Archive Page 53

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (26 Nisan 2010)

SİYAD’ın son üç ayda vizyona girmiş en iyi filmler listesinde bu hafta 2 yeni film var. Bu haftanın yenilerinden yabancı dilde en iyi film Oscar’ını alan Gözlerindeki Sır (El Secreto de Sus Ojos / The Secret In Their Eyes) geçen haftaki tahminlerimizi boşa çıkarmayarak 9. sıradan listeye girmiş. Listenin diğer yeni üyesi ise Tim Burton’un da yapımcılarından biri olduğu 9 isimli animasyon. Bu filmlerin listeye girişi ile Kutu (The Box) ve Nine filmleri listeden çıkmışlar. İlginç bir tesadüf eseri animasyon olan 9‘un listeye girdiği hafta, müzikal olan Nine listeden çıkıyor.

Listenin tepesinde ise bir değişiklik yok. Kosmos, Bal ve Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus) hala ilk 3 sıradalar. Önümüzdeki hafta gösterime girecek filmlerden Haneke’nin Altın Palmiyeli filmi Beyaz Bant (Das weisse Band / The White Ribbon) büyük ihtimalle listeye girecektir.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Kosmos

3.14

2

2

Bal

3

3

3

Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus)

3

4

4

Zindan Adası (Shutter Island)

2.95

5

5

Tek Başına Bir Adam (A Single Man)

2.93

6

6

Ay (Moon)

2.87

7

7

Çılgın Kalp (Crazy Heart)

2.82

8

9

2.8

9

Gözlerindeki Sır (El Secreto de Sus Ojos)

2.78

10

8

Kan Arzusu (Thirst)

2.77

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (19 Nisan 2010)

Geçtiğimiz hafta, son 3 ay içinde vizyona girmiş filmlere SİYAD üyelerinin verdiği notlara göre düzenlenen en iyi 10 listesinde yeni vizyona girecek filmlerden Kosmos‘un birinci sıraya oturabileceğini öngörmüştük. Nitekim bu öngörü doğru çıktı. Reha Erdem’in yeni filmi listenin tepesinden giriş yaptı. Bal da ortalamasının yükselmesi sonucu ikinci sıraya oturunca, ilk iki sıra yerli filmler tarafından paylaşılmış oldu. Ayrıca yeni filmlerden Tek Başına Bir Adam (A Single Man) de 5. sıradan listeye giriş yaptı.

Üç aylık süresini doldurup listeden çıkanlar ise Aklı Havada (Up in the Air) ve Kim Kiminle Nerede? (Whatever Works). Gelecek haftanın filmlerine bakınca listeyi zorlayabilecek film, bu yılın yabancı dilde en iyi film Oscar’ını alan Gözlerindeki Sır (El Secreto de Sus Ojos / The Secret In Their Eyes) olabilir. Ayrıca yıllardır Gezici Festival’in arkasındaki isimlerden biri olan Ahmet Boyacıoğlu’nun Siyah Beyaz filmi de sürpriz yapabilir.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

Kosmos

3.14

2

4

Bal

3

3

1

Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus)

3

4

2

Zindan Adası (Shutter Island)

2.95

5

Tek Başına Bir Adam (A Single Man)

2.93

6

3

Ay (Moon)

2.87

7

6

Çılgın Kalp (Crazy Heart)

2.82

8

8

Kan Arzusu (Thirst)

2.77

9

9

Kutu (The Box)

2.77

10

10

Nine

2.76

29. İstanbul Film Festivali Altın Lale Ödülleri Sahiplerini Buldu

29. İstanbul Film Festivali kapsamında verilen Altın Lale ödülleri bu gece yapılan törenle sahiplerini buldu. Ulusal yarışmada en iyi film ödülünü Vavien alırken, jüri özel ödülünü de Bal aldı. Min-Dit’in de en iyi yönetmen ödülünü aldığı yarışmada bir istisna dışında diğer ödülleri de bu filmler paylaştı. İstisna ise Beş Şehir filmindeki başarılı oyunuyla en iyi erkek oyuncu ödülü alan Tansu Biçer’den geldi.

Uluslararası yarışmada ise en iyi film ödülüne Şeylerin Boktanlığı (De Helaasheid Der Dingen / The Misfortunates) filmi layık görüldü.

Bu arada ödül töreninde Emek Sineması’nın yıkılması kararına karşı duyulan tepkiden bolca sözedildi ve yarınki (18 Nisan 2010) protesto yürüşüne de herkes davet edildi. Biz de hala duymamış olan varsa buradan bir kez daha hatırlatmış olalım. Yürüyüş 18 Nisan 2010’da saat 17:00’da Taksim Meydanı tramvay durağından başlayacak. Emek Sineması’nın yıkılmasına karşı olan herkes orada olmalı.

Son olarak tam ödül listesini verelim:

Altın Lale Uluslararası Yarışma:
En İyi Film:
Şeylerin Boktanlığı (De Helaasheid Der Dingen / The Misfortunates)
Jüri Özel Ödülü: Matmazel Chambon (Madamoiselle Chambon)

Altın Lale Ulusal Yarışma:
En İyi Film:
Vavien
En İyi Yönetmen: Miraz Bezar (Min Dit)
Jüri Özel Ödülü: Bal
En İyi Erkek Oyuncu: Tansu Biçer (Beş Şehir)
En İyi Kadın Oyuncu: Şenay Orak (Min Dit)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Barış Özbiçer (Bal)
En İyi Senaryo: Engin Günaydın (Vavien)
En İyi Müzik: Mustafa Biber (Min Dit)

Fipresci Ulusal Onat Kutlar En İyi Film Ödülü:
Vavien
Fipresci Uluslararası En İyi Film Ödülü: Matmazel Chambon (Madamoiselle Chambon)

Avrupa Konseyi Sinema Ödülü FACE
En İyi Film:
Ajami
Jüri Özel Ödülü: Tanrının Gittiği Gün (Le Jour où Dieu est Parti en Voyage / The Day God Walked Away)

Radikal Gazetesi Halk Ödülü
Uluslararası Yarışma:
Annemi Öldürdüm (J’ai Tué Ma Mère / I Killed My Mother)
Ulusal Yarışma: Bal

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (11 Nisan 2010)

Bir süredir son 3 ay içinde vizyona girmiş filmlere SİYAD üyelerinin verdiği notlara göre düzenlenen en iyi 10 listelerini yayınlamıyordum. Eksik haftaları pas geçerek bu haftadan itibaren SİYAD’ın açıkladığı bu listelere blogumda yeniden yer vermeye başlıyorum.

Bu hafta gösterime giren 9 yeni filmden sadece Bal listeye girebilmiş. Altın Ayı sahibi Bal, listeye 4. sıradan giriyor. Haftanın listeden çıkan filmi ise uzun süredir birinci sırada olan ve vizyonda 3 ayını doldurduğu için listeden çıkan Gir Kanıma (Let the Right One In). Bu film listeden çıkınca ilk üç sıraya da Terry Gilliam’ın yeni şaheseri Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus), Martin Scorsese’nin müthiş bir atmosfer yarattığı, Zindan Adası (Shutter Island) ve kişisel olarak henüz izleyemediğim ama çok umutlu olduğum Ay (Moon) listenin ilk 3 sırasına otumuş oldular.

Haftaya Reha Erdem’in uzun süredir vizyon sırasını bekleyen filmi Kosmos‘un epey üst sıralardan, muhtemelen birinci sıradan, listeye girmesini bekleyebiliriz.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

2

Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus)

3

2

3

Zindan Adası (Shutter Island)

2.95

3

4

Ay (Moon)

2.87

4

Bal

2.86

5

5

Aklı Havada (Up in the Air)

2.82

6

6

Çılgın Kalp (Crazy Heart)

2.82

7

7

Kim Kiminle Nerede? (Whatever Works)

2.81

8

8

Kan Arzusu (Thirst)

2.77

9

9

Kutu (The Box)

2.77

10

10

Nine

2.76

Sinema Manyakları, 2010 Blog Ödülleri’ne Aday

Sinema Manyakları blogu olarak, geçen yılki gibi, Blog ödülleri 2010′un “Efes Pilsen Kültür-Sanat Blogları” kategorisindeki adaylardan biriyiz. Tamamen kişisel bir çabayla yürüttüğüm bu blog ile her ne kadar pek bir iddiam olmasa da oy vermek isteyenleri http://2010.blogodulleri.com/frame/show/sinema-manyaklari-1886 adresine beklerim. Oy vermek için siteye kayıt olmak gerektiğini de hatırlatalım.

7. Yıldız Kısa Film Festivali Yaklaşıyor

Türkiye’nin ilk ve bağımsız öğrenci organizasyonu Yıldız Kısa Film Festivali yedinci kez sinema severlerle buluşmaya hazırlanıyor. Y.T.Ü. Sinema Kulübü tarafından düzenlenen, jüriliğini sinema sektörünün özgün ve seçkin isimlerinin oluşturduğu festivalin son başvuru tarihi 12 Nisan.

3 Mayıs tarihinde açılış etkinlikleriyle başlayacak festival, hafta boyunca yapılan gösterimlerle devam edecek, 7 Mayıs akşamı yapılan ödül töreni ve kokteyl ile son bulacak. Hafta boyunca gerçekleşecek gösterimlerin yanı sıra panel, söyleşi ve atölyeler de düzenlenecek. Etkinliklerin tümü Y.T.Ü. Beşiktaş kampüsünde olacak.

Festival kapsamında düzenlenecek yarışma bölümü ulusal çapta tüm öğrencilere açık. Yarışmaya katılan filmler, YTÜ Sinema Kulübü danışmanı Uğur KUTAY başkanlığında, YTÜ Sinema Kulübü Yönetim Kurulu ve Üyelerinden oluşan ön jüri tarafından değerlendirilecek. Ön jüri değerlendirmesinden geçen filmler arasından kurmaca, canlandırma ve deneysel dallarda ilk üçe giren filmler ise esas jüri tarafından belirlenecek.

Festival ile ilgili detaylı bilgi http://www.yildizkisafilm.org/ adresinden alınabilir.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 11.Gün: Peder Jaakob’a Mektuplar, Pauline Plajda, İz Sürücü

Peder Jaakob’a Mektuplar (Postia Pappi Jaakobille / Letters to Father Jaakob):
Artık epey yaş almış ve gözleri görmeyen Peder Jaakob’un yardıma ihtiyacı vardır. Ancak ev işleri ya da kendi özel işlerine yardım etmesi için değil, kendisine gelen mektupları okuması için bir yardımcı istemektedir. Kendisine yardımcı olarak da, onun da isteği üzerine, ömür boyu hapse mahkum olmuş ama bu görevi yerine getirmek üzere affedilen, aksi mi aksi bir kadın olan Leila gönderilir. Söz konusu mektuplar ülkenin dört bir yanından Peder Jaakob’dan yardım ya da tavsiye isteyen, en azından kendileri için dua etmesini isteyen kişilerin mektuplarıdır.

Film boyunca Peder Jaakob iyilik timsali uhrevi bir kişi olarak çizilmiş. Adeta tüm hayatını insanlara iyilik etmeye adamış, o yaşta hayatta kalmasının tek nedeni de halen iyilik yapması gereken insanların var olması olan bir karakter o. Lelia ise filmin başında nedenini bilmesek de cinayet gibi bir suçu işlemiş bir karakter olarak farklı bir kutupta kalıyor. Ancak beklenebileceği gibi Peder ile vakit geçirdikçe Lelia da değişiyor. Zaten filmin temel sorunu da bu beklenebilirliği. Lelia’nın karakterinde yaşanacak değişim, pederle olan yakınlaşmaları, en sonunda işlediği cinayetin nedenlerinin seyirci tarafından da öğrenilmesi ve filmin finali hep beklenen şeylerdi.

İlk önce bir televizyon filmi olarak yola çıkılıp sonradan sinemalarda da gösterime çıkmasına karar verilen bu film fazla uhrevi yapısı ve tahmin edilebilir gelişimi ile söz konusu televizyon filmi havasından kurtulamazken özenli çekimleri ve başarılı oyunculukları ile kademe atlasa da çok önemli bir film olamıyor.

Pauline Plajda (Pauline à la Plage / Pauline at the Beach):
Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Eric Rohmer’in festivaldeki ikinci filmi Pauline Plajda idi. Tıpkı diğer filmi Yeşil Işın’da olduğu gibi bu film de “Comedies and Proverbs” serisinin bir filmi ve Rohmer bir kez daha genç bir (hatta iki) kadını hikayesinin merkezine oturtuyor. Hatta bir kez daha bu karakterlerin bir yaz tatilinde geçirdikleri günleri bize anlatıyor. Bu sırada da kadın-erkek ilişkilerini masaya yatırıyor ve şahane bir karakter çalışması yapıyor.

Filmdeki ana karakterlerimiz yeni boşanmış ve hayatına ne şekilde devam edeceğine henüz karar verememiş genç ve güzel bir kadın olan Marion ve henüz aşkla tanışıp tanışmadığından bile emin olamayan onun 15 yaşındaki kuzeni Pauline. Bir de Marion ve Pauline’den hoşlanan erkekler var. Marion’un evlenmeden önce bir dönem birlikte olduğu ve ona hala tutkun olan Pierre, yeni tanıştıkları ve bir kadınla uzun süre yaşamaya dayanamayacak gibi gözüken Henri ve Pauline’nin yaşıtı Sylvain. Rohmer senaryoyu da kendi yazdığı bu filminde bir kez daha bolca diyaloglarla karakterlerin her türlü düşüncelerini ve ruh halini bize yansıtıyor. Rohmer sinemasını sevenler için birinci sınıf bir film ama önceden herhangi bir Rohmer filmi izleyip sevmeyenler de çok keyif alamayacaktır.

İz Sürücü (A Nyomozó / The Investigator):
Tibor Malkáv, ölen insanlara otopsi yapan bir patologtur ve orta yaşlara gelmiş olmasına rağmen hala annesiyle yaşamaktadır. Bir gün tedavi edilmezse annesinin kısa bir ömrü kaldığını öğrenir. Tedavi için tek şans da Macaristan dışında bir kliniktir. Elbette bu iş için paraya ihtiyacı vardır ve bir gün kader karşısına gizemli bir yabancı çıkarır. Bu yabancı ondan hiç tanımadığı birini öldürmesini istemektedir. Bu arada Malkáv bir yandan da yeni tanıştığı bir kızla da bir ilişkinin başlangıcındadır.

İz Sürücü temelde polisiye bir film. Ama klasik polisiyelerden bazı farkları var. Bir suç işleniyor ve buna sebep olan kişi aranıyor ama burada olayı araştıran da suçu işleyen kişi aslında. Burada işin arkasındaki kişiyi araştırıyor Malkáv. Ayrıca bu karakterin özellikleri de filme değerini katan noktalardan biri. Kendi deyişiyle hiç bir espri anlayışı olmayan biri o. Herhangi biriyle konuşurken cümlelerin altında başka anlam aramak ya da kendisinin bir şeyler ima etmek gibi bir anlayışı yok. Özellikle kadınlar ile olan ilişkilerinde bu durum tam anlamıyla ortaya çıkıyor. Zaten bir kadınla beraber olmak gibi bir isteği de yok (hatta muhtemelen herhangi bir cinsel isteği yok, daha doğrusu gereksiz buluyor). Zaten kendisi herhangi bir şey teklif etmiyor, kadından sinemaya gitme teklifi gelirse bunun amacı sadece sinemaya gitmek oluyor. Kadın onu eve bırakmasını isterse yaptığı tek eylem yine onu eve bırakmak oluyor. Artık en sonunda kadın benimle beraber olacak mısın demek zorunda kalıyor (bunu bu kadar kibar şekilde demiyor tabii, onu eylemin adını vererek söylüyor). Ki o bile fayda etmiyor aslında.

Filmin bir diğer özelliği de Malkáv’ın olayı soruştururken zaman zaman cevapları hayallerinde otopsisini yaptığı insanlarla konuşarak bulması. Gerçek dışı bir durum değil bu aslında, sadece bizi ana karakterin nasıl düşündüğüne ortak ediyor. Ortada fantastik bir durum yok ama bu sahnelerde gerçeküstü bir hava yaratılıyor yine de.

Aslında filmde konu edilen suç çok komplike bir şey değil ama filmin anlatımı gayet başarılı ve özellikle baş karakter son derece orijinal olunca İz Sürücü de festivalin öne çıkan filmlerinden biri oluyordu.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 10.Gün: Sinema Aspirin ve Akbabalar, Trans Halindeki Ülke, Archibaldo De La Cruz’un Suçlu Yaşamı, Rövanş, Suç Ordusu

Sinema, Aspirin ve Akbabalar (Cinema, Aspirinas e Urubus / Movies, Aspirin and Vultures):
2. Dünya Savaşı yılları. Savaştan kaçan bir Alman, Brezilya’nın köylerinde dolaşmakta, onlara filmler göstermekte, o filmler arasında da piyasaya yeni çıkmış bir ilacın, aspirinin reklamını yapmakta ve bu ilacı köy sakinlerine satmaktadır. Tek başına çıktığı bu yolculukta yoldan aldığı bir Brezilyalı da kendisine hem yardımcı olmaya başlar, hem de ona yoldaşlık eder.

Sinema, Aspirin ve Akbabalar hem bu iki birbirinden çok farklı adamın günler geçtikçe gelişen arkadaşlığını anlatırken bir yandan da o dönemlerde savaşın bile uğramadığı Brezilya’nın bir portresini çiziyor. Gayet samimi ve doğal bir film. Bir önceki gün Hayatın Mutfağı filminde de izlediğimiz João Miguel başta olmak üzere oyuncular da başarılı ancak çok da önemli bir film olarak iz bırakmadı doğrusu.

Trans Halindeki Ülke (Terra em Transe / Earth Entranced):
1967 yılından gelen bu film Eldorado adlı hayali bir Latin Amerika ülkesinde aynı zamanda şair de olan bir gazetecinin devletin hakim güçlerine karşı mücadelesini ve bu arada halkı da arkasına almasını anlatıyor. Filmde hayali bir Latin Amerika ülkesinden bahsedilse de konu edilen ülkenin henüz 3 yıl önce bir askeri darbe yaşamış olan Brezilya olduğu çok açık. Hem bu yönüyle hem de genel olarak anlatılan öykü itibariyle önemli bir film karşımızdaki. Belli ki iyi bir restorasyondan geçmiş, çok temiz bir kopyadan izlemiş olmamız da bir avantajdı.

Buralarda çok tanınmayan yönetmen Glauber Rocha, kaynaklarda Brezilya yeni sinemasının (cinema novo) öncülerinden biri olarak görülüyor. Doğrusu bu akımın diğer filmlerini ya da yönetmenin tarzının bu filmdekine benzeyip benzemediğini bilmiyorum ancak okuduğum kaynaklar bu yönde olduğunu gösteriyor. Doğrusu bu tarzla ilgili bir problemim oldu benim. Zaman zaman son derece teatral ve abartılı oyunculukların rahatsız edici olduğunu söylemeliyim kendi adıma. Bu abartının bir devamı olarak kimi sahnelerin de destansı olması için özel olarak çaba sarfedilmiş belli ki. Bu anlayışla çekilmiş sahnelerin gayet etkileyici olduğunu kabul etmeliyim ama sanki daha gösterişsiz bir film daha etkili olacaktı. Yine de özellikle farklı ülkelerdeki sinema akımlarını merak edenlerin izlemesi gereken bir film.

Archibaldo De La Cruz’un Suçlu Yaşamı (Ensayo de un Crimen / The Criminal Life of Archibaldo de la Cruz):
Luis Buñuel’in Meksika’da çektiği çoğu film İspanya dönemindeki filmlerine göre daha az ses getirmiş filmlerdir. Archibaldo De La Cruz’un Suçlu Yaşamı da bu filmlerden biri. Halbuki film, içerdiği burjuvazi taşlaması, ironisi ve iyilik ve kötülük kavramlarına bakışı ile tam bir Buñuel filmi. En iyi Buñuel filmlerinden biri değil belki ama kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

Film, çocukluğunda bir tesadüf eseri dadısını öldürdüğünü düşünen bir adamın seri katil olma hayallerini anlatıyor. Bu adam karşısına çıkan pek çok kadını öldürmeyi istiyor. Bunun için ince ince planlar yapıyor ama bu planlar bir türlü sonuca ulaşmıyor. Belki yine de bu kadınlar ölüyor ama hiçbirinin sebebi de bu adam olmuyor ve adam bir türlü katil olmayı beceremediği için sürekli bir üzüntü halinde yaşamını sürdürüyor. Halbuki en azından birini öldürebilse çok mutlu bir adam olacak.

Bu özet bile filmin absürd yapısını gösteriyor aslında. Elbette ki Buñuel her zamanki gibi çeşitli kurumlara da eleştiri oklarını sallamadan bırakmıyor. İyi bir Buñuel filmi ama elbette daha iyileri de var.

Rövanş (Revanche):
Rövanş geçtiğimiz yıl Avusturya adına Oscar’lara aday olmaya kadar gitmiş bir film. Ancak buralarda adı pek duyulmamıştı. Bu nedenle fazla beklentim olmayan bir filmdi benim için. Son derece başarılı bir film çıktı sonuçta.

Rövanş aynı zamanda hakkında çok fazla bir şey bilmeden izlemenin de daha iyi olacağı filmlerden biri. Bu nedenle hikaye gelişiminden çok kısaca karakterleri tanıtmakla yetinelim. Avusturya’da striptizci ve fahişe olarak çalışan Ukraynalı bir genç kız, onun sevgisi ve çalıştığı yerin güvenlik görevlisi, bu iki kişinin ilişkisinden habersiz olan her ikisinin de işverini olan ve kız için daha büyük planları olan bir adam, sıradan bir polis ve onun karısı.

Filmin farklı bölümlerinde bu karakterlerden bazıları daha bir öne çıkarken bazılarının önemi azalıyor, hatta hiç gözükmüyorlar. Neler olduğunu açık etmemek için fazla detay vermeyelim ama Avusturya gece klüplerinin arka planındaki pis işleri gösteren bir suç filmi gibi başlayan film yine suç ve ceza izleğinde yürüyen ve işin içine vicdan azabı gibi konuları da katan ama başlangıcından bambaşka noktalara gidip karakterlerin iç dünyasına giren bir film olmuş. Üstelik bu karakterler de son derece sahici karakterler. Hepsinin motivasyonlarını anlıyor, acılarına ortak olabiliyorsunuz.

Festivalin en iyilerindendi bence. Kesinlikle izlenmeli.

Suç Ordusu (L’armée du Crime / The Army of Crime):
Robert Guédiguian önceki festivallerden tanıdığımız bir yönetmen. Kendisini Marsilya’daki işçi sınıfını anlattığı, çoğunlukla azınlıkları da mutlaka hikayesinin içine kattığı ama hemen her zaman insan ilişkilerini ön plana aldığı filmlerle tanıyoruz ve seviyoruz. Aynı zamanda çoğunlukla da aynı oyuncularla çalışıyor.

Guédiguian bu yeni filminde yine azınlıklardan bahsediyor ve bir kaç oyuncu dışında yine bildiği ve tanıdığı oyuncularla çalışıyor ama bu kez daha görkemli bir film yapma peşine düşüyor. Üstelik bir dönem filmi yapıyor. Suç Ordusu adlı bu film, 2. Dünya Savaşı yıllarında Nazi işgalindeki Fransa’daki direnişçi azınlık grupları ve özel olarak Ermeni asıllı Missak Manouchian önderliğindeki grubun hikayesini anlatıyor. Başarılı bir film, ancak Guédiguian asıl ustası olduğu türden uzaklaşınca filme kendi damgasını vuramamış. Bu sefer de film diğer 2. Dünya Savaşı direniş filmlerinden farklı bir yere oturmuyor. Sadece Fransa’nın kurtuluşu için azınlıklar da hayatlarını ortaya koydu dedirtiyor o kadar.

Bu nedenle izlenmesi bir kayıp olmayacak ama festivalin çok iz bırakmayan filmlerinden biri oldu benim için.

3. Yeşilçam Ödülleri’nde En İyi Film Nefes, En İyi Yönetmen Reha Erdem

Yeşilçam ödülleri 3 yaşına girdi. Her ne kadar başta amaçlanan etkiyi yaratan bir ödül olmasa da (Türkiye’nin Oscar’ı olması iddiasında idi) düzenli olarak verilmeye devam edecek bir ödül olacak gibi gözüküyor. SİYAD ödüllerinin yanında daha popüler bir kulvarda dolaşan ödüllerde bu eğilimin göstergesi olarak, en iyi film olarak Nefes seçildi. Ancak Reha Erdem’in Hayat Var’daki yönetmenlik başarısı göz ardı edilememiş olsa gerek, en iyi yönetmen ödülü ona gitti. Diğer ödüller için de kötü seçimler değil ama daha iyileri vardı şeklinde bir yorum yapabilirim genelde kendi adıma. Ama Elit İşcan’ın En İyi Genç Yetenek ödülü tümüyle hakedilmiş bir ödüldü.

Tam liste şu şekilde:

En İyi Film: Nefes: Vatan Sağolsun (Levent Semerci)
En İyi Yönetmen: Reha Erdem (Hayat Var)
En İyi Kadın Oyuncu: Binnur Kaya (Vavien)
En İyi Erkek Oyuncu: Mert Fırat (Başka Dilde Aşk)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Derya Alabora (Pandora’nın Kutusu)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Cemal Toktaş (Güneşi Gördüm)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Soykut Turan (Güneşi Gördüm)
En İyi Senaryo: Engin Günaydın (Vavien)
En İyi Müzik: Atilla Özdemiroğlu (Vavien)
En İyi Genç Yetenek: Elit İşcan (Hayat Var)
Turkcell İlk Film Ödülü: Nefes: Vatan Sağolsun (Levent Semerci)

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 9.Gün: Kızıl İlahi, Rembradt: İtham Ediyorum, Hayatın Mutfağı, Kısa Sınır Tanımaz 3, Akhilleus ve Kaplumbağa

Kızıl İlahi (Még kér a nép / Red Psalm):
Kızıl İlahi, eski festivallerde izleyip tekrar görmek istediğim klasiklerdendi benim için. Festival katoloğuna baktığınızda bu filmin 1890 yılında, Macaristan’daki bir çiftlikteki işçilerin ayaklanmasını ve bu isyanı bastırmaya çalışan askerleri anlattığı söyleniyor. Hikaye budur ama Miklós Jancsó o kadar sembolik bir dil kurmuş ki anlatılanın belli bir mekan ve zamanda olduğunu düşünmek yanlış olur. Bir defa o çiftliği çok rahat bir şekilde dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamandaki bir devlet olarak okumak mümkün. Bir komünist devrim gerçekleştirmek üzere ayaklanan işçi sınıfı ve karşısındaki baskın güçler de anlatılan.

Kaynaklarda siyasi müzikal ya da komünist müzikal olarak geçen bu filmde Jancsó’nun anlatımı aslında operaya daha yakın duruyor. Fİlm boyunca öne çıkan ve hikayesini takip ettiğimiz bir karakter yok. Zaten durumu ya da olayları takip edeceğimiz bir konuşma olmadığı gibi kullanlan müzikler de çok daha genel, işçi sınıfının üstünlüğünü anlatan bilinen müzikler. Filmin esas dikkat çeken özelliği ise uzun ve kesintisiz planlardan oluşması. 87 dakikalık bu film 27 ya da 28 plandan oluşuyor (farklı kaynaklarda her iki sayı da geçiyor). Hatta o günkü teknik imkanlar yeterli olsa Jancsó tüm filmi tek bir planda çekmek istermiş gibi bir his de verdi film.

Bugün sinemanın ustaları anıldığında Miklós Jancsó’nun adı çok fazla geçmiyor ama ne zaman bir festivalde onun bir filmini izlesek bize ne kadar iyi bir sinemacı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. 88 yaşında hala çalışmaya devam eden ustanın (IMDB’de 2010 tarihli bir filmi görünüyor) özellikle yeni nesiller tarafından tekrar keşfedilmesi için klasiklere eğilen Criterion gibi bir firmanın filmlerini çıkarması lazım galiba.

Rembradt: İtham Ediyorum (Rembrandt’s J’accuse):
Festivalin en merakla beklenen filmlerinden biriydi Rembradt: İtham Ediyorum. Bu sefer ne yaptı acaba diye düşünüp bir Greenaway filmini merakla beklememek mümkün değil zaten. Üstelik son yıllardaki filmleri Ankara’daki festivallere uğramaz olmuştu. Mesela bu filmden önce izlenmesi pek güzel olacak olan Nightwatching filmini görme şansımız olmamıştı.

Nightwatching filminde Rembrandt’ın gece bekçisi tablosunu çizme sürecini bir konulu film olarak anlatan Greenaway, bu filmde Nightwatching filminden parçalar da kullanarak söz konusu tablonun gizli kalmış bir cinayeti anlattığına dair bir sav getiriyor ortaya ve bunu 31 delile dayandırıyor. Belgesel kalıbında çekilmiş bir film ama Greenaway’in bildik takıntıları hemen kendini hissetiriyor. Sayılara olan takıntısı zaten bu 31 delil meselesinde ya da tablodaki karakterleri saymasında ortaya çıkıyor. Pek çok filminde yaptığı gibi bir kez daha perdeyi farklı parçalara bölüp her parçada farklı bilgiler verebiliyor. Bir yandan alttan bir takım yazılar geçerken bir yandan perdedin ortasında Greenaway’in kafasını görürken sağda ve solda da bambaşka şeyler görebiliyoruz. Bu yoğun bilgi bombardımanı eğer filmi sevdiyseniz tekrar izleme isteği uyandırıyor. Nitekim benim izlediğim seasta da filmi ikinci kez izleyenler vardı.

Ama Greenaway’in esas derdi metin diliyle düşünmeye şartlandırılmış ve görsel materyalleri yorumlamakta son derece cahil olduğunu düşündüğü bir toplumda bu tablonun her ayrıntısı didik didik ederek bir dedektif ya da bir savcı olarak ortaya bir sav atması (bu arada görsel materyalleri okuyamadığımızı söylerken sinema ile olan meselesini de bir kez daha gündeme getirip tam da bu nedenle sinemamızın da son derece sığ olduğunu da eklemeyi unutmuyor). Bu savın ne kadar geçerli olduğu tartışmalı ama Greenaway bir resme böyle bakın demeye getiriyor adeta.

Filmden sonra Serpil Aygün Cengiz’in bir sunumu vardı. Bu sunumun hepsine katılamasam da zihin açıcı oldu. Mesela filmde altyazıda geçen isimleri takip etme şansımız olmadı, meğer kimler kimler varmış. Daha da önemlisi filmde gerçek gibi verilen kimi bilgilerin tümüyle uydurma olduğu, hatta Greenaway’in bir söyleşisinde de bunu belirttiğini öğrendik. Belki de Greenaway bakın bana güvendiniz ama ben de sizi yanılttım, tabloyu doğru okumak için kendi kendinize biraz daha uğraşın demek istiyor seyirciye.

Hayatın Mutfağı (Estômago / Estômago: A Gastronomic Story):
Raimundo Nonato, taşradan büyük şehre gelen bir genç. Bir tesadüf eseri bir kafede aşçı olarak çalışmaya başlıyor ve olaylar gelişiyor. Raimundo Nonato, hapse yeni düşmüş bir genç. Bir tesadüf eseri iyi yemek yaptığı öğreniliyor ve hapistekilerin kendi özel aşçısı oluyor. Hayatın Mutfağı, bu iki hikayeyi birbirine koşut olarak anlatıyor ama bunu yaparken gayet de düz bir anlatımı var. Seyirci kendini zorlamadan ne olduğunu anlayabiliyor. Zaten film popüler sinema kulvarında bir anlatım tutturduğu için seyirciyi zorlamak gibi bir derdi de yok. Filmin en büyük gizemi sayılabilecek olan iki hikayenin nasıl birbirine bağlanabileceği bile belli bir noktadan sonra o kadar açık ki.

Ama bir film popüler kulvarda diye kötü dememek lazım. Gayet iyi bir film var karşımızda. Eğlenceli ve keyifle izleniyor. Nonato karakterinin saflığı ama yeri geldiğinde kurnaz tarafının ortaya çıkması çok başarılı şekilde verilmiş (özellikle filmin finali itibariyle). Yan karakterler son derece başarılı. Mesela Nonato’nun yemek yemekten seksten daha fazla zevk alan kız arkadaşı (hatta seks yaparken bile yemek yediğini görüyoruz) görmeye değer bir karakter.

Film Brezilya’da gayet tutulmuş. 2010 yılında bir yeniden yapımı da söz konusu. Bir Amerikan filmi olarak salonlarımızı işgal etmeden orijinalini izlemeli.

Kısa Sınır Tanımaz 3:
Yine festivalin kısa film seçkilerinden biri. Bu kez 8 kısa film vardı. Doğrusu diğer seçkilerle karşılaştırıldığında biraz zayıf kalmış buldum. Yine de güzel filmler vardı. İki mafya üyesinin patrona yapacakları teslimatın sarpa sarmasını anlatan Paket (Das Paket / The Package) daha iyi bir finalle daha iyi bir film olabilirmiş. Turşu ve Piskopos (The Pickle & The Patriarch) ile İfşa (La Revelation / The Revelation) filmleri de çıkış noktaları iyi olan (biri sonsuz yaşamın sırrını insanları turşulamakta bulan bilim adamlarını anlatıyordu, diğeri de bir B sınıfı bilim-kurgu filminin gerçekten uzaylılarla ilintili olmasını) ama uzadıkça tavsayan filmlerdi. Çılgın Eller (Crazy Hands) ise o ellerin neye ihtiyaç duyduğunun en baştan belli olduğu bir filmdi. Ayrıca Noura adlı bir film vardı ki belki de bize hiç yabancı olmayan bir şeyi çok düz bir şekilde anlattığı için hiç ilgimi çekmedi. Bir kadın metroda eski eşi, sevgilisi ve çocuğuyla gayet sıradan telefon konuşmaları yapar, kendi istasyonuna yaklaşınca makyajını temizler, başörtüsünü takar, metrodan iner ve film biter. Bu kadar. Hiç bir orijinalliği yoktu.

Akhilleus ve Kaplumbağa (Akiresu to Kame / Achilles and the Tortoise):
Takeshi Kitano, sanat kavramını sorguladığı üçlemesinin bu son filminde çocukluğunda çok iyi bir sanatçı olacağına inandırılmış Machisu’nun hikayesini anlatıyor bize. Machisu, meşhur ve zengin bir koleksiyoncunun oğlu. Çocukluğunda resim yapmayı seviyor ve zengin bir babası olunca çevresindeki herkes ne kadar güzel resim yaptığını söylüyor, derste başka şeyler yapması gerekirken resim yapsa bile öğretmenleri bile bir şey demiyorlar. Gün gelip ailesi fakir düştüğünde Machisu’nun içine sanat aşkı işlemiştir bir kere. Artık hayatını iyi ve başarılı bir sanatçı olmaya adamıştır. Bunun için eğitim de alır. Yıllar geçer Machisu, sanat aşkına tahammül gösteren bir kadınla evlenir ama bir türlü istediği övgüleri alamaz, eserlerini satamaz.

Çok yönlü bir sanatçı olan Kitano, bu filmdeki resimlerin hepsini de kendi çizerken özellikle modern sanatın ne olduğunu, sanat adına nelerin yapılacağını sorguluyor. Özellikle sanat okulunda okuyan gençlerin bir sanat eseri ortaya çıkarmak için yaptıkları, sonrasında yine Machisu ve karısının yaptıkları hem çok eğlenceli hem de bunlar sanat olabilir mi gerçekten diye düşündürücü kavramlardı.

Salondaki bazı konuşmalardan anladığım kadarıyla Kitano’yu hala aksiyon filmleriyle bir tutanlar var. Oysa senelerdir neler neler yaptı bu Japon usta. Bu da aksiyon sineması ile ilgisi olmayan iyi filmlerinden biri. Bu arada filmin adı bir yarışta en hızlı koşucunun en yavaş koşucudan daha sonra yarışa başladığı durumda asla onu geçemeyeceğine dair ünlü paradoxtan alınma. Zaten filmin başında bunun matematiksel nedeni de gayet güzel şekilde açıklanıyor. Filmin sonunda Aşil kaplumbağayı geçiyor mu onu görmek içinse filmi izlemek gerek.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.605 hits
Nisan 2026
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.