Mayıs 2010 için arşiv

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (30 Mayıs 2010)

SİYAD’ın bu haftaki listesinin geçen hafta ile birebir aynı olduğunu görüyoruz. Haftanın yeni filmlerinden hiçbiri listeye girmeyi başaramamış. Böylece Selvi Boylum Al Yazmalım ve Beyaz Bant‘ın (The White Ribbon) ilk iki sıradaki yeri yerleri halen devam ediyor.

Önümüzdeki haftanın filmlerinden listeye girmeye aday tek film, Costa-Gavras ustanın yeni filmi Cennet Batıda (Eden a l’Ouest / Eden is West) olarak gözüküyor. Bakalım bunu başarabilecek mi?

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Selvi Boylum Al Yazmalım

3.58

2

2

Beyaz Bant (The White Ribbon)

3.35

3

3

Bal

3.11

4

4

Kosmos

3.08

5

5

Parlak Yıldız (Bright Star)

3.07

6

6

Zindan Adası (Shutter Island)

2.95

7

7

Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus)

2.94

8

8

Aşkın Son Mevsimi (The Last Station)

2.94

9

9

Ay (Moon)

2.88

10

10

Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.)

2.86

Dennis Hopper (1936-2010)

Büyük oyuncu Dennis Hopper’ı kaybettik. Sadece oyuncu değildi elbette. Aynı zamanda yazar ve yönetmendi ama sanatla ilgisi sinema ile de sınırlı değildi. Hatırı sayılır bir fotoğrafçılık kariyeri olduğu gibi resim ve şiir ile de ilgilenmişti. Bu çok yönlü sanatçı, 1954 yılında sinema ve televizyon kariyerine başlamıştı. Daha ilk yıllarda Rebel Without a Cause ve Giant gibi önemli filmlerde kendine rol bulmuş ve bu filmlerde oynayan James Dean ile yakın arkadaş olmuştu. Her zaman için de onun gördüğü en iyi oyuncu olduğunu söyledi.

Sinema kariyerinin büyük kısmı oyunculukla geçti belki (rol aldığı film ve dizi sayısı 200’ün üzerinde iken yazdığı ve yönettiği film sayısı 10’u bulmuyor) ama dönemine damgasını vuran öyle bir filmi yazdı ve yönetti ki herhalde en çok hatırlanacağı film bu olacaktır: Easy Rider. Kariyerindeki en önemli rollerinden biri de Blue Velvet‘deki muhteşem Frank Booth tiplemesi idi. Daha yeni nesil ise kendisini Speed‘in kötü adamı olarak tanıdı ve sevdi. Sürekli olarak çalışmaya devam eden Hopper’ı sinemalarımızda en son Wim Wenders filmi Palermo Shooting ile konuk etmiştik. Son filmi ise henüz gösterime girmeyen The Last Film Festival oldu.

Hopper’ın ölüm nedeni prostat kanseri olarak açıklandı. 2009’dan beri bu hastalığı bilinen Hopper’ın durumunun kötü olduğuna dair haberler gelmekteydi zaten. Toprağı bol olsun.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (23 Mayıs 2010)

Bu hafta vizyona giren filmlerden hiçbiri SİYAD’ın listesine girmeyi başaramamış. Ama geçen haftanın filmlerinden Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.) filminin son sıradan da olsa listeye girebildiğini görüyoruz. Bu filmin girişi ile Tek Başına Bir Adam (A Single Man) da listeden çıkmış oluyor. Listenin geri kalanı ise hemen hemen aynı sayılır. Selvi Boylum Al Yazmalım‘ın birinci sıradaki sağlam yeri devam ediyor.

Gelecek hafta gösterime girecek filmlerden, Tayfun Pirselimoğlu’nun Pus filminin listeyi etkilemesini bekleyebiliriz.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Selvi Boylum Al Yazmalım

3.58

2

2

Beyaz Bant (The White Ribbon)

3.35

3

3

Bal

3.11

4

4

Kosmos

3.08

5

5

Parlak Yıldız (Bright Star)

3.07

6

7

Zindan Adası (Shutter Island)

2.95

7

6

Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus)

2.94

8

8

Aşkın Son Mevsimi (The Last Station)

2.94

9

9

Ay (Moon)

2.88

10

Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.)

2.86

Altın Palmiye Tayland’a Gitti

Bu yılki Cannes Film Festivali dün akşam yapılan ödül töreni ile sonuçlandı. Tim Burton başkanlığındaki jüri şaşırtıcı bir seçim yaparak Abbas Kiarostami, Mike Leigh ve Alejandro González Iñárritu gibi tanınmış yönetmenlerin, üstelik her biri de beğenilen filmleri varken, fazla tanınmayan Tayland’lı bir yönetmen olan Apichatpong Weerasethakul’un Lung Boonmee Raluek Chat (Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives) filmini Altın Palmiye’ye layık gördü. İkincilik ödülü sayılabilecek Büyük Ödül ise Xavier Beauvois’in Des Hommes Et Des Dieux (Of Gods And Men) filminin oldu. Juliette Binoche ve Javier Bardem’in de oyunculuk ödülleri aldıkları festivalin ödül listesi şu şekilde:

Altın Palmiye (Palme D’or): Lung Boonmee Raluek Chat / Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives (y: Apichatpong Weerasethakul)
Büyük Ödül (Grand Prix): Des Hommes Et Des Dieux / Of Gods And Men (y: Xavier Beauvois)
En İyi Yönetmen (Prix De La Mise En Scene): Mathieu Amalric (Tournée / On Tour)
En İyi Senaryo (Prix Du Scenario): Lee Chang-Dong (Poetry)
Altın Kamera – En İyi İlk Film (Camera D’or): Año Bisiesto (Michael Rowe)
Jüri Ödülü (Prix Du Jury): Un Homme Qui Crie / A Screaming Man (y: Mahamat-Saleh Haroun)
En İyi Aktör (Prix D’interpretation Masculine): Javier Bardem (Biutiful) ve Elio Germano (La Nostra Vita / Our Life)
En İyi Aktris (Prix D’interpretation Feminine): Juliette Binoche (Copie Conforme / Certified Copy)
En İyi Kısa Film (Palme D’or): Chienne D’histoire / Barking Island (y: Serge Avédikian)
Kısa Film Mansiyon (Special Mention): Micky Bader / Bathing Micky (y: Frida Kempff)

Uçan Süpürge 2010 İzlenimleri – 7. Gün: Karanlık Arzular, Nar Ağaçları, Morvern Callar, Kusursuz Aşk

Festival biteli bir hafta oldu belki ama bu yazıyla sonunda festival izlenimlerimi tamalıyorum. Darısı diğer festivallere.

Karanlık Arzular (Entre Tinieblas / Dark Habits):
Kariyerinin başından beri kadın karakterlere ayrı bir önem veren Pedro Almodóvar, kadın filmleri festivalinin programına gönül rahatlığıyla dahil edilebilecek bir isim. Üstelik ilk dönem filmlerini izlemek de ayrı bir keyif. Karanlık Arzular da Almodóvar’ın yine çoğunlukla kadın karakterler arasında geçen, henüz asıl ününü kazanmadan 1983 yılında çekitiği bir filmi.

Filmin temel hikayesi bir pavyon şarkıcısının mafyadan kaçmak için manastıra sığınması üzerine kurulu (10 yıl kadar sonra Amerika’da çekilen ve tümüyle komediye odaklanan Sister Act’ın ilham kaynağı herhalde bu filmmiş). Mafyadan kaçan bu şarkıcının hikayesinin yanında bir yandan manastır da kapanma tehlikesi altında. Filmin asıl eğlenceli kısmı son derece enteresan rahibe karakterleri. Zaten en başta iki rahibenin kulise gidip hayranı oldukları şarkıcıdan imza istemelerinden bu hissediliyor. Bir rahibenin bir pavyon şarkıcısından imza istemesinin tuhaflığı bir yana, zaten o ana kadar şarkıcıdan imza isteyen herhangi bir kişi olmamış. Sonradan rahibeleri tanımaya başladığımızda aralarında uyuşturucu kullanan olduğunu da görüyoruz, takma adla erotik romanlar yazanı da. Üstelik bir de manastırda bir adet kaplan var.

Belki Almodóvar’ın son dönem filmleri kadar profosyonelce çekilmiş bir film değil Karanlık Arzular, hatta ilk dönem filmleri arasında da çok adı geçen bir film değil ama yönetmeni sevenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film.

