14 Mar 2008 için arşiv

!f Ankara İzlenimleri – Nöbetçi Sinema: Ölüm Defteri 1, Ölüm Defteri: Son İsim

Bu yılki !f Ankara izlenimleri Nöbetçi Sinema bölümü ile sona eriyor. Sırada Ankara Film Festivali var. Geceyarısı Sineması da denebilecek bu bölümde birbirinin devamı olan iki film izledik.

Ölüm Defteri 1 (Desu Nôto/Death Note); Ölüm Defteri: Son İsim (Desu Nôto: The Last Name/Death Note: The Last Name): Meşhur Japon manga ve animesi Ölüm Defteri’nin sinema uyarlaması olan bu iki filmin yönetmenleri, senaryo yazarları ve oyuncuları aynı olduğuna ve muhtemelen beraber çekildiklerine göre tek bir film olarak bahsetmek daha doğru olacak. Toplam süresi 4.5 saati bulan filmlerin konusunu temel olarak şöyle özetlemek mümkün. Ortada bir (ya da bir kaç) ölüm defteri var. Bu deftere adı yazılan kişi ölüyor, gerekirse ölüm şekli detaylı bir şekilde tanımlanabiliyor. Bu deftere bir şekilde sahip olan Light Yagami, Kira takma adıyla deftere suçluların adını yazarak onları öldürüyor ve kendince dünyayı temiz bir yere dönüştürmeye çalışıyor. Ancak polis açısından onun yaptığı da cinayet olduğu için onun peşine düşüyorlar. Bu sırada da gizemli dedektif L’den yardım alıyorlar. L uzun süre filmde gözükmüyor, gözükünce de zaten sinema tarihindeki en tuhaf dedektiflerden biri çıkıyor ortaya. Zaten film bir süre sonra Kira ve L arasındaki satranç maçına dönüşüyor adeta. Filmin bir manga/anime uyarlaması olduğu çok belli. Bunu bilmeyen biri bile ölüm tanrılarının tasarımından, L karakterinin duruşundan ve filmdeki kadın karakterlerden çok rahatlıkla tahmin edebilir. Çok önemli filmler değiller belki ama türü sevenlerin keyifle izleyebileceği filmler. Asıl önemlisi eğer animeleri izlenmemişse, bir an önce bulup izlemeliyim hissi uyandırıyor.

!f Ankara İzlenimleri – Gökkuşağı: Mavi Olmadan Kırmızı, Dorian Gray’in Portresi

!f Bağımsız Filmler festivali eğer yanılmıyorsam ilk yılından beri eşcinsel temalı filmlere Gökkuşağı adında bir bölüm ayırıyor. Bu yıl bu bölümde yine ilgi çekici filmler vardı. Bunlardan izlediğim ikisi şunlar:
Not: youtube’a erişim yine engellendiği için film fragmanlarını koyamıyorum. Belki daha sonra…

Mavi Olmadan Kırmızı (Red Without Blue): Bu yılki festivalde eksikliğini hiç hissetmediğimiz belgesellerden bir diğeri de Mavi Olmadan Kırmızı. Filmin en başında, zamanın basit video kameraları ile çekilen görüntülerle Farley ailesini Mark ve Alex isimli ikizleri ile mutlu bir çekirdek aile portresi çizerken görüyoruz. Aradan yıllar geçip ikizlerin artık genç birer birey oldukları şu anki hallerine baktığımızda durum şu. Alex artık tam bir kadın görünümünde ve Clair adını almış, artık tek düşüncesi cinsiyet değiştirme ameliyatı olup tamamen kadın olmak. Mark ise kadın görünümünü benimsememiş ama eşsinsel olduğunu açıklamış. İki kardeş bir süre önce beraberce bir intihar girişiminde bulunmuş. Anne ve baba ayrılmış. İşin ilginci anne de artık başka bir kadınla yaşıyor ama eşsinsel olmadığını, aralarında cinsel bir ilişki de olmadığını sadece birlikte yaşadıklarını ve çok iyi dost olduklarını söylüyor. Bu arada Farley ailesinin genel olarak koyu dindar bir aile olarak bilindiğini de eklemek gerek. Film bu enterasan aileyi ikizlerin okudukları okullardan evlerine geri dönmelerinden Clair’in ameliyatına kadar geçen süre boyunca izliyor. Herhangi bir kurmaca filmde görsek abartılı gelebilecek bu aileyi izlemek gerçekten ilginç bir deneyim. Film boyunca hoşgörü ve anlayışın önemine de tanıklık ediyor, ikizlerin ihtihar noktasından kendileriyle barışık bir hayata doğru ilerlemelerini de görüyoruz. Geleceğin ne getirip ve götüreceği yine de bilinmez tabii ki.

Dorian Gray’in Portresi (The Picture of Dorian Gray): Oscar Wilde’ın bu meşhur eserini günümüz New York’una taşıyan bu filme kötü demek içimden gelmiyor. Belli ki yönetmen Duncan Roy muhtemelen dijital kamera ile çektiği filmini video-art sınırlarında dolaştırarak farklı bir sinema anlayışı denemiş. Kimi zaman konunun akışını bölen ve perdenin tümünü kaplayan yazılar, kimi zaman onlarca parçaya bölünmüş ve her parçada bazen farklı bazen aynı imajı izlememiz ve film karakterlerinin yanısıra seyirciyi de Dorian Gray’in o cinsiyetler üstü güzelliğine hayran bırakma çabası hep farklı sinema dili nedeniyle takdir edilmesi gereken unsurlar. Ama kişisel olarak filmin içine hiç giremediğimi ve sıkıldığımı belirtmeliyim. Ama film çıkışı çok sevenlerinin olduğunu da duydum. Oscar Wilde’ın eserinin ne şekilde güncelleştirildiğini merak edenler izleyebilirler.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.540 hits
Mart 2008
P S Ç P C C P
« Şub   Nis »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: