23 Eki 2011 için arşiv

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Tehlikeli İlişkiler: Elena, Kevin Hakkında Konuşmalıyız, Sevgili Kızkardeşim

Bu yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Tehlikeli İlişkiler bölümünden üç film izledim.

Elena:

Yönetmen Andrei Zvyagintsev, 2003 yılında Dönüş filmi ile karşımıza çıkmıştı. Dönüş o kadar iz bırakan bir film olmuştu ki Zvyagintsev’in sonraki filmi de merakla beklenmeye başlanmıştı. 2007 yılında yönetmen bu kez Sürgün ile karşımızdaydı. Yine iyi bir filmdi ama Dönüş‘ün seviyesine çıkamamıştı. Yönetmenin yeni filmi Elena için de benzer bir cümle kurmak mümkün. Karşımızda gayet iyi bir film var ama insan o ilk filmin çarpıcılığını arıyor yine de.

Filmimize adını veren karakter Elena orta yaşlı hatta yaşlıca diyebileceğimiz bir kadın. Filmin başında yaşlı bir adamla aynı evi paylaştığını görüyoruz. Sonra dışarı çıkıp başka bir eve gidiyor. Bu evdeki adamın Elena’nın oğlu ve evdeki ailenin de gelini ve torunu olduğunu anlıyoruz. Belli ki yönetmen, Elena ve yaşlı adamın (ki adı Vladimir) arasındaki ilişkinin ne olduğunu başta tam olarak ele vermek istememiş. Elena, zengin bir adam olduğu anlaşılan Vladimir’in evinde çalışan bir hizmetçi bile sanılabilir ilk anlarda. Halbuki sonradan anlıyoruz ki Elena ve Vladimir evli bir çift. Yaklaşık on yıl önce Vladimir hastalandığında tanışmışlar (Elena hemşiresidir) ve evlenmişler. Her ikisinin de eski evliliklerininden birer çocukları var.

Elena’nın oğlu ve Vladimir’in kızının ortak noktaları her ikisinin de doğru dürüst bir işlerinin olmayışı. Ama Elena’nın oğlu ailesini geçindirmeyi başaramazken (ki bunun için bir çabası da yok), Vladimir’in kızı Katerina tek başına yaşıyor ve babasından gelen parayla gayet rahat yaşıyor. Ancak Katerina’nın son derece dürüst olmak gibi bir özelliği var. Babası ile dobra dobra konuşuyor. Her ne kadar sert görünmeye çalışsa da babasını seviyor ama ona yakınlık göstermeye de pek yanaşmıyor.

Filmin kırılma noktası Vladimir’in bir kalp krizi geçirmesi ve sonrasında vasiyetini değiştirmeye karar vermesi oluyor. Bundan sonra olanları açık etmeyelim ama Elena’nın kendi vicdanı ile başbaşa kalarak çok zor bir karar vermek zorunda kaldığını söyleyelim. Zvyagintsev ilk bakışta iki insan arasındaki bir hikayeyi anlatıyor gibi gözüküyor ama insanlık halleri üzerine evrensel sorunları dile getiriyor aslında. Özellikle baba-kızın konuşmaları ve ana hikayenin dışında yer alan kimi sahneler filmin boyutunu genişletiyor.

Zvyagintsev yine başından sonuna kadar dikkatle izlenen bir filme imza atmış. Bu kez kurduğu görsel dünya Dönüş ya da Sürgün kadar güçlü ya da gösterişli değil ama belli ki yönetmen bu filminde o yola gitmek istememiş. Muhtemelen hikayenin yeteri kadar güçlü olduğunu düşündü. Belki de gösterişli bir görsellik seyirciyi hikayeden uzaklaştırırdı.

Filme dair beni en çok rahatsız eden nokta kimi sahnelerdeki müzikler oldu. Özellikle Elena ve Vladimir’in günlük rutinleri sırasında görüntülere eşlik eden müzik her an çok önemli bir şey olacakmış izlenimi veren bir müzikti ve bence gereksizdi.

Son olarak yine filmin sonuna dair bir şey açık etmeyeyim ama ahlakçı bir sonla bitecekmiş gibi yapıp bu yola sapmaması (belli ki bilinçli bir saptırmaydı bu) başarılı bir final ortaya çıkartıyordu.

Elena, zamanı belli olmasa da gösterime girmesini beklediğimiz bir film. Sinemaseverlerin kayıtsız kalmaması gereken bir yapım.

Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need to Talk About Kevin):

Kevin Hakkında Konuşmalıyız, Lynne Ramsay’nin 2002 tarihli Morvern Callar filminden beri beklenen yeni filmi. Biz bu filmi 2010 yılının Uçan Süpürge’sinde seyretmiş ve pek sevmiştik. Bu yeni film beklemeye değmiş doğrusu. Karşımızda çok başarılı bir yapım var.

Filmimiz filme adını veren Kevin’in annesi Eva’nın bakış açısından anlatılıyor. Tilda Swinton’un şahane bir oyunculukla canlandırdığı Eva, filmin başında tek başında bir evde oturuyor ve iş arıyor. Anlıyoruz ki başından üzücü bir olay geçmiş. Sonrasında film geçmişe dönüyor ve kocası ile evliliklerinin başlangıcına gidiyoruz. Filmin lineer bir anlatımı yok, geçmişle bugün arasında sürekli gidip geliyor ama seyircinin çok zorlanacağı bir yapı da kurulmamış. Bu zamanda gidip gelmeler sırasında mutlu bir evlilik başlangıcı, ilk çocuğun doğması ile her şeyin değişmesi, anne ve oğlu arasında yaşanan çekişme, ikinci çocuğun doğuşu gibi olaylara tanık oluyoruz. Geçmişi ve bugünü birbirine bağlayan kilit noktada ise trajik bir olayın olduğunu anlıyoruz. Her ne kadar bu olayın ne olduğu filmin sonuna doğru tam olarak açıklansa da ne olduğunu anlamak çok zor değil. Zaten filmin derdi de bu olayı bir süpriz olarak saklamaktan ziyade anne-oğul arasındaki ilişkiye odaklanmak.

Kevin öyle bir karakter olarak çizilmiş ki hikaye başka türlü kurulsa film çok rahatlıkla Omen tarzı bir korku filmi bile olabilirmiş. Kevin daha bebekliğinden itibaren annesini çıldırtan ve bunu bilerek yapan biri olarak hayatına başlıyor, çocukluğunda ve gençliğinde de bu durum devam ediyor. Karakterin bebeklikten itibaren bu şekilde çizilmesi abartılı olarak görülebilir ama bir annenin çocuğunun yaptıklarından sorumlu tutulmasının ne kadar doğru olduğunu sorgulatması açısından önemli.

Lynne Ramsay filmi kurarken çok başarılı bir görsel atmosfer de kurmuş. Kırmızı renk tonlarının hakim olduğu filmin her anı izlemeye doyulmaz. Oyuncu seçimi de çok başarılı. Tilda Swinton’un zaten her zaman iyi. Ama farklı yaşlardaki Kevin’i oynayan tüm oyuncular hem Swinton’a o kadar benziyorlar ki onun gerçek çocuğu gibi duruyorlar, hem de Kevin’in sorunlu halini başarılı bir şekilde yansıtıyorlar.

Kevin Hakkında Konuşmalıyız, 2003 tarihli  Lionel Shriver romanının bir uyarlaması. Kitabı okumadığım için ne kadar iyi bir uyarlama olduğu konusunda bir yorum yapamayacağım ama benim için festivalin en iyi filmi oldu toplamda. Bu film de tıpkı Elena gibi gösterime girmesini beklediğimiz bir film. Kaçırmamalı.

Sevgili Kızkardeşim (My Lovely Sister):

İsrail yapımı Sevgili Kızkardeşim, festivaldeki bir kaç diğer film gibi farklı dinlerden insanların bir arada yaşayabilmeleri ile ilgileniyor. Filmde Yahudi bir aile ile bir Müslüman ile yaşamayı seçtiği için bu aileden dışlanan kızı konu ediliyor. Yıllardır bu şekilde yaşadıktan sonra kızın ölmek üzere olması ve annesinin yanına gömülmek istemesi işleri karıştırıyor.

Film ölümü bir yokoluş olarak almıyor. Daha filmin başında kendi cenazesine gelen bir adam görüyoruz. Film boyunca gördüğümüz bisikletli adam da belli ki ölümü simgeliyor. Bisikleti ile yolcu taşıyabilen bu adam yolcu olarak sadece ölüleri kabul ediyor, onunla gitmek isteyenleri bir gün senin de sıran gelecek diye reddediyor.

Her ne kadar bazı yan hikayeler de anlatsa filmin esas derdi farklılıklarımız ile birlikte yaşayabileceğimiz, bazen ölümde de olsa er geç bu farklılıklardan kurtulacağımız üzerine. Bu konuda herkesin kabul edeceği bir mesaj veriyor, ilginç ve zaman zaman fantastik de bir hikaye anlatıyor ama sinemasal açıdan daha güçlü olabilirdi.

Reklamlar

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Ortadoğu’da Kadın: Kaynak, Peki Şimdi Nereye?

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin bu yılki teması kadın idi. Bu tema kapsamında festivalde Ortadoğu’da Kadın başlıklı bir bölüm de yer alıyordu. Bu bölümde yer alan 5 filmden ikisini izledim. Bu seçki içinde yer alan yapımlardan Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation) filmini festival öncesinde vizyonda iken izlediğim için burada o filmden bahsetmeyeceğim ama tüm bu seçkideki en iyi film olduğunu hatta festivaldeki en iyi filmlerden biri olduğunu da belirtmeden geçmemem gerek. DVD’si de raflarda olan bu filmi kaçırmamalı.

Kaynak (La Source des Femmes / The Source):

Radu Mihaileanu’nun yeni filmi Kaynak, köylerine su getirmesi için erkekleri ikna etmeye çalışan, bunun için de seks grevine giden bir grup kadını anlatıyor. Dağdan su getirmek için çabalarken yolda düşüp yaralanan, çocuklarını düşüren kadınlar bir gün köye dışardan gelin olarak gelmiş Leyla’nın ve köyün görmüş geçirmiş kadınlarından birinin önderliğinden bunu bir gelenek olarak görmekten vazgeçip kocalarına baskı yapmaya başlıyorlar. Bunun için de köye su gelene kadar kocalarına yataklarını kapatıyorlar ve su gelene kadar seks yok diyorlar.

Bu özet akla Müjde Ar ve Şener Şen’in oynadığı Şalvar Davası‘nı getiriyor diyenler son derece haklılar. Adeta o filmin bir uyarlaması karşımızdaki. Üstelik bu aynı tema üzerinde izlediğim üçüncü film. Demek ki kadınların istediklerini yaptırmak için seks grevine gitmeleri teması evrensel bir tema. Burada işin içine bir aşk üçgeni de girmiş. Köye dışardan gelen Leyla zaten baştan beri pek sevilmezken bir de böyle bir hareketi örgütlemesi, sonra da eski sevgilisi olduğu ortaya çıkan bir gazetecinin köye gelmesi işleri iyice karıştırıyor. Neyse ki kocası onu gerçekten seviyor ve köyün açık görüşlü isimlerinden biri.

Film sadece su meselesi ile ilgilenmiyor, genel olarak kadın hakları üzerine de önemli şeyler söylüyor ve İslam dininin kadına bakış açısına da eğiliyor. Özellikle Leyla’nın köyün imamı ile karşı karşıya gelip Kuran’dan okuduğu ayetlerle onun ağzının payını verdiği sahne bu konuda gerçekten başarılı bir sahne idi.

Kaynak önemli bir konuyu ele alırken aynı zamanda eğlenceli olmayı da başaran bir film. Zaten Radu Mihaileanu’nun önceki filmlerinde de gördüğümüz bir özellikti bu. Genel olarak iyi bir olduğunu söyleyebileceğimiz Kaynak, zaman zaman öğreten adam moduna bürünerek vermek istediği mesajları seyirciye fazlasıyla dikte eden bir noktaya gidiyordu. Film için getirebileceğim en büyük eleştiri de bu açıkçası. Keşke durumu ortaya koyup bazı sonuçları çıkarmayı seyirciye bıraksaydı.

Peki Şimdi Nereye? (Et Maintenant, On Va Où? / Where Do We Go Now?):

Nadine Labaki, Karamel filminden sonra bir kez daha kadınları odağına aldığı bir film ile karşımıza çıkyor. Bu kez Ortadoğu’da bir köydeyiz. Köyde Müslümanlar ve Hristiyanlar bir arada yaşıyorlar. Filmin başında gördüğümüz kadarıyla her iki taraftan da genç insanlar savaşlarda kaybedilmiş. Kadınlar, kimdir nedir ayırt etmeden her iki taraftan kaybedilen gençlerin de yasını tutuyorlar. Neyse ki artık barış zamanı ve her ne kadar erkekler arasında hafif bir gerginlik devam etse de birlikte yaşamayı beceriyorlar.

Ne yazık ki dışarda barış çok uzun sürmüyor. Ama barışı isteyen kadınlar türlü türlü planlarla erkeklerin savaşa girmemesini sağlamaya çalışıyorlar. Bu kimi zaman köyün tek televizyonuna sabotaj düzenlemek ya da erkeklerin dikkatini dağıtmak için Rus hayat kadınları ile anlaşmak gibi eğlenceli planlar iken bazen iş bir annenin barış uğruna oğlunun ölümünü gizlemesi gibi trajik bir noktaya kadar gidebiliyor. Ama ufukta kaçınılmaz bir savaş görününce kadınlar köyün imamı ve papazını da ikna ederek son çare olarak bir başka plana başvuruyorlar.

Nadine Labaki senayosuna da katkıda bulunduğu filminde dans ve müziği de kullanıyor. Hatta bir ara film tümüyle bir müzikal olacakmış gibiydi ama bu yoldan kısa sürede vazgeçti. Böyle olunca bir kaç müzikal sahne film içinde biraz yama gibi durdu, belki de bu sahneler çıkartılsa daha iyi olurdu. Bunun dışında komedi-dram dengesini iyi tutturan başarılı bir yapımla karşı karşıyayız. Sinemasal açıdan daha iyi olabilirdi belki ama ele aldığı konu önemli. Son zamanlarda yaşadıklarımız düşünülürse birilerinin her şeye rağmen barış diyebilmesi, bunun için çabalaması gerek. Film bunu da ancak kadınların yapabileceğini savunuyor ki haklı da olabilir gerçekten. Ancak filmdeki kadar sağduyulu ve cesur kadınlar bulunursa elbette.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 261.724 hits
Ekim 2011
P S Ç P C C P
« Eyl   Kas »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: