

5

Çılgın Hırsız (Despicable Me)

2.92

5

6

Annemi Öldürdüm (J’ai Tué Ma Mere)

2.83

6

7

Sammy’nin Maceraları (Sammy’s Adventures)

2.6

7

8

Son Kahraman (John Rabe)

2.57

8

9

İyi Yürek (The Good Heart)

2.55

9

10

Sosyal Ağ (The Social Network)

2.5

10

Şantaj (Stone)

2.42

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (31 Ekim 2010)

31 Ekim haftasının yeni filmlerinden Sihirbaz (L’Illusionniste) SİYAD’ın listesine birinci sıradan giriş yapıyor. Sylvain Chomet’in Jacques Tati’nin çekilmemiş bir senaryosundan yola çıkarak oluşturduğu bu film, gerçekten başarılı bir yapım. Listeye baktığımızda listenin geri kalanının geçen haftaki liste ile aynı olduğunu görüyoruz. Sadece birinci sıradaki filmlerinin değişmesinin nedeni, uzun süredir bir numarada bulunan Başlangıç (Inception) filminin üç aylık süresini doldurup listeden çıkması.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

Sihirbaz (L’Illusionniste)

3.36

2

2

Ciddi Bir Adam (A Serious Man)

3.11

3

3

Toprak Altında (Buried)

3

4

4

Çoğunluk

3

5

5

Çılgın Hırsız (Despicable Me)

2.92

6

6

Annemi Öldürdüm (J’ai Tué Ma Mere)

2.83

7

7

Sammy’nin Maceraları (Sammy’s Adventures)

2.6

8

8

Son Kahraman (John Rabe)

2.57

9

9

İyi Yürek (The Good Heart)

2.55

10

10

Sosyal Ağ (The Social Network)

2.5


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 322.399 hits
Eylül 2026
P S Ç P C C P
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.