Berlinale 2017 İzlenimleri – 4. Gün: The Other Side of Hope, Return to Montauk, The Bar, In Times of Fading Light, Werewolf

Toivon Tuolla Puolen (The Other Side of Hope):

other_side_of_hope

Aki Kaurismäki hayranları nicedir onun yeni filminin yolunu gözlüyordu. Bambaşka bir mizah duygusu ile güldürürken kalbimize dokunacak hassasiyette filmler yapan Finli usta, The Other Side of Hope ile karşımızda. Kaurismäki, her zaman olduğu gibi, onu tanıyanların alışık olduğu bir dünya yaratıyor. Hemen her filminde olduğu gibi sadece birkaç sahnesine rastladığınızda bir Kaurismäki filmi diyebilirsiniz.

Yönetmen karşımıza iki karakter getiriyor. Biri Suriye’den kaçmış olan Khaled. Evet, Kaurismäki günümüzün kanayan yarası olarak bir kez daha mülteci sorununu ele almış. Khaled illegal yollarla Helsinki’ye gelmiş ama hemen sığınma hakkı talep ediyor. Bir yandan hayatını sürdürmeye çalışırken bir yandan da yolculuğa beraber çıktıkları kız kardeşini arıyor. Diğer karakterimiz Wikström ise kendine yeni bir hayat kurmak isteyen orta yaşlı bir adam. Kazandığı parayla bir restoran devralıyor ve onu işletmeye başlıyor. Bu iki karakterin ilk gözüktükleri sahneler bile Kaurismäki’nin o özlediğimiz, melankoli ile karışık mizah duygusunu önümüze seriyor. Hele Wikström’ün karısını terk ettiği sahne, kısacık ama tek başına tekrar tekrar izlenebilecek bir sahne. Yine de, sanki Kaurismäki bu kez geniş kitleye çok daha fazla hitap edebilecek film yapmış. En azından salondan aldığım tepki bu yöndeydi. Özellikle restoran çalışanlarının devreye girdiği anlarda (ki onlar da tipik Kaurismäki karakterleri aslında) salon kahkahadan kırıldı.

Umudun Öteki Yüzü olarak Türkçeye çevirebileceğimiz film, gerçekten de umudu elden bırakmayan bir film. En hüzünlü anlarında bile umut hep var diyor aslında. Ve belki de Kaurismäki, eğer dünya daha iyi bir yere gidecekse işte bu insanlar sayesinde gidecek diyor. Belki biraz tuhaf, belki biraz kafası karışık ama birbirine hiçbir karşılık beklemeden yardım eden insanlar.

Kaurismäki, Berlin’de bunun son filmi olacağını açıklamış. Kendisinin, filmlerindeki şakalardan birini yaptığını umuyoruz. Emekli olmak için henüz çok gençsin üstad.

Return to Montauk:

montauk

Emekli olacak bir usta yönetmen arıyorsak Volker Schlöndorff’ü düşünsek daha iyi olabilir belki de desem ayıp etmiş olurum herhalde ama Berlinale’de yarışma filmi olarak gördüğümüz Return to Montauk, ne yazık ki hiçbir anında beni içine almayı başaramadı. Max Frisch’in bir romanından uyarlanan Return to Montauk, yeni kitabını tanıtmak için New York’a gelen bir yazarın burada eski aşkını arayıp bulmasını ve onunla Montauk’ta geçirdikleri bir hafta sonunu anlatıyor. Bu ikili geçmiş günleri üzerine uzun uzun konuşuyorlar, o günlerde birbirlerini söylemediklerini kelimelere döküyorlar.

Schlöndorff, hikâyesini anlatırken son derece eski usül bir sinema dili kullanmış ve hiçbir sürprize yer vermemiş. Film ne bekliyorsanız o şekilde ilerliyor. Belki de şöyle demeliyiz. Karakterlerle bir yerinden yakınlık kurabilirseniz filmin size hitap etmesi mümkün ama karakterler de ilginç gelmediyse işiniz zor. Yine haklarını teslim edelim, filmin tüm yükünü üstlenen iki oyuncu da (Stellan Skarsgård ve Nina Hoss) kendilerinden beklendiği gibi yine başarılılar. Özellikle Nina Hoss, bu ışıltısız filmde bile neden son yılların en iyi oyuncularından biri olduğunu göstermeyi başarıyor.

El Bar (The Bar):

bar

Álex de la Iglesia’nın bir yerden sonra çığırından çıkan, kan ve gözyaşının içinde kahkahalar attıran kara komedilerini seviyor musunuz? Eğer seviyorsanız işte tam yerindesiniz. Iglesia, filmin giriş sahnesinde kesintisiz bir çekimle karakterlerini bize tanıttıktan sonra onları bir barda topluyor. Hemen arkasından bardan çıkan bir müşteri ve ona yardım etmek için çıkan bir diğeri nereden geldiği belirsiz kurşunlarla ölünce karakterlerimiz barda mahsur kalıyorlar. Onların bakmadığı bir anda cesetlerin ansızın kaybolması da işin gizemini arttırıyor.

Aslında kısıtlı bir mekâna sıkışıp kalmış bir grup insan konsepti bilmediğimiz bir alt tür değil. Bu mekân bir uzay gemisi, bir ada ya da bir asansör bile olabilir. Yine de bu sıkışıp kalmışlığın, fiziksel engellerden çok, insanların kendi korkularından kaynaklanması bir farklılık olarak görülebilir. Beklenebileceği gibi yönetmen, bara sıkıştırdığı her karaktere farklı özellikler vererek aslında toplumun farklı kesimlerini temsil etmelerini sağlamış. Bu sayede önyargılar, korkular, güvensizlikler ve benzeri duygular ön plana çıkıyor. Örneğin bir karakter sırf sakalından dolayı terörist şüphesi uyandırırken bir diğerinin bambaşka nedenlerden dolayı çantasını açmamak istemesi farklı yorumlanabiliyor.

Iglesia’nın tarzını bilenler bu mikrokosmosdan ağır sosyal mesajlar beklemesin elbette. Tüm bu unsurları şiddet dolu bir kara komedi kalıplarında kullanıyor. Hatta diğer Iglesia filmleri için de yapabileceğimiz bir eleştiriyi burada da yapabiliriz. Finale doğru iyice abartıyor. Ancak kendisi de bunun farkında belli ki. Belki de ondan zaten bunu bekliyoruz. Neticede Iglesia’nın tarzını sevenler için ideal, festival filmlerimi ağırbaşlı isterim diyenler için fazla mainstream bir film.

In Zeiten des Abnehmenden Lichts (In Times of Fading Light):

fading_light

Her ne kadar sinema evrensel bir sanat olsa da şunu da kabul etmek lazım. Bazı filmlerin asıl değerleri, ait oldukları ülkelerde daha doğru verilebiliyor. In Times of Fading Light da bu filmlerden biri. 1989’un sonbahar günlerinde Doğu Berlin’de geçen film ülkesinde çok önemli bir politik figür olan bir adamın 90. yaşının kutlandığı günü alıyor. Wilhelm Powileit adındaki bu adam, ülkesinin geçirdiği pek çok olayın şahidi olmuş. Gençlik yıllarından beri komünist olmuş, Nazi Almayasından kaçıp bir dönem Meksika’da yaşamış, oğlu Moskova’da tutuklanmış. Sonunda Doğru Almanya’ya dönmeyi başarmış ama ona sembolik görevler vermişler çoğunlukla. Ne de olsa o batıdan gelen biri olmuş artık. Ama bu doksanıncı yaş gününde tüm ailesi, önemli parti üyeleri ve genç temsilciler ona saygılarını sunmaya gelmişler. Ancak gelenlerin çoğunun bunu gerçek bir sevgiden çok bir görev bilinci ile yaptıklarını hissediyorsunuz.

Berlin duvarının 1989’un Kasım ayında yıkılmaya başladığını düşünürsek, 90 yaşındaki Wilhelm’in yıkılmakta olan bir ideolojiyi simgelediğini söyleyebiliriz. Yaşanan olaylar, bir noktadan sonra bir aile dramı olarak da okunabilir ama bir roman uyarlaması olan bu filmde karakter, pek çok özelliği ile Doğu Almanya’yı temsil ediyor. O yıllarda yaşananlara tümüyle kötü bir gözle de bakmıyor doğrusu. Dönemin artılarını ve eksilerini farklı yönleri ile yansıtmaya çalışmış. İşte tam da bu nedenler dolayı, film asıl etkisini o kültürden gelen, o dönemi yaşamış ya o dönemden etkilenmiş kişiler üzerinde yaratması daha muhtemel.

Yönetmen Matti Geschonneck, neredeyse tüm kariyerinde televizyon için çalışmış bir yönetmen. Doğrusu burada da çok büyük bir yönetmenlik becerisi sergilemiyor. Daha çok kendisini sağlam bir romandan uyarlanan senaryonun ellerine teslim etmiş. Elbette Bruno Ganz da bahsetmeliyiz. Festival kapsamında ikinci filmini izlediğimiz Ganz, bir kez daha ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Sadece onu izlemek için bile gidilebilir.

Werewolf:

werewolf

Festivallerde seyirciyi ve genel olarak film izleme alışkanlıklarımızı zorlayıcı filmler görüyoruz zaman zaman. Bizdeki festivallerde genellikle Mayınlı Bölge ya da Keşif tarzı isimlerdeki bölümlerde gösteriliyor genelde bu filmler. Berlinale’de seçtiğim filmler çoğunlukla genel sinema anlayışına daha uygun filmlerdi (bu kötü oldukları anlamına gelmiyor elbette). Ancak festivalin keyfi bazen çok sevmeseniz bile farklı film denemelerini de görmekten geçiyor. Sinemayı farklı noktalara taşıyacak filmler biraz da bunlar çünkü. Ashley McKenzie’nin ilk uzun metrajlı filmi Werewolf da festivalin bu anlamdaki filmlerinden biriydi. İzlerken beni çok zorladığını itiraf etmeliyim ama izlediğime de memnun olduğum filmlerden biri.

Werewolf, Kanada’da yaşayan uyuşturucu bağımlısı genç bir çiftin hayatının ortasına koyuyor bizleri. Bir yandan çim biçme işleri ile para kazanmaya çalışan bu evsiz çift, bir yandan da uyuşturucuyu bırakmaya çalışıyorlar. Bu tarz hikâyeleri özellikle Amerikan bağımsız sinemasında sıklıkla gördük. Werewolf’u farklı kılan şey kurduğu görsel yapı. Yönetmen, karakterlerini neredeyse hiçbir zaman tam anlamıyla kadraja sokmuyor. Ya yüzlerinin bir kısmı görünüyor ya da gövdeleri. Bazen de önlerinde onların görünmelerini engelleyecek bir cisim/kişi vs. oluyor. Alışıldık sinema anlayışında konuşan kişinin yüzünü kadrajda tam olarak görmeyi beklediğimiz için bu tarz bir yaklaşım yorucu oluyor. Yönetmenin hikâyeyi düşük tempolu bir tarzda anlatması da izlemeyi zorlaştırabiliyor. Ancak, karakterlerin hayatın kıyısındaki hallerinin bu şekilde vurgulamak istendiği söylenebilir. Farklı tarzını sürdürürse, yönetmen Ashley McKenzie, ilerde adını daha çok duyacağımız bir isim olabilir.

Reklamlar

0 Responses to “Berlinale 2017 İzlenimleri – 4. Gün: The Other Side of Hope, Return to Montauk, The Bar, In Times of Fading Light, Werewolf”



  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s




Sinema Manyakları Gezici Festivali'i destekliyor

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 249,150 hits
Şubat 2017
P S Ç P C C P
« Oca   Mar »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: