Mayıs 2010 için arşiv



Uçan Süpürge 2010 İzlenimleri – 4. Gün: Topp İkizleri: Dokunulmaz Kızlar, Mücadele, Erkeksiz Kadınlar, Gel Porno Çevirelim

Topp İkizleri: Dokunulmaz Kızlar (The Topp Twins: Untouchable Girls):
Country şarkılar söyleyen lezbiyen ikizler. Filmin en başında söylendiği gibi ticari olarak facia olması gereken bir grup ama Yeni Zelenda’nın en sevilen sanatçılarından biri Topp İkizleri. Bu belgesel film de bize bu ikizleri tanıtırken, bir yandan da Yeni Zelanda’nın yaşadığı değişimleri gözler önüne seriyor.

Aslında “Yeni Zelanda’nın yaşadığı değişimleri gözler önüne seriyormuş” demem lazım çünkü bu sonucu festival kataloğundan çıkarıyorum. Filmi izlemek için gittiğim Alman Kültür’de ne yazık ki belli bir süre sonra ses problemi yaşandı ve düzeltilemedi. Biz de filmin ancak bir kısmını izleyebilmiş olduk. O kısımda da ancak ikizlerin genel bir tanıtımını görebildik. Daha sonra Kızılırmak’taki gösterimde sorun olmayacağı söylendi ama o seans için de farklı bir film seçtiğim için izleyemedim.

Mücadele (Struggle):
Festivallerde hemen her zaman seyircileri ikiye bölen bir ya da bir kaç film oluyor. Bu film de onlardan biri oldu. Zevkine güvendiğim festival seyircilerinden bir kısmının festivalin en iyi 3 filminden biri olarak nitelendirdiklerini duyduğum bu film bazıları için de en kötüleri arasında yer alıyordu. Benim için de kötüler arasında oldu doğrusu. Aslında bu tip filmleri festival koşuşturması dışında izleyince fikir değişebiliyor bazen ama ona da pek fırsat olmuyor.

Peki ne anlatıyor bu film? Aslında temel olarak iki kısımdan oluşuyor. İlk kısımda çocuğu ile beraber yaşamaya çalışan göçmen bir kadının farklı işlere girip çıkarak ayakta kalma mücadelesini izliyoruz. İkinci kısım ise yalnız bir adam ve kızıyla geçirdikleri kısa zamanlar üzerine kurulu. Özellikle ilk kısım son derece durağan ve diyalogsuz bir belgesel tarzında çekilmiş. Dıoğrusu daha bu kısımda ilgimi kaybettiğimi söylemeliyim. Hatta doğruya doğru uyukladım da hafiften. Açıkçası 76 dakikalık süresini iki katı gibi hissettiren bir film oldu benim için.

Erkeksiz Kadınlar (Zanan-e Bedun-e Mardan / Women Without Men):
Erkeksiz Kadınlar, 1953 yılında İran’da gerçekleşen darbe sırasında toplumun farklı kesimlerinden farklı kadınların hikayesini getiriyor karşımıza. Filmin benim için dikkat çekici olan noktası çok görmeye alışık olmadığımız tarzda bir İran filmi olması oldu. Genel olarak İran filmlerinde günlük hayata gerçekçi bir yaklaşım görüyoruz. Kimi önemli yönetmenler bu gerçekçi yaklaşımın altında çok sağlam felsefi sonuçlara ulaşırken bazıları da işi çok derinleştiremiyor doğrusu. Bu filmde ise beklenmedik bir şekilde neredeyse gerçeküstü sahneler vardı. Ayrıca filmin anlattığı dönem nedeniyle ve İran dışında çekilmiş olmasının da katkısıyla o dönemde İran’da kadınların yaşamlarına da tanıklık ederek gayet de başı açık bir şekilde erkeklerin dünyasında yer alan güçlü kadınları görebildik. Bu da modern İran filmlerinde görebildiğimiz bir şey değil. Mecburiyetten biraz da elbette.

Aslında bu farklılığın en önemli nedeni yönetmen ve oyuncular İran’lı olsa da filmin aslında bir İran filmi olmaması. Genelikle konuşmalarda bir İran filmi olarak geçti ama baktığımızda filmin Almanya-Avusturya-Fransa ortak yapımı olduğunu görüyoruz. Bu nedenle aslında İran’lı sanatçıların ülkelerinin bir dönemine dışarıdan bir bakışları olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Gel Porno Çevirelim (Humpday):
Belki festivalin en iyi filmi değil ama en eğlenceli filmi. Ben ve Andrew iki eski arkadaş. Zamanında birarada takılmışlar ama zamanla biri evlenmiş ve çoluk çocuğa karışma, rutin bir hayat sürdürme sürecinde, diğeri ise hiç bir yerde dikiş tutturamamış, bir sanatçı olma iddiasında ama hiç bir şeyin de sonunu getiremeyen bir adam. Uzunca bir süre görüşmedikten sonra gecenin bir yarısı Andrew’in Ben’in evine gelmesi üzerine eski günleri yad etmeye başlıyorlar. Bir gece kafaları dumanlıyken akıllarına bir sanat projesi geliyor. Bölgedeki amatör porno film festivaline kendi çekecekleri bir pornoyu göndermek. Ama bu filmde iki heteroseksüel erkek seks yapacaktır. Bu iki kişi de kendileri olacaktır.

Ertesi sabah kendilerine geldiklerinde fikrin tuhaflığının her ikisi de farkındadır ama Ben evlendi diye eski günlerinden uzak, tutucu/muhafazakar bir hayat yaşamadığını, Andrew ise başladığı bir işi bitirebileceğini kanıtlamak için, en önemlisi her ikisi de kendisine korkak dedirtmemek için bir türlü bu projeden vazgeçemezler. Hatta Ben bir şekilde karısından izin bile alır (ki filmin en komik sekanslarından biri bu izin kısmı). Sonunda kendilerini bu filmi çekmek için bir otel odasında bulurlar.

Festivalin “Erkekler Matinesi” bölümündeki bu film gerçekten de bir kadının yazıp yönettiği bir film olmasına rağmen, erkek dünyasının belli özelliklerini şahane bir şekilde anlatmış. İki erkek arasındaki arkadaşlık, saçma sapan bir inat, önce bir şey söyleyip sonra saçma olduğunu bilse bile vazgeçememek çok tipik özellikler. Ayrıca homofobi ve ona eşlik eden hafif eşcinsel eğilimler de başarılı şekilde ele alınmış. Filmin tarzı da bu filme sadece oyuncu olarak katkıda bulunsa da farklı festivallerde yönetmen ve senaryo yazarı olarak gördüğümüz Mark Duplass’ın filmlerini andırıyor. Amatör sayılabilecek bir kamera ile gösterişsiz ve doğal çekimler. Tam bir bağımsız film yani. Belli ki Duplass kağıt üzerinde görünmese de sette yönetmen Lynn Shelton’a epey fikir vermiş.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (16 Mayıs 2010)

Bir önceki hafta Haneke’nin yeni filmi Beyaz Bant (The White Ribbon)‘ın 3 ay boyunca SİYAD’ın listesinin tepesinde yer alabileceğini tahmin etmiştim. Ancak başka bir film onu devirdi ki o da yıllar sonra yenilenmiş kopyasıyla tekrar gösterime giren Selvi Boylum Al Yazmalım. Şu anda aynı tahmini onun için de yapabiliriz. Bunun dışında haftanın listesinde ufak yer değiştirmeler de var. Listeden çıkan film ise Çılgın Kalp (Crazy Heart). Önümüzdeki haftanın filmlerinin listeyi çok fazla değiştirmesini beklemiyorum.

Bu arada Selvi Boylum Al Yazmalım çok az salonda gösterime girdi ve fazla bir hasılat yapmadı ilk hafta sonu itibariyle (haftanın filmleri arasında 20. sırada). Eğer bu tip örneklerin artmasını istiyorsak defalarca izlemiş olsak dahi bu klasiği mutlaka sinemalarda izlememiz gerekir diye düşünüyorum.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

Selvi Boylum Al Yazmalım

3.64

2

1

Beyaz Bant (The White Ribbon)

3.42

3

3

Bal

3.11

4

2

Kosmos

3.08

5

5

Parlak Yıldız (Bright Star)

3.08

6

4

Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus)

3

7

6

Zindan Adası (Shutter Island)

2.95

8

7

Aşkın Son Mevsimi (The Last Station)

2.87

9

9

Ay (Moon)

2.87

10

8

Tek Başına Bir Adam (A Single Man)

2.83

Uçan Süpürge 2010 İzlenimleri – 3. Gün: Evlat Edinme, Seks Olmadan Bir Yılım, Hiç, Nora’sız Beş Gün, Parlak Yıldız

Evlat Edinme (Örökbefogadás / Adoption):
Yönetmen Márta Mészáros özellikle “Günlük” serisi filmleri ile sevdiğim bir yönetmen. Pek çok filmi olmasına rağmen kadın filmleri festivalleri dışında çok fazla izleyebildiğimiz bir isim değil. 1975 yılından gelen bu filminde 40’lı yaşlarının başındaki fabrika işçisi bir kadının çocuk sahibi olma isteğini anlatıyor bize. Zaten evli olan sevgilisi çocuk yapmaya yanaşmayınca o da farklı çözümler bulmaya çalışıyor. Bu arada da isyankar olarak görülen genç bir kızla tanışıyor ve aralarında bir dostluk kuruluyor.

Başarılı siyah/beyaz görüntülere sahip iki kadın arasındaki anne-kız ilişkisinin ötesinde bir dostluğu anlatan başarılı bir film. Ancak ne yazık ki sinemadaki teknik sorunlar nedeniyle filmin keyfini tam olarak çıkaramadık. Herhalde filmin kopyasının eskiliğinden kaynaklanan bir nedenden dolayı sonlara doğru biraz düzelse de tüm filmi titrek bir şekilde izledik. Böyle olunca da gözler epeyce yoruldu ve filmi izlemek zorlaştı, bu nedenle sağlıklı bir yorum yapmak pek mümkün değil.

Seks Olmadan Bir Yılım (My Year Without Sex):
Sarah Watt’ın bu yeni filmi Avustarlalı bir ailenin yaşamlarından bir yılı önümüze getiriyor. Filmin adı dikkat çekici ama doğrusu tüm konu buna odaklanmıyor. Karı-kocanın seks yapması kadının beyninde yaşanan bir problem nedeniyle doktor tarafından yasaklanıyor. Bu durum elbette ufak tefek sorunlar yaratıyor ama ne ailenin birinci gündemi bu oluyor ne de filmin. Hatta kadının hastalığı bile filmin ana konusu değil. Yönetmen ay isimleri ile ayrılmış bölümler aracılığı ile bir ailenin yaşamını ve çevresi ile olan ilişkilerini anlatıyor. Filmin en ilginç karakterlerinden biri kadının arkadaşı olan bir rahibe. Herhangi bir filmde gördüğümüz bir rahibeye göre epey modern ve serbest takılan bir karakter bu ve filme ayrı bir hava katıyor. Son tahlilde keyifle izlenen ama çok da önemli olmayan bir film olarak buldum.

Hiç (Nic / Nothing):
Baştan festivalin en iyilerinden olduğunu söylemeliyim. Geçmiş yıllarda bu festivalde gösterilen her filminden hayranlıkla ayrıldığım Dorota Kedzierzawska bu kez de hayal kırıklığına uğratmadı. Yönetmen son derece estetik görüntüler eşliğinde bize trajik bir öykü anlatıyor. 3 çocuğu olan bir kadın 4. çocuğuna hamile olduğunu anlıyor ancak kocası o kadar ilgisiz ve ilişkileri o kadar pamuk ipliğine bağlı bir vaziyette duruyor ki bu haberi kocasına verdiği takdirde onu terkedeceğinden emin kadın. Bu nedenle hamileliğini gizlemeye çalışıyor, karnındaki şişliğe ise tümör diyor. Kocası da buna inanıyor ya da inanmayı tercih ediyor. Hikaye de trajik bir yöne doğru ilerliyor.

Ama dediğim gibi filmin öne çıkan yanı hikayesi değil görselliği. Turuncu ve kahverengi tonları ile bezenmiş olan film sürekli bir sıkışıp kalmışlık duygusu da veriyor. Film boyunca pek çok kez kadını camın, perdelerin ve çeşitli objelerin arkasından görüyoruz. Hatta hikaye ilerledikçe kadına ayrılan alan da giderek küçülüyor. Ayrıca seçilen planlar da bu hissi destekliyor.

Film sonrasında Prof. Oğuz Onaran ile film okuması vardı. Burada da filmin bu tip özlliklerinden bahsedildi. Ayrıca Oğuz Hoca filmde bir kadın dayanışması fikrinin de olmadığından bahsetti. Doktor ya da rahip gibi resmi görüşü simgeleyen figürler kadının sorunu ile hiç ilgilenmiyorlar ama onu daha iyi anlaması gereken kadınların da ona destek olmadıklarına dikkat çekti. Bir de eleştirmenlerin bu kadar trajik bir hikayenin bu kadar güçlü bir görsellikle anlatılmasının tezat olduğunu söylediklerini ancak kendisinin fikrinin de kullanılan görüntülerin kadının ruh halini desteklediği yönünde olduğunu da ekledi.

Nora’sız Beş Gün (Five Days Without Nora):
Gençliğinden beri defalarca ihtihara kalkışmış bir kadın (Nora) ancak 60’lı yaşlarında amacını gerçekleştirebilir. Ama etrafındakileri kontrol etmeye o kadar meraklıdır ki kendisi öldükten sonra çevresindekilerin yapması gerekenleri de ince ince planlamıştır. İhtihar etmek için öyle bir gün seçmiştir ki Yahudi geleneklerine göre o günlerde defin işlemi yapılamamaktadır ve bedeni bir kaç gün buzlar içinde bekletmek gerekmektedir. Bu süre içinde başında duracak kişinin eski kocası olması için de gerekeni yapan Nora, bu günlerde geleneksel yemeğin hazırlanabilmesi için tüm hazırlıkları yapmış, malzemeleri dolaba koymuş hatta hizmetçisine de gerekli talimatları bırakmıştır. Hatta eski kocası ölü bedenini bulmak üzere eve geldiğinde kahvesinin de hazır olmasını da ihmal etmemiştir.

Bu arada eski kocası da evli oldukları zamanlarda karısının başka bir ilişkisi olduğundan şüphelenmeye başlar ve onun eşyalarını karıştırmaya başlar. Aynı zamanda Nora’nın her şeyi önceden ayarlamasına da sinir olup onun planladıklarını boşa çıkarmak için çeşitli eylemlere girişir. Mesela onu Hristiyan mezarlığına gömmek için hazırlıklar yapmaya başlar. Bir yandan da zaten intihar büyük bir günah sayıldığı için Yahudi mezarlığına gömülmesinde de çeşitli sorunlar vardır.

Nora’sız Beş Gün gerçekten iyi bir kara komedi. Bir yandan insanlar arası ilişkilere değinirken, farklı dinler arasındaki çatışmalar da güzel bir şekilde filme dahil oluyor. Festivalin hoş filmlerinden.

Parlak Yıldız (Bright Star):
Jane Campion, Piyano gibi bir başyapıtın ardından bir daha o seviyede bir film çekemedi. Ancak Parlak Yıldız ile o seviyeye yaklaştığını söylemek yanlış olmaz. Campion bu kez karşımıza gerçek bir öykü getiriyor. Yaşarken kıymeti bilinmemiş İngiliz şair John Keats ile sevgilisi Fanny’nin öyküsünü izliyoruz filmde. Film bu aşkı anlatırken her ne kadar Keats’i de anlatsa da asıl odak noktası Fanny. Filmin başından itibaren Fanny’yi tanımaya başlıyoruz. Her ne kadar dikiş dikmekle uğraşan eğitimsiz bir taşra kızı olsa da zeki ve hazırcevap bir kişiliği var. Bu sayede daha entellektüel bir kesimde yer alan Keats ve arkadaşlarının arasında ezilmiyor. Üstelik Keats’in arkadaşları sürekli ona karşı bir tavır sergilemelerine karşın. Zaten film bir kaç kez hem sözcüklerle hem de görüntülerle şiir yazmak ile dikiş dikmek arasında paralellikler kuruyor ve bu iki eylemin aslında birbirinden çok da farklı olmadığı söylüyor.

Filmin temel iki kişisinden biri gerçekten yaşamış bir şair olunca filmin büyük bir kısmı da şiirlerden oluşuyor. Doğrusu bir filmde sürekli şiir duymak bir yapaylık katabilirdi. Oysaki burada hem şiirler filmin içine çok başarılı bir şekilde yedirilmiş hem de her filminde bambaşka bir rolle karşımıza çıkan genç oyuncu Ben Whishaw bu şiirleri o kadar doğal bir şekilde okumuş ki şiirler Keats’in filmde de işaret ettiği gibi çok doğal biçimde çıkıyor. Bu arada filmin son jeneriği boyunca da Whishaw, Keats’in şiirlerinden birini okuyor ki, bu sayede son jenerikte hiç kimse salonu terketmedi.

Filmin önemli özelliklerinden biri de sonu trajik biten bir aşk hikayesini anlatırken olayı abartmaması. Film boyunca en az Ben Whishaw kadar iyi oynayan Abbie Cornish özelikle bu sahnelerde çok dengeli bir oyunculuk tutturmuş. Şu ara vizyonda da olan Parlak Yıldız yılın görünmesi gereken filmlerinden.

Film sonrasında Şükran Yücel ile bir film okuması vardı. Yücel, Jane Campion’la yıllar önce yaptığı bir söyleşide Keats’i çok sevdiğini belirttiğini ve onunla ilgili bir film projesi olduğunu öğrendiğini anlattı. Filmin temel özellikleri yanında Keats ve Fanny ile ilgili filmde göremediğimiz kimi bilgiler de verdi. Ayrıca seyircilerin de katkılarıı ile farklı sanatçılar ile ilgili biyografik filmlere değinildi. Geç bir saat olmasına rağmen keyifli bir söyleşiydi.

Heroes Yayından Kaldırıldı

Ülkemizde de Cnbc-e’de yayınlanmakta olan Heroes dizisi geçtiğimiz aylarda 4. sezonunu noktalamıştı. Dizinin Amerika’daki yayıncısı olan NBC televizyonu yeni sezonda dizinin devam etmeyeceğini açıkladı. Aslında beklenen bir karardı bu. İlk sezonu çok sevilen Heroes, sonraki sezonlarda kendini bir türlü toparlayamadı ve izlenme oranları sürekli olarak düştü. Yapımcılar sürekli olarak yaptıkları hatalardan ders aldıklarını söylediler ama yine de eski günlerine dönemedi dizi. Her ne kadar ucu açık bıraklımış olsa da 4. sezon finalinin bir anlamda diziyi toparladığı da söylenebilir. Yine de Sylar, Hiro Nakamura ya da Claire Bennett gibi sevilen karakterleri bir kez daha görme şansımız olabilir. Şu aralar yapımcılar ve NBC’nin diziyi toparlamak için 2 saatlik bir televizyon filmi yapmak üzere konuştukları söyleniyor. İlerleyen günlerde bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de belli olur.

13. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nin Ödülleri Açıklandı

13. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde izlediğim filmlerle ilgili yorumlar devam edecek. Ancak öncelikle dün biten festivalin kapanış töreninde açıklanan ödüllere bir göz atalım.

Festivalin ilkini geçen yıl verdiği Genç Cadı Ödülü’ne bu yıl 36 oyuncu aday gösterilmiş. Festival Danışma Kurulu’nun oylarıyla bu seneki Genç Cadı Ödülü, Bornova Bornova filmindeki rolüyle Damla Sönmez’e verildi. Kurul, ödülü ve gerekçesini şu şekilde açıkladı:

 “Erkek çocukların dilini konuşurken bile kendi dilini aradı. Sağlam durabilmek için ‘kötü’ olması gerektiğine inandırılmış, sert ama korunaksız kadın karakteri, gerçekçi ve genç bir oyunculukla başarıyla canlandırdı. Bir mahalle fonunda tüm yaşam alanlarını ele geçirmiş erkek dünyasında kötü kız olmayı seçmiş Özlem rolüne kattığı derinlik ve sıradan hayatların nasıl sıra dışı hikayelere dönüşebileceğini gösteren oyun gücüyle, Bornova Bornova filminin oyuncularından Damla Sönmez ‘Genç Cadı Ödülü’nü almaya hak kazandı.”

Festivalin FIPRESCI Ödülü ise Ursula Meier’in yönettiği Yuva (Home) adlı filme verildi. Ceylan Özçelik, Dominique Martinez ve Kirsten Liese’den oluşan FIPRESCI jürisinin gerekçesi de şu şekilde idi:

“Öngörülemez senaryosu, merkezdeki aileyi ele geçiren sinir bozucu dış etken ve aile üyelerinin kendi takıntılarıyla beslenen sarsıcı atmosferi, baştan sona ilgiyi canlı tutabilmesi, bununla yetinmeyip sesi ve mekanı kullanmadaki hünerleri sayesinde seyirciyi filmde yaşanan ve an be an yoğunlaşan psikolojik buhrana ortak etmesi gerekçesiyle FIPRESCI Ödülü Yuva’ya verildi.”

Yuva ile ilgili görüşlerimi bir kaç gün önce yazmıştım. Gerçekten de ödülü almaya değer gördüğüm bir kaç filmden biriydi. Bornova Bornova’daki rolü ile Damla Sönmez de son derece başarılı idi. Her iki ödüle de katıldığımı söyleyebilirim bu nedenle.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (9 Mayıs 2010)

SİYAD’ın listesinde bu hafta çok fazla bir dğişiklik görmüyoruz. Haftanın yeni filmlerinden Aşkın Son Mevsimi (The Last Station) listeye girebilen tek film olmuş. Geçen haftaki tahminimiz de bu yöndeydi zaten. Bu filmin girişi ile listeden çıkan film de 9 olmuş. Ancak bunun dışında listede bir değişiklik yok.

Önümüzdeki hafta ise liste adayı epeyce film var. Ken Loach’ın yeni filmi Hayata Çalım At (Looking for Eric) ve Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.) listeye girebilir. Bir de Selvi Boylum Al Yazmalım var ki eğer bir yeniden gösterim olduğu düşünülüp kategori dışı bırakılmazsa mutlaka listeye girecektir.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Beyaz Bant (The White Ribbon)

3.39

2

2

Kosmos

3.13

3

3

Bal

3.11

4

4

Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus)

3

5

5

Parlak Yıldız (Bright Star)

3

6

6

Zindan Adası (Shutter Island)

2.95

7

Aşkın Son Mevsimi (The Last Station)

2.93

8

7

Tek Başına Bir Adam (A Single Man)

2.88

9

8

Ay (Moon)

2.87

10

9

Çılgın Kalp (Crazy Heart)

2.82

Uçan Süpürge 2010 İzlenimleri – 2. Gün: Kısa Olmazsa Olmaz 1, Kırık Aynalar, Nakış Gibi, Signe Baumane Toplu Gösterimi, Yuva

Kısa Olmazsa Olmaz 1:
7 filmlik bir seçki izledik bu bölümde (aslında 8 olacaktı ama filmlerden biri teknik bir sorundan dolayı oynatılamadı). Çok vurucu olduğunu söylebileceğim bir film yoktu ama Türkiye’den gelen bir kısa olan Oktan Bir Aşk Hikayesi eğlenceli bir filmdi. Bir otobüs şöförünün her gece aynı insanları otobüsüne almasını, aynı yerde aynı kızla karşılaşmasını anlatan, giderek bir gerilime dönüşen Rutin de başarılı bir filmdi. Ayrıca Bloody Mary adlı animasyon ve anneler ve kızları arasındaki ilişkiyi anlatan hatta kızların zamanla giderek annelerine benzediği gibi bir noktaya gelen Kelebek (The Sylpphid) animasyonu da hoştu.

Kırık Aynalar (Gebroken Spiegels / Broken Mirrors):
Marleen Gorris’i özellikle Antonia’nın Yazgısı filmiyle tanıyoruz. Esasen çok fazla film çeken bir isim de değil. 1984 yapımı Kırık Aynalar onun ilk dönem filmlerinden biri. Daha bu filminde, sonraki filmlerinde bolca işleyeceği kadın dayanışması fikrini kullanıyor. Filmde bir genelevde çalışan bir grup kadının hikayesini bize anlatırken arka planda da kadınları öldüren bir seri katilin hikayesi devam ediyor. Özellikle son sahneleri ile etkisi artan bir film. Doğrusu benim de muhtemelen daha önceki festivallerde izlediğim bir filmmiş. Uzun süre emin olamamıştım ama finale yaklaşırken izlemiş olduğumdan emin oldum. Demek ki zamanında da çok iz bırakmamış üzerimde.

Nakış Gibi (Brodeuses / A Common Thread):
Nakış Gibi filminin ilk anda beni yakalayan bir film olmadığını söyleyebilirim. Hamile kaldığını öğrenen ve bir yandan bunu gizlemeye çalışırken bir yandan da bu durum ile ilgili ne yapabileceğine karar vermeye çalışan bir genç kızın hikayesi şeklinde özetlenebilecek filmleri çokça izledik. Hele kadın filmleri festivali özelinde bakarsak çok sık karşılaştığımız bir konu. Nakış Gibi, bir süre için bu türdeki filmlere bir yenilik getirmiyor gibi gözükse de bir süre sonra genç kızın ölen bir arkadaşının annesinin yanında çalışmaya başlaması ve onunla pek çok şeyi paylaşabilmesi durumu ortaya çıkınca benzerleri arasından hafifçe sıyrılabiliyor. Ayrıca söz konusu genç kızı oynayan Lola Naymark’ın performansı ve tüm filmin başarılı görsellği de ilgiye değer. Yine de çok öenmli bir film olarak bulmadığımı söylemeliyim.

Signe Baumane Toplu Gösterimi:
Bu bölümde Letonyalı animasyoncu Signe Baumane’nin pek çok kısa filmini ve onunla ilgili yapılmış bir belgeseli izledik. Gösterilen filmler 1991 ve 2009 yılları arasına yayılmış durumda idi ve bu sayede yönetmenin gelişimi de izlemiş olduk. Görünen o ki Baumane çoğunlukla farklı kadınlık durumları üzerine filmler yapıyor ve özellikle cinsellik üzerinde oldukça duruyor. Özellikle kendisine ilgisiz olan kocasından bıkıp evdeki elektrikli süpürge ile bir aşk yaşamaya başlayan bir kadını anlatan Natasha ve 11 bölümden oluşan (aslında katalogda 15 bölüm yazıyordu ama biz 11 böüm izledik) ve bir kadının yaşamındaki cinsellikle ilgili hemen her şeye hem gerçekçi hem mizahi bir bakış atan Memenin Zaferi (Teat Beat of Sex) son derece başarılı ve eğlenceli filmlerdi.

Programdaki belgesel ise bildik bir hayat hikayesi sunmaktan öte bir süredir Letonya yerine Amerika’da yaşayan Signe Baumane’nin geride bıraktığı oğluna özlemini ama artık Amerika’a bağlanmış olduğunu bizlere gösterirken yönetmenin hayatındaki farklı erkeklerle yapılmış söyleşiler de sunuyordu. Bu arada filmlerinde sıkça cinsellikle ilgilenen yönetmenin bu aralar filmlerden çok seks düşünüyorum, herhalde beynim cinsel organlarıma çok yakın hatta hiç beynim olmayabilir gibi sözleri de dikkat çekiciydi.

Yuva (Home):
Filme çok mutlu bir aile tablosu ile giriş yapıyoruz. Anne-baba, 2 kız ve 1 erkek çocuktan oluşan ailemiz hep beraber hokey maçı yapıyor, hemen sonrasında yine hep beraber (kızlardan utangaç olan biri hariç) banyo yapıyorlar. Bu arada da birbirleri ile şakalaşıyor, inceden kızdırıyorlar. Ufak tefek sorunlar yaşanıyor elbette ama mutlu bir aile. Filmin önemli noktası ise bu ailenin yaşadığı yer. Bir türlü bitememiş bir otoyolun kenarındaki bir evde yaşıyorlar. Bir gece işçiler geliyor ve otoyolun eksiklerini tamamlayıp asfalt atıp kullanıma hazır hale getiriyorlar. Bir süre sonra da otoyol açılıyor ve ailemiz işlek bir otoyolun tam kenarında yaşamak zorunda kalıyor. İlk başlarda bunu da yaşamlarına adapte edip günlük hayatlarına devam ediyorlar ama giderek otoyolun kullanımı arttıkça gürültü ve kirliliğin de üst düzeye çıkması ile o mutlu aile tablosundan eser kalmıyor.

Doğrusu Yuva için festivalin bu ilk 2 gününde izlediğim en iyi film diyebilirim. Çok eğlenceli başlayıp trajediye dönmekten son anda sıyrılan bir noktaya giden senaryosu son derece başarılı. Otoyol açılmadan önce neredeyse tüm bölgenin aileye ait olduğunu gösteren uzak planlara karşı işler değiştikçe tıpkı ailenin üyeleri gibi daha kısıtlı bir alana sıkışıp kalmış kamera çalışması da öyle. Ayrıca hiç bir zaman kötü bir oyunculuğunu görmediğim Isabelle Huppert başta tüm oyuncular da üzerlerine düşeni yapıyorlar. İzlenmesi gereken bir film.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 269.147 hits
Mayıs 2010
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: