Topp İkizleri: Dokunulmaz Kızlar (The Topp Twins: Untouchable Girls):
Country şarkılar söyleyen lezbiyen ikizler. Filmin en başında söylendiği gibi ticari olarak facia olması gereken bir grup ama Yeni Zelenda’nın en sevilen sanatçılarından biri Topp İkizleri. Bu belgesel film de bize bu ikizleri tanıtırken, bir yandan da Yeni Zelanda’nın yaşadığı değişimleri gözler önüne seriyor.
Aslında “Yeni Zelanda’nın yaşadığı değişimleri gözler önüne seriyormuş” demem lazım çünkü bu sonucu festival kataloğundan çıkarıyorum. Filmi izlemek için gittiğim Alman Kültür’de ne yazık ki belli bir süre sonra ses problemi yaşandı ve düzeltilemedi. Biz de filmin ancak bir kısmını izleyebilmiş olduk. O kısımda da ancak ikizlerin genel bir tanıtımını görebildik. Daha sonra Kızılırmak’taki gösterimde sorun olmayacağı söylendi ama o seans için de farklı bir film seçtiğim için izleyemedim.
Mücadele (Struggle):
Festivallerde hemen her zaman seyircileri ikiye bölen bir ya da bir kaç film oluyor. Bu film de onlardan biri oldu. Zevkine güvendiğim festival seyircilerinden bir kısmının festivalin en iyi 3 filminden biri olarak nitelendirdiklerini duyduğum bu film bazıları için de en kötüleri arasında yer alıyordu. Benim için de kötüler arasında oldu doğrusu. Aslında bu tip filmleri festival koşuşturması dışında izleyince fikir değişebiliyor bazen ama ona da pek fırsat olmuyor.
Peki ne anlatıyor bu film? Aslında temel olarak iki kısımdan oluşuyor. İlk kısımda çocuğu ile beraber yaşamaya çalışan göçmen bir kadının farklı işlere girip çıkarak ayakta kalma mücadelesini izliyoruz. İkinci kısım ise yalnız bir adam ve kızıyla geçirdikleri kısa zamanlar üzerine kurulu. Özellikle ilk kısım son derece durağan ve diyalogsuz bir belgesel tarzında çekilmiş. Dıoğrusu daha bu kısımda ilgimi kaybettiğimi söylemeliyim. Hatta doğruya doğru uyukladım da hafiften. Açıkçası 76 dakikalık süresini iki katı gibi hissettiren bir film oldu benim için.
Erkeksiz Kadınlar (Zanan-e Bedun-e Mardan / Women Without Men):
Erkeksiz Kadınlar, 1953 yılında İran’da gerçekleşen darbe sırasında toplumun farklı kesimlerinden farklı kadınların hikayesini getiriyor karşımıza. Filmin benim için dikkat çekici olan noktası çok görmeye alışık olmadığımız tarzda bir İran filmi olması oldu. Genel olarak İran filmlerinde günlük hayata gerçekçi bir yaklaşım görüyoruz. Kimi önemli yönetmenler bu gerçekçi yaklaşımın altında çok sağlam felsefi sonuçlara ulaşırken bazıları da işi çok derinleştiremiyor doğrusu. Bu filmde ise beklenmedik bir şekilde neredeyse gerçeküstü sahneler vardı. Ayrıca filmin anlattığı dönem nedeniyle ve İran dışında çekilmiş olmasının da katkısıyla o dönemde İran’da kadınların yaşamlarına da tanıklık ederek gayet de başı açık bir şekilde erkeklerin dünyasında yer alan güçlü kadınları görebildik. Bu da modern İran filmlerinde görebildiğimiz bir şey değil. Mecburiyetten biraz da elbette.
Aslında bu farklılığın en önemli nedeni yönetmen ve oyuncular İran’lı olsa da filmin aslında bir İran filmi olmaması. Genelikle konuşmalarda bir İran filmi olarak geçti ama baktığımızda filmin Almanya-Avusturya-Fransa ortak yapımı olduğunu görüyoruz. Bu nedenle aslında İran’lı sanatçıların ülkelerinin bir dönemine dışarıdan bir bakışları olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.
Gel Porno Çevirelim (Humpday):
Belki festivalin en iyi filmi değil ama en eğlenceli filmi. Ben ve Andrew iki eski arkadaş. Zamanında birarada takılmışlar ama zamanla biri evlenmiş ve çoluk çocuğa karışma, rutin bir hayat sürdürme sürecinde, diğeri ise hiç bir yerde dikiş tutturamamış, bir sanatçı olma iddiasında ama hiç bir şeyin de sonunu getiremeyen bir adam. Uzunca bir süre görüşmedikten sonra gecenin bir yarısı Andrew’in Ben’in evine gelmesi üzerine eski günleri yad etmeye başlıyorlar. Bir gece kafaları dumanlıyken akıllarına bir sanat projesi geliyor. Bölgedeki amatör porno film festivaline kendi çekecekleri bir pornoyu göndermek. Ama bu filmde iki heteroseksüel erkek seks yapacaktır. Bu iki kişi de kendileri olacaktır.
Ertesi sabah kendilerine geldiklerinde fikrin tuhaflığının her ikisi de farkındadır ama Ben evlendi diye eski günlerinden uzak, tutucu/muhafazakar bir hayat yaşamadığını, Andrew ise başladığı bir işi bitirebileceğini kanıtlamak için, en önemlisi her ikisi de kendisine korkak dedirtmemek için bir türlü bu projeden vazgeçemezler. Hatta Ben bir şekilde karısından izin bile alır (ki filmin en komik sekanslarından biri bu izin kısmı). Sonunda kendilerini bu filmi çekmek için bir otel odasında bulurlar.
Festivalin “Erkekler Matinesi” bölümündeki bu film gerçekten de bir kadının yazıp yönettiği bir film olmasına rağmen, erkek dünyasının belli özelliklerini şahane bir şekilde anlatmış. İki erkek arasındaki arkadaşlık, saçma sapan bir inat, önce bir şey söyleyip sonra saçma olduğunu bilse bile vazgeçememek çok tipik özellikler. Ayrıca homofobi ve ona eşlik eden hafif eşcinsel eğilimler de başarılı şekilde ele alınmış. Filmin tarzı da bu filme sadece oyuncu olarak katkıda bulunsa da farklı festivallerde yönetmen ve senaryo yazarı olarak gördüğümüz Mark Duplass’ın filmlerini andırıyor. Amatör sayılabilecek bir kamera ile gösterişsiz ve doğal çekimler. Tam bir bağımsız film yani. Belli ki Duplass kağıt üzerinde görünmese de sette yönetmen Lynn Shelton’a epey fikir vermiş.
Bir önceki hafta Haneke’nin yeni filmi Beyaz Bant (The White Ribbon)‘ın 3 ay boyunca SİYAD’ın listesinin tepesinde yer alabileceğini tahmin etmiştim. Ancak başka bir film onu devirdi ki o da yıllar sonra yenilenmiş kopyasıyla tekrar gösterime giren Selvi Boylum Al Yazmalım. Şu anda aynı tahmini onun için de yapabiliriz. Bunun dışında haftanın listesinde ufak yer değiştirmeler de var. Listeden çıkan film ise Çılgın Kalp (Crazy Heart). Önümüzdeki haftanın filmlerinin listeyi çok fazla değiştirmesini beklemiyorum.
Yönetmen Márta Mészáros özellikle “Günlük” serisi filmleri ile sevdiğim bir yönetmen. Pek çok filmi olmasına rağmen kadın filmleri festivalleri dışında çok fazla izleyebildiğimiz bir isim değil. 1975 yılından gelen bu filminde 40’lı yaşlarının başındaki fabrika işçisi bir kadının çocuk sahibi olma isteğini anlatıyor bize. Zaten evli olan sevgilisi çocuk yapmaya yanaşmayınca o da farklı çözümler bulmaya çalışıyor. Bu arada da isyankar olarak görülen genç bir kızla tanışıyor ve aralarında bir dostluk kuruluyor.
Sarah Watt’ın bu yeni filmi Avustarlalı bir ailenin yaşamlarından bir yılı önümüze getiriyor. Filmin adı dikkat çekici ama doğrusu tüm konu buna odaklanmıyor. Karı-kocanın seks yapması kadının beyninde yaşanan bir problem nedeniyle doktor tarafından yasaklanıyor. Bu durum elbette ufak tefek sorunlar yaratıyor ama ne ailenin birinci gündemi bu oluyor ne de filmin. Hatta kadının hastalığı bile filmin ana konusu değil. Yönetmen ay isimleri ile ayrılmış bölümler aracılığı ile bir ailenin yaşamını ve çevresi ile olan ilişkilerini anlatıyor. Filmin en ilginç karakterlerinden biri kadının arkadaşı olan bir rahibe. Herhangi bir filmde gördüğümüz bir rahibeye göre epey modern ve serbest takılan bir karakter bu ve filme ayrı bir hava katıyor. Son tahlilde keyifle izlenen ama çok da önemli olmayan bir film olarak buldum.
Baştan festivalin en iyilerinden olduğunu söylemeliyim. Geçmiş yıllarda bu festivalde gösterilen her filminden hayranlıkla ayrıldığım Dorota Kedzierzawska bu kez de hayal kırıklığına uğratmadı. Yönetmen son derece estetik görüntüler eşliğinde bize trajik bir öykü anlatıyor. 3 çocuğu olan bir kadın 4. çocuğuna hamile olduğunu anlıyor ancak kocası o kadar ilgisiz ve ilişkileri o kadar pamuk ipliğine bağlı bir vaziyette duruyor ki bu haberi kocasına verdiği takdirde onu terkedeceğinden emin kadın. Bu nedenle hamileliğini gizlemeye çalışıyor, karnındaki şişliğe ise tümör diyor. Kocası da buna inanıyor ya da inanmayı tercih ediyor. Hikaye de trajik bir yöne doğru ilerliyor.
Gençliğinden beri defalarca ihtihara kalkışmış bir kadın (Nora) ancak 60’lı yaşlarında amacını gerçekleştirebilir. Ama etrafındakileri kontrol etmeye o kadar meraklıdır ki kendisi öldükten sonra çevresindekilerin yapması gerekenleri de ince ince planlamıştır. İhtihar etmek için öyle bir gün seçmiştir ki Yahudi geleneklerine göre o günlerde defin işlemi yapılamamaktadır ve bedeni bir kaç gün buzlar içinde bekletmek gerekmektedir. Bu süre içinde başında duracak kişinin eski kocası olması için de gerekeni yapan Nora, bu günlerde geleneksel yemeğin hazırlanabilmesi için tüm hazırlıkları yapmış, malzemeleri dolaba koymuş hatta hizmetçisine de gerekli talimatları bırakmıştır. Hatta eski kocası ölü bedenini bulmak üzere eve geldiğinde kahvesinin de hazır olmasını da ihmal etmemiştir.
Jane Campion, Piyano gibi bir başyapıtın ardından bir daha o seviyede bir film çekemedi. Ancak Parlak Yıldız ile o seviyeye yaklaştığını söylemek yanlış olmaz. Campion bu kez karşımıza gerçek bir öykü getiriyor. Yaşarken kıymeti bilinmemiş İngiliz şair John Keats ile sevgilisi Fanny’nin öyküsünü izliyoruz filmde. Film bu aşkı anlatırken her ne kadar Keats’i de anlatsa da asıl odak noktası Fanny. Filmin başından itibaren Fanny’yi tanımaya başlıyoruz. Her ne kadar dikiş dikmekle uğraşan eğitimsiz bir taşra kızı olsa da zeki ve hazırcevap bir kişiliği var. Bu sayede daha entellektüel bir kesimde yer alan Keats ve arkadaşlarının arasında ezilmiyor. Üstelik Keats’in arkadaşları sürekli ona karşı bir tavır sergilemelerine karşın. Zaten film bir kaç kez hem sözcüklerle hem de görüntülerle şiir yazmak ile dikiş dikmek arasında paralellikler kuruyor ve bu iki eylemin aslında birbirinden çok da farklı olmadığı söylüyor.
Ülkemizde de Cnbc-e’de yayınlanmakta olan Heroes dizisi geçtiğimiz aylarda 4. sezonunu noktalamıştı. Dizinin Amerika’daki yayıncısı olan NBC televizyonu yeni sezonda dizinin devam etmeyeceğini açıkladı. Aslında beklenen bir karardı bu. İlk sezonu çok sevilen Heroes, sonraki sezonlarda kendini bir türlü toparlayamadı ve izlenme oranları sürekli olarak düştü. Yapımcılar sürekli olarak yaptıkları hatalardan ders aldıklarını söylediler ama yine de eski günlerine dönemedi dizi. Her ne kadar ucu açık bıraklımış olsa da 4. sezon finalinin bir anlamda diziyi toparladığı da söylenebilir. Yine de Sylar, Hiro Nakamura ya da Claire Bennett gibi sevilen karakterleri bir kez daha görme şansımız olabilir. Şu aralar yapımcılar ve NBC’nin diziyi toparlamak için 2 saatlik bir televizyon filmi yapmak üzere konuştukları söyleniyor. İlerleyen günlerde bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de belli olur.
13. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde izlediğim filmlerle ilgili yorumlar devam edecek. Ancak öncelikle dün biten festivalin kapanış töreninde açıklanan ödüllere bir göz atalım.
SİYAD’ın listesinde bu hafta çok fazla bir dğişiklik görmüyoruz. Haftanın yeni filmlerinden Aşkın Son Mevsimi (The Last Station) listeye girebilen tek film olmuş. Geçen haftaki tahminimiz de bu yöndeydi zaten. Bu filmin girişi ile listeden çıkan film de 9 olmuş. Ancak bunun dışında listede bir değişiklik yok.
7 filmlik bir seçki izledik bu bölümde (aslında 8 olacaktı ama filmlerden biri teknik bir sorundan dolayı oynatılamadı). Çok vurucu olduğunu söylebileceğim bir film yoktu ama Türkiye’den gelen bir kısa olan Oktan Bir Aşk Hikayesi eğlenceli bir filmdi. Bir otobüs şöförünün her gece aynı insanları otobüsüne almasını, aynı yerde aynı kızla karşılaşmasını anlatan, giderek bir gerilime dönüşen Rutin de başarılı bir filmdi. Ayrıca Bloody Mary adlı animasyon ve anneler ve kızları arasındaki ilişkiyi anlatan hatta kızların zamanla giderek annelerine benzediği gibi bir noktaya gelen Kelebek (The Sylpphid) animasyonu da hoştu.
Marleen Gorris’i özellikle Antonia’nın Yazgısı filmiyle tanıyoruz. Esasen çok fazla film çeken bir isim de değil. 1984 yapımı Kırık Aynalar onun ilk dönem filmlerinden biri. Daha bu filminde, sonraki filmlerinde bolca işleyeceği kadın dayanışması fikrini kullanıyor. Filmde bir genelevde çalışan bir grup kadının hikayesini bize anlatırken arka planda da kadınları öldüren bir seri katilin hikayesi devam ediyor. Özellikle son sahneleri ile etkisi artan bir film. Doğrusu benim de muhtemelen daha önceki festivallerde izlediğim bir filmmiş. Uzun süre emin olamamıştım ama finale yaklaşırken izlemiş olduğumdan emin oldum. Demek ki zamanında da çok iz bırakmamış üzerimde.
Nakış Gibi filminin ilk anda beni yakalayan bir film olmadığını söyleyebilirim. Hamile kaldığını öğrenen ve bir yandan bunu gizlemeye çalışırken bir yandan da bu durum ile ilgili ne yapabileceğine karar vermeye çalışan bir genç kızın hikayesi şeklinde özetlenebilecek filmleri çokça izledik. Hele kadın filmleri festivali özelinde bakarsak çok sık karşılaştığımız bir konu. Nakış Gibi, bir süre için bu türdeki filmlere bir yenilik getirmiyor gibi gözükse de bir süre sonra genç kızın ölen bir arkadaşının annesinin yanında çalışmaya başlaması ve onunla pek çok şeyi paylaşabilmesi durumu ortaya çıkınca benzerleri arasından hafifçe sıyrılabiliyor. Ayrıca söz konusu genç kızı oynayan Lola Naymark’ın performansı ve tüm filmin başarılı görsellği de ilgiye değer. Yine de çok öenmli bir film olarak bulmadığımı söylemeliyim.
Bu bölümde Letonyalı animasyoncu Signe Baumane’nin pek çok kısa filmini ve onunla ilgili yapılmış bir belgeseli izledik. Gösterilen filmler 1991 ve 2009 yılları arasına yayılmış durumda idi ve bu sayede yönetmenin gelişimi de izlemiş olduk. Görünen o ki Baumane çoğunlukla farklı kadınlık durumları üzerine filmler yapıyor ve özellikle cinsellik üzerinde oldukça duruyor. Özellikle kendisine ilgisiz olan kocasından bıkıp evdeki elektrikli süpürge ile bir aşk yaşamaya başlayan bir kadını anlatan Natasha ve 11 bölümden oluşan (aslında katalogda 15 bölüm yazıyordu ama biz 11 böüm izledik) ve bir kadının yaşamındaki cinsellikle ilgili hemen her şeye hem gerçekçi hem mizahi bir bakış atan Memenin Zaferi (Teat Beat of Sex) son derece başarılı ve eğlenceli filmlerdi.
Filme çok mutlu bir aile tablosu ile giriş yapıyoruz. Anne-baba, 2 kız ve 1 erkek çocuktan oluşan ailemiz hep beraber hokey maçı yapıyor, hemen sonrasında yine hep beraber (kızlardan utangaç olan biri hariç) banyo yapıyorlar. Bu arada da birbirleri ile şakalaşıyor, inceden kızdırıyorlar. Ufak tefek sorunlar yaşanıyor elbette ama mutlu bir aile. Filmin önemli noktası ise bu ailenin yaşadığı yer. Bir türlü bitememiş bir otoyolun kenarındaki bir evde yaşıyorlar. Bir gece işçiler geliyor ve otoyolun eksiklerini tamamlayıp asfalt atıp kullanıma hazır hale getiriyorlar. Bir süre sonra da otoyol açılıyor ve ailemiz işlek bir otoyolun tam kenarında yaşamak zorunda kalıyor. İlk başlarda bunu da yaşamlarına adapte edip günlük hayatlarına devam ediyorlar ama giderek otoyolun kullanımı arttıkça gürültü ve kirliliğin de üst düzeye çıkması ile o mutlu aile tablosundan eser kalmıyor.
Kendi evinde tecavüze uğramış bir kadının bunun üstesinden gelme sürecini anlatıyor film. Marieke, şehrin orta yerindeki evinde böyle bir şiddetle karşılaşınca kırsal bir bölgede her yerden uzak kendi başına kalmaya karar veriyor. Bu dönemde en ufak bir sesten ve hareketten korkması, kendisine tümüyle yardım etmek amacıyla yaklaşan erkeklere bile tepki duyması, romantik bir ilişkiye girmekten çekinmesi gayet güzel anlatılmış. Zaman zaman gerçek ve hayal dünyası da birbirine geçiyor. Ama bunun yer yer olayların üzerine bir sünger çekmek için faydalı olduğunu da görüyoruz. Yine de her şeyin normale döndüğü, yeni bir ilişkinin de başladığı bir noktada oluşan ufak bir tetiklemenin bile eski olayları tekrar su yüzüne çıkartabildiğini de görüyoruz.
Bir dağ köyünde yaşayan 4 kızkardeş babalarını kaybederler ve bir kış boyunca anneleri ile birlikte yaşamlarını izleriz. Bu süre içinde hem bir yas periyodunu izliyoruz hem de son derece baskıcı gözüken bir ailede kızların yavaş yavaş kadınlıklarını keşfetmelerine tanıklık ediyoruz. Filmin asıl önemi anlatım tarzında. Son derece sessiz ve durgun bir film. Kızları çoğunlukla günlük işlerini yaparken görüyoruz ve çoğunlukla hiç bir diyalog duymuyoruz. Aynı zamanda bolca sembol içeren bir film. Boynuzlu figürler, baykuşlar, sadece seyircinin görebileceği mistik figürler vs. vs. Ayrıca görüntüler de soldurularak neredeyse siyah/beyazın farklı tonları haline getirilmiş. Herkesin seveceği bir film olmadığı açık, festivaller dışında çok gösterilme şansı da yok zaten. Ama şimdiden festivalin iz bırakan filmlerinden biri olacağı söylenebilir.
Bu yıl 13.sü düzenlenecek olan Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali bu akşam yapılacak açılış töreni ile başlıyor. Gösterimler ve etkinlikler ise 7-13 Mayıs 2010 tarihleri arasında Ankara Kızılırmak Sineması ve Goethe Enstitüsü’nde gerçekleştirilecek. Ana teması “kötülük” olarak belirlenen bu yılki festivalin ana bölümleri şu şekilde:
SİYAD’ın son üç ayda vizyona girmiş en iyi filmler listesinde bu hafta da 2 yeni film görüyoruz. Haneke’nin yeni filmi Beyaz Bant (Das Weisse Band / The White Ribbon) çok iyi bir ortalama ile birinci sıraya oturmuş. 3 ay boyunca listede kalacağını ve hatta aynı sırada kalacağını düşünebiliriz. Ayrıca Parlak Yıldız (Bright Star) da yine iyi bir ortalama ile 5. sıradan listeye dahil oluyor. Bu iki filmin listeye girişi ile geçen hafta listenin sonlarında yer alan Gözlerindeki Sır (El Secreto de Sus Ojos) ve Kan Arzusu (Thirst) filmleri listeden çıkmış.