Mayıs 2014 için arşiv

Uçan Süpürge 2014 İzlenimleri – 2. Gün: Bal, Beton, Aşk Hakkında Konuşmak, Sessizliğin 40 Günü, Vurgun

Bal (Miele / Honey):

Bal (Miele / Honey)

Oyuncu olarak tanıdığımız Valeria Golino, yönetmen olarak ilk uzun metrajlı filminde zorlu bir konuya el atmış. Bal lakabı ile tanınan ana karakterimiz tabir yerindeyse bir ölüm meleği. Ölümcül bir hastalığa sahip insanlara yardım ederek ölmelerini sağlıyor. Ama bunu yaparken akla duygularından arınmış, soğuk bir kişilik gelmesin. Tam tersi, karşısındaki insanı huzurla ölüme göndermeye çalışırken son dakikalarını yakınları ile huzurla geçirmesini de sağlıyor. Ayrıca son ana kadar vazgeçmek isteyip istemediğini de soruyor. Hasta kararlıysa ona köpekleri uyutmak için kullanılan bir zehri içirip ölmesini sağlıyor. Bu işlemi yaparken her zaman hastanın yanında oluyor ama bir gün kendisine bu işleri ayarlayan adamdan farklı bir iş geliyor. İşlemin nasıl yapılacağını anlatacak ama hasta bu işi yaparken yanında olmayacaktır. Şüpheye düşse de bunu kabul ediyor, prosedürü anlatıp zehri bırakıyor ve anlaştıkları parayı alıyor. Birkaç gün sonra adamın aslında hasta falan olmadığını, sadece hayattan bıktığını ve intihar etmek istediğini anlayınca işler karışıyor. Hastaları öldürürken vicdan azabı çekmeyen Bal, bu kez vicdanı ile hesaplaşmak durumunda kalıyor ve adamı intihardan vazgeçirmeye çalışıyor.

Ötenazi, İtalya’da diğer Avrupa ülkelerine göre çok daha tabu halinde bir kavram. Ne de olsa Katolikliğin merkezinde yer alan bir ülke. Valeria Golino, bu konuyu ele alırken belirgin bir şekilde taraf tutmuyor aslında. Ötenazinin yanında olanlar için de karşısında olanlar için de yeterli argümanları sunuyor. Daha çok, sınırın ne kadar belirsiz olduğunun vurgulandığı söylenebilir. Filmin ana karakterinin tüm hayatının bu işten ibaret şeklinde çizilmemiş olması da olumlu. Bal adını kullandığında bu işi yapıyor olsa da Irene olarak o hayatın tadını çıkaran genç bir kadın. Yukarda bahsettiğim olay olmadan önce de Bal ve Irene’i mümkün olduğu kadar birbirinden uzak tutmaya çalışıyor zaten. Bu rolde Valeria Golino’nun gençliğini de biraz andıran Jasmine Trinca tüm filmi sürüklemeyi başarıyor. Zaten bu rolle çeşitli ödüller de almış.

Valeria Golino’nun bu işte devam etmeyi seçmesi durumunda iyi bir yönetmenlik kariyeri de olabileceğini müjdeleyen Bal, karakterlerin motivasyonlarını göstermekteki kimi eksikliklerine rağmen izlenebilir bir film. Finalin İstanbul’da olduğunu da ufak bir not olarak belirtelim.

Beton (Betoniyö / Concrete Night):

Beton (Betoniyö / Concrete Night)

Bazen festivallerde çok sevmeseniz, ısınamasanız da bu film izlenmeli dediğiniz filmler olur. İşte Beton bu filmlerden biri. 1981’de yayınlanan bir romanın uyarlaması olan film, anneleri ile yaşayan iki kardeşin Helsinki’de yaşadıkları kâbus gibi bir günün hikayesi. Kâbus dememiz boşa değil, film küçük kardeş Simo’nun gördüğü bir kâbus ile açılıyor zaten. Bu ilk sahnede film siyah-beyaz görselliği ile dikkat çekiyor. Tüm film boyunca da o çarpıcı görsellikten hiç taviz vermiyor. Her ne kadar bu görselliğin rüya/kâbus sahnelerine daha çok uyum sağladığını düşünsem de diğer sahnelerde de kendini gösteriyor. Özellikle filme adını veren beton denizi gibi bir Helsinki atmosferi gayet iyi verilmiş.

Bunun yanında bir roman uyarlaması olmasına rağmen filmin hikâyesine girmekte zorlandım. Bazı karakterlerin neyi niçin yaptıklarını tam kavrayamadığımı söyleyebilirim. Filmi izledikten sonra festival kataloğuna baktığımda yönetmen Pirjo Honkasalo’nun bir görüntü yönetmenliği geçmişi olduğunu gördüm. Filmin görüntü yönetmenliğinden yönetmenliğe geçen isimlerde zaman zaman gördüğümüz bir sorundan mustarip olduğunu söyleyebiliriz o halde. Görselliğe fazlaca önem verip hikâyeyi biraz boşlamak. Her şeye rağmen en başta belirttiğim gibi festivalin görülmesi gereken filmlerinden biri. Hatta güçlü görselliği nedeniyle Fipresci ödülü için şansı da olabilir.

Aşk Hakkında Konuşmak (Yang Tidak Dibicarakan Ketika Membicarakan Cinta / What They Don’t Talk About When They Talk About Love):

Aşk Hakkında Konuşmak (Yang Tidak Dibicarakan Ketika Membicarakan Cinta / What They Don't Talk About When They Talk About Love)

Engelliler ile ilgili filmlerin bıçak sırtında bir durumu oluyor. Bu konuyu ele alan pek çok film, karakterlerin hikâyelerini kapsamlı bir şekilde anlatmak yerine kolay yolu seçip seyircinin göz pınarlarını harekete geçirmeye çalışıyorlar. Son bir yıl içinde sinemamızda da engelli karakterleri konu olan pek çok film izledik, ne yazık ki pek çoğu bu kolay yolu tercih ediyordu. Bu konuda yakın zamanda izlediğim en iyi filmlerden biri Imagine idi. Endonezya yapımı Aşk Hakkında Konuşmak o seviyede değil belki ama dengeyi iyi tutturduğu söylenebilir. Film, görme ve işitme engelli gençlerin ilk aşklarını anlatırken çok rahatlıkla sapabileceği duygu sömürüsü yoluna kaymadan karakterlerin günlük yaşamlarındaki detaylara da yer vererek devam ediyor.

Biri çok az da olsa yakınındaki objeleri görebilen, diğeri doğuştan görme engelli olan iki kız arkadaş Fıtri ve Diana karakterleri hafif bir aşk hikâyesi bağlamında anlatılıyor belki ama genellikle engelliler ile için göz ardı ettiğimiz bir konuyu, onların da cinselliği yaşadıklarını başarılı bir şekilde anlatmış film. Hatta karakterlerden birinin diğer arkadaşlarına göre daha geç regl olmasının onu görme engelinden daha fazla üzdüğünü görebiliyoruz. Film belki bir yerden sonra bildik aşk hikâyesi kalıplarına fazlaca teslim oluyor ama karakterlerine yaklaşımı açısından doğru yerde duruyor. Endonezya sineması açısından da keşfe değer bir yapım.

Sessizliğin 40 Günü (Chilla / 40 Days of Silence):

Sessizliğin 40 Günü (Chilla / 40 Days of Silence)

Bir filmin hikâyesinin 40 günlük bir sessizlik yemini etmiş bir kadının bu sürecini anlattığını okuduğunuzda karşınıza çıkacak filmin oldukça sessiz ve yavaş bir film olacağını tahmin edersiniz. Nitekim Sessizliğin 40 Günü filmi de bu düşünceyi boşa çıkarmıyor. Sadece festivallerde görebileceğinizi bildiğiniz, ticari gösterime çıkması çok güç filmler vardır. İşte bu da onlardan biri.

Film, hayatının zor bir döneminde kendini sorgulamak için 40 günlük bir sessizlik yemini eden Bibicha karakteri ve ailesinin çevresinde anlatılan bir büyüme hikâyesi. Farklı kuşaktan 4 kadından oluşan bu aile (ki hafızam beni yanıltmıyorsa film boyunca bu 4 kişiden başkasını görmüyoruz zaten) Orta Asya’da yerleşim yerlerine uzak bir mekânda yaşıyorlar. Büyükanne bir anlamda bilgeliği temsil ederken gençliğinde kendisi de 40 günlük sessizlik yemine girmiş ama bitirememiş olan anne karakteri de ne olursa olsun buradan kaçıp gitmenin peşinde. Bu arada filmin günümüzde geçtiğinin net şekilde anlaşıldığı tek unsur annenin elinden düşürmediği cep telefonu. O olmasa film 50 yıl önce geçiyor dense itiraz etmezdim.

Sessiz ve yavaş yapısına rağmen film kendini izlettirmeyi başarıyor. Hatta yönetmenin kimi deneysel dokunuşları da hiç olmasaymış, film çok daha sakin akıp gitseymiş çok daha iyi olabilirmiş. Her bünyeye göre bir film olmadığı açık ama festivalin izlenmesi gereken filmleri arasına adını yazdım.

Son olarak bu sessizlik yemininin bir yas tutma ya da pişmanlık anlamında olmadığını ekleyelim. Orta Asya’da hala uygulanan bir gelenek olarak, kişinin kendini bulmasına yönelik bir ritüel.

Vurgun (Bends):

Vurgun (Bends)

Hong Kong yapımı Vurgun, bir yandan bölgedeki hiç bilmediğimiz (ya da benim bilmediğim diyelim) bir konudan yola çıkarak farklı ekonomik sınıftan kişiler arasındaki benzerlik ve karşıtlıklarla birlikte ülkedeki sosyal sorunları da merceğine alıyor. Ama bunu kişisel iki hikâye çevresine yedirerek kuru kuruya bir politik film olmaktan da uzaklaşıyor.

Daha önce bilmiyordum dediğim mesele şu: Hong Kong yönetimi bir süredir Çin’den gelen hamile kadınların özel durumlar dışında Hong Kong’da doğum yapmasına izin vermiyor. Çünkü bu konuda bir doğum turizmi oluşmuş durumda ve çocuklarının Hong Kong vatandaşı olmasını isteyen anne-babalar da bu yolu zorluyorlar. Ama bu durumun hali hazırda Hong Kong’da yaşayan Çinlilere (ya da bir Çinli ile evlenmiş Hong Kong’lulara) yansıması farklı oluyor. Hong Kong’da oturmuş bir hayatları olan Çinliler ya işlerini güçlerini bırakıp geri dönmek zorunda kalıyorlar ya da bir şekilde doğum izni almaya çalışıyorlar (eş-dost yardımı ya da rüşvetle genellikle).

Filmimizin iki ana hikâyesinden biri Çinli eşi ikinci çocuğuna hamile olan ve şoförlük yaparak hayatını kazanmaya çalışan Fai’nin bu sorunu çözme çabası üzerinden gelişiyor. Fai’nin esas amacı para bulmak, en kötü ihtimalle Çin’e geri dönecekler. Diğer hikâye ise Fai’nin şoförlüğünü yaptığı zengin bir kadın olan Anna’nın hikâyesi. Film ilerledikçe anlıyoruz ki aslında onun mensup olduğu sınıf da çok farklı değil, onun zenginliği kocasından geliyor. Günün birinde kocası ortadan kaybolunca alıştığı hayat standartlarından taviz vermemek için çeşitli çözüm yolları aramaya başlıyor. Bu noktada kendi ihtiyaçlarından çok çevreden nasıl görüldüğü onun için daha önemli. Örneğin çok az parası varken arkadaşlarıyla gittiği lüks bir yemeğin parasını, bakın ne kadar zenginim ben dercesine ödeyebiliyor.

Bu iki karakter üzerinden ilerleyen film başarılı senaryosu ve iyi oyunculukları ile dikkat çekiyor. Görüntü yönetmeninin Christopher Doyle       olduğunu da atlamayalım. Festivalin güzel sürprizlerinden biri oldu benim için.

Uçan Süpürge 2014 İzlenimleri – 1 Gün: Ağustos Şakası, Histeri

Ağustos Şakası (Mieletön Elokuu / August Fools):

Ağustos Şakası (Mieletön Elokuu / August Fools)

2013 Finlandiya yapımı Ağustos Şakası, soğuk savaşın en gerilimli dönemlerinden birinde, 1962’de Helsinki’de yapılan gerçek bir festival sırasında, sıradan insanların yaşadıklarını komedi çerçevesinde anlatan bir film. Festival, dönemin doğu bloku ülkelerinin kendilerini batı gençliğine tanıtmak, fikirlerini benimsetmek amacıyla düzenledikleri bir festival. Finlandiya tarafsız sayılabilecek bir ülke olarak seçilmiş. Ama bu festival, dünyanın ikiye bölündüğü bir dönemde iki taraftan insanların yüz yüze geleceği ender olaylardan biri olunca dünyanın her yerinden casuslara buraya üşüşmüş. Bu arada Sovyetler Birliği’nden festivale gelecek sanatçılara da batının tuzaklarına kapılmamaları için sıkı sıkı uyarılar yapılmış.

Filmimiz, 2. Dünya Savaşı sonrası zorunlu olarak ayrılmış ve yıllar yılı birbirini görememiş (hatta kadın, adamı ölmüş sanıyor zaten) Çek bir müzisyen ve Finli bir şapka dükkânı sahibinin birbirlerini bulması sonucu alevlenen aşkları çevresinde gelişiyor. Hikâyenin bir de her ikisinin de yanında yer alan karşı tarafla hiç karşı karşıya gelmemiş gençler arasında geçen aşk tarafı da var. Dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir ortamda sıradan insanların hikâyelerini anlatmak güzel bir seçim. Doğrusu her iki aşk hikâyesi de gayet güzel işlenmiş. Oyuncular da rollerine iyi oturmuş. Özellikle çoğunlukla Aki Kaurismäki filmlerinde gördüğümüz Kati Outinen her zamanki farklı havasıyla filme ayrı bir tat katıyor. Filmin hoş noktalarından biri de dönemin ünlü bazı isimlerini ufaktan hikayeye dâhil etmesi. Yuri Gagarin bu konuda beklenen isimlerden biri olabilir ama Lee Harvey Oswald’ı da görmek ilginç (bu arada film sonrası yönetmen söyleşisinde Oswald’ın gerçekten festival sırasında orada olduğu söylendi).

Filmin küçük, sıcak hikâyesi güzel, dönemin doğu blokundaki totaliter rejimi eleştirmek için mizahı kullanması da doğru bir seçim aslında. Ancak o mizahın zaman zaman biraz fazlaca karikatür düzeyinde olduğunu düşünüyorum. Evet izlerken gayet eğleniyorsunuz, hatta kahkahalar atıyorsunuz ama biraz daha ince bir mizahı tercih ederdim sanırım. Hoş yine yönetmenin söylediğine göre eğitim sistemlerinde batılı gençlerin sürekli sarhoş gezdiği ya da kola ile zehirlendikleri söylenen bir kuşağın bir dans ile beyinlerinin yıkanacağına inanmaları belki de çok karikatürize değildir.

Histeri (Døden er et Kjærtegn / Death is a Caress):

Histeri (Døden er et Kjærtegn / Death is a Caress)

Uçan Süpürge’nin en güzel taraflarından biri, sinema tarihinden gelen hiç adını duymadığımız ilginç kadın yönetmenleri bizimle tanıştırması. Bu yıl sırada 1949-1959 yılları arasında 10 film yönetmiş olan Norveçli yönetmen Edith Carlmar var. Carlmar’ın ilk filmi olan Histeri, aynı zamanda Norveç’in de ilk kara filmi olarak kabul ediliyor.

Filmde genç ve güzel nişanlısı ile evlilik planları yapan yakışıklı araba tamircisi Erik’in evli bir kadın olan Sonja ile tanıştıktan sonra değişen hayatı anlatılıyor. Filmi kara film olarak kabul edersek Sonja’ya da femme fatale dememiz gerek. Ancak çoğunlukla Amerikan noir filmlerinde gördüğümüz femme fatale tiplemesine çok da uymuyor. Bir kere ilk bakışta erkeği etkileyecek çarpıcı bir güzelliği yok. Üstelik kendisi zengin ve parasını erkek için harcıyor. Ama neredeyse erkeğe posta koyan tavırlarıyla Bjørg Riiser-Larsen karaktere o havayı katmayı başarmış. Larsen ne yazık ki çok az filmde oyunculuk yapmış.

Filmde her ne kadar özellikle kimi uzun diyalogsuz sekanslarda kendini gösteren başarılı hatta sıradışı görüntü seçimleri olsa da belki de yapıldığı yıl itibariyle genel bir fotoroman havasından da kendini kurtaramamış, belli sınırları da zorlamak isteyip zorlayamamış sanki. Belki de yönetmenin ileriki yıllarda çektiği filmlerden biri olsaydı daha başarılı bir yapım olabilirdi.

Bu arada film sınırları zorlayamamış falan dedim ama o yıllarda bazı sinemaların filmi göstermeyi reddettiğini, yönetmenin de bu filmden dolayı ölüm tehditleri aldığını da eklemek gerek. Aslında o yıllar için sınırları zorlamış demek ki. Festival boyunca Carlmar’ın diğer filmlerini de izleyip hakkında daha kesin bir yargıya varacağız herhalde.

Mayıs Ayı “SineBellek” Filmleri

Sinema tarihinin bol ödüllü filmlerini seyirciyle buluşturan “SineBellek” film gösterimleri Mayıs ayında da sürüyor. Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı’nın düzenlediği Ankara Uluslararası Film Festivali’nde önceki yıllarda gösterilen ve seyircinin en çok ilgi gösterdiği filmlerden seçilen “SineBellek” gösterimlerinde bu ay, Fransız, Macar, Mısır ve Polonya sinemasından örnekler sunulacak. Biletler herkes için 10 TL olacak.

Mayıs ayının ilk filmi Macar yönetmen Peter Gothar imzalı “Vurdumduymaz Vaska” (Haggyallogva Vaszka), gerçeküstü bir soyguncu öyküsü anlatıyor. Karlovy Vary Film Festivali, Macar Film Haftası ve Chicago Film Festivali’nden ödüllerle dönen film, masalla gerçeğin iç içe geçtiği, bu süreçlerin zaman zaman birbirlerinden güçlükle ayırt edilebildiği eğlenceli bir yapım. Filmin ardından Hasan Nadir Derin izleyicilerle bir “film okuması” gerçekleştirecek.

GÖSTERİM TARİHLERİ: 29 Nisan Salı – 1 Mayıs Perşembe. Kızılay Büyülü Fener Sineması, 19.00 seansları.

Mayıs ayının ikinci haftasında ise Fransız yönetmen Agnes Varda’nın “Nantes’li Jacquot” (Jacquot de Nantes) filmi gösterilecek. Yönetmen Varda, yine kendisi gibi ünlü yönetmen olan eşi Jacques Demy’nin yaşamından kesitler sunarak, 33 yıl birlikte yaşadığı bir sinemacıya olan aşkını ve saygısını gösteriyor. Sinemaya tutkulu bir çocuğun bunun için verdiği mücadelesinin hikayesi, aynı zamanda sinema üzerine en güzel yapıtlardan biri. Filmin ardından Doç. Dr. Aydan Özsoy izleyicilerle bir “film okuması” gerçekleştirecek.

GÖSTERİM TARİHLERİ: 6 – 8 Mayıs. Kızılay Büyülü Fener Sineması, 19.00 seansları.

Mayıs ayı gösterimleri, Mısırlı ünlü yönetmen Yusuf Şahin’in büyük felsefeci İbn-i Rüşd’ün yaşamından kesitler anlattığı filmi “Kader” (Al-massir – Destiny) ile sürecek. Endülüs’teki geleneksel ve baskıcı kültüre karşı mücadele veren İbn-i Rüşd’ün yaşamı günümüze de göndermelerle dolu. Baskı, dışlama ve sindirmelerin 12. yüzyıldan beri değişmeyen tarihi gözler önüne seriliyor. Amiens Uluslararası Film Festivali ve Kahire Film Festivali’nden ödüllerle dönen film, ayrıca 1997 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye aday gösterilmişti. Filmin ardından Yrd. Doç. Dr. Engin Delice ve Burak Şaman izleyicilerle bir “film okuması” gerçekleştirecek.

GÖSTERİM TARİHLERİ: 13 – 15 Mayıs. Kızılay Büyülü Fener Sineması, 19.00 seansları.

Polonyalı efsane yönetmen Andrzej Wajda, yine bir efsane ismin, İkinci Dünya Savaşı’nda küçük çocukları toplama kamplarından kurtarmak için mücadele eden öğretmen ve pediyatrist doktor Janusz Korczak’ın gerçek öyküsünden yola çıkarak bir sinema şöleni sunuyor. Film, yetimhane müdürü doktorun çocuklarını terk etmeyi reddederek onlarla birlikte çıktığı ölüm yolculuğunun çarpıcı, dramatik ve hüzün dolu öyküsünü şiirsel bir dille anlatıyor. “Korczak” filminin ardından Prof. Dr. Seçil Büker izleyicilerle bir “film okuması” gerçekleştirecek.

GÖSTERİM TARİHLERİ: 20 – 22 Mayıs. Kızılay Büyülü Fener Sineması, 19.00 seansları.

Mayıs ayının son filmi Macar sinemasının en önemli kadın yönetmenlerinden Marta Meszaros’un “günce üçlemesi”nin ikinci filmi olan “Sevgililerime Günce” (Naplo Szerelmeimnek – Diary for My Loves). Yönetmen Meszaros, yeniyetmelikten yetişkinliğe geçişini ve yönetmenliğe başlamasının öyküsünü Stalin rejiminin atmosferi çerçevesinde beyazperdeye yansıtıyor. 1987 Berlin Film Festivali’nde iki ödül birden kazanan film, kadınlık hallerine özel bir bakış açısı taşıyan yönetmenin en ilginç yapıtlarından biri. Filmin ardından Yrd. Doç. Dr. Sevgican Yağcı izleyicilerle bir “film okuması” gerçekleştirecek.

GÖSTERİM TARİHLERİ: 27 – 29 Mayıs. Kızılay Büyülü Fener Sineması, 19.00 seansları.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.540 hits
Mayıs 2014
P S Ç P C C P
« Nis   Haz »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: