Posts Tagged 'Gezici Festival'



Gezici Festival 2014 İzlenimleri – 1. Gün: Kültür Katedralleri

Gezici Festival’in ilk gününde sadece bir film izleme fırsatı buldum. Altı kısa film de diyebiliriz aslında:

Kültür Katedralleri (Cathedrals of Culture):

Kültür Katedralleri (Cathedrals of Culture)

Bambaşka tarzları olan 6 yönetmenin dünyanın farklı köşelerindeki 6 tanınmış binayı ele alarak çektikleri Kültür Katedralleri, Gezici Festival’in merakla beklenen filmlerden biriydi. Wim Wenders’in öncülüğünde bir televizyon projesi olarak başlayan yapımda her yönetmen ele aldığı binaya yarım saate yakın bir süre ayırarak, 3D’nin olanaklarını da kullanarak anlatmışlar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu bölümlerin hepsini arka arkaya izlemek üç saate yakın sürünce sonlara doğru insanın dikkati dağılıyor. Belki de bu yüzden filmin ilk üç bölümünü daha fazla sevdim. Her bölüme kısaca bakmak gerekirse:

Berlin Filarmoni (Wim Wenders): Wenders muhtemelen kendisinin de sık sık gittiği bir binayı, Berlin Filarmoni Orkestrası’nın binasını seçmiş kendine. Daha en baştan itibaren bina bizimle konuşmaya başlıyor. Bu yönüyle geçtiğimiz Ankara Film Festivali’nde belgesel bölümünde yarışan Çupriya’yı hatırlattı. O filmde de Tuncel Kurtiz bir köprü olarak bizimle konuşuyordu. Belgeselin bölümleri arasında binanın yapılış tarihine, mimarisine ve mimarına en çok eğilen bölüm bu belki de. Film boyunca bina (ve Wenders elbette) bize mimari özelliklerini, tarihçesini ve mimarını ne kadar sevdiğini anlatıyor. Binanın görkemli koridorları ve yüzlerce koltuğu arasında dolaşırken etkilenmemek mümkün değil. Bugün benzer amaçlı farklı binalarda gördüğümüz performansın seyircilerin ortasında gerçekleştiği tarzın ilk örneklerinden biri olarak da dikkat çekiyor. Seyirciler orkestrayı çok farklı yerlerden görüp, farklı algılayabiliyorlar. Film bunu farklı sınıflardan insanların bir arada yaşadığı bir ütopya olarak önümüze sunuyor. Bir anlamda doğru, ancak o farklı sınıflardan insanlar, biletlere ne kadar farklı para ödüyorlar acaba diye de merak etmeden duramadım…

Kültür Katedralleri (Cathedrals of Culture)

Rusya Ulusal Kütüphanesi (Michael Glawogger): Bu yıl içinde kaybettiğimiz Michael Glawogger’ın Rusya Ulusal Kütüphanesi ile ilgili çektiği bölüm hem film, hem mekân olarak en çok ilgimi çeken bölüm oldu sanırım. Öncelikle film boyunca duyduğumuz dış ses, belgeselin diğer bölümlerinde olduğu gibi bize mekânı tanıtmaktan ziyade mekândaki kitapların sesleri niteliğinde. Glawogger, bölüm boyunca Rus edebiyatının önemli örneklerinden ve İncil’den pasajları kullanmış. Bu da filme ayrı bir derinlik katmış. Kütüphanedeki rafların arasındaki dar boşluklarda salınan kamera, üç boyutun da etkisi ile bu kültür dolu mekânın daracık boşluklarını da hissettiriyor. Filmin başında ve sonunda sokaklara çıkan kamera da kütüphanenin modernliğin ortasında geleneksel bir yapı olduğunu gösteriyor (1795’de yapılmış bir binadan söz ediyoruz). Aslında o tozlu, nemden kabarmış ama insanın okumaya doyamayacağı kitaplar da günümüzün dijital çağında tam da bu konumda. Belli ki kütüphane eskisi kadar kullanılmıyor ama o görkemli yapısı ile kendisini keşfetmek isteyenlere kapısı her zaman açık.

Kültür Katedralleri (Cathedrals of Culture)

Halden Hapishanesi (Michael Madsen): Kültür Katedralleri isimli bir filmde bir hapishanenin konu edilmesi tuhaf karşılanabilir. Zaten yönetmen Madsen’ın da bu mekânı bir kültür yuvası olarak göstermek gibi bir niyeti yok. Daha en başta yaptığı alıntıda belirtildiği gibi fabrikaların, okulların, hastanelerin de yapı olarak hapishaneye benzediğini vurguluyor aslında. Bu anlamda filmin en ilgi çekici bölümlerinden biri. Hapishanenin farklı bölümlerinde yavaş yavaş gezinen kamera adeta hapishanenin ne kadar huzurlu bir yer olduğunu vurguluyor. Tecrit hücresinin içinde gördüğümüz şiddet kalıntıları dışında bu yüksek güvenlikli hapishaneyi huzur verici bir tatil köyü olarak görmek bile mümkün. Ama son saniyedeki ufak bir dokunuş izlediğimizin ne kadar gerçek olduğunu da bize sorgulatılıyor. Film boyunca bize eşlik eden dış ses ise bu kez bize Wenders’in bölümündekine benzer şekilde yaklaşıyor ama bina tek bir varlık olarak değil de ayrı bölümler olarak konuşuyor bizimle (hapishaneyi dış dünyadan ayıran duvarlar ayrı bir kişi, tecrit hücresi ayrı bir kişi, mahkûmların aileleri ile görüşebildikleri kulübe ayrı bir kişi gibi). Sesini duyduğumuz kişinin hapishanenin psikiyatrı olması da ilginç bir not.

Kültür Katedralleri (Cathedrals of Culture)

Salk Enstitüsü (Robert Redford): Doğrusunu söylemek gerekirse beni en hayal kırıklığına uğratan bölüm bu oldu. Redford, arşiv görüntüleri ve mekânda çalışanlarla yapılan söyleşilere başvurarak daha klasik bir belgesele imza atmış. Dış sesi de yabana atmasa da onun kullanımı da diğer bölümlerdeki kadar yenilikçi değil. İşin bir de şu yönü var. Konu edilen bina ilgimi çekseydi bunlar çok da sorun olmayabilirdi. Bu satırları okuyan mimarlar kızmasınlar ama her ne kadar çalışanlar, bu bina bize büyük motivasyon sağlıyor dese de ortadaki geniş bir boş alan dışında fazlasıyla beton yığını halinde bir yapı olarak algıladım.

Kalan iki bölümden çok detaylı söz etmeyeceğim. Başta da belirttiğim gibi belki de artık fazlaca uzamış olması dolayısıyla çok dikkatimi toplayamadığım bölümler oldu. Margreth Olin, Oslo Opera Binası’nı ziyaretçileri ile birlikte nefes alıp veren bir bina olarak önümüze getirirken, Karim Ainouz’un yönetmenliği üstlendiği Paris’te yer alan Pompidou Merkezi, pek çok sanat dalını bir araya getiren bir merkez olarak dikkat çekiyor. 40 yıllık bir bina olmasına rağmen modern bir görüntü çizen Pompidou Merkezi, keşke bizde de böyle çok yönlü bir mekân olsa dedirtti.

Gezici Festival Başladı

gezici_acilis_2014_1

Bu yıl 20’nci yaşını kutlayan Gezici Festival, 27 Kasım akşamı Rahmi Koç Müzesi Divan Çengelhan’da düzenlenen açılış kokteyli ile başladı. 28 Kasım – 8 Aralık tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival için düzenlenen geceye; T.C. Kültür Bakanlığı, Çankaya Belediyesi ve elçilik temsilcilerinin yanı sıra yazar Murathan Mungan, oyuncular Derya Alabora, Taner Birsel, Şebnem Hassanisoughi, yönetmen Reis Çelik ve Baba Zula grubunun solisti Murat Ertel katıldı. Birçok sinema emekçisinin ve sinemaya gönül veren Gezici Festival dostlarının da yer aldığı gecede, basın mensupları da hazır bulundu.

Gecenin sunuculuğunu Derya Alabora, Taner Birsel, Şebnem Hassanisoughi ve Murat Ertel yaptı. Gezici Festival’in bugüne kadar toplam 5 ülke ve 23 şehre giderek, 56 bin 872 kilometre yol katettiğini, 1995’ten bu yana dünya ve Türkiye sinemasının en yeni örneklerini izleyicisiyle buluşturduğunu söyleyen Derya Alabora’nın ardından söz alan Taner Birsel ve Şebnem Hassanisoughi ise festivalin düzenlenmesinde ve sesini duyurmasında desteklerini esirgemeyen kurumlara ve basın kuruluşlarına teşekkür etti.

Gecede Punctum Creative Productions’ın hazırladığı festival fragmanı ve klibinin ardından, bu yıl “20 Yılın En İyi Kısaları” bölümünde gösterilecek Teşekkürler isimli kısa film gösterimi yapıldı. Sekiz dakikalık Belçika yapımı film, tüm salonu kahkahaya boğdu.

4 Aralık tarihine kadar Ankara Kızılay Büyülü Fener Sineması ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gösterimleri devam edecek festival, 3-7 Aralık’ta Eskişehir’e ve 5-8 Aralık’ta da Sinop’a konuk olacak.

Osmanlı Filmleri ve CANAN Gezici Festival’de

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 20’nci yılında da özel bölümleri ve konuklarıyla seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor. 28 Kasım – 8 Aralık 2014 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan yola çıkacak. 28 Kasım – 4 Aralık’ta başkentteki gösterimleri devam ederken, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nin katkılarıyla, 3 – 7 Aralık tarihleri arasında Eskişehir’e konuk olacak. Gezici Festival yolculuğunu, Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla, 5 – 8 Aralık’ta Sinop’ta tamamlayacak.

Sinemanın seçkin örneklerini Türkiye’nin değişik kentlerindeki sinemaseverlerle buluşturmak ve Türkiye sinemasını dünyaya tanıtmak için tam 20 yıldır yollarda olan, bugüne kadar toplam 5 ülke ve 23 şehre giderek, 56 bin 872 kilometre yol kateden Gezici Festival, klasikleşen bölümlerinin yanı sıra özel bölümleri ve konuklarıyla da dikkat çekiyor.

Osmanlı’dan Manzaralar

Gezici Festival’in bu yılki özel bölümlerinden biri olan “Osmanlı’dan Manzaralar,” Osmanlı topraklarında 1896-1922 yılları arasında, farklı sinemacılar tarafından çekilen ve çeşitli arşivlerde bulunan filmleri gün yüzüne çıkarıyor.  Bir zamanlar imparatorluğun parçası olmuş ülkeler tarafından genellikle göz ardı edilen bu filmler, Osmanlı’ya ve sinema tarihine farklı bir gözle bakmayı sağlıyor. Amsterdam’daki Eye Film Institute’tan küratör Elif Rongen Kaynakçı’nın derlediği filmler, turist rehberi niteliğindeki manzara görüntülerinden etnografik gözleme kadar çok farklı ve geniş bir yelpaze sunuyor. 2 Aralık Salı günü,  Çankaya Belediyesi’nin katkılarıyla Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde ücretsiz yapılacak gösterim, canlı müzik eşliğinde gerçekleşecek ve filmleri gün yüzüne çıkaran ekibin üyeleri Elif Rongen Kaynakçı ve akademisyen Nezih Erdoğan da izleyicilere bilgi verecek.

Uyandıran Masallar

Türkiye’de güncel sanat ve sinema arasında bir köprü kurmayı hedefleyen ve geçtiğimiz yılki programında Köken Ergun sergisinin yanı sıra sanatçının video çalışmalarına da yer veren Gezici Festival, 20’nci yılında da video sanatı örneklerini sinema izleyicisiyle buluşturuyor. Festival bu yıl, güncel sanat alanının önemli isimlerinden CANAN’ın video çalışmalarına yer veriyor. “Uyandıran Masallar” başlıklı seçkide, CANAN’ın toplumsal cinsiyet, iktidar ve şiddet konularını ele alan üç videosu yer alıyor. İstanbul Bienali’nde sergilenen İbretnüma (2009); fotoğraf, minyatür ve kolaj görüntüleriyle oluşturulmuş bir animasyon çalışması olarak dikkat çekiyor.Vak Vak Ağacı (2010) ise söz konusu ağaca dair mitolojik hikayeyi, 1980 askeri darbesi eksenindeki anı ve belgelerle birleştiriyor. Sanatçının son video çalışması olan Hezeyan (2013), yalnızlığın modern dünyadaki tezahürünü takıntılı bir aşk hikâyesi üzerinden ele alıyor. “Uyandıran Masallar” seçkisi, 29 Kasım Cumartesi günü Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde izlenebilecek. Seyirciler gösterimin ardından, Galeri Siyah Beyaz’da akademisyen Tuğba Taş’ın moderatörlüğünde gerçekleştirilecek CANAN söyleşisine de katılabilecek.

Festival kapsamında, CANAN’ın eserlerinden oluşan bir sergi de Gezici Festival ve Galeri Siyah Beyaz işbirliği ile 28 Kasım – 10 Aralık tarihleri arasında sanatseverlerin beğenisine sunulacak. “Yalvarırım Bana Aşktan Söz Etme” adlı sergi aynı zamanda, sanatçının Ankara’daki ilk sergisi olma özelliğini taşıyacak. Sergide CANAN’ın; “İbretnüma”, “Hezeyan”, “Yalvarırım Bana Aşktan Söz Etme”, “Çeşme” ve “Nazar Değdi Dünyama” çalışmaları yer alacak.

Gezici Festival’in 20’nci Yıl Teması “Sinema Aşkına!”

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 20’nci yılını “Sinema Aşkına!” teması ile kutlamaya hazırlanıyor. 28 Kasım – 8 Aralık 2014 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, Ankara’dan yola çıkacak. 28 Kasım – 4 Aralık’ta başkentteki gösterimleri devam ederken, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nin katkılarıyla, 3 – 7 Aralık tarihleri arasındaEskişehir’e konuk olacak. Gezici Festival yolculuğunu, Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla, 5 – 8 Aralık’ta Sinop’ta tamamlayacak.

Dünya ve Türkiye sinemasının seçkin örneklerini yurdun değişik kentlerindeki sinemaseverlerle buluşturmak ve Türkiye sinemasını dünyaya tanıtmak için tam 20 yıldır yollarda olan Gezici Festival, bugüne kadar toplam 5 ülke ve 23 şehre giderek, 56 bin 872 kilometre yol katetti. Sinema sevdasıyla 20 yıldır kent kent dolaşan festivalde, bu yıl aynı tutkuyla sinema yapan yönetmenlere özel bir bölüm ayrıldı. “Sinema Aşkına!” sinemaya duyulan aşkın hiç bitmediğinin birer kanıtı olan ve sinema tutkusunu konu alan filmleri bir araya getiriyor.

Amatör (Camera Buff)

Usta yönetmen Krzystof Kieslowski Amatör’de (Camera Buff), kamerasına giderek daha çok bağlanan ve dün- yaya yalnızca vizörden baktığı için çevresindekileri yitiren bir sinemasevere odaklanıyor. Hayat ya da sinema ikileminin bir yansıması olan filmde, çocuğunun doğumu öncesinde onu filme çekebilmek için bir kamera alan ancak kendisini film çekmenin büyüsüne kaptırıp, elindekileri yavaş yavaş kaybetmeye başlayan bir adamın hikayesi anlatılıyor. Çektiği her filmle bir anlatım aracı olarak sinemanın sınırlarını zorlayan Jean-Luc Godard, son filmi Dile Veda (Goodbye to Language) ile bu kez dijital ve üç boyutlu sinemanın, Hollywood’un ufkunun çok ötesinde, derin ve çok boyutlu bir anlatıya imkan sağlayabildiğini kanıtlıyor. Her şeyin düzensiz bir sırayla cereyan ettiği film; görsel, sinematik ve akıllara durgunluk veren üç boyutlu bir keyif sunuyor. Sinemanın olanakları üzerine bir güncel deneme olarak öne çıkan Yael Andre imzalı, Diktatör Olduğumda (When I Will Be Dictator), bir zamanlar amatör sinemacıların gözdesi olan Süper 8 formatındaki görüntüler aracılığıyla kurgulanan hikayesi ile dikkat çekiyor. Bir bilim kurgu belgeseli niteliğindeki film, sinemada gerçeklik ve kurmaca arasındaki ilişkiyi sorguluyor.

İlk Film (The First Movie)

Kamerayı yetişkinlerin dünyasından çocuklarınkine taşıyan eleştirmen ve yönetmen Mark Cousins İlk Film’de (The First Movie), savaşla büyüyen ve daha önce hiç film görmemiş çocukların sinemayla tanışmasını perdeye yansıtıyor. Kuzey Irak Kürt Bölgesi’ndeki Goptapa’ya ziyaretini kaydeden Cousins’ın filmi; yer yer belgesel, yer yer kompozisyon, yer yer çağdaş günce niteliğinde bir yapım olarak seyirciyle buluşuyor. Cem Kaya’nın, bu yıl Locarno Film Festivali’nde prömiyerini yapan filmi Motör Nam-ı diğer Remake, Remix, Ripoff, 60’lı ve 70’li yılların popüler Türk sinemasının tutkulu emektarlarını yakından tanımayı sağlıyor. Film, Yeşilçam döneminde dolaylı ya da dolaysız yollardan yabancı filmlerden etkilenmiş yapımcıları, yönetmenleri ve bu etkileşimin doğurduğu sonuçları sinemaya aktarıyor. Başkalarından alınan bir fikri kendine ait bir yapı içinde dönüştürürken ortaya çıkan yeniliklere odaklanan film, etkileşimin kültürel faaliyet olarak çok önemli olduğunu ve yaratıcılığın temelinde taklit etmenin var olduğunu vurguluyor. Hayranlık duyduğu yönetmenin yerini almaya çalışan bir sinemaseverin gerçek hikayesinden yola çıkarak filme alınan Yakın Plan (Close-Up), aşkın nasıl saplantıya ve yanlışlıklar komedisine dönüşebileceğini gözler önüne seriyor. Yönetmenliğini Abbas Kiarostami’nin yaptığı film, kendini ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf olarak tanıtıp, Tahranlı üst sınıf bir ailenin içine yavaşça sızan Sabzian adında, işsiz İranlı bir adama karşı açılmış bir davayla başlıyor. Sabzian’ın aileyle geçirdiği sürece ait kesitler, kamera önünde eksiksiz canlandırılıyor ve seyirci gördüğünün ne kadarı gerçek ne kadarı kurgu asla emin olamıyor. Kiarostami’nin bu klasik yapıtını kendi işlettiği sinemada gösterime sokma hikayesini anlatan Nanni Moretti’nin kısa filmi Yakın Plan’ın Galası (Opening Day of Close-Up) da Yakın Plan ile birlikte gösterilecek. Bu kısa film, Moretti’nin meslektaşına ve anaakım-dışı sinemaya bir saygı duruşu niteliğinde.

Gezici Festival 20’nci Yılında Murathan Mungan’ı Ağırlıyor

Murathan Mungan

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 20’nci yılında Murathan Mungan’ı ağırlıyor. 28 Kasım – 8 Aralık 2014 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan yola çıkacak. 28 Kasım – 4 Aralık’ta başkentteki gösterimleri devam ederken, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nin katkılarıyla, 3 – 7 Aralık tarihleri arasında Eskişehir’e konuk olacak. Gezici Festival yolculuğunu, son üç yıl kendisine coşkulu bir şekilde ev sahipliği yapan Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla, 5 – 8 Aralık’ta Sinop’ta tamamlayacak.

Sinemanın seçkin örneklerini Türkiye’nin değişik kentlerindeki sinemaseverlerle buluşturmak ve Türkiye sinemasını dünyaya tanıtmak için tam 20 yıldır yollarda olan Gezici Festival, bugüne kadar toplam 5 ülke ve 23 şehre giderek,56 bin 872 kilometre yol katetti. 1995’ten bu yana dünya ve Türkiye sinemasının en yeni örneklerini izleyicisiyle buluşturan Gezici Festival seyircisini, 20’nci yılda da birçok sürpriz bekliyor. Klasikleşen bölümlerinin yanı sıra özel bölümleri ve konuklarıyla da her yıl dikkat çeken festival bu yıl Murathan Mungan’ı ağırlıyor.

Murathan Mungan’ın seçtikleri: “Gerçeğe Açılan Üç Kapı”

Önceki yıllarda Zeki Demirkubuz, Tuncel Kurtiz ve Barış Bıçakçı’nın seçtiği filmleri sinemaseverlerle buluşturan festival, bu yıl Murathan Mungan’ın özel seçkisini “Gerçeğe Açılan Üç Kapı” bölümünde gösteriyor. Sinema üzerine yazarak da düşünen Mungan, bu bölümde gerçekle olan ilişkimizi sinema aracılığıyla sorguluyor; “Fotoğrafta ne görmek istiyoruz?” Blow Up (Michelangelo Antonioni, 1966), “Ne duymak istiyoruz?” The Conversation (Francis Ford Coppola, 1974) ya da “Hangi hikayeye inanmak istiyoruz?” Rashomon (Akira Kurosawa, 1950). “Gerçeğe Açılan Üç Kapı,” gerçeklik algısı ve hakikatin doğasına olduğu kadar, genel anlamda insanlık durumuna dair bir düşünce egzersizi. Aynı zamanda sinemayı tutkuyla seven bir yazarın, ‘hakiki’ sinemaya daveti.

Blow Up

Usta yönetmen Michelangelo Antonioni’nin filmi Cinayeti Gördüm (Blow Up), varlıklı ve ünlü bir moda fotoğrafçısı olan Thomas’ın, meçhul bir cinayetle olan ilişkisini konu alıyor. Bir parkta şans eseri çektiği fotoğrafı büyütüp incelediğinde silahlı bir adamı ve yerde yatan cesedi fark eden Thomas, bir suça tanıklık ettiğini anlıyor ve cinayeti kanıtlamaya çabalıyor. 1960’ların en özgün yapıtlarından biri olarak kabul edilen filmin arka planında, gerçeklik ve gerçeklik algısı sorgulanıyor.

The Conversation

Francis Ford Coppola’ya 1974’te Altın Palmiye kazandıran Konuşma (The Conversation), ünlü yönetmenin en çarpıcı filmlerinden biri olarak öne çıkıyor. İleri teknolojiyi kullanarak dinleme ve izleme yapan özel dedektif Harry Caul’un obsesif kişiliği ve karmaşık iç dünyasını sinemaya aktaran filmde, genç bir çifti takip etme görevi verilen Harry, olaya giderek sadece bir ‘iş’ olarak bakamamaya başlıyor. Çifti izlerken kaydettiği konuşmalarda duyduklarından etkilenen Harry, zamanla paranoyaya kapılıyor.

Rashomon

İnsanoğlunun zaafları üzerine kurulu örgüsüyle ‘gerçek’ denen şeyin göreceliğine vurgu yapan Rashomon, 12’nci yüzyıl Japonya’sında geçiyor. Film, karısıyla birlikte ormandan geçerken öldürülen bir adam, tecavüze uğrayan karısı ve olayla ilgili farklı insanların anlattığı birbiriyle çelişen hikayeler üzerinden gerçekliği sorguluyor. Herkesin ‘gerçeği’nin farklı olduğu filmin yönetmen koltuğunda ise Akira Kurosawa oturuyor.

Gezici Festival 20’nci Yılını Kutlamaya Hazırlanıyor

20. Gezici Festival

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 20’nci yılını kutlamaya hazırlanıyor. 28 Kasım – 8 Aralık 2014 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan yola çıkacak. 28 Kasım – 4 Aralık’ta başkentteki gösterimleri devam ederken, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nin katkılarıyla, 3-7 Aralık tarihleri arasında Eskişehir’e konuk olacak. Gezici Festival yolculuğunu, son üç yıl kendisine coşkulu bir şekilde ev sahipliği yapan Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla, 5 – 8 Aralık’ta Sinop’ta tamamlayacak.

Sinemanın seçkin örneklerini Türkiye’nin değişik kentlerindeki sinemaseverlerle buluşturmak ve Türkiye sinemasını dünyaya tanıtmak için tam 20 yıldır yollarda olan Gezici Festival, bugüne kadar toplam 5 ülke ve 23 şehre giderek, 56 bin 872 kilometre yol katetti. 1995’ten bu yana dünya ve Türkiye sinemasının en yeni örneklerini izleyicisiyle buluşturan Gezici Festival seyircisini, 20’nci yılda da birçok sürpriz bekliyor. Klasikleşen bölümlerinin yanı sıra özel bölümleri ve konuklarıyla da her yıl dikkat çeken festivalde, bu sene de sinema üzerine söyleşiler ve çeşitli atölye çalışmaları yer alacak. İlk yılından beri Gezici Festival’i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün ve eğlenceli afişler sunan Behiç Ak, 20’nci yılda da hazırladığı afişle Gezici Festival’e desteğini sürdürüyor.

Gezici Festival 2013 İzlenimleri –7. Gün: Kimsenin Kızı, Soğuk, Muhteşem Güzellik

Kimsenin Kızı (Nugu-ui ttal-do anin Haewon / Nobody’s Daughter Haewon):

Hong Sang-soo, son yıllarda festivallerde sıkça karşımıza çıkan bir yönetmen. Yeni filmi Kimsenin Kızı‘nı Gezici Festival’de izledik. Bu kez annesi Kanada’ya gidecek olan Güney Koreli bir kız olan Haewon’un düşle gerçek arasındaki hikâyesini getiriyor karşımıza. Genellikle kadın-erkek ilişkileri üzerine yönelen yönetmenin belirgin bir tarzı var. Çok hareket etmeyen uzun planları içinde zoom in ve outları hemen dikkat çekiyor. Karakterleri ve kurduğu hikâyeler de çok sade. Çeşitli nedenlerle filmleri içinde aynı ya da birbirine çok benzer sahneleri ve aynı diyalogları birkaç kez kullanıyor. Hatta filmlerinde aynı karakterleri kullanmasa bile bazen o kadar benzer özellikleri var ki bazıları eski karakterlerin devamı gibiler. Örneğin bu filmindeki yönetmen karakteri iki yıl önce yine Gezici Festival’de gösterilen Onun Geldiği Gün (Book Chon Bang Hyang / The Day He Arrives) filmindeki yönetmen karakterinin bir çeşitlemesi adeta (aslında isimleri de aynı olduğuna göre belki de aynı karakter). Hem o film, hem de Bambaşka Bir Ülkede (Da-reun na-ra-e-seo / In Another Country) filmleri için çok tarzım olmadığını söylemiştim zamanında. Aynı şey Kimsenin Kızı için de geçerli. Ama Haewon’u canlandıran Jeong Eun-Chae’nin oyunculuğundaki samimiyet filmi seyre değer kılmayı başarıyor. Yönetmenin önceki filmlerini ve tarzını sevenler zaten kaçırmasın.

Soğuk:

Uğur Yücel, Benim Dünyam‘da potansiyelinin altında bir iş çıkarmıştı. Daha önce çektiği ama hala gösterime giremeyen Soğuk da tam tatmin etmiyor belki ama çok daha iyi. Yeşilçam’ı seven bir yönetmen olarak bu kez dengeyi tutturuyor ve Yeşilçam sinemasında görebileceğimiz karakterleri günümüz sinemasına taşımayı başarıyor. Kadın karakterler (özellikle Türk kadınlar) biraz fazla klişe olsa da erkek karakterler gayet başarılı çizilmiş. Karısını sevse ve değer verse de bir Rus kadına tutulan adam ve maço ve çapkın görünümü altında iktidarsızlığını gizleyen kardeşi başarılı. Türk kadınların tersine üç Rus kız kardeş de en başta fazla yüzeysel gözükseler de film ilerledikçe daha oturmuş karakterler haline dönüşüyorlar. Ve evet, Üç Kızkardeş dediğimizde elbette bir Çehov göndermesi dikkatlerden kaçmıyor. Mekan olarak Kars’ı kullanırken burayı dünyadan soyutlanmış bir bölge olarak çizmesi de filme farklı bir atmosfer katıyordu. Senaryodaki bir kaç sıkıntı çözülmüş olsa çok daha iyi bir film olacakmış. Seneye gösterime girdiğinde izlenmesi gereken bir film yine de.

Muhteşem Güzellik (La Grande Bellezza / The Great Beauty):

Paolo Sorrentino’nun önceki filmi This Must Be the Place‘de bir şeyler eksikti. İtalya’ya dönüş yapması ve başrol oyuncusu olarak bir kez daha Toni Servillo ile çalışması yaramış. Muhteşem Güzellik adı üzerinde her şeyden önce güzel bir film. Uzun giriş sahnesinden başlayarak izlemek büyük keyif veriyor. Film arkasını tüm bir İtalyan sinema geleneğine yaslamış, özellikle Fellini’ye. Ama bu taklit şeklinde değil, o gelenekten beslenmek şeklinde. Gençliğinde başarılı bir roman yazmış ama onun üstüne çıkamamış Jep rolünde Toni Servillo her zamanki gibi çok iyi. O ve onun gibi “tatlı hayat” yaşayan orta/üst sınıftan, sanatla içli dışlı kesimin hayatındaki boşluk için filmin ana teması diyebiliriz. Film Jep’in kendini bu ortamdan çıkarma ve gençliğindeki heyecanı yeniden yakalama çabasını çok zarif bir biçimde anlatıyor. Ama bir akşam arkadaşlarından birinin tüm yalanlarını yüzüne vurduğu sahne benzeri sahneler aynı zarafeti korusa da aynı zaman tokat gibi bir sahneler aslında. Filmden şu diyaloğa da dikkat (birebir böyle olmayabilir ama anafikir buydu):

– Ne iş yapıyorsun?
– Zenginim ben.
– Güzel meslek.

Geçtiğimiz gün açıklanan Yabancı Film Oscar aday adayları arasına da giren Muhteşem Güzellik, Oscar’ı almaya da çok yakın kanımca. Hakeder bence.

Gezici Festival 2013 İzlenimleri – 6. Gün: Kısa İyidir 2, Ölümsüz Aşk, Ona Dair Bildiğim İki Üç Şey, Kutsal Aile

Kısa İyidir 2:

Kısa İyidir bölümünün ikinci seçkisi çoğunlukla sevdiğim filmlerden oluşuyordu. Steffi Bunu Beğendi (Steffi Gefällt Dass / Steffi Likes This), sosyal medyayı gerçek hayata taşıyordu. Ev (House), ilk bakışta bir çocuk animasyonu gibi gözükse de eve misafir olarak geldikten sonra o evde yaşamaya başlayan, evin eski sahiplerine kalan yerin de ancak çatı olmasını anlatan hikâyesi 4 dakikalık süresinde epey politik olmayı da beceriyordu. İnsan Müsveddeleri (The Mass of Men), iş arayan bir adamın işçi bulma kurumunda çektiklerini trajikomik bir tarzda anlatıyordu. Yalnızlar (Solitude / Loneliness), göçmen olarak yaşadığı ülkede tecavüze uğrayan bir fahişenin iç burkan hikâyesiydi. Kadının başına gelenleri önemseyen tek kişinin tercümanı olduğu film benzer konuları anlatan nice uzun filmden daha etkileyici olmayı başarıyordu. Tavşan Ülkesi (Rabbitland), yaşadıkları her gün birbirinin aynısı olan, sabah evden çıkıp çalışmaya gideni, akşam eve dönen, başlarındakinin her dediğini sorgulamadan yapan, mutlu tavşanları(!) anlatıyordu. Tavşanların beyinlerinin olmaması da mutluluklarına mutluluk katıyordu. Bu arada Tavşan Ülkesi demokratik bir ülkeydi ve gayet demokratik olarak seçimler de yapılıyordu. Beyinsiz tavşanlar hür iradeleriyle oy kullanıyorlar, hiçbir şeyi değiştirmiyorlar, ama yine de çok mutlu olmaya devam ediyorlardı. Elbette ki tümüyle kurmaca bir öyküydü bu, yoksa böyle bir ülkeye gerçek dünyada asla rastlanamaz…

Ölümsüz Aşk (Ain’t Them Bodies Saints):

Ain’t Them Bodies Saints ya da bizdeki abuk adıyla Ölümsüz Aşk‘ın ilginç bir film olduğu kesin ama Gezici Festival sonrası bir kez daha izlememe rağmen çok sevemedim ben. Çocukları olmak üzereyken polisle girdikleri bir çatışma sonrasında yolları ayrılan bir çiftin hikayesini anlatan film pek çok yerde yazdığı gibi fena halde Terrence Malick’i anımsatıyor. Ancak Malick’in kendisi bile bazen Malick filmi yaparken çuvallarken (bkz. To the Wonder) yönetmen David Lowery o hissiyatı yaratmakta eksik kalmış. Filmin yıllara yayılan hikayesinin içi de çok dolu gelmedi açıkçası. Aşk hikayesi de kendine inandıramadı. Neyse ki Rooney Mara iyi bir oyuncu da film kendini izlettirebiliyor. Burada çok iyi olmasa da Casey Affleck’in de abisinden birkaç gömlek yukarda bir oyuncu olduğunu da kabul etmek lazım. Filmde görselliğe çok özen gösterildiği belli ama çoğunlukla çok karanlık bir atmosfer tercih edilmiş ki kendi adıma onu da çok sevemedim. Benzer şekilde Daniel Hart’ın müzikleri de kendi başına çok iyi ama tüm film boyunca arka planda duyulması gereksizce fazlaydı kanımca. Bu arada 3 ay arayla gösterime girmiş iki filme birden Ölümsüz Aşk ismini yakıştıran dağıtımcılarımızı da kutluyorum. Bari Bitmeyen Sevda falan deseydiniz…

Ona Dair Bildiğim İki Üç Şey (2 ou 3 Choses Que je Sais d’elle / 2 or 3 Things I Know About Her):

İlerde Godard kadar popüler olup da (festival camiası içinde en azından) bu kadar deneysel çalışan ikinci bir yönetmen çıkar mı şüpheliyim. Gezici Festival’de izlediğimiz Ona Dair Bildiğim İki Üç Şey filminde Godard’ın 1960’lı yıllarda bile bildik sinema kalıplarını zorladığını bir kez daha gösteriyordu. Filmin merkezin ek gelir olarak fahişelik yapan ev kadını Juliette’nin olduğu söylenebilir ama aslında filmin belirli bir konusu yok. Tüm film Godard’ın fısıltıları eşliğinde tüketim toplumuna sağlı sollu bir eleştiri olarak sürüp gidiyor. Bir hikâye anlatmaktan çok bir fikirler geçidi şeklinde gelişen film, görselliğiyle ve yarattığı atmosferle başından sonuna kadar ilgiyle izleniyor. Filmdeki cümlelerden bir örnek verelim: “LSD almaya paranız yoksa renkli televizyon almayı deneyin.”

Kutsal Aile (La Sagrada Familia / The Sacred Family):

Gloria filmini pek bir sevdiğimiz Sebastián Lelio’nun ilk filmi Kutsal Aile beklentileri pek karşılamadı. Özel bir gün için bir araya gelen bir ailenin içindeki çekişmelerin ve sırların ortaya çıkması sıkça rastladığımız bir tema. Sadece Avrupa sinemasında değil Hollywood sinemasında da pek çok örneğini görüyoruz. Burada işin tetikleyicisi ailenin oğlunun kendisinden yaşça büyük sevgilisi oluyor. Ama ortaya çıkan hikâye çok orijinal değil. Finalde karakterlerden birinin oluşturduğu plan ilgi çekiciydi ama film oraya gelene kadar çok keyif vermedi. Eşcinsel çiftin hikâyesi ise filmin ana hikâyesi yanında fazla kenarda kalmış gibi geldi bana. Ama filmle asıl derdim görsel yapısı. Fazlasıyla hareketli olan ve sürekli yakın plana giren kamera epeyce yorucuydu.

Gezici Festival 2013 İzlenimleri – 5. Gün: İşçiler, Kısa İyidir 3, Kısaca Şili, Ateşin Başında

İşçiler (Workers):

İşçiler, işverenleri ile sorunları olan eski evli iki işçinin paralel hikâyeleri üzerine kurulu hoş bir film. Aslında iki hikâye geçmişte yaşanan bir olay dışında birbiri ile hiç bağlantılı değil. Bir tarafta köpeğine çok değer veren yaşlı bir kadının o öldükten sonra her şeyini ona bırakmasını anlatan bir hikâye var. Kadın, hizmetçilerin de köpeğe hizmet etmeye devam etmesini vasiyet ediyor ama köpek öldükten sonra her şey hizmetçilere kalacak. Tabii ki köpek doğal yollarla ölürse. İkinci hikâye, 30 yıl çalıştıktan sonra emekli olmayı beklerken kendisine türlü haksızlıklar yapılması sonucu emekli olamayan bir adamın şirketten intikamı üzerine. Filmin başında okuma-yazma bilmeyen ama sürekli olarak cebinde kalem taşıyan bu adamın tanıştığı bir çocuktan okuma-yazma öğrenmesi de işin bir başka boyutu. İlk hikâye biraz zayıf ama ikincisi, özellikle adamın çalıştığı şirketten intikam alma şekli çok başarılı. Çalıştığı yerle ilgili sorunu olanlara tavsiye ederim demeye korkuyorum, herkes birden aynı şeyi denerse sıkıntı olur, yapacaksa her şirketten bir-iki kişi 🙂 Bu arada hikayesi yanında filmin yavaş temposunu güçlü görselliğini kullanarak avantaja çevirdiğini de eklemeden geçmeyeyim.

Kısa İyidir 3:

Gezici’nin Kısa İyidir bölümünün 3. Seçkisinde yine güzel filmler vardı. Şempanzeler İçin Sinema (Primate Cinema: Apes as Family), bir şempanzenin yaşadığı ortama şempanze kılığına girmiş oyuncuları sokarak oluşturulan bir filmdi. Çekilen bu filmin başka şempanzelere izletilmesi de işin ayrı bir katmanıydı. Pazar 3 (Sonntag 3 / Sunday 3), Angela Merkel’in gizli gizli bir adamla buluşması durumunda bu ilişkinin nasıl gelişeceği üzerine hayal ürünü bir animasyondu. Güzel kurulmuş hikayesi yanında bizde herhangi bir politikacı ile ilgili böyle bir film çekilebilir miydi acaba diye de düşündürdü (Merkel’in adı hiç geçmiyordu galiba ama o olduğu çok belirgindi).  Seçkinin bir başka ilgi çekici filmi de Montparnasselı Kiki (Mademoiselle Kiki et les Montparnos / Kiki of Montparnesse) idi. Bir dönem Fransa sanat dünyasının ve gece hayatının bu ilginç kişiliğinin hayatı 15 dakikaya sığdırılmış bir animasyonla anlatılıyordu. Geç kaldığım için bu seçkideki bol ödüllü Sana Gidelim Mi? (Zu Dir? / Your Place) filmini kaçırdığımı da eklemeden geçmeyeyim.

Kısaca Şili:

Gezici Festival’in bu yıl Şili filmlerine ayırdığı bölümde kısa filmler de ihmal edilmemişti. Kısaca Şili adı altındaki bu bölümünde de ilginç filmler vardı. Dominga Sotomayor’un Aşağıda (Debajo / Below) ve Video Oyunu (Videojuego / Videogame) adlı iki filmi, dağılan aileleri farklı ortamlarda gösteren güzel filmlerdi. İlki ailenin bir güneş tutulmasını izlemek için tekrar bir araya gelmesini, ikincisi ise eşyaların paylaşıldığı bir dönemde televizyonun alınması için ailenin kızının video oyununu bitirmesinin beklenilmesi konu edilmişti. Titanlar (Titanes / Titans), Pinochet döneminde gizli kapaklı çalışan ekiplere sadece şoförlük yapmanın bile bir insanın hayatını ne kadar etkileyebileceğini anlatıyordu. Aziz (La Santa / The Blessed) filmini ise zaten geçen yıl KuirFest’te izlemiş ve sevmiştik. Orada Azize adıyla izlemiştik. İşin ilginci filmin adının Aziz/Azize şeklinde değişimi filmin ana karakterinin çift cinsiyetli olması temasına da uygun olmuş.

Şili kısalarına bir örnek olarak Sotomayor’un Aşağıda filmini verelim:

Ateşin Başında (Sentados Frente al Fuego / By the Fire):

Ateşin Başında, Şili sinemasından gelen tam bir festival filmi. Kırsala yerleşmeye karar veren bir çiftin bir yıla yayılan öyküsünü anlatıyor. Bu yıl içinde çiftin hayatı bir hastalık ile değişiyor ama film odağına bu hastalığı alarak seyirciyi ağlatma yoluna gitmiyor. En başta başladığı sessiz, sakin anlayışını sonuna kadar sürdürerek hastalığı çoğunlukla yan unsurlar ve etkileri ile hissettiriyor. Filmin başlarında çiftin geçmişlerinden bahsettikleri yatak sahnesi tüm filmde en hoşuma giden yer oldu sanırım. Olumlu yanlarına karşın fazlasıyla durgun yapısı ile aslında çok benim tarzım bir film değil ama seveni de epey fazla oldu gördüğüm kadarıyla. Bir şans verilebilir.

Gezici Festival 2013 İzlenimleri – 4. Gün: Oyun, Deneysel Türkiye, Deneysel Avusturya, Tuncel Kurtiz Özel Gösterimi, Tony Manero

Oyun (Play):

Alicia Scherson’un Oyun filmini izlerken fena değil demiştim ama üzerinden biraz zaman geçince çok iz bırakmadığını fark ettim. Şili’de geçen filmde bir tesadüf eseri mimar Tristan’in çantasını bulan hemşire Cristina’nın onu takip etmeye başlaması anlatılıyor. Bu takip meselesi başta ilgi çekici ve eğlendirici olsa da bir süre sonra tekrara düşüyor. Başlardaki ayrılma sahnesinde gördüğümüz gibi aşırı kitabi diyaloglar da filmin doğal havasını zedeliyor. Yine de en azından klişe bir romantik finale bağlanmıyor. Ayrıca bazı sahnelerdeki farklı ses bandı kullanımı da ilgi çekici bir unsur. Çok fazla beklenti olmadan izlenirse keyif verebilecek bir film.

Deneysel Türkiye, Deneysel Avusturya:

Gezici Festival’de gösterilen Türk ve Avusturya deneyselleri tam tahmin ettiğim gibi ilginç ama bazısı epey zorlayıcı işlerdi. Çeşitli festivallerde deneysel başlığı altında pek çok kısa film izlemiş olsam da doğrusu türün sınırları konusunda çok net değilim kendi içimde. Bu seçkide de bana sorsanız bazı filmlere deneysel demezdim mesela. Belki gösterim öncesi Ege Berensel’in sunumunda bu konuya değinilmiştir ama kaçırdım o kısmı. Türk deneyselleri içinde en çok ilgimi çekenler türün ülkemizdeki belki de ilk örneği sayılan Alp Zeki Heper’in Şafak, Ege Berensel’in Gerisayım, Yeşilçam filmlerindeki erkek hallerini toparlayan Erkek Erkeğe ve kutsal aile tablosu ile uğraşan Kafes oldu. Fazlamesai de farklı bir belgesel olarak dikkatimi çekti (deneysel demeyeceğim filmlerden biri buydu mesela). Özellikle Gerisayım filminin başlamasını beklerken aslında izlediğimiz şeyin filmin kendisi olduğunu anlayana kadar geçen sürede yaratılan farklı algı çok hoşuma gitti.

Programdaki Avusturya deneyselleri arasında en sevdiklerim ise eski bir filmindeki birkaç sahnedeki görüntüleri alıp alabildiğine deforme eden Uzay (Outer Space), bir adamın kendi kopyalarını çıkararak tüm şehre yayılmasını anlatan ve sadece konusu ile değil yapım şekli ile de dikkat çeken Fotokopi Dükkanı (Copy Shop) ve sinemanın ilk yıllarından kalma görüntüleri farklı bir anlayışla harmanlayan Dünyanın Aynası Sinema 1 (Welt Spiegel Kino 1 / World Mirror Cinema 1) oldu. Avusturya deneysel sinemasının ağırlıklı olarak buluntu filmler üzerinden çalıştığını da ilginç bir not olarak ekleyelim.

Bu seçki içinden sevdiğim ve Youtube’da bulduğum bir kaç filmi paylaşayım.

Alp Zeki Heper’den Şafak:

Virgil Wildrich’den Copy Shop:

Uzay (Outer Space) – zorlayıcı bir örnek olduğunu tekrar söyleyerek uyarayım:

Tuncel Kurtiz Özel Gösterimi:

Bu seansta yer alan filmlerden ilki olan Gezici Festival’in Yol Arkadaşı Tuncel Kurtiz belgeseli Kurtiz’in festival ile beraber olduğu anlardan çeşitli kesitlerden oluşuyordu. Hem festival, hem de Tuncel Kurtiz açısından önemli bir arşiv değeri taşıyan bu belgesel yıllar içinde o anların bazılarına canlı olarak şahit olan biz Gezici Festival takipçileri için de ayrı bir anlam taşıyordu.

Kurtiz’in çeşitli zamanlarda sergilediği Şeyh Bedrettin Destanı‘nın 2004’de Macaristan’da çekilmiş olan kaydı Tuncel Kurtiz’e bir kez daha hayran olmamızı sağladı. Keşke zamanında canlı olarak izlemiş olabilseydim demekten kendimi alamadım. Eminim ki seyircilerin büyük bir kısmında da aynı his uyandı. Artık bunun için çok geç ne yazık ki… Bu arada Sema Moritz’in adını da anmadan geçmemeli. En az Tuncel Kurtiz kadar ona da, sesine de hayran kaldık. Bu arada Şeyh Bedrettin Destanı’nın iyi bir kaydının ülkemizde bulunamamış olması, buna karşın Macarların söz konusu performansı canlı olarak dört kamera ile kaydedecek kadar önemsemeleri sanata verdiğimiz değeri gösteren örneklerden biri olacak önemsenmeli.

Tony Manero:

Pablo Larraín’in Tony Manero‘sunu geçtiğimiz yıl izlediğimiz No filminden çok daha fazla sevdiğimi söyleyebilirim. Pinochet yönetimi altındaki Şili’de geçen filmde Saturday Night Fever‘ın Tony karakterine takıntılı derecede hayran olan Raul’un maço tavrının altındaki zayıflıkları çok iyi çizilmiş. Bir yandan kendisini çok önemli bir insan gibi görürken, bir yandan sudan sebeplerle adam öldürürken bir yandan da iktidar karşısında tüm zayıflığı ile duruyor Raul. Güç ve iktidar meselelerindeki bu karşıtlık Raul’un kadınlar ile olan ilişkisine de yansıyor. Bu tip filmlerde arka plana dönemin politik atmosferini koymak bazen yapıştırma gibi durur. Tony Manero  bu konuda da gayet başarılı bir film. Pinochet döneminin tüm topluma yayılmış şiddet ve tedirginlik duygusunun filme yedirilmesi başarılı şekilde çözülmüş. Filmi açık uçlu gibi bitiren final de gayet başarılı. Aslında birkaç dakika sonra Raul’un neler yapacağını biliyoruz. Belki de yönetmen bilineni tekrar göstermenin gerekli olmadığına karar vermiş. Neticede izlenmesi gereken bir film.

İki yıldır Pablo Larraín filmleri gösteren Gezici Festival, seneye de Post Mortem’i programına alır mı acaba? Yönetmenin Şili üçlemesinden izlemediğimiz bir o film kaldı çünkü. Onu da sinema perdesinde izleyip seriyi tamamlamak isteriz.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.324 hits
Şubat 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.