Nar Ağaçları (Al-mor wa al Rumman / Pomegranates and Myrrh):
Nar Ağaçları Filistin’den gelen bir film. Hikaye Kamar ve Zaid’in evlenmeleri ile başlıyor. Gayet mutlu olarak başlayan bu evlilik yıllardır Zaid’in ailesinin sahip olduğu zeytin bahçelerine İsrail ordusunun anlamsız bir sebeple el koyması ile bambaşka bir yöne gidiyor. Çünkü bu olay sırasında Zaid de askerlere direniş göstermekten tutuklanıyor ve Kamar tek başına kalıyor. Bunun arkasından Kamar hem kocasını hem de zeytinlikleri kurtarmak için bir hukuk mücadelesine girişiyor.

Film bu yönüyle yakın zamanda gösterime giren Limon Ağacı filmine benziyor. İki filmin adlarının benzer olması ilginç bir tesadüf. Ayrıca her iki filmde de böyle bir ortamda yalnız bir kadın olmanın zorluklarına da değiniliyor. Burada Kamar ile ilgili en başta öğrendiğimiz şeylerden biri bölgedeki pek çok kadının tersine kocasından bağımsız bir hayatının ve arkadaşlarının olması. O bir dansçı aynı zamanda. Aslında henüz zeytinliklerle ilgili sorun ortaya çıkmadan bu durumun aile içinde yarattığı sorunlar da hafiften hissedilmeye başlıyordu. Belki de sadece bu durumdan bile bir film çıkabilirdi. Üstelik bir de kocası hapiste olan bir kadın olarak üstüne üstüne gelen sorunlardan kurtulup bir süre soluklanmak için olsa bile başka şeylerle ilgilenmesi hiç tasvip edilmiyor.

Nar Ağaçları hem politik durumu hem de böyle bir ortamda bağımsız bir kadın olma meselesini başarılı bir şekilde ele alan ortalmanın üzerinde bir film. İzlenmeli.

Morvern Callar:
Filmin açılışında Morvern Callar’ın erkek arkadaşının beraber yaşadıkları evde intihar ettiğini görüyoruz. Geride bıraktığı tek şey bilgisayarda bırakılmış bir intihar notu ve bir roman. Morvern bir kaç gün ne yapacağını bilemez. Sevgilisinin cesedi bile olduğu yerde kalır. O ise en yakın arkadaşıyla gece klüplerine gider. Sonunda bir anda bilgisayardaki romanın yazar kısımdaki adı değiştirerek onu bir yayıncıya gönderir ve sevgilisinin cesedini parçalara ayrırarak ıssız bir yere gömer. Sonra da arkadaşı ile birlikte bir İspanya tatiline çıkar.

Doğrusu Morvern Callar ilginç ve güzel bir film. Aslında ana karakterinin yaptıklarına tam anlamıyla bir neden bulamıyorsunuz. O içinden geleni yapıyor çünkü. Romandaki adı değiştirmesi bile bilinçli bir şey değil. Sonucu onun açısından olumlu oluyor ama bunu planlamış değil. Tüm film belli bir kafası dumanlılık halinde gidiyor. Özellikle gece klübü sahneleri ve tüm bir İspanya seyahati böyle. Adeta Movern’in düşünerek değil içgüdüleri ile yaşadığına tanıklık ediyoruz. Filmin bolca yavaş çekim ve dış müzik kullanan çekim tarzı da bunu destekliyor. Ayrıca başrolde Samantha Morton da sevilmesi pek güç bir karakteri erişilebilir kıldığı mükemmel bir oyunculuk sergiliyor. Zaten epeyce ödül almış bu filmle. Festivalin izlenmesi gereken filmlerindendi.

Kusursuz Aşk (Parfait Amour! / Perfect Love):
Catherine Breillat’ı kadın-erkek ilişkilerine çarpıcı bakışlar attığı filmlerden tanıyoruz. Cinsellik her zaman bu ilişkinin önemli bir parçası olarak filmlerinde yer alıyor. Bazen cinsellik dozunu öyle bir arttırıyor ki bunu filmin ilgi çekmesi için yaptığı hissi de veriyor doğrusu. Ama filmlerinin altı mutlaka dolu oluyor. Yani altı boş filmler yapan ama cinsellikle ilgi çekmeye çalışan bir yönetmen değil. 1996 yapımı Kusursuz Aşk’da ise sansasyonel sahnelere başvurmadan da çok iyi bir film yapabileceğini gösteriyor. Aslında filmdeki çiftimiz ilişkilerinin büyük kısmını yatakta geçiyorlar. Ama bu sahneler Breillat’ın kimi filmlerinde olduğu gibi her şeyi gösteren sahneler olmayınca filmin diğer dertleri daha iyi ortaya çıkıyor.

Filmin başında Christophe’un kız arkadaşı Frédérique’i bıçaklayarak öldürmüş olduğunu öğreniyoruz. Tüm film de bu eylemin nedenine bizi geri götüren büyük bir flashback aslında. Christophe ve Frédérique arasındaki ilişki çoğunlukla cinsellik üzerine kurulu gibi gözüküyor. Ya da Breillat bunun ilişkinin en önemli noktası olduğunu düşünerek bu kısma odaklanıyor. Çünkü aralarında büyük bir ten uyumu olduğunu düşündüğümüz çift için durumun öyle olmadığını film ilerledikçe anlıyoruz. Ama en rahat konuşabildikleri anlar da cinsellik sonrası anlar. Çift arasındaki önemli sorunlardan biri yaş farkı olarak göze çarpıyor. Hikaye yaşlı kadın-genç erkek ilişkisi olarak sunulsa da aslında kadın 30’larının ortalarında iken erkek 20’lerinin başlarında. Yani çok büyük bir yaş farkı yok aslında, hatta tersi bir durum muhtemelen hiç sorun yaratmayacaktı. Ama asıl sorun kadının başından iki evlilik geçmiş olması ve iki çocuğunun olması belki de. Oğlan son derece toyken kadının daha görmüş geçirmiş ve sağlam bir karakteri var çünkü.

Kusursuz Aşk, kadın-erkek ilişkisine en gerçekçi bakış atan filmlerden biri olarak ortaya çıkarken Breillat bir ilişkiyi ince ince didikleyip masaya yatırabilecek bir isim olduğunu gösteriyor. Keşke sansasyon merakından biraz vazgeçse de ondan bu kalitede filmler izlesek.

Uçan Süpürge 2010 İzlenimleri – 6. Gün: Mucize, Düşümde Bile Günahkarsın, Amrika, Düz Beni

Mucize (Lourdes):
Hayatlarında bir mucize arayan insanlar, özellikle arzulanan bu mucize sağlık ile ilgili ise, son çare olarak ilahi bir güçten yardım diliyorlar. Çok doğal olan bu istek kimi zaman farklı insanlar tarafından bir kazanç kapısı olarak görülebiliyor. Bu konuda onlarca bireysel dolandırıcılık hikayesi görebiliriz. Mucize filmi ise bu olayın bazen çok daha resmi ve kurumsal olabileceğini gösteriyor bize. Lourdes kasabası, Katoliklerin hastalıkları iyileştirdiğine inandıkları bir bölge ve buraya her yıl binlerce hatta milyonlarca insan geliyor (İnternet’te kısa bir araştırma 15.000 kişilik nüfusu olan bu kasabada 270 otel olduğunu ve 5 milyon turisti ağırlayabildiğini gösteriyor). Belli ki bu mucize arayışı ticari bir metaya dönüştürülmüş.

Filmin bir kısmında buraya düzenlenen turların işleyişini neredeyse bir belgesel kıvamında izliyoruz. Görüyoruz ki ortada yasadışı hiç bir şey olamadan çaresiz insanlar üzerinden para kazanmak çok kolay. Ama film sadece bunu göstermekle kalmıyor. Sylvie Testud’un çok başarılı bir şekilde canlandırdığı Christine adında bir ana karakteri de var. Film ilerledikçe Christine’de beklenen mucize yavaş yavaş kendisini göstermeye başlıyor. Bu sefer de diğer insanların bu olaya yaklaşımının son derece çarpıcı olduğunu görüyoruz. Genellikle onun için sevinmek yerine “neden o da ben değilim ki” ya da “o yeterince inaçlı mıydı acaba” gibi düşünceler ön plana çıkmaya başlıyor.

Mucize kimi zaman durağam temposu ile izlenmesi zorlaşsa da başarılı atmosferi ve ele aldığı konu itibari ile izlenmeye değecek orta karar bir film.

Düşümde Bile Günahkarsın:
Asılında bir film değil Düşümde Bile Günahkarsın. Festival kapsamında Altyazı dergisinin kadın yazarlarından Ayça Çiftçi, Gözde Onaran, Senem Aytaç ve Zeynep Dadak’ın konuşmacı olarak katıldıkları panelin adı. Festival izlenimlerini yazarken bu panelden bahsetmezsem eksik kalır diye düşündüm. Bu panelde İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ortaya çıkan film-noir türü filmler üzerinden femme-fatale kavramı üzerine çözümlemeler yapıldı. Panel sırasında Double Indemnity, Out of the Past, The Postman Always Rings Twice, The Lady from Shanghai başta olmak üzere, türün önemli filmlerinden örnek sahneler gösterilerek femme-fatale’in çekici ama bir o kadar da korkutucu imgesi irdelendi. Gerçekten izlenmeye değer bir etkinlikti.

Not: Bir sonraki seanstaki filme yetişmem gerektiği için panelden bir miktar erken ayrılmam gerekti ancak hazırlanan diğer filmlerden anladığım kadarıyla femme-fatale’in izi Mulholland Drive ve Bound gibi türün modern örnekleri içinde sürülmeye devam edilmiş hatta Türk sinemasındaki karşılığı da irdelenmiş olmalı.

Amrika (Amreeka):
Amrika da bir önceki gün gösterilen Aramızda gibi Amerikan rüyasına inanıp bu ülkeye göç eden bir aile ile ilgili bir film. Orada göçmenler Meksika’dan gelirken burada Filistin’den gelen bir aile görüyoruz. Filistin’de yaşadığı zorluklara dayanamayan Muna Farah, karşısına bir fırsat çıkınca oğlu ile birlikte Amerika’ya göçüyor. Zaten kızkardeşi de orada yaşamakta. Hayatlarını yoluna sokana kadar onların yanında kalmaya karar veriyorlar ancak her şey o kadar kolay olmuyor tabii ki. Daha ülkeye girişlerinde bir karışıklık sonrasında biriktirdikleri tüm paraya veda etmek zorunda kalıyorlar. Yine de ülkesinde bir banka memuru olarak çalışmakta olan Muna burada da aynı işi yapabileceğinden emin. Ama bu da mümkün olamıyor. Oğlu da okulda ırkçı nitelendirmelerle karşılaşıyor. Yine de bir şekilde hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar.

Amrika’da karşımıza çıkan aile Aramızda filmindekinden daha şanslı drumda. Onlar kadar zorluk yaşamıyorlar. Onlara ikinci sınıf insan gibi bakanların yanında yanlarında duranların, onlara yardım etmeye çalışanların da olduğunu görüyoruz. Hatta filmin sonunda Muna’nın Amerikalı bir erkek arkadaşının bile olabileceğine dair bir ışık yanıyor. Yine olumlu olarak sonuçlanan bir hikaye. Ama tek çözüm yolunu da Amerika’ya gitmekte bulmadığı gözüküyor. Filistin’de kalıp ülkelerinde mücadale edip orada ölmek isteyenlere de saygıyı elden bırakmıyor. Aslında her iki davranışın da bir seçim olduğunu ve hayatın her yerde zor olsa da bir şekilde üstesinden gelinebileceğini gösteren konusundan beklenmeyecek kadar da keyifli bir film üstelik.

Düz Beni (Baise-Moi / Fuck Me):
Festivalin adından da anlaşıldığı gibi en sansasyonel filmi Düz Beni idi. Daha festival kataloğunda filme bilet bulunmasının zor olacağı yazılmıştı zaten. 2000 yılında gösterime girdiğinde (Türkiye’de girememişti) etrafında yaratılan fırtınayı da hatırlıyorum ve o zamandan beri çok ümitli olmasam da izlemek istediğim bir filmdi. Sonunda izledik ama sonuç beklenti az olsa da bir hayal kırıklığı. Erkekler tarafından sürekli olarak aşağılanan, tecavüze uğrayan iki kadının silahları eline alıp canlarının istediği erkeklerle birlikte olup sonra da onları öldürmelerini izliyoruz film boyunca. Hatta sonlara doğru bir gece klübündeki kadın erkek herkesi öldürüyorlar. Filmin vermek istediği mesaj belli ama iyi bir film olamıyor ne yazık ki. Filmin içine bir kaç hardcore sahne koymak ve şiddeti öne çıkarmak iyi bir film yapmıyor, sadece sansasyon yaratmaya yarıyor. Ayrıca belki de sözkonusu hardcore sahneleri oynayacak daha iyi birer oyuncu bulunamadığı için iki başrol oyuncusu da gerçek porno oyuncuları ve normal sahnelerde hiç inandırıcı olamıyorlar.

Son söz olarak şöyle diyelim. İki kadının her şeyi geride bırakıp özgürlüğe gitmesini izlemek istersek Thelma & Louise ya da tecavüze uğrayan bir kadının intikam hikayesini anlatan iyi bir B-filmi izlemek istersek I Spit on Your Grave gibi filmler varken bu filmi izlemenin bir gereği yok. Yok eğer hardcore sahne izlemek gibi bir niyet varsa zaten onun adresi farklı yerler.

Uçan Süpürge 2010 İzlenimleri – 5. Gün: Sana Bağlandım, Kadın Olduğum Gün, Aramızda, Nahide’nin Türküsü, İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları, Beyaz İnsan

Sana Bağlandım (Ganz Nah Bei Dir / Close to You):
Phillip her günü birbirinin aynı geçmekte olan, hayatında kendi koyduğu kurallara sıkı sıkıya bağlı bir banka memuru. Rutininden asla dışarı çıkmıyor, böyle bir isteği de yok zaten. Bir gün tesadüf eseri Lina ile karşılaşıyor. Lina cıvıl cıvıl, hayat enerjisi dolu bir çellist. Hayatta yeniliklere açık bir kişilik. Görme engelli olması da bu enerjisini ve cesaretini engellememiş.

Aslında birbirinden farklı özellikler taşıyan kişilerin aşklarını anlatan filmler epey çoktur. Bu da öyle bir film belki ama karakterler arasındaki ilişkiler ve Phillip’in değişimi çok başarılı bir şekilde verilmiş. Lina karakterinin cana yakınlığı da ayrıca kendini izlettiriyor. Bu nedenle festivalin iyi filmleri arasında yerini aldı.

Kadın Olduğum Gün (Roozi Ke Zan Shodam / The Day I Became a Woman):
Festivalde bir önceki gün gösterilen Erkeksiz Kadınlar için İran’lı sanatçıların ülkelerine dışarıdan bir bakışı demiştim. Bu sefer tam bir İran filmi var karşımızda. Filmin yönetmenliğini Marzieh Meshkini yaparken senaryoyu da eşi Mohsen Makhmalbaf yazmış. 78 dakikalık kısa bir süreye sahip olan bu film aslında birbirinden neredeyse bağımsız üç kısa filmden oluşuyor. Her bir film farklı yaş dönemlerinde bir kadını ele alarak İran’da kadın olmaya farklı yönlerden bakıyor.

Filme asıl adını veren hikaye ilki. Bu hilkayede Hava adlı bir kız çocuğu her zaman yaptığı gibi arkadaşı Hasan’la oynamak üzere annesinden izin ister. Beraber dondurma yiyecekler ve koşup oynayacaklardır. Ama Hava o gün 9 yaşına girmektedir ve 9 yaş onun kadın olduğu gün olarak sayılmaktadır. Bu nedenle artık erkeklerle oynaması, bırakın erkeklerle oynamasını, örtünmeden evden dışarı çıkması bile yasaktır. Doğum saatinin öğlen vakti olduğunu öğrenen Hava, annesinden öğlene kadar izin koparır. Son kez Hasan’la oynayabilecektir. Ama bu kez işler değişir. Hasan da ödevini yapmadığı için evden dışarı çıkamamaktadır. Son oyunlarını Hasan’ın demir parmaklıklı penceresi aralarında olmak üzere oynarlar. Küçücük bir kız çocuğunu bile eve hapsetmek isteyen anlayışı çarpıcı şekilde gösteren bu bölüm filmin en etkili kısmıydı.

İkinci kısımda ise bisiklete binen bir grup genç kadın görüyoruz ve bunlardan Ahu adındaki kadına odaklanıyoruz. Ahu bisiklete bindiği sırada at üzerinde önce kocası gelip onu vazgeçirmeye çalışır, sonra bir hoca gelir ve Ahu ve kocasını boşar. Ardından da sürekli olarak birileri Ahu’yu bisiklete binmeyi bırakması için ikna etmeye çalışır. Bu bölümün sonunda ise kadınların bisiklete binme sebebinin bir bisiklet yarışı olduğunu öğreniriz. Aslında belli ki bisikletle ucu belirsiz bir yere doğru gitmek kadınların özgürlüğe özlemlerini sembolize ediyor. Biraz uzun tutulmasına rağmen yine başarılı bir bölümdü.

Son bölümde ise sıra bu kez yaşlı bir kadında. Hura adlı bu kadın geç yaşında belli bir paraya sahip oluyor ve bu para ile yıllardır hayalini kurduğu şeyleri almaya başlıyor. Ama geç yaşta gelen para ne kadar işe yarıyor, kadının yıllar boyu süren isteklerini karşılıyor mu denince cevabı pek olumlu olamıyor. Doğrusu ilk iki bölüm kadar iyi bulmadığım ama yine de hayatının başında özgürlüğü kısıtlanmış olan kadın figürünün hayatının sonuna doğru özgürlüğe kavuşmasının da bir değerinin olmadığını göstermesiyle filmi bir bütünlüğe götürmesi açısından başarılı bir kapanış oluyor yine de.

Aramızda (Entre Nos / Between Us):
Amerikan rüyasına inanıp Meksika’dan Amerika’ya göçen bir aile zar zor hayatını idame ettirmeye çalışırken ailenin babası evi terk eder. Bunun üzerine Mariana, iki çocuğu ile hayat mücadelesinin tam ortasında kalır, üstelik bir de hamile olduğunu öğrenir. Çoğu film böyle bir durumda ana karakterini hırsızlık ya da fuhuş yoluna götüren bir yol çizer ve hikaye trajik bir sona doğru giderdi. Oysa burada Mariana her ikisini de yapmıyor, ne kadar zor olsa da bir şekilde ayakta kalmayı başarıyor. Yine de karnındaki çocuktan vazgeçmeye mecbur kalıyor. Filmin finali de her ne kadar hayatın zorlukları devam ediyor olsa da bir umut ışığını da elden bırakmıyor.

Asıl çarpıcı olan ise filmin sonundaki yazıdan öğrendiklerimiz. Filmde Mariana’yı oynayan Paola Mendoza aynı zamanda filmin yönetmen ve senaryo yazarlarından da birisi. Hikaye de onun kendi hikayesi aslında. Filmde kendi annesini oynamış. Görüyoruz ki o umut ışığı gerçek olmuş ve o küçük çocuklardan biri şimdi yönetmen/oyuncu olmuş, diğeri ise bilim adamı. Belki bu anlamda Amerikan rüyasını olumluyor denebilir ama yine de hayatın zorluklarını göstermekten de kaçınmadığı için gerçekçi bir noktada duruyor. Ayrıca gayet de iyi çekilmiş etkileyici bir filmdi. Festivalin izlenmesi gereken filmlerinden biri olarak görüyorum.

Nahide’nin Türküsü (Hush!):
Yönetmen Berke Baş bu belgesel filminde büyükannesi Nahide üzerinden Türkiye’deki Ermenilerin yıllar içindeki durumunun izini sürüyor. Nahide aslında gerçek adı değil ama Ermeni adı neredeyse hiç kullanılmış. Filmde bir zamanlar Ordu’da nüfusu epey çok olan Ermenilerin şu anda bir avuç kaldıklarını görüyoruz. Tıpkı ülkenin diğer yerlerinde olduğu gibi. Filmde yapılan söyleşilerde görüyoruz ki 1915’deki sevkiyat ve sonrasında Ermenilere farklı insanlardan farklı yaklaşımlar gelmiş. Bir kısmı gerçekten düşmanca yaklaşırken bir kısmı da öksüz kalan çocukları evlerine alıp büyütmüş, onları kendilerinden ayrı tutmamışlar. Hatta Nahide örneğinde aslında görüyoruz ki onun hiç çocuğu olmamış. Yanında kaldığı ailenin çocuğunu kendi oğlu gibi benimsemiş ve öyle davranmış. Aile de buna bir şey dememiş hatta desteklemişler. Çarpıcı bir hikaye.

Filmin önemli yanlarından biri ise geçmiş ve bugünkü durumu kıyaslaması. Görüyoruz ki pek çok Ermeni yurtdışına gitmeyi seçmiş. O zamanki kiliseleri camiye çevrilmiş ve o yıllardaki Ermeni mahallelerinden eser kalmamış.

Bu arada bölgedeki çocuklar için Nahide’nin doğum yılı olan 1903’ün Beşiktaş’ın kuruluş tarihinden başka bir şey ifade etmediğini de hoş ve düşündürücü bir anektod olarak eklemek lazım.

İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları:
Bir önceki filmle aynı seansta yer alan bir diğer belgesel ise tarihimizin pek bilinmeyen ya da unutturulmaya çalışılan bir olayı ile ilgili. Dersim katliamı sonrasında yaşananları anlatan bu belgeselde, Dersim’den kimsesiz olarak ayrılan çocukların devletin bir politikası olarak asker ailelerine verildiklerini ve asimile edilmeye çalışıldıklarını görüyoruz. Birbirlerinden ayrı düşmüş bu çocuklar bugün epey yaşlı birer kadın. Bazıları bulunmuş, bazılarından ise hiç haber yok (filmin sonunda haber olmayanların bir listesini de görüyoruz). Film hemen tümüyle o günlerin çocuklarının bugün anlattıklarına dayanarak ilerliyor. Doğru bir seçimle kendisi bir yargıya varmaktan kaçınıyor, daha doğrusu anlatılanlardan yola çıkarak seyircinin bir sonuca varmasını sağlamaya çalışıyor. Filmin en önemli yanı anlatılanları kayıt altına alarak belgelemesi ve gelecek günlere bırakması. Çünkü bugün bile yaşlarından dolayı pek çok şeyi unutmuş olan bu kadınlar bir süre sonra artık aramızda olmayacaklar. Anlattıklarının kayıt altına alınmış olması çok önemli.

Filmden sonra yönetmen Nezahat Gündoğan ile bir söyleşi vardı. Aslında yoğun bir soru cevap seansından çok seyircilerin beğenilerini iletmeleri şeklinde geçti. Herhalde en önemlisi olayların konulu bir filminin yapılmasının planladığını ve filmin çeşitli yerlerde gösterilmesi sonrasında kayıp isimlerden bazılarının ortaya çıkmış olduğunu öğrenmemiz oldu.

Beyaz İnsan (White Material):
Festivalde Isabelle Huppert’e ayrılan özel bir bölümün yanında diğer bölümlerde de bu önemli oyunucunun filmleri vardı. Beyaz İnsan da Huppert’in başrolünde olduğu 2009 yapımı bir film. Ama asıl yönetmeni Claire Denis ile öne çıkan bir yapım. Denis’in her zamanki özelliklerini bu filmde de görüyoruz. Durgun ama sizi filmin içine çeken bir anlatım. Az diyaloglar ve sağlam bir görsellik. Ve elbette Tindersticks’in müzikleri. Ama yine hemen her Denis filminde olduğu gibi zor bir film. Hele günün son filmi olarak izleyince kimi yerlerini anlamlandırması daha zor oldu. Hatta diyebilirim ki festival bitene kadar farklı izleyicilerle en çok tartıştığımız film bu oldu.

Film, adı verilmeyen bir Afrika ülkesinde geçiyor. Belli ki eski bir Fransız sömürgesi. Ülkenin yerlilerinin ikiye ayrılıp birbirlerine düştüğü bir ortamda büyük bir araziye sahip olan Fransız bir aile odağımızda. Ailenin tüm işini de Huppert’in canlandırdığı Maria Vial karakteri eline almış. Bu kaos ortamında bile son kalan işleri bitirmeye çalışıyor. Denis yine pek çok filminde yaptığı gibi batının sömürgecilik anlayışını eleştierek beyaz insanın orada ne aradığını sorgularken, marazi bir anne-oğul ilişkisi içine de sokuyor bizleri. Kendi adıma asıl değerini verebilmek için bir kez daha izlemek istedğim filmlerden biri oldu.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.593 hits
Mayıs 2010
P S Ç P C C P
« Nis   Haz »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: