Ekim 2011 için arşiv

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Avrasya Sinemaları: Azerbaycan: Kutsal Hayvan, Pelikülün İzinde: Kalabaka

Altın Portakal bu yıl Azerbaycan sinemasına beş filmlik kısa bir bölüm ayırmıştı. Ayrıca geçen sene olduğu gibi yıllar öncesinden bulunup gösterilen sessiz filmlerin canlı müzik eşliğinde gösterildiği Pelikülün İzinde bölümü de bu yılki festivalin dikkat çeken bölümlerinden biriydi. Her iki bölümden de birer film izlediğim ve her ikisi için de çok uzun yorumlar yapmayacağm için bu yılki Altın Portakal izlenimlerimin bu son yazısında bu iki farklı bölümde izlediğim filmleri beraberce yorumlamaya karar verdim.

Kutsal Hayvan (İlahi Mexluq / Sacred Creature):

Yönetmen Yaver Rzayev, bu filminde Azerbaycan’ın zorlu doğa koşullarında ayakta kalmaya çalışan bir aileyi anlatıyor. Filmin birbiri ile içiçe geçmiş yaz ve kış olarak ayırabileceğimiz iki bölümü olduğu söylenebilir. Yaz döneminde aile gayet etkileyici bir doğa içerisinde yaşıyor. Bir de dışardan gelen genç ve güzel bir ressam konukları var. Özellikle ailenin oğlu hem resimlere hem de bu genç kadına ilgi duyuyor. Kışınsa ailenin kar ve fırtına ile boğuşmasını izliyoruz. Bunun yanında yazdan itibaren evin oğlanın evden ayrılmak istemesi ve babanın buna karşı çıkışı da filmde bir yan tema olarak yer alıyor filmde.

Doğrusu Kutsal Hayvan‘ın bende fazla bir iz bırakmadığını söylemem gerek. Doğa-insan ilişkisini başarılı bir şekilde veriyordu belki ama genel olarak bu konuda önde gelen filmlerin arasına girmesi çok zor.

Film sonrası yönetmen Rzayev ile bir söyleşi vardı. Filmin çok fazla seyircisi olmadığı için kısa bir söyleşi oldu ama bu söyleşide bu filmin yönetmenin düşündüğü bir üçlemenin ilk filmi olacağı belirtildi. Diğer filmler de bu film gibi Azerbaycan doğasında yaşayan insanlar üzerine olacakmış. Yönetmen bu insanların, dünya yokolduğunda yeryüzünden en son silinecek insanlar olduğuna inandığını da belirtti.

Kalabaka:

Kalabaka, 1926 yılında Fred Von Bohlen’in Balkanlara yaptığı bir gezi sırasında çekilmiş ve 1930 yılında gösterilmiş yarı belgesel bir film. Arka planda bir hikayesi var belki ama bu çok zayıf ve takip etmesi de çok gerekli olmayan bir hikaye. Zaten yönetmen Von Bohlen de bir sinemacı olmaktan çok bir gezgin olarak geçiyor kaynaklarda. Uzun yıllardır gösterilmeyen bu film Hollanda Eye Film Ensitütüsü tarafından restore edilmiş ve filmi bu sayede Antalya’da izleme fırsatı bulmuşuz.

Doğrusunu söylemek gerekirse Kalabaka‘nın sinema tarihine iz bırakmış bir film olduğunu söylemek zor. Zaten İnternet’te bile bu film hakkında bir bilgi bulmak çok güç. Filmin önemli tarafı o günlere dair görsel bir belge olması. Bunun dışında festivalde bu filmi izlemenin en keyifli tarafı ise canlı müzik eşliğinde gösterilmiş olmasıydı. “Kingalita and the Very Good Band” tarafından icra edilen müzikler gerçekten de filmin ruhuna uygundu ve bu çok da başarılı olmayan filmi izlenebilir kılıyordu.

Reklamlar

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Ejderhanın Gözünden: Artçı Şok, Cazibe Kanunları, Dağ, Fedakarlık, Yip Usta

Bu yılki Altın Portakal’da Çin filmlerine ayrılmış Ejderhanın Gözünden adlı bir bölüm de yer alıyordu. Uzakdoğu sinemasını seven biri olarak bu bölümdeki altı filmin beşini izlemişim. Aslında diğer bölümlerde yer alan bazı filmlerin de katılımıyla bu yılki Altın Portakal’ın benim için neredeyse bir Uzakdoğu filmleri festivali haline geldiğini söylemeliyim.

Artçı Şok (Tangshan Dadizhen / Aftershock):

Çin’in tarihinde yaşadığı en büyük depremlerden biri olan, 240 bin kişinin yaşamını yitirdiği 1976 tarihli Tangshan depremini ve sonrasında yaşananları konu alan Artçı Şok filmi ile ilgili yorum yazmak ne yazık ki Van depreminin hemen sonrasına denk geldi. İnsan ister istemez filmle gerçek yaşam arasında bağlantılar kuruyor, üzüntüsü daha da artıyor.

Artçı Şok, bu büyük depremi bir aileyi odağına alarak anlatıyor. Filmin başında tanıştığımız iki çocuklu aile, deprem sonrası darmadağın oluyor. Baba zaten deprem sırasında karısını kurtarmak için ölüyor, iki çocukları da enkaz altında kalıyorlar. Enkazı kaldıranlar ise anneyi belki de hayatında vermek zorunda kaldığı ve kalacağı en zor karara zorluyorlar ve enkazı ancak çocuklarının birini kurtaracak şekilde açabileceklerini söylüyorlar. Sonrasında enkaz diğer tarafa yani diğer çocuğun üzerine çökecektir. Anne oğlunu tercih eder fakat o da ancak tek kolunu enkaz altında bırakarak çıkartılabilir. Kız ise öldü denerek diğer cesetlerin yanına konur. Sonradan anlarız ki aslında kız ölmemiştir ama bir şey de hatırlamıyordur. Depreme yardım etmek için gelen ve çocukları olmayan genç bir çift de onu evlat edinirler. Filmimiz bu birbirinden ayrı düşen aileyi 2000’lere kadar izliyor.

Geçen yıl Çin’in en çok hasılat yapan bu filminde yönetmen Xiaogang Feng teknik olarak gayet iyi bir iş çıkarmış. Deprem sahneleri, tüm prodüksiyon tasarımı, o günlere yönelik ayrıntılar, hikayenin geçmişten günümüze gelirken aralarda kurulan bağlantılar genelde başarılı. Filmin temel sorunu sürekli olarak seyirciyi ağlatmaya çalışması. Yaşananlar çok acı gerçekten, insanın duyarsız kalması mümkün değil ama hikayenin de bu kadar zorlayıp bir “tearjerker” haline gelmesine gerek yokmuş. Daha soğukkanlı bir anlatım daha iyi bir film ortaya çıkarabilirmiş.

Cazibe Kanunları (Wan You Yin Li / The Law of Attraction):

Yönetmen Zhao Tianyu’nun Cazibe Kanunları filmi aslında aşk üzerine 4 kısa filmden oluşan bir yapım. Bu tip filmlerde genelde her bölümün farklı yönetmenlere ait olduğunu görüyoruz ama burada tek bir yönetmen söz konusu. Açıkçası aşk üzerine hafif espirili, hafif de duygusal anlar içeren bu filmlerden tek tek bahsetmeyi çok da gerekli bulmuyorum. Sadece ilk hikaye olan bir havaalanına rutin olarak her hafta Salı günleri gelen bir adam ile 3 yıldır onu izleyen kadın güvenlik görevlisi arasındaki hikaye bir dereceye kadar ilginçti. Onda bile bu iki kişinin havaalanına ağır çekimde koşmaları gibi gayet klişe ve çiğ sahneler vardı. Diğer hikayeler ise üzerinde çok yorum yapmaya değmiyordu ne yazık ki.

Çok yorum yapamadığım bu filmin yönetmeni ile ilgili festival kataloğundaki ilk cümleyi paylaşmak isterim: “Zhao Tianyu Hollywood’un etkisi altında büyümüştür”. Belli oluyor demek lazım. Yönetmen rahatlıkla Hollywood’a geçip sıradan romantik komediler çekebilir.

Dağ (Guan Yin Shan / Buddha Mountain):

Aileleri ile sorunları olan üç arkadaş bir gün beraberce ayrı bir evde yaşamaya karar verirler ve eski bir opera sanatçısı olan yaşlıca bir kadının bir odasını kiralarlar. Bir süre önce oğlunu kaybetmiş olan kadın ilk başta bu sorumsuz ve gürültücü gençlere alışamaz, gençler de düzeninin bozulmasına izin vermeyen, her sabah ses provası yaparak onları uyandıran bu kadına. Ancak bu tip filmlerden beklenebileceği gibi bir süre sonra her iki taraf da birbirlerinin ortak noktalarını bulmaya başlarlar.

Açıkçası bu film de festivaldeki pek çok filmde gördüğümüz temalardan farklılıklarımıza rağmen birlikte yaşayabiliriz temasını işliyordu. Ayrıca opera sanatçısı kadının oğlundan hareketle ölüm de filmin önemli bir teması idi. Bu temaları başarıyla işlediğini söyleyebileceğimiz filme iki kadın oyuncusu ayrıca değer katıyordu. Opera sanatçısı yaşlı kadında yılların oyuncu ve yönetmeni Sylvia Chang ile üç genç arkadaş arasındaki tek kız olan Fan Bingbing’in performansı gerçekten başarılıydı. Özellikle Bingbing’in karşısındakilere gözdağı vermek için kendi kafasında şişe parçaladığı sahnedeki tavrı çok etkileyiciydi. Zaten genç oyuncu bu rolü ile Tokyo Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülü kazanmış.

Sonlara doğru hikayesine dini bir boyut da katan bu film belki çok iz bırakacak bir yapım değildi ama izlemeye değer bir filmdi yine de.

Fedakarlık (Zhao Shi Gu Er / Sacrifice):

Çin’in önde gelen yönetmenlerinden Chen Kaige’nin yeni film Fedakarlık yönetmenin çoğu kez yaptığı gibi yine tarihi ve epik bir hikaye anlatıyor. Aslında anlatılan hikaye benzerlerini farklı kültürlerin efsanelerinde ve edebiyat klasiklerinde görebileceğimiz bir hikaye. Yüzyıllar önce geçen bu hikayede Zhao ailesi Çin’in belli bir bölgesini kuşaklardır idare etmektedir. Elbette düşmanları da vardır. Günün birinde Tu’an Gu bir komplo tertipleyerek 300’den fazla kişiden oluşan Zhao ailesini en küçük bireyine varıncaya kadar katleder. Ya da öyle sanır. Henüz bir kaç günlük bir bebek hem tesadüfler hem de büyük fedakarlıklar sonucu bu katliamdan kurtulur ve asıl kimliğini bilmeden büyür. Üstelik büyürken ailesinin katili Tu’an Gu’nun manevi çocuğu konumuna gelir. Onu büyütenlerin beklentisi günün birinde intikamını almasıdır.

Görüldüğü gibi çok orijinal bir konuyla karşı karşıya değiliz ama hemen her Chen Kaige filmi gibi izlemesi çok etkileyici bir film Fedakarlık. Başarılı oyunculuklar, şahane bir set tasarımı, çok başarılı kostümler, etkileyici savaş/dövüş sahneleri, etkileyici bir hikaye, hepsi bu filmde mevcut. Şöyle de diyebiliriz, büyük bütçeli bir Hollywood filminden beklediğiniz her şey bu filmde de var. Zaten filmin temel sorunu da fazlasıyla bir Hollywood filmine benzemesi. Halbuki Kaige ait olduğu kültürü filmlerinin temeline yerleştirmeyi başaran bir yönetmendi. Bu kez bu hamleler sadece yüzeyde kalmış.

Üstelik filmde klişelerden geçilmiyor. Aslında filmin seyir zevki nedeniyle bu klişelere tahammül edilebilir ama keşke o son 10 dakika olmasaydı. Her şeye rağmen karşımızda etkileyici bir film var. İzlemek keyif verecektir. Ama işte kamera arkasında Chen Kaige olunca insan daha derinlikli bir şeyler izlemek istiyor.

Yip Usta (Ip Man / Yip Man):

2008 yapımı Yip Usta, iki yıldır çeşitli vesilelerle adını duyduğumuz bir filmdi. İzlemek Altın Portakal’a kısmet oldu. Aslında “festival filmi” gibi bir kalıp varsa Yip Usta bu kalıba pek de uymuyor. Nihayetinde bir dövüş sanatları filmi izliyoruz. Ama karşımızdaki türün kimi filmleri gibi fazla bir konu olmadan iki rakibi karşı karşıya getirip dövüştüren filmlerden değil. Sağlam bir dramatik çatısı ve hikayesi var. Zaten filme adını veren Yip Usta, gerçekten yaşamış, ünlü bir dövüş sanatları hocası. Hatta filmin sonunda ifade edildiği gibi Bruce Lee’nin de hocası o.

Aslında filmi bir karakteri doğumundan (en azından gençliğinden) ölümüne kadar anlatan klasik bir bir biyografi filminden ziyade karakterin hayatının belli dönemlerini anlatan bir film olarak görmek lazım. Filmi iki temel bölüme ayırmak mümkün. İlk bölümde içinde bulunduğu çevrede en iyi dövüş sanatları ustası olan karakterimizin aynı zamanda büyük bir saygı da gördüğünü ve bunun nedenlerini izliyoruz. İkinci bölüm ise Japonya’nın Çin’i işgal ettiği dönemde geçiyor ve bu kez sokaklara düşmüş Yip Usta’nın Çin’in gurunu temsil ettiğini görüyoruz. Aslında bu ikinci bölümün tarihsel gerçeklere fena halde ters düştüğü söyleniyor. Zaten pek çok sahnenin Çin’li seyircilerin milliyetçi duygularını harekete geçirmek için çekildiği de görülüyor doğrusu.

Yine keyifle izlenen ama daha iyi olabilecek bir filmle karşı karşıyayız. Özellikle final kısmı çok çabuk toparlanmış gibi duruyor. Halbuki filme bir 15-20 dakika daha eklenseymiş olaylar yazılarla anlatılmak zorunda kalmayacakmış. Bu arada filmin 2010 yapımı bir devam filmi olduğunu da belirtmiş olalım. Bu filmde açık kalan bazı konular orada tamamlanıyor olabilir. Umalım ki o filmi de bir şekilde beyazperdede izleme şansımız olur.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Vücut: Siyah Venüs

Bu yıl Altın Portakal’ın Vücut alt başlıklı bir bölümü vardı. Bu böümdeki üç film arasında izlediğim tek film:

Siyah Venüs (Vénus Noire / Black Venus):

Siyah Venüs, insanı insanlığından utandıracak gerçek bir hikayeyi anlatıyor. Siyah Venüs, diğer adıyla Sarah Baartman, 19. yüzyılda Avrupa’da sadece derisinin rengi ve anatomik özellikleri nedeniyle adeta bir sirk hayvanı gibi insanlara sergilenen bir kadın. Güney Afrikalı Baartman, bir köle olarak hayatına başlıyor ve kendisinden para kazanacağını düşünen sahibi tarafından İngiltere’ye götürülüyor. Her ne kadar sahne dışında ona iyi davranıldığı söylenebilirse de sahnede ona tam anlamıyla bir sirk hayvanı, bir ucube gibi muamele ediyorlar. Onu bir kafesin açınde sergiliyor, kafesten dışarı çıktığında da vahşi bir hayvan muamelesi yapıyorlar, zaman zaman seyirciler çekinerek de olsa ona dokunabiliyor.

O yıllarda İngiltere’de geçerli olan köle yasası uyarınca Baartman özgürlüğünü kazansa bu sözde bir özgürlük oluyor ve sahnede aşağılanmaya devam ediyor. Sonrası çok daha kötü. Baartman Fransız bir hayvan terbiyecisine satıldıktan sonra Paris sosyetesinin karşısında çok daha aşağılayıcı gösterilerde yer alıyor. Bu sırada bir grup bilim adamı onun anatomik yapısını incelemek istiyorlar ama onlara izin vermiyor. Ancak Paris sosyetesinin ona olan ilgisi azalınca hayatta kalmak için fahişelik yapmaya başlıyor ve çok kötü koşullarda hayatı sona eriyor. Ama cesedinden bile para kazanmayı bilenler onu sağlığında incelemek isteyen bilim adamlarına satıyorlar ve bilim adamları da onun vücudunu son derece ırkçı bir yaklaşımla inceleyerek bilim dünyasında adlarını duyuruyorlar.

Yönetmen Abdellatif Kechiche bu son derece karanlık gerçek hayat hikayesini 159 dakikalık bir filme dönüştürmüş. Filmde bu hikayeyi takip ederken Baartman’a yapılan insanlık dışı muameleyi uzun uzun izliyoruz. Gerçekten zor bir deneyim bu. Bir insan bir insana nasıl böyle davranabilir, başka insanlar bunu izlemekten, hatta olaya dahil olmaktan nasıl zevk alabilirler akıl almaz bir şey. Üstelik bu da Avrupa’nın en medeni(!), en modern(!), en gelişmiş(!) iki ülkesinde oluyor. Film ilerledikçe Baartman’ın içinde bulunduğu durum da kötüleşmeye başlıyor, filmi izlemesi de zorlaşıyor. Başta da belirttiğim gibi insan, insan olmaktan utanıyor.

Kechiche’in yönetmen olarak yaklaşımı bu biyografik hikayeye çok müdahale etmeden adeta bir belgeselci o yıllarda bu gösterileri kameraya çekseydi ne olurdu şeklinde olmuş. Gösteriler dışındaki hayata çok fazla girmiyoruz. Zaten bu öykü üzerinden seyircinin kendini sorgulamasını sağlamaya çalışmış. Bunda da gayet başarılı olmuş. Uzun, izlemesi zor ama başarılı bir film.

Son bir not Antalya seyircisi için. Filmi izlemenin zor olduğunu, sonlara doğru iyice zorlaştığını söylemiştim. Ayrıca süresi de oldukça uzundu. Bu yüzden filmden çıkan bazı seyircilerin olması anlaşılabilir bir durum. Ama belli bir noktaya kadar salonda olan seyirciler bir anda salonu terketmeye başladılar ve neredeyse tamamı dolu olan salonun yarısı 10-15 dakikada boşaldı. Bunun nedeni de filmde cinsellik ve çıplaklığın ortaya çıkması idi (Paris’te fahişelikle geçen dönem). O ana kadar filmi izleyenlerin sadece çıplaklık nedeniyle salondan çıkmaları ilginç, çıkarken ayıplayıcı sözler söylemeleri ise en hafif deyimle komikti.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Tehlikeli İlişkiler: Elena, Kevin Hakkında Konuşmalıyız, Sevgili Kızkardeşim

Bu yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Tehlikeli İlişkiler bölümünden üç film izledim.

Elena:

Yönetmen Andrei Zvyagintsev, 2003 yılında Dönüş filmi ile karşımıza çıkmıştı. Dönüş o kadar iz bırakan bir film olmuştu ki Zvyagintsev’in sonraki filmi de merakla beklenmeye başlanmıştı. 2007 yılında yönetmen bu kez Sürgün ile karşımızdaydı. Yine iyi bir filmdi ama Dönüş‘ün seviyesine çıkamamıştı. Yönetmenin yeni filmi Elena için de benzer bir cümle kurmak mümkün. Karşımızda gayet iyi bir film var ama insan o ilk filmin çarpıcılığını arıyor yine de.

Filmimize adını veren karakter Elena orta yaşlı hatta yaşlıca diyebileceğimiz bir kadın. Filmin başında yaşlı bir adamla aynı evi paylaştığını görüyoruz. Sonra dışarı çıkıp başka bir eve gidiyor. Bu evdeki adamın Elena’nın oğlu ve evdeki ailenin de gelini ve torunu olduğunu anlıyoruz. Belli ki yönetmen, Elena ve yaşlı adamın (ki adı Vladimir) arasındaki ilişkinin ne olduğunu başta tam olarak ele vermek istememiş. Elena, zengin bir adam olduğu anlaşılan Vladimir’in evinde çalışan bir hizmetçi bile sanılabilir ilk anlarda. Halbuki sonradan anlıyoruz ki Elena ve Vladimir evli bir çift. Yaklaşık on yıl önce Vladimir hastalandığında tanışmışlar (Elena hemşiresidir) ve evlenmişler. Her ikisinin de eski evliliklerininden birer çocukları var.

Elena’nın oğlu ve Vladimir’in kızının ortak noktaları her ikisinin de doğru dürüst bir işlerinin olmayışı. Ama Elena’nın oğlu ailesini geçindirmeyi başaramazken (ki bunun için bir çabası da yok), Vladimir’in kızı Katerina tek başına yaşıyor ve babasından gelen parayla gayet rahat yaşıyor. Ancak Katerina’nın son derece dürüst olmak gibi bir özelliği var. Babası ile dobra dobra konuşuyor. Her ne kadar sert görünmeye çalışsa da babasını seviyor ama ona yakınlık göstermeye de pek yanaşmıyor.

Filmin kırılma noktası Vladimir’in bir kalp krizi geçirmesi ve sonrasında vasiyetini değiştirmeye karar vermesi oluyor. Bundan sonra olanları açık etmeyelim ama Elena’nın kendi vicdanı ile başbaşa kalarak çok zor bir karar vermek zorunda kaldığını söyleyelim. Zvyagintsev ilk bakışta iki insan arasındaki bir hikayeyi anlatıyor gibi gözüküyor ama insanlık halleri üzerine evrensel sorunları dile getiriyor aslında. Özellikle baba-kızın konuşmaları ve ana hikayenin dışında yer alan kimi sahneler filmin boyutunu genişletiyor.

Zvyagintsev yine başından sonuna kadar dikkatle izlenen bir filme imza atmış. Bu kez kurduğu görsel dünya Dönüş ya da Sürgün kadar güçlü ya da gösterişli değil ama belli ki yönetmen bu filminde o yola gitmek istememiş. Muhtemelen hikayenin yeteri kadar güçlü olduğunu düşündü. Belki de gösterişli bir görsellik seyirciyi hikayeden uzaklaştırırdı.

Filme dair beni en çok rahatsız eden nokta kimi sahnelerdeki müzikler oldu. Özellikle Elena ve Vladimir’in günlük rutinleri sırasında görüntülere eşlik eden müzik her an çok önemli bir şey olacakmış izlenimi veren bir müzikti ve bence gereksizdi.

Son olarak yine filmin sonuna dair bir şey açık etmeyeyim ama ahlakçı bir sonla bitecekmiş gibi yapıp bu yola sapmaması (belli ki bilinçli bir saptırmaydı bu) başarılı bir final ortaya çıkartıyordu.

Elena, zamanı belli olmasa da gösterime girmesini beklediğimiz bir film. Sinemaseverlerin kayıtsız kalmaması gereken bir yapım.

Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need to Talk About Kevin):

Kevin Hakkında Konuşmalıyız, Lynne Ramsay’nin 2002 tarihli Morvern Callar filminden beri beklenen yeni filmi. Biz bu filmi 2010 yılının Uçan Süpürge’sinde seyretmiş ve pek sevmiştik. Bu yeni film beklemeye değmiş doğrusu. Karşımızda çok başarılı bir yapım var.

Filmimiz filme adını veren Kevin’in annesi Eva’nın bakış açısından anlatılıyor. Tilda Swinton’un şahane bir oyunculukla canlandırdığı Eva, filmin başında tek başında bir evde oturuyor ve iş arıyor. Anlıyoruz ki başından üzücü bir olay geçmiş. Sonrasında film geçmişe dönüyor ve kocası ile evliliklerinin başlangıcına gidiyoruz. Filmin lineer bir anlatımı yok, geçmişle bugün arasında sürekli gidip geliyor ama seyircinin çok zorlanacağı bir yapı da kurulmamış. Bu zamanda gidip gelmeler sırasında mutlu bir evlilik başlangıcı, ilk çocuğun doğması ile her şeyin değişmesi, anne ve oğlu arasında yaşanan çekişme, ikinci çocuğun doğuşu gibi olaylara tanık oluyoruz. Geçmişi ve bugünü birbirine bağlayan kilit noktada ise trajik bir olayın olduğunu anlıyoruz. Her ne kadar bu olayın ne olduğu filmin sonuna doğru tam olarak açıklansa da ne olduğunu anlamak çok zor değil. Zaten filmin derdi de bu olayı bir süpriz olarak saklamaktan ziyade anne-oğul arasındaki ilişkiye odaklanmak.

Kevin öyle bir karakter olarak çizilmiş ki hikaye başka türlü kurulsa film çok rahatlıkla Omen tarzı bir korku filmi bile olabilirmiş. Kevin daha bebekliğinden itibaren annesini çıldırtan ve bunu bilerek yapan biri olarak hayatına başlıyor, çocukluğunda ve gençliğinde de bu durum devam ediyor. Karakterin bebeklikten itibaren bu şekilde çizilmesi abartılı olarak görülebilir ama bir annenin çocuğunun yaptıklarından sorumlu tutulmasının ne kadar doğru olduğunu sorgulatması açısından önemli.

Lynne Ramsay filmi kurarken çok başarılı bir görsel atmosfer de kurmuş. Kırmızı renk tonlarının hakim olduğu filmin her anı izlemeye doyulmaz. Oyuncu seçimi de çok başarılı. Tilda Swinton’un zaten her zaman iyi. Ama farklı yaşlardaki Kevin’i oynayan tüm oyuncular hem Swinton’a o kadar benziyorlar ki onun gerçek çocuğu gibi duruyorlar, hem de Kevin’in sorunlu halini başarılı bir şekilde yansıtıyorlar.

Kevin Hakkında Konuşmalıyız, 2003 tarihli  Lionel Shriver romanının bir uyarlaması. Kitabı okumadığım için ne kadar iyi bir uyarlama olduğu konusunda bir yorum yapamayacağım ama benim için festivalin en iyi filmi oldu toplamda. Bu film de tıpkı Elena gibi gösterime girmesini beklediğimiz bir film. Kaçırmamalı.

Sevgili Kızkardeşim (My Lovely Sister):

İsrail yapımı Sevgili Kızkardeşim, festivaldeki bir kaç diğer film gibi farklı dinlerden insanların bir arada yaşayabilmeleri ile ilgileniyor. Filmde Yahudi bir aile ile bir Müslüman ile yaşamayı seçtiği için bu aileden dışlanan kızı konu ediliyor. Yıllardır bu şekilde yaşadıktan sonra kızın ölmek üzere olması ve annesinin yanına gömülmek istemesi işleri karıştırıyor.

Film ölümü bir yokoluş olarak almıyor. Daha filmin başında kendi cenazesine gelen bir adam görüyoruz. Film boyunca gördüğümüz bisikletli adam da belli ki ölümü simgeliyor. Bisikleti ile yolcu taşıyabilen bu adam yolcu olarak sadece ölüleri kabul ediyor, onunla gitmek isteyenleri bir gün senin de sıran gelecek diye reddediyor.

Her ne kadar bazı yan hikayeler de anlatsa filmin esas derdi farklılıklarımız ile birlikte yaşayabileceğimiz, bazen ölümde de olsa er geç bu farklılıklardan kurtulacağımız üzerine. Bu konuda herkesin kabul edeceği bir mesaj veriyor, ilginç ve zaman zaman fantastik de bir hikaye anlatıyor ama sinemasal açıdan daha güçlü olabilirdi.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Ortadoğu’da Kadın: Kaynak, Peki Şimdi Nereye?

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin bu yılki teması kadın idi. Bu tema kapsamında festivalde Ortadoğu’da Kadın başlıklı bir bölüm de yer alıyordu. Bu bölümde yer alan 5 filmden ikisini izledim. Bu seçki içinde yer alan yapımlardan Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation) filmini festival öncesinde vizyonda iken izlediğim için burada o filmden bahsetmeyeceğim ama tüm bu seçkideki en iyi film olduğunu hatta festivaldeki en iyi filmlerden biri olduğunu da belirtmeden geçmemem gerek. DVD’si de raflarda olan bu filmi kaçırmamalı.

Kaynak (La Source des Femmes / The Source):

Radu Mihaileanu’nun yeni filmi Kaynak, köylerine su getirmesi için erkekleri ikna etmeye çalışan, bunun için de seks grevine giden bir grup kadını anlatıyor. Dağdan su getirmek için çabalarken yolda düşüp yaralanan, çocuklarını düşüren kadınlar bir gün köye dışardan gelin olarak gelmiş Leyla’nın ve köyün görmüş geçirmiş kadınlarından birinin önderliğinden bunu bir gelenek olarak görmekten vazgeçip kocalarına baskı yapmaya başlıyorlar. Bunun için de köye su gelene kadar kocalarına yataklarını kapatıyorlar ve su gelene kadar seks yok diyorlar.

Bu özet akla Müjde Ar ve Şener Şen’in oynadığı Şalvar Davası‘nı getiriyor diyenler son derece haklılar. Adeta o filmin bir uyarlaması karşımızdaki. Üstelik bu aynı tema üzerinde izlediğim üçüncü film. Demek ki kadınların istediklerini yaptırmak için seks grevine gitmeleri teması evrensel bir tema. Burada işin içine bir aşk üçgeni de girmiş. Köye dışardan gelen Leyla zaten baştan beri pek sevilmezken bir de böyle bir hareketi örgütlemesi, sonra da eski sevgilisi olduğu ortaya çıkan bir gazetecinin köye gelmesi işleri iyice karıştırıyor. Neyse ki kocası onu gerçekten seviyor ve köyün açık görüşlü isimlerinden biri.

Film sadece su meselesi ile ilgilenmiyor, genel olarak kadın hakları üzerine de önemli şeyler söylüyor ve İslam dininin kadına bakış açısına da eğiliyor. Özellikle Leyla’nın köyün imamı ile karşı karşıya gelip Kuran’dan okuduğu ayetlerle onun ağzının payını verdiği sahne bu konuda gerçekten başarılı bir sahne idi.

Kaynak önemli bir konuyu ele alırken aynı zamanda eğlenceli olmayı da başaran bir film. Zaten Radu Mihaileanu’nun önceki filmlerinde de gördüğümüz bir özellikti bu. Genel olarak iyi bir olduğunu söyleyebileceğimiz Kaynak, zaman zaman öğreten adam moduna bürünerek vermek istediği mesajları seyirciye fazlasıyla dikte eden bir noktaya gidiyordu. Film için getirebileceğim en büyük eleştiri de bu açıkçası. Keşke durumu ortaya koyup bazı sonuçları çıkarmayı seyirciye bıraksaydı.

Peki Şimdi Nereye? (Et Maintenant, On Va Où? / Where Do We Go Now?):

Nadine Labaki, Karamel filminden sonra bir kez daha kadınları odağına aldığı bir film ile karşımıza çıkyor. Bu kez Ortadoğu’da bir köydeyiz. Köyde Müslümanlar ve Hristiyanlar bir arada yaşıyorlar. Filmin başında gördüğümüz kadarıyla her iki taraftan da genç insanlar savaşlarda kaybedilmiş. Kadınlar, kimdir nedir ayırt etmeden her iki taraftan kaybedilen gençlerin de yasını tutuyorlar. Neyse ki artık barış zamanı ve her ne kadar erkekler arasında hafif bir gerginlik devam etse de birlikte yaşamayı beceriyorlar.

Ne yazık ki dışarda barış çok uzun sürmüyor. Ama barışı isteyen kadınlar türlü türlü planlarla erkeklerin savaşa girmemesini sağlamaya çalışıyorlar. Bu kimi zaman köyün tek televizyonuna sabotaj düzenlemek ya da erkeklerin dikkatini dağıtmak için Rus hayat kadınları ile anlaşmak gibi eğlenceli planlar iken bazen iş bir annenin barış uğruna oğlunun ölümünü gizlemesi gibi trajik bir noktaya kadar gidebiliyor. Ama ufukta kaçınılmaz bir savaş görününce kadınlar köyün imamı ve papazını da ikna ederek son çare olarak bir başka plana başvuruyorlar.

Nadine Labaki senayosuna da katkıda bulunduğu filminde dans ve müziği de kullanıyor. Hatta bir ara film tümüyle bir müzikal olacakmış gibiydi ama bu yoldan kısa sürede vazgeçti. Böyle olunca bir kaç müzikal sahne film içinde biraz yama gibi durdu, belki de bu sahneler çıkartılsa daha iyi olurdu. Bunun dışında komedi-dram dengesini iyi tutturan başarılı bir yapımla karşı karşıyayız. Sinemasal açıdan daha iyi olabilirdi belki ama ele aldığı konu önemli. Son zamanlarda yaşadıklarımız düşünülürse birilerinin her şeye rağmen barış diyebilmesi, bunun için çabalaması gerek. Film bunu da ancak kadınların yapabileceğini savunuyor ki haklı da olabilir gerçekten. Ancak filmdeki kadar sağduyulu ve cesur kadınlar bulunursa elbette.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Dünyanın Halleri: 80 Mektup, Kara Kan

Festivalin Dünyanın Halleri bölümünde 4 farklı ülkeden 4 farklı film vardı. Bunlardan ikisini izleme fırsatı buldum.

80 Mektup (Osmdesát Dopisu / Eighty Letters):

80 Mektup, yaklaşık 25 yıl öncesinin Çekoslavakya’sında geçen bir film. Film bir anne oğulun bir gününü anlatıyor. Çocuğun bakış açısından anlatılan filmde baba İngiltere’ye göç etmiş, anne ve oğlu da onun yanına gitmek istiyorlar. Ancak filmde bu çabaya dair çok fazla bir şey görmüyoruz. Genelde anne oğulun günlük rutin  yaşamlarını izliyoruz. Zaten olayları çocuğun bakış açısından izlediğimiz için pek çok sahnede neler olduğunu da çok bilemiyoruz. Örneğin anne bir iş için gidip, çocuğu onu beklemesi için apartmanın girişinde bırakırsa biz de dakikalarca çocukla beraber apartmana girip çıkanları izliyoruz. Ya da bir yerden bir yere yürüyerek gidiyorlarsa biz de onlarla beraber uzun süre yürüyoruz. Açıkçası bir yerden sonra bu uzun sahneler sıkıcı olmaya başlıyor.

Festival kataloğunda 80 Mektup‘un otobiyografik özellikler taşıdığı söyleniyordu. Gerçekten de yönetmen de filmdeki çocuk gibi babası İngiltere’ye göçtükten bir süre sonra annesi ile birlikte onun yanına gitmiş. Muhtemelen filmde izlediklerimiz de onun çocukluğundan hatırladıkları. Hatta tahmin ediyorum filme adını veren 80 mektup da annesinin babasına yazdığı mektup sayısı (filmde bu 80 sayısına dair yakalayabildiğim bir açıklama yoktu çünkü). Otobiyografik özelliklerinden dolayı filmdeki pek çok ayrıntının yönetmen için çok şey ifade ettiğini düşünmek yanlış olmaz sanırım. Ama sıkıntı şurada. O ayrıntılar seyirci için pek bir şey ifade etmiyor, böyle olunca da seyirci ilgisini film üzerinde toplayamıyor. Benim izlediğim seansta seyircinin büyük bir kısmı salonu terketti. Kalanların büyük kısmı da uyukladı zaten. Filmin 75 dakikalık süresine rağmen, çok açıkça benim de onların arasında yer aldığımı itiraf etmeliyim.

Kara Kan (Black Blood):

Bu bölümde yer alan filmler arasında izlediğim ikinci film de günlük rutinleri anlatan, uzun planlardan oluşan ve seyirciye sıkıcı gelebilecek olan bir başka film olan Kara Kan idi. Ancak bu kez yönetmen çok daha sinemasal bir anlatım tutturduğu ve siyah-beyazı başarılı bir şekilde kullandığı için daha izlenebilir bir filmdi.

Bu filmde yaşamlarını idame ettirebilmek için kanlarını satan bir çifti izliyoruz. Esasen filmin hikayesi şöyle gelişiyor. Adam sabah kalkıyor, kan yapması için dakikalarca su içiyor, kanını satmak için bu işle uğraşan adamla buluşmaya gidiyor, pazarlıktan sonra kanını satıyor, adam sabah kalkıyor, kan yapması için dakikalarca su içiyor, kanını satmak için bu işle uğraşan adamla buluşmaya gidiyor, pazarlıktan sonra parada anlaşamıyorlar ve kanını satamıyor, adam sabah kalkıyor, kan yapması için dakikalarca su içiyor, kanını satmak için bu işle uğraşan adamla buluşmaya gidiyor, pazarlıktan sonra kanını satıyor ve bu böyle devam ediyor. Bir ara kan satmaya eşi ile beraber gidiyorlar, sonra her ikisi de HIV virüsü kapıyorlar ve olaylar beklenen bir sona doğru ilerliyor (bu arada su içme ve kan satma rutini devam ediyor). Bu arada özellikle su içme sekansları sırasında radyodan sürekli olarak Çin’in ne kadar gelişmiş olduğuna dair yapılan resmi açıklamaları da dinliyoruz ki belli ki bu konuşmalar da insanların yaşayışları ile oluşturduğu tezat nedeniyle konulmuş.

Ama işte bu kadar fazla birbirini tekrarlayan sahneler olmasına rağmen yönetmen kendine özgü tutturduğu tarzla filmi izletmeyi ve akılda kalıcı olmayı başarıyor. Yine de filmi izleyenlerden birinden duyduğum yoruma da katılıyorum: “Güzel film ama 123 dakika yerine 90 dakika civarında olsa daha iyi olacakmış.”

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Ustaların Gözünden: Artık Bir Papa’mız Var, Umut Limanı

Festivalin Ustaların Gözünden bölümündeki filmlerin hemen hepsi merak edilen filmlerdi. Gerçekten de adına uygun bir şekilde ustaların en yeni filmleri bu bölümdeydi. Bu filmlerin çoğunun gösterime gireceği de kesin olduğu için programıma uyan iki filmi izledim.

Artık Bir Papa’mız Var (Habemus Papam / We Have A Pope):

Nanni Moretti, hem filmleri hem de politik kimliği ile İtalyan sinemasının önde gelen isimlerinden biri. Çok da sık film çekmeyen Moretti, yeni filmi Artık Bir Papa’mız Var‘da bu kez adından da anlaşılabileceği gibi Papa seçimini merkezine alan bir hikaye anlatıyor.

Film tüm katolik dünyasının sonucunu merakla beklediği Papa’lık seçimi ile açılıyor. Önce dışarıda basının büyük ilgisini görüyoruz. Ancak seçimin gerçekleştiği ve kardinallerin seçim sonuna kadar terkedemediği binanın içine girdiğimizde görüyoruz ki aslında hiçbiri bu büyük sorumluluğun altına girmek için kendilerini hazır hissetmiyorlar. Favori olan adaylar bir türlü gerekli oy sayısını sağlayamadıkça süreç uzuyor ve kardinaller oylarını değiştirmeye başlıyorlar ve sonuçta favori olarak düşünülmeyen kardinallerden biri Papa olarak seçiliyor. Diğer kardinaller rahat bir nefes alırken Michel Piccoli’nin canlandırdığı yeni Papa tüm baskıyı bir anda üzerinde hissediyor. Tam da halka seçimin sonucu açıklanıp konuşma yapmak üzereyken Papa panik atak geçiriyor ve kendisini odasına hapsediyor. Papa’yı ikna edemeyen diğer kardinaller de dışardan yardım almaya karar veriyor ve İtalya’nın en ünlü psikoanalistinden yardım almaya karar veriyorlar. Tam bir bilim adamı olan doktor (ki onu da Nanni Moretti canlandırıyor) aynı zamanda inançsız bir isimdir ama bu durumu çözebilecek tek kişi olarak da o görünmektedir.

Yukarda anlattığım bölümü aslında filmin giriş bölümü olarak görmek mümkün. Asıl film Papa ve doktor arasındaki seanslar ve sonrasında yaşananlar ile gelişiyor. Moretti gerçekten iyi bir fikirden yola çıkarak başarılı bir hikaye ve iyi bir film ortaya çıkarmış. Uzaktan gayet ciddi adamlar olarak görülen kardinallerin herkes gibi birer insan oldukları çok güzel vurgulanmış. Bir ara film yeni Papa’nın psikolojik analizi üzerinden ilerleyecek ve sorunun derinine inecek gibi gözükse de hikayenin gelişimi ile olay biraz daha farklı bir yöne doğru gidiyor.

Genel olarak Moretti’nin iyi bir film ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Ancak ondan katolik kilisesine yönelik biraz daha eleştirel bir film bekliyordum sanırım. Çok fazla bu yönde ilerlememiş. Halbuki katolik inacının sembolü bir grubun ortasında kalan inançsız bir bilim adamı figürünün karşıtlığından yola çıkarak çok daha farklı konulara değinilebilirdi. Her ne kadar Moretti’nin en iyi filmlerinden biri diyemesek bile yine de keyifle izlenen bir filmle karşı karşıyayız.

Umut Limanı (Le Havre):

Bir Aki Kaurismäki filmi. Sanırım Umut Limanı filmini en kolay tanımlayabileceğimiz cümle bu. Kaurismäki’nin öyle belirgin bir tarzı var ki yönetmeni tanıyorsanız kazara televizyonda bir filminin ortasında yakalasınız onun bir Kaurismäki filmi olduğunu anlamanız bir kaç dakikayı geçmeyecektir. Usta yönetmen bu filminde de alışık olduğu tarzdan vazgeçmiyor.

Bu kez ele aldığı konu Avrupa’da çok önemli bir sorun haline gelmiş olan göçmen meselesi. Fransa’nın Le Havre adlı liman şehirinde yaşayan ayakkabı boyacısı Marcel Marx’ın karısı Arletty ile mutlu bir hayatı vardır. Marx her ne kadar eski bir yazar olsa da o günleri hiç aramadan ayakkabı boyacılığından gayet memnun, geceleri gittiği barda gayet mutlu bir haldedir. Ancak polislerden kaçan Afrikalı göçmen bir çocuk ile karşılaşması ve karısının hastalanması ile işler değişir.

Kaurismäki bu ağır hikayeyi kendisine özgü mizah duygusu ile anlatıyor elbette. İşin içine rock müziği de katmayı ihmal etmiyor. İlk defa bu filmle tanıdığım Little Bob gerçekte de varolan bir müzisyen ve görmek gereken bir karakter olarak göze çarpıyor.

Yönetmen bu filmin Avrupa’daki kıyı şehirlerinde geçen hikayeleri anlattığı bir üçlemenin ilk filmi olacağını belirtmiş. Diğer filmlerin de İspanya ve Almanya’da geçmesini planlıyormuş. Biz de bekliyoruz diyelim o halde.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 262.611 hits
Ekim 2011
P S Ç P C C P
« Eyl   Kas »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: