Mart 2008 için arşiv

Ankara Film Festivali’nde Kazananlar Belli Oldu!

Rıza 

13-23 Mart tarihleri arasında gerçekleşen 19. Ankara Film Festivali’nde kazananlar belli oldu. Tam liste şu şekilde:

En İyi Film: Rıza
En İyi Yönetmen: Tayfun Pirselimoğlu (Rıza)
Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü: Mutluluk
Onat Kutlar Senaryo Ödülü: Fatih Akın (Yaşamın Kıyısında)
En İyi Kadın Oyuncu: Fadik Sevin Atasoy (Zeynep’in Sekiz Günü)
En İyi Erkek Oyuncu: Yetkin Dikinciler (Mavi Gözlü Dev)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Nursel Köse/ Patrycia Ziolkowska (Yaşamın Kıyısında)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Tuncel Kurtiz (Yaşamın Kıyısında)
Jüri Özel Ödülü: Nurcan Eren (Rıza)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Mirsad Heroviç (Mutluluk)
En İyi Sanat Yönetmeni: Natali Yeres (Rıza)
MESAM Özgün Müzik Ödülü: Zülfü Livaneli (Mutluluk)
En İyi Kurgu: Andrew Bird (Yaşamın Kıyısında)
Umut Veren Yönetmen: İnan Temelkuran (Made In Europe)
Umut Veren Kadın Oyuncu: Saadet Işıl Aksoy (Yumurta)
Umut Veren Erkek Oyuncu: Ferit Kaya (Mavi Gözlü Dev)
Umut Veren Senaryo: Dersu Yavuz Altun (Münferit)
En İyi Kısa Film, Kurmaca: La (Elif Nur Kerkük)
En İyi Kısa Film, Deneysel: Aynanın İçindeki Cadılar (Özgür Özcan)
En İyi Kısa Film, Canlandırma: Zlin Çorbası (Akile Nazlı Kaya)
Kısa Film, Jüri Özel Ödülü: Oyun (Serhat Furtuna)
En İyi Belgesel, Profesyonel Kategori, Birinci: Otel Odaları (Sevinç Yeşiltaş) 
                          İkinci: İbret Olsun Diye (Necati Sönmez)
                          Üçüncü: Kaybedebilme Kabiliyeti (Ender Yeşildağ)
                          Jüri Özel Ödülü: Devrimci Gençlik Köprüsü (Bahriye Kabadayı)
En İyi Belgesel, Amatör Kategori, Birinci: Buzlar Kırılınca (Caner Erzincan/Mevlüt Çiftçi)
                          İkinci: Gölün Kadınları (Emine Emel Balcı)
                          Üçüncü: Son Kumsal (Rüya Arzu Köksal)
                          Jüri Özel Ödülü: Volga Volga (Ayşegül Taşkent)

!f Ankara İzlenimleri – Nöbetçi Sinema: Ölüm Defteri 1, Ölüm Defteri: Son İsim

Bu yılki !f Ankara izlenimleri Nöbetçi Sinema bölümü ile sona eriyor. Sırada Ankara Film Festivali var. Geceyarısı Sineması da denebilecek bu bölümde birbirinin devamı olan iki film izledik.

Ölüm Defteri 1 (Desu Nôto/Death Note); Ölüm Defteri: Son İsim (Desu Nôto: The Last Name/Death Note: The Last Name): Meşhur Japon manga ve animesi Ölüm Defteri’nin sinema uyarlaması olan bu iki filmin yönetmenleri, senaryo yazarları ve oyuncuları aynı olduğuna ve muhtemelen beraber çekildiklerine göre tek bir film olarak bahsetmek daha doğru olacak. Toplam süresi 4.5 saati bulan filmlerin konusunu temel olarak şöyle özetlemek mümkün. Ortada bir (ya da bir kaç) ölüm defteri var. Bu deftere adı yazılan kişi ölüyor, gerekirse ölüm şekli detaylı bir şekilde tanımlanabiliyor. Bu deftere bir şekilde sahip olan Light Yagami, Kira takma adıyla deftere suçluların adını yazarak onları öldürüyor ve kendince dünyayı temiz bir yere dönüştürmeye çalışıyor. Ancak polis açısından onun yaptığı da cinayet olduğu için onun peşine düşüyorlar. Bu sırada da gizemli dedektif L’den yardım alıyorlar. L uzun süre filmde gözükmüyor, gözükünce de zaten sinema tarihindeki en tuhaf dedektiflerden biri çıkıyor ortaya. Zaten film bir süre sonra Kira ve L arasındaki satranç maçına dönüşüyor adeta. Filmin bir manga/anime uyarlaması olduğu çok belli. Bunu bilmeyen biri bile ölüm tanrılarının tasarımından, L karakterinin duruşundan ve filmdeki kadın karakterlerden çok rahatlıkla tahmin edebilir. Çok önemli filmler değiller belki ama türü sevenlerin keyifle izleyebileceği filmler. Asıl önemlisi eğer animeleri izlenmemişse, bir an önce bulup izlemeliyim hissi uyandırıyor.

!f Ankara İzlenimleri – Gökkuşağı: Mavi Olmadan Kırmızı, Dorian Gray’in Portresi

!f Bağımsız Filmler festivali eğer yanılmıyorsam ilk yılından beri eşcinsel temalı filmlere Gökkuşağı adında bir bölüm ayırıyor. Bu yıl bu bölümde yine ilgi çekici filmler vardı. Bunlardan izlediğim ikisi şunlar:
Not: youtube’a erişim yine engellendiği için film fragmanlarını koyamıyorum. Belki daha sonra…

Mavi Olmadan Kırmızı (Red Without Blue): Bu yılki festivalde eksikliğini hiç hissetmediğimiz belgesellerden bir diğeri de Mavi Olmadan Kırmızı. Filmin en başında, zamanın basit video kameraları ile çekilen görüntülerle Farley ailesini Mark ve Alex isimli ikizleri ile mutlu bir çekirdek aile portresi çizerken görüyoruz. Aradan yıllar geçip ikizlerin artık genç birer birey oldukları şu anki hallerine baktığımızda durum şu. Alex artık tam bir kadın görünümünde ve Clair adını almış, artık tek düşüncesi cinsiyet değiştirme ameliyatı olup tamamen kadın olmak. Mark ise kadın görünümünü benimsememiş ama eşsinsel olduğunu açıklamış. İki kardeş bir süre önce beraberce bir intihar girişiminde bulunmuş. Anne ve baba ayrılmış. İşin ilginci anne de artık başka bir kadınla yaşıyor ama eşsinsel olmadığını, aralarında cinsel bir ilişki de olmadığını sadece birlikte yaşadıklarını ve çok iyi dost olduklarını söylüyor. Bu arada Farley ailesinin genel olarak koyu dindar bir aile olarak bilindiğini de eklemek gerek. Film bu enterasan aileyi ikizlerin okudukları okullardan evlerine geri dönmelerinden Clair’in ameliyatına kadar geçen süre boyunca izliyor. Herhangi bir kurmaca filmde görsek abartılı gelebilecek bu aileyi izlemek gerçekten ilginç bir deneyim. Film boyunca hoşgörü ve anlayışın önemine de tanıklık ediyor, ikizlerin ihtihar noktasından kendileriyle barışık bir hayata doğru ilerlemelerini de görüyoruz. Geleceğin ne getirip ve götüreceği yine de bilinmez tabii ki.

Dorian Gray’in Portresi (The Picture of Dorian Gray): Oscar Wilde’ın bu meşhur eserini günümüz New York’una taşıyan bu filme kötü demek içimden gelmiyor. Belli ki yönetmen Duncan Roy muhtemelen dijital kamera ile çektiği filmini video-art sınırlarında dolaştırarak farklı bir sinema anlayışı denemiş. Kimi zaman konunun akışını bölen ve perdenin tümünü kaplayan yazılar, kimi zaman onlarca parçaya bölünmüş ve her parçada bazen farklı bazen aynı imajı izlememiz ve film karakterlerinin yanısıra seyirciyi de Dorian Gray’in o cinsiyetler üstü güzelliğine hayran bırakma çabası hep farklı sinema dili nedeniyle takdir edilmesi gereken unsurlar. Ama kişisel olarak filmin içine hiç giremediğimi ve sıkıldığımı belirtmeliyim. Ama film çıkışı çok sevenlerinin olduğunu da duydum. Oscar Wilde’ın eserinin ne şekilde güncelleştirildiğini merak edenler izleyebilirler.

!f Ankara İzlenimleri – Başka Aşk: Çarpık Aşk, Ploy

Festivalin Başka Aşk bölümünde gerçekten izlenmesi zor ve aşk olarak tanımlanması güç ilişkilerle ilgili filmler vardı. Hele bu filmlerden birini festivalin son filmi olarak izlemek festivalin zihinde bıraktığı tadı ilginç bir noktaya taşıdı.

Çarpık Aşk (Rohtenburg/Grimm Love): Almanya’da gerçekten yaşanmış bir olayı anlatıyor Çarpık Aşk. Biri eşcinsel diğeri ise, filmde gördüğümüz kadarıyla, seksle herhangi bir ilgisi olmayan iki yetişkin erkek. Biri bir insanı yemek istiyor (yanlış okumadınız), diğeri ise yenilmek (bunu da yanlış okumadınız!). İnternet’te bir yamyamlık sitesine gönderdikleri mesajlar sayesinde tanışan bu iki kişi tam birbirlerine göre olduklarını kısa gürede anlıyorlar ve birlikte bir gece geçiriyorlar. Bu gecenin sonunda ikisinin de rızasıyla istedikleri gerçekleşiyor. Bu arada filmin konusunu açık ediyor değilim burada, zaten filmin en başında bu olay anlatılıyor. Bu film söz konusu olayı tez çalışması için incelerken takıntı haline getiren Amerikalı bir genç kızı merkezine alarak bu iki karakterin psikolojilerini çözmeye soyunuyor. Aslında esas öykü o kadar güçlü ve etkileyici ki bu genç kız karakterine hiç gerek yokmuş. Film baştan sona yemek ve yenmek isteyen iki karaktere odaklansaymış çok daha etkili olabilirmiş. Sanırım bu rolü oynayan Keri Russell’ın popülerliğinden faydalanılmak istenmiş biraz da. Aslında yine de yeterince etkili bir film var karşımızda. Bu filmden sonra The Hills Have Eyes II gibi gereksiz bir filme imza atan yönetmen Martin Weisz burada popüler korku filmi kurallarına pek kulak asmayan, gereksiz korku unsurları kullanmayıp daha dipten ve derinden giden ve seyirciyi çok daha fazla huzursuz eden bir film ortaya çıkarmış. Zorlu bir deneyim ama gözünü karartıp izleyenleri iyi bir film bekliyor.

Ploy: Sanırım festivalde izlediğim filmler arasında sinema olarak en başarılı bulduğum film Ploy. Yıllar sonra bir cenaze için ülkelerine geri dönen ama artık ülkelerinde bir evleri olmadığı için bir otelde kalan, artık birbirleri ile iletişimleri sıfıra inmiş bir çift, adamın otelin barında tanıştığı ve annesini beklediğini öğrendiğinde odalarına davet ettiği gencecik bir kız ve oteldeki başka bir odada filmin neredeyse başından sonuna kadar sevişen otelin barmeni ve kat görevlisi. Temelde ilk 3 karakter üzerinden gelişen film sürekli değişik bir türe doğru kayıyor. Kimi zaman bir romantik film iken bazen bir evlilik sorgulamasına bazen de bir gerilime dönüşüyor adeta. Ayrıca film gerçekle rüya arasında bir atmosferde geçiyor. Örneğin film boyunca sevişen çift tümüyle rüya olabileceği gibi barda tanışılan genç kız bile gerçek olmayabilir (filme adını veren Ploy’un bu kızın adı olduğunu da eklemek gerek). Daha önce Hayalet Dalgalar filmi ile de bu tip atmosferler yaratmakta başarılı olduğunu gördüğümüz yönetmen Pen-Ek Ratanaruang bu kez de başarılı bir iş çıkartarak takip edilmesi gereken yönetmenler listeme adını yazdırdı.

!f Ankara İzlenimleri – Gezegen, İnsan: Görünmeyenler, Karanlığa Taksi

Bu yılki !f Bağımsız Filmler Festivali’nde belgesel ağırlığı epey fazlayıdı. Dünyamızın bugününden çeşitli coğrafyalardaki durumları sorgulayan Gezegen, İnsan bölümündeki filmlerin de neredeyse hepsi belgesellerden oluşuyordu. Bu bölümden Ankara’ya uğrayan filmler arasından ikisini izleme fırsatı buldum.

Görünmeyenler (Invisibles): Javier Bardem’in Sınır Tanımayan Doktorlar’ın çalışmalarından etkilenerek yapımcılığını üstlendiği bu film, beş farklı yönetmenin dünyanın çeşitli bölgelerindeki insanın içini acıtan olayları anlatan beş kısa film/belgeselinden oluşuyor. Win Wenders ve Isabel Coixet gibi isimlerin yönetmenleri arasında yer aldıkları filmde pazar payı olmadığı için tedavi edici ilaçları geliştirilmeyen hastalıklar, savaş ve benzeri dönemlerde tecavüze uğrayan kadınlar, çocuk yaşta ellerine silah verilen ve bir sadakat testi olarak akrabalarını öldürmeleri istenen çocuk askerler gibi konular anlatılıyor. Belgesel, dünyanın halini biraz takip edenler için bilinmeyen konular koymuyor ortaya belki ama bu trajedileri gerçekten yaşamış insanların ağzından dinlemenin daha etkili olduğu bir gerçek. Her ne kadar aşağıdaki fragman filmi daha neşeli gibi gösterse de izledikçe insanın boğazına bir yumru oturuyor ve ister istemez dünyada bunların da olduğunu ve muhtemelen de olmaya devam edeceğini düşünüyor.

Karanlığa Taksi (Taxi To The Dark Side): Bu yılın Oscar alan belgeseli olma özelliğini de taşıyan Karanlığa Taksi, Afganistanlı bir şöförün gözaltına alındıktan 5 gün sonra ölmesinden yola çıkarak Amerika’nın müdahale ettiği her yerde sistematik bir şekilde işkence uyguladığı yönünde bir tez sunuyor ve bunu çeşitli belgelerle destekliyor. Bu belgelerin en çarpıcıları olarak, Afgan şöförün ölüm raporunda homicide yani cinayet yazması ama ailenin İngilizce bilmemesi yüzünden ancak bir gazetecinin araştırması sonucu ortaya çıkması, Irak’ta ortaya çıkan ve medyada gördüğümüz çeşitli işkence fotoğraf ve videolarının televizyonlarda göremeyeceğimiz kadar vahimleri ve kimi resmi yazışmaların altına düşülen notlarda adeta işkenceye vize verilmesi sayılabilir. Belki de daha vahimi bu tip eylemlerin ortaya çıkmasından sonra bir kaç düşük rütbeli askerin günah keçisi olarak ilan edilerek hapse atılması. Oysa ki filmde bu askerlerle yapılan söyleşiler de var ve onlar, üstlerinin bu uygulamaların farkında olduğunu açık açık söylüyorlar. Karanlığa Taksi gerçekten çarpıcı bir belgesel, tek zayıf yanı olarak bir süre sonra aynı şeyleri tekrarlıyor olması gösterilebilir. Ancak öne sürdüğü tezlerin doğru olduğunu göstermesi açısından aynı şeylerin farklı kaynaklardan doğrulanmasının da önemli bir nokta olduğu söylenmeli.

!f Ankara İzlenimleri – !f Çocuk: Üç Haydut

Festivalde çocuk filmlerine de yer verildi. İşte çok keyifli bir tanesi:

Üç Haydut (Die Drei Räuber/The Three Robbers): Üç Haydut, Almanya’dan gelen ve zaten çok popüler olan bir çocuk kitabından uyarlanan çok sevimli ve keyifli bir çizgi film. Filmin başında yetim kaldığını gördüğümüz sevimli Tiffany’nin filme adını veren Üç Haydut ile karşılaşması ve onları bir aile gibi benimsemesi ile gelişen olayları anlatan filmde, ilk izlenimin aksine Üç Haydut gayet sevimli karakterlere dönüşürken filmin kötü karakteri yetimhanenin müdiresi oluyor. Filmi Türkçe seslendirmeli olarak izledik. Demek ki büyük ihtimalle gösterime girecek, en azından DVD’sinin çıkacağına kesin gözü ile bakılabilir. Eğer çocuğunuz yetim kalma ya da yetimhanede çocuklara kötü davranılması gibi konulardan çok etkilenmezse (ki filmin büyük bir kısmını oluşturmuyor bunlar) bu keyifli filmi izleyebilir. Ayrıca Türkçe seslendirmesi de çok başarılı. Film bittiğinde salondaki koca koca adamlar haydutların söylediği şarkıya eşlik ediyor, salonu terkederken şarkının temposu ile oynayarak merdivenlerden iniyorlardı.

!f Ankara İzlenimleri – Yaşama Sanatı: Annie Leibovitz: Objektiften Yansıyan Bir Yaşam

Festivalin Yaşama Sanatı bölümden tek bir film izlemişim:

Annie Leibovitz: Objektiften Yansıyan Bir Yaşam (Annie Leibovitz: Life Through A Lens): Bu yılki festivalde pek çok belgesel izleme fırsatı buldum. Bu da onlardan biri. Annie Leibovitz ismini, bu filmden önce özellikle Vanity Fair dergisinin her yıl sonu o yılın öne çıkan oyuncuları ile yaptığı çekimleri yapan fotoğrafçı olarak biliyordum. Halbuki bu isim yıllar boyunca belleğimize kazınmış pek çok fotoğrafın da yaratıcısı imiş. Herhalde ne ünlüsü de John Lennon vurulmadan bir kaç saat önce Yoko Ono ile birlikte çekilmiş meşhur fotoğrafı olsa gerek. Kızkardeşinin yönetmenliğini yaptığı bu belgesel Leibovitz’in Rolling Stone’da başlayıp Vanity Fair’e doğru yol alan meslek yaşamının gelişimi, ünlülerin fotoğrafları ve dergi çekimleri yanında daha sıradan insanları çektiği “sanat” fotoğrafları arasındaki denge, Susan Sontag ile olan yakın arkadaşlığı (hatta arkadaşlıktan öte aralarındaki aşk diyelim) ve onun ölüm sürecini fotoğraflaması gibi pek çok konuya değinen ve zevkle izlenen bir yapım. Çok çarpıcı bir belgesel olduğunu söylemek mümkün değil ama izledikten sonra Annie Leibovitz’in çektiği fotoğrafları görmek isteyeceğiniz kesin. Bunun için de ufak bir Google araması yeterli esasen.

!f Ankara İzlenimleri – Sesli Yaşam: Joy Division, Scott Walker: 30 Yüzyıllık Adam

Bu yılın !f Ankara festivalinde izlediğim filmler ile ilgili düşüncelerimi yavaş da olsa eklemeye devam ediyorum. Sıra Sesli Yaşam bölümünde.

Joy Division: 1976’da kurulan ve kariyerlerinde sadece 2 albüm yapmalarına karşın bir efsane niteliğine bürünen Joy Division grubunun kurulma, ünlenme ve solistleri Ian Curtis’in henüz 23 yaşındaki intiharı ile çökme sürecini (kalan elemanlar New Order adı ile müzik yapmaya devam ettikleri için tam olarak bir çökme de denemez aslında) anlatan bir belgesel karşımızdaki. Grubun hayatta kalan üyeleri ve gruba yakın insanlar ile Curtis’in sevgilisi ile yapılan görüşmeler filmin ana iskeletini oluşturuyor. Bu görüşmelerde grup üyelerinin sorulara samimiyetle cevap verdikleri belli oluyor. Curtis’in eşi ise belli ki filme röportaj vermekten kaçınmış, sadece yazılı bir kaç metin ile katkısı oluyor. Ama filme belki de asıl değerini veren görüntüler o dönemden gelen televizyon ve radyo kayıtları ile konserler sırasında izinli ya da izinsiz olarak çekilen kimi görüntüler ve Joy Division ile adı beraber anılan Manchester şehrinin o günlerden bu günlere değişimini gösteren fotoğraflar. Gruba ilgisi olanların kaçırmaması, bir rock efsanesini tanımak isteyenlerin ise mutlaka bir gözatması gereken bir film.

Scott Walker: 30 Yüzyıllık Adam (Scott Walker: 30 Century Man): Bu belgeseli izlemeden önce Scott Walker ismi bana hiç bir şey ifade etmiyordu doğrusu. Halbuki 60’larda popülerlik açısından Beatles ile karşılaştırılan The Walker Brothers grubunun solisti imiş kendisi (Walker Brothers grubunu oluşturan hiç kimsenin soyadının Walker olmadığını ve kardeş de olmadıklarını belirtmeli bu arada). Zamanla dağılan grup sonrası Walker 3 yılda 4 solo albüm çıkarmış ancak özellikle son albümü dönemine göre epey yenilikçi işler barındırsa da (belki de bu yüzden) hiç satmamış. Bunun üzerine kendi içine kapanan Walker yaklaşık 10 yıllık periyodlarda albüm çıkarmaya başlamış ve kendini deneysel bir müziğe vermiş. Yaptığı müzikte, ses üreten çok farklı materyallerden faydalanan (çöp kutusu, et parçaları vs.) Walker, enstrüman kullandığında da akortsuz gitar kullanmak gibi gibi denemelere girişmiş. Filmde gördüğümüz gibi bugün yaptığı müziğe artık müzik denemeyeceğini söyleyenler olduğu gibi Radiohead gibi onu esin kaynakları arasında gösterenler de var. Belgesel tüm bunları detaylı bir şekilde anlattığı gibi Walker ile uzun yıllar sonra ilk kez yapılmış bir söyleşiyi de içeriyor. Benim açımdan en önemli yanı, hiç tanımadığım bir ismin yaptığı müziği dinleme isteği uyandırması oldu.

!f Ankara İzlenimleri – Fantastik Filmler: Derinliklerden, Yemek Kuyruğundakilerin Acayip Öyküleri

Festival izlenimleri Fantastik Filmler kuşağından 2 animasyon ile devam ediyor.

Derinliklerden (De Profundis/From the Sea): Denizin ortasında bir ev, evde müzisyen bir kadın, denizde bir gemi, gemide tayfalar, tayfalardan biri kadının ressam olan sevgilisi ve kimi zaman sakin kimi zaman öfkeli ama her zaman zengin bir deniz. Derinliklerden, tüm bunları barındıran ama tek kelime söz içermeyen, tamamen müziklere dayalı sıradışı ve rüya gibi bir animasyon. Aslında sıradışı da değil ama Hollywood’un bilgisayarı son derece fazla kullandığı üç boyutlu animasyonlarını sıkça izlediğimiz, Avrupa’nın da Hollywood’a öykündüğü bir ortamda sıradışı gibi gözüküyor. Aslında tam da animasyonun el emeği göz nuru olduğu dönemleri hatırlatan bir film. Ayırca animasyonun sadece çocuklar için olmadığını bir kez daha hatırlatıyor. Herhangi bir çocuk bu filmde son derece sıkılacak ama klasik müzik sever bir yetişkin pek keyif alacaktır.

Yemek Kuyruğundakilerin Acayip Öyküleri (Tachiguishi Retsuden/The Amazing Lives of the Fast Food Grifters): Tek kelimeyle (daha doğrusu tek cümleyle); festivalin en büyük hayal kırıklığı. Unutulmaz Ghost In the Shell’in yönetmeni Mamoru Oshii, kendi geliştirdiği yeni bir animasyon tekniği ile çektiği bu filminde 2. Dünya Savaşı’ndan günümüze Japonya’nın geçirdiği değişimi, sokaklardaki yemek büfelerinin müdavimleri üzerinden anlatıyor. Farklı animasyon tekniği ve bir tarihi anlatmakta bulunan yol için peşinen bir alkış. Ama film boyunca sürekli konuşan dış ses bir süre sonra fazlası ile yıpratıcı ve yorucu oluyor ne yazık ki. Altyazı takip etme çabasından perdeye yansıyanları takip etmek mümkün olamıyor. Zaten perdeye yansıyanlar da animasyon tekniğine alıştıktan sonra tekdüze ve sıkıcı hale geliyor. Biraz daha az geveze bir film olsa, bir kısa film, hatta kısa film serisi olarak başarılı olabilirmiş ama bu film için 104 dakikalık bir süre çok uzun doğrusu.

!f Ankara İzlenimleri – Keş!f: Canım, Pembe, 3×3

!f Ankara izlenimlerine bu sene ilk kez festivale eklenen Keş!f bölümü ile devam ediyorum. Bu bölümdeki filmler aynı zamanda yarışmaya da katıldılar.

Canım (Darling): İsveç sinemasının taze bir örneği olan Canım, genç, güzel, havalı, soğuk ama etrafı arkadaşlarla dolu ve üst sınıfa mensup bir kadınla, orta yaşlı, sıradan, sevecen fakat yalnız ve orta sınıfa mensup bir adamın hayatlarının bir döneminde yaşam çizgilerinin kesişmesini anlatıyor. Belli ki yönetmen özellikle üst sınıfa dahil insanlar arasındaki arkadaşlığın ne kadar sahte olduğuna vurgu yapmış ve esas olan yalnızlıktır demiş adeta. Bunu yapaken de özellikle bu iki karakterin yaşamlarındaki benzerlik ve farklılıklara dikkat çekmiş. Filme kötü sıfatını yakıştırmak mümkün değil ama benzerlerini çok izlediğimiz ve ayırt edici bir tarafı olmayan bir film. Hele ki adı Keş!f olan bir bölüm için gayet de sıradan bir film olarak buldum. Bu arada başroldeki Michelle Meadows’un da gerçekten çok güzel bir kadın olduğunu eklemek lazım. Filmi izlemek için yeter sebep olabilir belki de.

Pembe (Roz/Pink): Keş!f bölümünün en iyi film ödülünü alan Pembe, bir takım yan öyküleri kenarda bırakırsak, 20’li yaşların başındaki bir adamla, 10’lu yaşların başındaki bir kızın arasındaki çok güçlü dostluğu, o dostluğun tehlikeli bir aşka dönüşmesi ihtimalini de gözardı etmeyerek güçlü bir duyarlılıkla anlatıyor. Her iki karakterin de kendi iç dünyalarında yaşadıkları ve bunu dışarıya yansıtma biçimleri, koca dünyada bir tek birbirlerinden gerçek desteği bulabilmeleri başarılı bir şekilde anlatılmış. Özellikle kızın kendine yarattığı dünya ayrıca ilgi çekici. İyi bir film olduğu kesin ama beni çok fazla etkilediğini de söyleyemem. Ancak festival takipçilerinden hayatlarında izledikleri en iyi 5 filmden biri olduğunu söyleyenler olduğunu da duyduğumu eklemeliyim.

3×3 (The Nines): Go, Big Fish, Corpse Bride gibi dikkat çekici filmlerin ve Charlie’s Angels gibi sabun köpüğü filmlerin senaryo yazarı olarak tanınan John August bu ilk uzun metrajlı yönetmenlik denemesinde aynı oyuncuları kullanarak üç farklı öykü anlatıyor. Ryan Reynolds, Hope Davis ve Melissa McCarthy bu üç hikayenin de baş oyuncuları ama film izlenince görüleceği gibi bu üç hikaye birbirinden bağımsız değil. Film hakkında ne dense spoiler olacağı için çok fazla açıklamak şu noktada doğru değil. Ancak kafa yoran ilginç bir hikayesi olduğunu söylemek gerek. Ancak sonda bağlanış şeklinin biraz basit olduğunu da eklemeli. Ayrıca August iyi bir fikir bulmuş ama yönetmenliği yine başkasına bıraksa çok daha iyi bir film çıkabilirmiş ortaya. Yine de özellikle bu tip gizem filmlerinden hoşlananlar için izlenmesi gereken bir film.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 276.261 hits
Mart 2008
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: