Archive for the 'Sinema' Category



Berlinale 2017 İzlenimleri – 2. Gün: Kaygı, The Party, A Fantastic Woman, Rustlers, Barry Lyndon

Kaygı (Inflame):

kaygi

Bu sene Berlin’de Türkiye’den hiç film olmayacak mı acaba diye düşünürken Ceylan Özgün Özçelik’in nicedir beklediğimiz filmi Kaygı’nın Panaroma bölümünde yer aldığı haberi bizleri sevindirmişti (İngilizce adı ile Inflame). Filmimizin ana karakteri Hasret (Algı Eke) bir televizyon kanalında belgesel kurgusu yapıyor ama yeni patronu onu haber kurgusuna veriyor. Ama Hasret haber kurgusu yaparken hiç de özgür değil. Politikacıların ve işadamlarının konuşmalarını ya da ülkede gerçekleştirilen muhalif eylemleri yukardan gelen emirler doğrultusunda kurgulamak durumunda. Yukardan gelen emirler de elbette ülkenin her konuda ne kadar ileri gittiği, iktidarı eleştirenlerin ise ne kadar yanlış yolda olduklarını vurgulayacak bir kurgu yapılması yönünde. Hasret bunu içine sindiremezken bir yandan da tek başına kaldığı evinde duyduğu seslerle, geçmişin izleriyle uğraşmak zorunda. Acaba yıllar önce bir trafik kazasında ölen anne ve babasının hikâyesi onun bildiğinden/hatırladığından daha farklı mıdır?

Ceylan Özgün Özçelik, yıllarca medyanın içinde de yer alan bir isim bildiğimiz gibi (sinema meraklıları, En Heyecanlı Yeri programını hatırlayacaklardır). Bunun da etkisiyle olsa gerek, hem medyanın, hem de günümüz Türkiye’sinin durumunu çok iyi yansıtmış. Manipüle edilen haberler, birbirinin aynısı manşetlerle çıkan gazeteler, bir şantiye alanına dönüşmüş olan İstanbul ve daha niceleri. Bir yandan da ülkenin nasıl bir toplumsal unutkanlık halinde olduğunun da altını çok iyi çiziyor. Hasret’in unuttuğu olay sadece onun değil, tüm ülkenin unuttuğu bir olay (filmin gizemini yok etmemek için bu olayın ne olduğunu yazmayacağım şimdilik ama film ülkemizde gösterime girdiğinde konuşulacaktır mutlaka).

Tüm bunlar filmin artıları. Benim kafamda olan tek soru, bizim çok net anladığımız bu göndermelerin yurtdışında anlaşılıp anlaşılmayacağı oldu. Ancak söyleşide de belirtildiği gibi, bazı şeyler dünyanın neresine giderseniz birbirine benziyor, farklı dönemlerde de olsa her ülke benzer dönemlerden geçiyor gerçekten. Yine de finaldeki yazı biraz da Türkiye’deki malum olayı bilmeyenler için yazılmış diye düşünmeden edemedim (yine spoiler vermemek için açıkça yazmıyorum). Yoksa biz neden bahsedildiğini çok net anlıyoruz elbette. O olayı bile unuttuysak, zaten Türkiye’nin geleceğinden umutlu olmak da çok zor olacak.

Ufak bir not daha. Filmin giderek kâbusa dönüşen atmosferinde, yan rollerde, hatta belki de figüran olarak demek daha doğru, bazı tanıdık isimleri görmek de aynı camiada olanların yüzünde ufak gülümsemeler yarattı doğrusu.

The Party:

party

Sally Potter, beş yıllık bir aradan sonra, Berlinale’nin yarışma filmlerinden biri olarak seçilen The Party ile karşımızda. Film, özel bir kutlama için bir araya gelen bir grup arkadaşın aralarındaki sırların tek tek ortaya dökülmesini anlatıyor. Bu konudaki filmler bir alt tür oluşturacak kadar fazla aslında. Potter, bu alt türe komedi unsurlarını ön plana çıkararak yaklaşmış. 71 dakika gibi kısa bir süresi olan filmde, salon pek çok kez kahkahalara boğuldu. Senaryoyu da yazan Potter, muhtemelen çok yakından tanıdığı İngiliz orta/üst sınıfının fertlerini çok iyi bir gözlem yeteneği ile perdeye yansıtmış. Politikacı bir kadın, onun hayattan ümidi kesmiş kocası, her şeye muhalif arkadaşları ve onun sürekli olarak yaşam koçu tadında yorumlar yapan kocası, lezbiyen bir çift ve para kazanmak daha genel olarak sürekli olarak kazanmak hırsı ile yaşayan bir adam. Bu karakterleri bir odaya toplamak, ortaya dökülen sırlar olmasa bile çok eğlenceli olabilirmiş.

Potter belki de en seyirci dostu olan bu filminde oyuncularından da çok destek almış. Kristin Scott Thomas, Patricia Clarkson, Timothy Spall, Bruno Ganz, Cillian Murphy, Emily Mortimer     ve Cherry Jones’dan oluşan oyuncu kadrosunun her biri, tek tek övgüyü hak ediyor. Fakat film bir türlü bir tiyatro uyarlaması havasından kurtulamıyor. Tek mekân ve kısıtlı bir zamanda geçen bir hikayeye sahip olunca bu doğal belki ama yine de Potter açısından çok keyifli ama sabun köpüğü gibi bir film olmuş diye düşünmeden edemedim. Aynı kadroyu, aynı hikâyeyle tiyatroda izlemek müthiş bir keyif olabilirdi. Peki ortaya çıkan şey, iyi bir sinema olabilmiş mi? Ondan çok emin değilim.

Una Mujer Fantástica (A Fantastic Woman):

fantastic_woman

Yönetmen koltuğunda Gloria ile bağrımıza bastığımız Sebastián Lelio, yapımcılar arasında son dönemin en konuşulan filmlerinden bir kaçına imza atan Pablo Larraín ve Maren Ade olunca A Fantastic Woman, Berlinale’nin en merak edilen filmlerinden biri oluyordu hiç kuşkusuz. Film, yaşlıca bir adam ve ona göre daha genç olan sevgilisinin doğum günü kutlaması ile açılıyor. Tatil planları yapmakta olan çiftimizin mutluluğu, adamın ani hastalığı ve ölümü ile tümüyle bozuluyor. Görüyoruz ki ölen adamın ailesi geride kalan Marina’ya oldukça tepkili, polis de onun adının gerçek olup olmadığını sorguluyor bu arada. Tamam, evlenmeden bir beraberlik yaşıyorlar, arada yaş farkı da var ama yine de Marina’ya karşı alınan bu cephenin nedenini tam olarak anlayamazken bir anda seyirci olarak durumu fark ediyorsunuz. Çünkü Marina … (evet, filmin özetinde bu bilgi veriliyor aslında ama yine de açık etmek istemiyorum, filmi ilk defasında mümkün olan en az bilgiyle izlemek daha güzel).

Sebastián Lelio’nun ele aldığı karaktere yaklaşımı, onun yanında yer alışı tıpkı Gloria gibi çok sağlam. Üstelik bu kez, hem anlatım tarzı, hem de kamera ve renk kullanımı ile görsel olarak da çok daha etkileyici bir yapıma imza atmış. Yarışma filmlerinin çoğunu izlemediğim için ödül alır mı almaz mı bilemem ama (ki genel yorumlar yarışmanın iddialı filmlerinden biri olduğu yönünde) hem filmin, hem de başrol oyuncusu Daniela Vega’nın adını ilerleyen günlerde çok duyacağız. Bir kenara not alın. O gerçekten fantastik bir kadın.

Cuatreros (Rustlers):

rustlers

Şunu kabul edelim ki, bazen festivallerde programınıza uyduğu için hakkında çok da bir şey bilmediğiniz filmleri izlemek durumunda kalabiliyorsunuz. İtiraf etmeliyim ki Albertina Carri’nin Cuatreros adlı belgeseli benim için böyle bir film oldu. Carri, Arjantin tarihinin yitik ama efsanevi kişiliklerinden biri olan Isidro Velázquez üzerine bir film yapmaya karar veriyor. Yıllar önce babası da bu konuda bir kitap yazmış ve film çekmiş ama diktatörlük döneminde hem babası yitmiş gitmiş, hem de film kaybolmuş. İşte Carri belki de yüzlerce arşiv görüntüsü içinden bir derleme yaparak hem kendi ailesinin, hem de Velázquez’in izini sürüyor.

Öncelikle söylemem gereken şey, filmin arkasında takdir edilmesi gereken çok büyük bir emeğin olduğu. Carri, gerçekten de çok detaylı bir çalışma yapmış. Ancak filmin içine girebilmek için seyircinin de oldukça çaba sarf etmesi gerekiyor. Bir defa, son derece kişisel bir tarafı olan bir film karşımızdaki. Yönetmenin anne ve babasının hikâyesi filmin önemli bir damarı. Filmin diğer damarı olan Arjantin tarihi ise ülke tarihini çok iyi bilmeyenler için havada kalıyor. Üstelik yönetmen, filmin büyük bölümünde perdeye aynı anda beş farklı arşiv görüntüsü yansıtınca hem o görüntüleri takip etmeye çalışmak hem de altyazı takip etmek mümkün olamıyor. Kısacası takdir ediyor ama pas geçiyorum dediğim filmlerden.

Barry Lyndon:

barry

Ve işte yine beyazperdede görme şansı bulduğumuz bir klasik. Bu film de festivalin, kostüm tasarımcısı Milena Canonero’ya vereceği onur ödülü kapsamında gösterilen bir filmdi. Dün izlediğim Alien’da olduğu gibi zaten bir klasik olduğu için hakkında çok yorum yapmayacağım. Stanley Kubrick’in el attığı her türün en iyi örneklerinden birini verebilen bir yönetmen olduğunu gösteren bir film diyebiliriz genel olarak. Kişisel olarak her filmini sevdiğim Kubrick’in filmlerini sıraladığımda en üstte yer almaz belki ama yine de o sadece mum ışıklarının eşlik ettiği doğal ışıklarda çekilmiş sahneleri sinema salonunda izlemek bile büyük bir keyifti elbette.

Berlinale 2017 İzlenimleri – 1. Gün: The Queen of Spain, Alien

logo-berlinale-facebookYurtiçindeki festivallerin belli başlılarına uzun zamandır katılıyorum. Bir süredir kendi kendime artık yurtdışında da bazı festivallere katılmanın vakti geldi demiştim. İlk adımı Berlinale 2017 ile attım. Festival 9 Şubat’ta başlasa da ben 12 Şubat’tan itibaren Berlin’deyim. Ayağımın tozuyla izlediğim ilk filmler ile ilgili kısa kısa izlenimlerimi paylaşayım (illa yarışma filmlerini izlemek gibi bir takıntım yok, içimden ne gelir, programıma ne uyarsa artık).

La Reina de España (The Queen of Spain):

queen_of_spainTürkiye’deki festivallerde film seçmek için önceden yazılan eleştirilere, filmin aldığı ödüllere bakmak faydalı oluyor. Filmlerin büyük kısmının Dünya ya da Avrupa prömiyerlerinin yapıldığı Berlinale gibi festivallerde ise böyle bir şansımız yok. O halde yurtdışı bir festivalde ilk filmimde, güvenli sulardan ayrılmayıp bildiğim isimleri ziyaret edeyim istedim. Fernando Trueba, yıllar sonra, yanına Penélope Cruz’u da alıp The Girl of Your Dreams’in devamı niteliğinde bir film çekmiş (20 yıla yakın zaman geçtiğine inanmak mümkün değil). İlk filmin kahramanı Macarena Granada, aradan geçen yıllarda Hollywood’a gitmiş ve tüm dünyanın tanıdığı bir star olmuş. Bir dönem filminde İspanya Kraliçesi Isabella’yı canlandırmak üzere ülkesine dönüyor ve burada eski dostları ve aşkı ile karşılaşıyor.

Film bir yandan Franco dönemindeki İspanya’yı anlatırken bir yandan da dönemin sinemasını anlatan bir komedi yapısı kuruyor. Film içindeki filmin çekimlerinde dönemin sinema dünyasına yapılan pek çok gönderme var. Örneğin, filmdeki yönetmenin açıkça John Ford’u temsil ettiğine şüphe yok. Filmin komedi unsuru da daha çok film çekimleri kısmında karşımıza çıkıyor. Evet, bunlardan bazıları gerçekten güldürüyor ama çok da doyurucu olamıyor. Hele ki eşcinsellikle ilgili bazı espriler var ki onlar çok fena. Ancak herhangi bir kaba komedine karşımıza çıkabilecek düzeyde ne yazık ki.

Filmin Franco dönemi anlatısına gelince, orada da kısmi bir başarı olduğu söylenebilir. Kahramanlarımız o baskıyı üzerlerinde çok fazla hissetmiyorlar aslında. Ancak belki de tüm filmin en keyifli anı, bir diktatör ile (burada örneğimiz Franco elbette), bir film yıldızının karşı karşıya geldiği final sahnesi. Yine de o ana kadar geçen 128 dakika için değer mi, tartışılır.

Alien:

alienTakip ettiğim ilk Berlinale’de retrospektif bölümünün bilim-kurgu filmlere ayrılmış olması bir tesadüf olamaz. Özel olarak ilgi duyduğum bu türün en iyi örneklerini sinemada izleme fırsatını kaçıramazdım. Bu kapsamda izlediğim ilk film Ridley Scott’ın 1979 tarihli başyapıtı Alien oldu. Elbette film hakkında yıllardır o kadar fazla yazıldı, çizildi ki erdemlerini burada tek tek sayacak değilim. Yoksa Scott’ın gerilimi yavaş yavaş tırmandırması, muhteşem set tasarımları, kullanılan ışık-gölge oyunları, H.R. Giger’in çığır açan yaratık tasarımı, Sigourney Weaver’ın film süresince yan karakterden ana karaktere evrilmesi ve bir kuşağın beyazperde aşklarından biri olması gibi unsurlar ve daha niceleri hakkında paragraflarca yazı yazılabilir. Yine de ufak bir not düşeyim. 70’ler ve 80’lerdeki bilim kurgularda karşımıza çıkan, bugüne göre eski bir teknolojiyi temsil eden unsurların, türün ruhunu daha iyi yakaladığını düşünüyorum. Günümüzde bir bilim kurgu filmi yaptığınızda o dokunmatik ekranlar, kusursuz hologramlar vs. o distopik ortamı yaratmıyor. Hâlbuki Alien gibi filmlerin atmosfer yaratabilmek için biraz daha eskimiş/eski kalmış teknolojiye ihtiyaçları var. Benzer şeyler filmin mekanik özel efektleri için de geçerli. Evet, bugünden bakınca bazıları komik bile gözükebiliyor ama tümüyle yapaylık akan bilgisayar efektlerine tercih ederim yine de (gerçek hissi veren bilgisayar efektleri de var elbette, onlar istisna).

Benim için önemli olan, bu klasiği sinema perdesinde izleme şansıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu durum öyle bir haz verdi ki, tarifi yok. Alien’ı neden sinema tarihinin en iyi filmleri arasına neden dâhil ettiğimi bir kez daha anladım. Böyle filmleri evde ne kadar izlerseniz izleyin, sinemada izlemenin tadı bir başka (ki çok da büyük olmayan bir salonda izledik, daha büyük bir salon, filmi bambaşka bir noktaya taşıyabilirdi). Teşekkürler Berlinale.

Arşivden: Saving Private Ryan (Er Ryan’ı Kurtarmak)

Son dönemde Sinema Manyakları blogunu istediğim kadar sıklıkla güncelleyemiyorum. Bu nedenle yeni yılda en azından eski yazılarımı buraya taşıyarak, arşivi burada toplamak istedim. İlk örnek olarak da Er Ryan’ı Kurtarmak’ı seçtim. Aşağıdaki yazı, filmle ilgili 1998 yılındaki görüşlerimi yansıtmakta olup, birkaç yazım düzeltmesi dışında müdahale edilmemiştir.

saving_private_ryan_poster

Amistad’ı sinemalarda seyrettiğim sıralarda Spielberg’in yeni bir film yapmakta olduğu haberi beni heyecanlandırmıştı. Zaten Spielberg küçüklüğümden beri favori yönetmenlerimden biridir ve beni çok az düş kırıklığına uğratmıştır.

Spielberg bu filmde yine ustalığını konuşturmuş. Filmin ilk 25 dakikasını oluşturan Normandiya çıkartması sahneleri belki de sinema tarihinin en iyi savaş sahneleri. Daha karakterleri bile tanımadan bir anda savaşın dehşeti içinde buluveriyoruz kendimizi. Teknelerin kapaklarının açılmasıyla birlikte askerler bir anda ölmeye başlıyor ve bu ölümler hiç de öyle çoğu filmde gördüğümüz düşüp de yerde kalan bir takım önemsemediğimiz insanlar değiller. Askerlerin gerçekten kolları ve bacakları kopuyor, gerçekten kan kaybediyorlar, gerçekten bağırsakları dışarı fırlıyor. Denizin suyu kandan kıpkırmızı oluyor. Kameranın kullanımı ve dijital ses düzeninin de yardımıyla kendinizi savaş alanının ortasında hissediyorsunuz. Bu sahneler savaşın dehşetini o kadar iyi vurguluyor ki bir daha herhangi bir savaş filmine veya haberine aynı gözlerle bakmak mümkün değil. Ayrıca bu savaş 2. Dünya Savaşı olmak durumunda da değil, benzer sahnelerin herhangi bir savaşta olabileceği de açık.

er-ryan-1

Filmin geri kalanı da savaşın dehşetini ve anlamsızlığını anlatmaya devam ediyor. Savaşın politik boyutu filmde hiç bir şekilde verilmediği için birbirini anlamsız yere öldüren insanlar görüyoruz perdede. Haklı ve haksız bir taraf yok sadece ölenler ve öldürenler var. Gerçek bir savaş alanında da durum aynen budur diye tahmin ediyorum. Bu yüzden filmin savaşın politik boyutunu vermeyişini olumlu buluyorum.

Ayrıca film Amerikan bayrağıyla açılıp kapanmasına rağmen Amerikan propagandası yaptığını da düşünmüyorum (zaten bu bayrak da tıpkı savaş alanındaki görüntüler gibi gayet soluk renklerde verilmiş). Filmde hiç kimse kahramanlık yapmıyor. Ayrıca hiç kimse de dünyayı kötülüklerden temizlemek gibi yüce bir idealle orada değil. Bir şekilde oraya gelmiş, bir görev almış olan insanlar görevlerini başarıp sağ kalmaya çalışıyorlar. Bu sırada teslim olan askerleri öldürenlerden tutun da korkudan donup kalanlara kadar birçok asker de görülüyor. Mesela (burada filmin önemli bir sahnesinden bahsediyorum, filmi görmeyenler bir sonraki paragrafa geçebilirler) kahramanlık edebiyatı yapan bir filmde korkmuş olan asker, arkadaşı iki adım ötesinde ölürken bir anda kahramanlık gösterir ve onu kurtarırdı, burada ise hiç bir şey yapamıyor. Ya da karşı taraftaki küçük bir çocuk mutlaka kurtarılırdı, yine bu filmde çocuğu kurtarmaya çalışan asker, hedef oluşturduğu için ölüyor. Film Alman askerleri açısından anlatılsaydı da değişen pek bir şey olmazdı bence.

er-ryan-2

Savaşta normal yaşamdan ne kadar çok uzaklaşıldığının birçok göstergesi var filmde. Örneğin grubun komutanı Yüzbaşı Miller savaştan önce öğretmenmiş, ama bunu uzun süre kimseye söylemiyor. Muhtemelen emrindeki adamların üzerindeki otoritesinin bozulacağından korkuyor. Miller bir sahnede dayanamayıp ağlamaya da başlıyor ama bunu da kimsenin göremeyeceği bir yerde yapıyor. Çünkü savaşta insani duygulara yer yok. Yine Onbaşı Upham filmin gerçekçiliğini olumlu yönde etkiliyor. Hiçbir sıcak savaş deneyimi olmayan Upham, korkuyu bir türlü üzerinden atamıyor ve arkadaşlarının bazılarının ölmesine sebep oluyor. Açıkçası öyle bir durumda kalsam benim de durumum Upham’dan pek farklı olmazdı diye düşünüyorum.

Film oyuncular açısından da gayet başarılı. Herkes rolünün hakkını vermiş. Özellikle Tom Hanks ve Tom Sizemore çok iyiler. Ama özellikle Upham rolünde Jeremy Davies beni çok etkiledi.

Filmden rahatsız olabilirsiniz ama mutlaka gidin görün. Böylece her ne amaçla olursa olsun savaşmanın ve adam öldürmenin anlamsızlığını ve dehşetini daha iyi anlayabilirsiniz.

(1998 yılında, o dönemki Sinema Manyakları web sitesinde yayınlanmıştır)

Sanatçı Zeyno Pekünlü’nün Dünyada Yankı Bulan Video Kolajları ve Atölye Çalışmaları, Gezici Festival’de

zeyno-ist-mod-1-editDünya ve Türkiye sinemasının klasiklerini, en seçkin örneklerini ve bol ödüllü yeni filmlerini 22 yıldır sinemaseverlerle buluşturan Gezici Festival, “Güncel Sanat”ın da büyük destekçisi olmayı sürdürüyor. Londra’nın köklü sanat kurumu Whitechapel Gallery öncülüğünde başlayan Artists’ Film International tarafından bu yıl davet alan nadir sanatçılardan Zeyno Pekünlü, “Yeşilçam’dan Youtube’a Erkeklik Halleri” ile Gezici Festival’e katılacak.

Kendi döneminin sosyo-politik meselelerine eğilmesi, fikirlere ve uzun araştırma süreçlerine dayanmasıyla öne çıkan “Güncel Sanat”ın önemli temsilcilerinden sanatçı Zeyno Pekünlü, Gezici  Festival’de 25 Kasım – 1 Aralık tarihleri arasında, Ankara’da izleyicisi ile buluşacak.

Yeşilçam’dan YouTube’a Erkeklik Halleri

erkek-erkege9-editZeyno Pekünlü, Yeşilçam melodramları ve YouTube’dan topladığı “How to..?” kliplerinin kolaj çalışmasıyla oluşturduğu Yeşilçam’dan YouTube’a Erkeklik Halleri” isimli bölümle Gezici Festival’e katılacak.

Toplumsal cinsiyet rolleri, baskı ve kadın temsiliyeti konularına odaklanan Pekünlü’nün bu çalışmasında, erkekler birbirleriyle konuşuyor, birbirlerine bakıyor; ancak erkek karakterlerin ve erkekliğin inşasının yegâne nesnesi olan kadınlar ekran dışında kalıyor. Böylelikle videolar, erkekliğin, aslında tam da gözümüzün önünde olması nedeniyle, her zaman gizli kalmış dünyasını çarpıtarak ortaya çıkarmayı başarıyor.

Bölüm kapsamında Zapata İstanbul’da, Hep O Şarkı, Erkek Erkeğe, Sus Kimseler Duymasın!, Kendine Ait Bir Banyo ve Bir Kadına Ürkütmeden Nasıl Dokunursunuz? adlı filmler Alman Kültür Merkezi’nde ücretsiz olarak gösterilecek. Gösterimin ardından Zeyno Pekünlü ve Prof.Dr. Alev Özkazanç ile bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Zeyno Pekünlü ile Dijital Hikaye Anlatımı Atölyesi

zapata-istanbulda_zapata-in-istanbul-editZeyno Pekünlü’nün gerçekleştireceği atölye çalışması 27 Kasım Pazar günü, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde katılımcılarını bekliyor.

Sanatçı, “Dijital Hikaye Anlatımı Atölyesi” isimli çalışmasını şöyle anlatıyor: “Bugün internet, bireysel, kolektif ya da interaktif olarak üretilen ve tüketilen, dijital teknolojilerden faydalanan bireysel, toplumsal, tarihsel anlatılarla dolu. Bu atölye çalışması, hikâye anlatıcılığının tarihini ve bugününü tartışmayı, dijital hikâye anlatımının siyaset, reklamcılık, aktivizm, oyun, eğitim, sanat alanlarındaki olanaklarına bir giriş yapmayı, film, canlandırma, imaj, yazı, hypertext, ses, blogging, radyo, sosyal medya gibi medyumlardaki farklı örnekleri incelemeyi ve bireysel ya da grup projeleri fikirlerini tartışmayı amaçlıyor.”

Festival Öncesi Sergi

Diğer yandan, geçtiğimiz yıllarda Köken Ergun, CANAN, Işıl Eğrikavuk gibi sanatçıların gösterim ve sergilerinde olduğu gibi Zeyno Pekünlü’nün sergisi de SALT işbirliği ile düzenlenecek. Zeyno Pekünlü’nün sergisi, 18 Kasım’da kapılarını açarak festivalin habercisi olacak. Sanatçının festivalde göremeyeceğiniz işleri 7 Ocak‘a kadar SALT Ulus’ta sergilenecek.

Türkiye Sineması, En Yeni Filmleri ve Yönetmenleri ile Gezici Festival’de

Gezici Festival, 22. Yaşını kutlarken, “Türkiye 2016” bölümü ile Türkiye sinemasının en yeni örneklerini, filmlerin yönetmenleriyle birlikte izleme olanağı sunuyor.

Ankara Sinema Derneği tarafından, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Festival, 25 Kasım7 Aralık günleri arasında sürdüreceği yolculukta, sinemaseverleri sadece en yeni, bol ödüllü Türkiye filmleriyle değil, yönetmenleri ile de buluşturacak. Filmleri, seyirciyle izleyecek olan yönetmenler Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Kıvanç Sezer, Mehmet Can Mertoğlu, Soner Caner, Barış Kaya ve Rıza Sönmez, filmlerinin gösterimlerinden sonra izleyicilerle söyleşi yapacak.

İZLEYİCİSİNİ BEKLEYEN FİLMLER VE YÖNETMENLER

album-1“Türkiye 2016” bölümünde, beyazperdeye yansıyacak filmlerden biri, ilk gösteriminin yapıldığı Cannes Film Festivali’nden ödülle dönen Albüm. Dünya festivallerinde yolculuğu devam eden Albüm, yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi. Çocuk evlat edinen bir çiftin yaşadıklarını konu alan film, sinemamızda nadir görülen absürd tarzıyla, Türkiye Sineması’nın en yenilikçi yönetmenlerinden birini müjdeliyor.

Katıldığı festivallerde çok sayıda ödül alan Babamın Kanatları, “Türkiye 2016”nın bir başka ses getiren filmi. Kıvanç Sezer imzalı film, sinemamızda yıllar sonra, işçi-işveren ilişkilerini, işçi ölümlerini ve güvencesiz çalışma koşullarını, gerçekçi bir senaryoya dayanarak anlatmasıyla önem kazanıyor.

koca-dunyaBu yıl “Sinemanın Altın Çağı” başlıklı beş filmlik seçkisiyle Gezici Festival’e konuk olan Reha Erdem, son filmi Koca Dünya ile de “Türkiye 2016” bölümünde yer alıyor. İlk gösterimini yaptığı Venedik Film Festivali’nden ödüllerle dönen Koca Dünya, Adana Film Festivali’nde de En İyi Film dahil dört ödül kazandı.

Toronto Film Festivali’nde gösterilen ve üç dalda Asya Pasifik Ödülleri’ne aday olan Zeki Demirkubuz’un son filmi Kor da yeni kurgusuyla “Türkiye 2016”da gösterilecek.

“Türkiye 2016”, yapısı itibariyle Türkiye sinemasında az rastlanır türden bir filmi de yönetmeni ile birlikte izleyiciyle buluşturacak. Oyuncu Rıza Sönmez’in sahte belgesel (mockumentary) olarak hayata geçirdiği ilk filmi Orhan Pamuk’a Söylemeyin, Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var, Karslıların Orhan Pamuk’un romanı Kar’ın kendi gerçeklerini yansıtmadığını düşünmesinden esinlenerek perdeye taşınan bir hikaye. Filmde, hatırlı misafirlerini ağırlamak için acilen müzisyen bulması gereken görme engelli şarkıcı Yüksel takip edilerek Kars sokaklarında dolaşılıyor. Kar romanındakine benzeyen insan, sokak, obje fotoğrafları çeken, Orhan Pamuk hayranı berber Kazım ile geleneksel müzisyenlerin hayaletleri de bu gezintiye eşlik ediyor.

rauf-3Ve bol ödüllü bir film daha “Türkiye 2016”da. Soner Caner ve Barış Kaya’nın yönetmenliğini yaptığı Rauf, ilk gösteriminin yapıldığı Berlin Film Festivali’nden bu yana çeşitli festivallerde 18 ödül aldı. Savaşın gölgesinde yaşayan küçük Rauf’un saf aşkını odağa alan film, güçlü sinematografisi ve amatör oyuncularının başarısıyla göz dolduruyor.

Gezici Festival, Yine “İlk”lerle Geliyor – Dünya Sinemasının Ses Getiren Filmleri Gezici Festival’de

Dünya sinemasının ses getiren en yeni filmlerini Türkiye’deki sinemaseverler ile buluşturmayı gelenek haline getiren Gezici Festival, 22’nci yolculuğunda da uluslararası yankı bulan filmlerin, festivalin kentlerindeki “ilk” gösterimleri ile izleyicisinin karşısına çıkacak.

Festival’de ayrıca 4 Temmuz günü hayata gözlerini yuman dünyaca ünlü İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Abbas Kiarostami de “Yarım Kalan Sözler” bölümü ile anılacak.

Gezici Festival, 25 Kasım – 7 Aralık günlerinde düzenleyeceği 22’nci yolculuğunda, “Dünya Sineması” bölümü ile bu yıl da farklı ülkelerden en yeni ve çarpıcı filmleri beyazperdeye taşıyacak.

DÜNYA SİNEMASINDAN

Türkiye’deki “ilk” gösterimini Gezici Festival’de yapacak filmlerin başında, Hayvanat (Zoologiya) yer alıyor. Rusya yapımı bu heyecan verici filmin yönetmeni Ivan I. Tverdovsky. Karlovy Vary başta olmak üzere pek çok uluslararası festivalden ödüllerle dönen Hayvanat’ta, “öteki” olmanın orta yaşlı bir kadına neler hissettirdikleri, sürprizli bir öyküyle beyazperdeye taşınıyor: Kadın bir sabah, arkasında kuyrukla uyanıveriyor!

Le Bugey, France. 21 novembre 2014. Scènes de la fête country en 1995. Tournage du film "Les Cow-Boys" (réalisateur : Thomas Bidegain). Photo : Antoine Doyen

Thomas Bidegain’in, evden kaçan kızını arayan bir ailenin yaşadıklarını anlattığı filmi Kovboylar (The Cowboys) da Türkiye’de “ilk kez” Gezici Festival’de gösterilecek. Film, klasik western ile günümüz dünyasının sorunlarını buluşturuyor.

Usta yönetmen Jim Jarmusch’un Cannes Film Festivali’nde gösterilen son yapıtı Paterson, Gezici Festival izleyicisiyle buluşacak filmlerden bir diğeri. Jarmusch, amatör şair olan sıradan bir kahramana odaklanıyor. Yaşadığı şehirle aynı adı taşıyan otobüs şoförü Paterson, son derece tekdüze bir hayat sürdürür. Her sabah aynı saatte kalkıp işe gider, aklına düşen şiir dizelerini defterine aktarır, otobüs sürerken yolcularının konuşmalarına kulak misafiri olur, akşamları köpeğini gezdirip hep aynı bara uğrar… Jim Jarmusch izleyiciyi iniş çıkış içermeyen bu olay örgüsüne bağlayıp sürüklüyor.

toni-erdmann-3Yılın sinema olayı Toni Erdmann da 22’nci Gezici Festival’de. Yönetmen Maren Ade’nin Cannes’da ilk gösterimini yaptığından bu yana çok ses getiren bu filmi, 2016 Fipresci Ödülü sahibi ve Almanya’nın bu yılki Oscar adayı. Film, yaşlı müzik öğretmeni Winfried’in büyük bir şirkette çalışan işkolik kızı Ines’le yakınlaşmak ve onu değiştirmek için gösterdiği çabaları anlatıyor. Mayıs ayından bu yana uzun festival yolculuğuna devam eden film, izleyiciyi yer yer kahkalara boğan bir komediye dönüşüyor.

Yılın kaçırılmaması gereken filmlerden biri olan Yarden İsveçli yönetmen Mans Mansson imzalı. Berlin ve Göteborg film festivallerinde ilgiyle karşılanan ve ödülle dönen filmde, orta yaşlı bir şair-yazarın işini kaybedip kendi çevresinden dışlandıktan sonra geçinmek için çalışmaya başlaması; kurallarına tamamen yabancı olduğu yeni iş yerinde yaşadıkları ve içine girdiği mülteci topluluğuyla ilişkileri anlatılıyor.

aquarius-1Brezilyalı yönetmen Kleber Mendonça Filho’nun Cannes Film Festivali’nde yarışan filmi Aquarius ise kentsel dönüşümün vurduğu evini yıktırmamakta kararlı Clara’nın mücadelesini konu ediniyor. Clara’nın savaşına, eski anıları, bu anılara eşlik eden müzikler ve eski aşkları eşlik ediyor.

Mısır’ın Oscar adayı Çatışma (Clash), Mohamed Diab imzasını taşıyor. Farklı gruplardan eylemcilerin, bir polis kamyonetinde geçirdikleri gözaltı süresi boyunca yaşadıklarının anlatıldığı film, sadece yönetmenin dar alanda yarattığı mizansen için bile izlenmeye değer.

seoul-station-1Festivalin animasyon ve vampir öyküleri sevenlere bu yıl bir hediyesi var: Seul İstasyonu (Seoul Station). Koreli yönetmen Sang-ho Yeon’un yakın zamanda izleyiciyle buluşan filmi Train to Busan’ın önbölümü olarak gerçekleştirdiği bu animasyon, Seul’de bir vampir salgınının başlamasıyla gelişen olaylar üzerine kurulu. Yönetmenin ilk filmi King of Pigs de Gezici Festival’de gösterilmişti.

Kiarostami, “Yarım Kalan Sözler”le anılacak

Gezici Festival, 4 Temmuz 2016’da hayata gözlerini yuman, dünyaca ünlü İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Abbas Kiarostami’yi anmak için “Yarım Kalan Sözler” isimli özel bir bölüm hazırladı.

76min15-seconds-with-abbas-kiarostamiBu özel gösterimde izleyiciyle buluşacak film “Abbas Kiarostami ile 76 dakika ve 15 saniye (76 Minutes and 15 seconds with Abbas Kiarostami) ismini taşıyor. Film, Kiarostami’nin çalışma ortağı ve yakın arkadaşı, görüntü yönetmeni Seyfullah Samadian imzalı. Samadian, on yılı aşkın bir süre boyunca, dostu Kiorastami’nin farklı evrelerini filme almış. Kiarostami’nin ölümünün ardından bu zengin arşivin içinden, fotoğraf gezilerinden, dostlarıyla paylaştığı özel anlara kadar, 76 dakikalık büyüleyici bir özet çıkarmış. Şiirsel diyalogları, belgesel tarzı hikaye anlatımı ile öne çıkan İranlı yönetmenin çok yönlü bir sanatçı ve insan olarak portresi, Gezici Festival’de ücretsiz olarak izleyiciyle buluşacak.

Osmanlı, Gezici Festival’de “Peçesini Açıyor” – Tozlu Arşivlerden Büyülü Perdeye, Osmanlı İmparatorluğu’nun İzinde

Gezici Festival, 25 Kasım – 7 Aralık günlerinde düzenleyeceği 22’nci yolculuğunda, dünya klasikleriyle olduğu kadar özel bölümleriyle de sürprizlerle dolu bir sinema şöleni hazırlıyor.

istanbulun-cesmeleri-2Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Gezici Festival, 22’nci yılında sinemaseverleri asırlık bir yolculuğa çıkararak, uluslararası arşivlerden henüz gün yüzüne çıkmamış bir Osmanlı İmparatorluğu ile tanıştıracak. Osmanlı topraklarını ziyaret eden yabancılar tarafından 1918-1926 yılları arasında çekilmiş bu filmler, Çanakkale Savaşı’ndan, İstanbul sokaklarında gördükleri kamerayı, peçelerini açarak selamlayan Osmanlı kadınlarına varıncaya kadar, görünmeyen Osmanlı’yı beyazperdeye yansıtacak.

Hollanda Büyükelçiliği’nin katkıları ve EYE Film Enstitüsü işbirliğiyle izleyici karşısına çıkacak ve festivalin 20. yılında gerçekleştirilen “Osmanlı’dan Manzaralar”ın devamı niteliğindeki bu bölüm, Osmanlı İmparatorluğu’na farklı bir ayna tutacak. “Osmanlı’dan Manzaralar II” bir “arşiv sunum projesi” olarak izleyici karşısına çıkacak. Bulunup, arşivde korundukları halleriyle beyaz perdeye yansıyacak olan filmlerin arka planını akademisyen Nezih Erdoğan anlatacak. Gösterim sırasında, Çiğdem Borucu da piyanosuyla bu sessiz görüntülere eşlik edecek.

Filmler, İstanbul, Gelibolu gibi Türkiye Cumhuriyeti topraklarından olduğu kadar, bir zamanlar İmparatorluğun parçası olmuş Makedonya, Kudüs ve Yugoslavya’dan da manzaralar sunuyor. Gösterim, İngiliz ve Fransızların gözünden Çanakkale Savaşı, Almanya İmparatoru Wilhelm’in 1917’deki İstanbul ve Çanakkale ziyaretleri, mübadele öncesi Makedonya, Kuleli Askeri Lisesi önünde bekleyen yetim Ermeni çocuklar, 1925 yılındaki Kudüs’te gündelik hayat, İstanbul sokaklarında dolaşan bir grup kadının, kameraya peçelerini açarak bakması gibi tarihsel, turistik ve sosyolojik birçok görüntüyü içeriyor.

OSMANLI FİLMLERİ’NE KISA BİR BAKIŞ

istanbulun-cesmeleri-3Sinema tarihi yazımı başladığında İmparatorluk çoktan çökmüştü. Bu anlamda, sinema literatüründe, “Osmanlı Sinema Tarihi” bulunmuyor. Ancak 1895’te ortaya çıkan sinematografi, imparatorluğun farklı bölgelerine hızla yayıldı. Bir yanda halka açık gösteriler düzenlenirken, diğer yanda farklı yerlerden farklı bağlantılarla gelen değişik ilgi alanlarına sahip kameramanlar, bölgede seyahat etmeye, film çekimleri ve gösterimleri yapmaya başladılar. Sinemanın bu ilk döneminde filmler, izleyenlere hikaye anlatmak yerine olağanüstü şeyler gösterme gayretindeydi. Kaydedilmeye değer, izleyicinin merakını uyandırabilecek her görüntü filme çekilir ve tüm dünyada gösterilirdi. Bu dönemde sinema panayır geleneğiyle birlikte eğlence dünyasında büyük bir yenilikti ve otomobil, uçak gibi dönemin diğer icatları kadar heyecan verici ve hayret uyandırıcıydı. İllüstrasyonlu bir kitap okumak (örneğin Pierre Loti ya da Edmondo de Amicis’in İstanbul’u anlatan kitabı) ya da bir arkadaştan renkli bir kartpostal almak mümkün olsa da, kentleri sanki insan orayı ziyaret ediyormuş gibi gösteren filmlerin yeri bambaşkaydı. Teknelerden ya da tramvaylardan çekilen görüntüler, kent içinde yapılan gezintileri anımsatıyordu. Bu görüntülerde muazzam binaların yanı sıra, dolaşan insanları ve uçan kuşları da görmek mümkündü.

YABANCI ORDULAR DA OSMANLI’DA FİLM ÇEKTİ

yugoslavyadan-goruntuler-2Hareketli görüntünün sahip olduğu yüksek potansiyel, kısa zamanda daha iyi anlaşıldı. Artık görüntü, olayları belgelemek, belli bir atmosfer yaratmak ve hatta kamuoyunu etkilemek ve manipüle etmek için kullanılabilirdi. Uluslararası çatışmaların tırmanıp Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla tüm dünyayı dolaşan haber filmleri sinemalarda düzenli olarak gösterilmeye başlandı. Pek çok ordu, görsel kimliğini yaratmak için sinematografiye sarıldı. İngiltere ve Fransa ordularının, Gelibolu’da çektiği görüntüler de tarihe not düştü.

YENİ SORULAR ORTAYA ATAN PROJE

Gezici Festival, Osmanlı’nın çöküş döneminde, bu şartlar altında, yabancıların çektikleri Osmanlı filmlerini, bir takım sorulara cevap bulma iddiasında olmak yerine, yeni sorular ortaya atan bir proje olarak değerlendiriyor. Her yeni arşivsel görüntü, keşfedilecek ve tartışılacak yeni bir konu anlamına gelirken, Gezici Festival bu tarihsel serüvene tüm sinemaseverleri bekliyor.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.322 hits
Kasım 2019
P S Ç P C C P
« Mar    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: