Archive for the 'Ödüller/Festivaller' Category



SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (6 Haziran 2010)

Geçtiğimiz hafta  vizyona giren filmler açısından verimli bir hafta olmuş. 3 filmin birden SİYAD’ın listesine girdiğini görüyoruz. Koy (The Cove), Ölümcül Takip (The Chaser) ve Yaşamaya Değer (Le Hérisson / The Hedgehog) filmleri sırasıyla üçüncü, beşinci ve sekizinci sıralardan listeye girmişler. Ne yazık ki 3 film de sadece İstanbul’da çok az sayıda sinemada gösterime girdi. Yakın zamanda diğer illere de uğrayacağını umalım.

Bu filmlerin girişi ile Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus), Ay (Moon) ve Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.) filmleri de liste dışında kalmış. Bu hafta ise yılın en tartışmalı filmlerinden Antichrist gösterime gidiyor (ne yazık ki sansürlü olarak). Listeye girip giremeyeceğini göreceğiz.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Selvi Boylum Al Yazmalım

3.54

2

2

Beyaz Bant (The White Ribbon)

3.35

3

Koy (The Cove)

3.2

4

3

Bal

3.11

5

Ölümcül Takip (The Chaser)

3.1

6

4

Kosmos

3.08

7

5

Parlak Yıldız (Bright Star)

3.07

8

Yaşamaya Değer (Le Hérisson / The Hedgehog)

3

9

6

Zindan Adası (Shutter Island)

2.95

10

8

Aşkın Son Mevsimi (The Last Station)

2.94

17. Adana Altın Koza Film Festivali’nin Yeni Tarihi: 20-26 Eylül 2010

Bu yılki Adana Altın Koza Film Festivali geçtiğimiz günlerde ertelenmiş ve bu erteleme sinema çevrelerinden büyük tepki toplamıştı. Biz de sayfamızdan bu tepkileri aktarmıştık. Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından festivalin yeni tarihi açıklandı: 20-26 Eylül 2010.

Adana Altın Koza Film Festivali’nin Ertelenmesi/İptali ve Kararın Yankıları

7-13 Haziran 2010 tarihleri arasında yapılması planlanan 17. Adana Altın Koza Film Festivali belirsiz bir tarihe ertelendi. Adana Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan açıklamada festivalin ertelenmesi ile ilgili gerekçe, “İsrail’de ve İskenderun’da yaşanan insanlık ayıbı saldırılar nedeniyle, bu yıl 17.’si gerçekleşecek olan Altın Koza Film Festivali’ni ileri bir tarihe erteleme kararı aldık. Dünyada ve ülkemizde insanlar kan ağlarken, bizim eğlenmeye hakkımız yok. İsrail’i ve terör örgütünü kınıyor, her iki saldırıda şehit düşenlere Allah’tan rahmet diliyorum” şeklinde açıklanmış.

Film festivalini bir eğlence olarak gören bu açıklama ve festivalin ertelenme/iptal kararı sinema çevrelerinden büyük tepki topladı. Üstelik bu yılki festivalin bölümlerinden biri Filistin’e ayrılmışken böyle bir kararın verilmesi çok enteresan. Aşağıda kararla ilgili çeşitli topluluk ve kurumlardan gelen tepkileri, her birine katıldığımı belirterek, paylaşmak istiyorum.

SİYAD’ın (Sinema Yazarları Derneği) açıklaması:

SANATA VE DAYANIŞMAYA İZİN YOK MU?

17. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali ani bir kararla ertelendi. Kararın sahibi Adana Büyükşehir Belediyesi, gerekçe olarak İsrail’in Gazze’ye giden yardım gemilerini vurması ve Hatay’ın İskenderun ilçesindeki terör saldırısını gösterdi. Bu trajedilerin boyutu tartışılmaz, her ikisi de lanetlenmesi gereken saldırılar, ancak belediyenin “İnsanlar kan ağlarken, biz eğlenemeyiz” cümlesiyle festivali erteleme kararını açıklaması gerçek bir talihsizliktir. Belli ki sanatın, sinemanın bir dayanışma biçimi olduğu akıllarına gelmemiş.

Ayrıca film festivallerini sadece ‘eğlence’ aracı olarak gören bu zihniyet kabul edilemez. Başlamasına bir hafta kalan kendi festivalinin programına göz atmayı dahi akıl edememekse tam bir sorumsuzluk örneğidir.

Baksalardı eğer, Altın Koza’nın tam da gündemin nabzını yakalayan “Filistin: Barışa Hasret” adlı özel programını göreceklerdi. Filistin’in trajedisini anlatan usta işi filmler ve belgesellerin yanı sıra “Filistin’de Sinema Yapmak” başlıklı açık oturum da engellenmiş oldu. Yani Filistin’in hiç değilse sanatla sesini duyurabileceği bu platform iptal edildi. Üstelik Filistinli sinemacılar tam tersini düşünürken! Daha önce işleri nedeniyle gelemeyeceğini açıklayan Filistinli yönetmen Najwa Najjar, bu sabah taziyelerini bildirdi ve ‘dayanışma adına’ festivale gelmek için elinden geleni yapacağını açıklayan bir mesaj gönderdi.

Peki şimdi dayanışma ruhuna ve sinemanın birleştirici gücüne en fazla ihtiyaç duyulduğu bu zamanlarda Filistinli konuklarımıza ne diyeceğiz? Panelin konuşmacılarından gazeteci-yazar Bashar Ibrahem, yönetmenler Kamal Aljafari, Nasri Hajjaj ve Mohamed Soueid, film eleştirmeni Nadim Jarjoura’yı yarı yolda bırakmış olacağız. Çünkü hem onlar bir kez daha ‘susturulmuş’ hem de Altın Koza’nın uluslararası alanda ses getirecek bu sinemasal etkinliğe imza atması engellenmiş durumda.

Film festivalleri ‘kötü gidişata rağmen’ var olan etkinliklerdir. Bir ‘direniş’ ve ‘dayanışma’ platformudur da aynı zamanda. Her türlü baskı ve genel geçer dayatmalara karşı alternatif bakışlara yer verirler. 17. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde sadece Filistin yok. Angelopoulos gibi uluslararası usta sinemacılar, gazeteci ve film eleştirmenleri davet edilmiş, uçak biletleri kesilmiş, film kiraları ödenmiş, film bobinlerinin çoğu yerine ulaşmışken, bu iptal kararının maddi ve manevi kaybı çok büyüktür.

Uluslararası ciddi bir etkinlik olarak küllerinden yeniden doğan bir festivalden ‘eğlencelik’ olarak bahsedilmesi ve erteleme adı altında iptal kararının alınması hem sinema hem de insanlık adına büyük gaflettir.

Bu erteleme kararı ani değil aslında. Festivalin yapılmaması için baskıların bir süredir devam ettiği biliniyor. Dolayısıyla saldırıların sonucu olarak alınmış bir karar olduğu hiç inandırıcı değil, aksine bunun bir bahane olarak karşımıza çıkarıldığı gerçeği gün gibi aşikâr.

Ayrıca ‘erteleme’ açıklaması da son derece belirsiz. Bütün hazırlıkları yapılmış bir festivalin ertelenmesi söz konusu olamaz ancak iptal edilebilir. Ama bu, maddi/manevi ve uluslararası çapta bir skandal anlamına geleceği için kelime oyununa başvurulduğu şüphesi doğuyor. Adana’nın uluslararası alandaki geleceği de yok ediliyor.

Bu kararın sorumlularına soruyoruz: Bu zararı kim karşılayacak?

Adana Altın Koza Film Festivali Ekibi’nin açıklaması:

Zaman “Dayanışma” Zamanıyken…

Başlamasına bir hafta kalan 17. Uluslararası Altın Koza Film Festivali, Adana Büyükşehir Belediye Başkanlığı vekaleti tarafından ertelendi. Son günlerde yaşanan trajedilerin acısını hepimiz yürekten paylaşıyoruz. Ama Adana Belediyesi’nin bu acıları gerekçe göstererek aldığı ‘erteleme’ kararı kabul edilemez. Aylardır çeşitli nedenlerle Kültür Bakanlığı’nın da bilgisi dahilinde festivali ertelemek için devreye giren ama bir türlü sığınacağı bir gerekçe yaratamayan Belediye’nin imdadına İsrail yetişmiştir.

Adana Belediyesi, aradığı gerekçeyi bulduğunu düşünerek son derece dayanaksız bir erteleme kararı almıştır. Aslında festivalin ‘iptali’ anlamına gelen bu sözde erteleme, terörizmin sindirme ve yıldırma amacına hizmet etmektedir. Festivalin bu yıl “Filistin: Barışa Hasret” başlıklı özel bölümündeki filmlerin ve sinemacıların Altın Koza’yı bir dayanışma ve buluşma noktası olarak kullanma şansı ellerinden alınmıştır. Dün bu talihsiz karardan habersiz Filistinli sinemacılardan festivalimize gelen destek mesajlarına ekibimiz bir yanıt vermekte çaresiz kalmıştır. Angelopoulos gibi dünyaca ünlü yönetmenlerin Adana’dan dünyaya verecekleri barış mesajlarının da önü kesilmiştir.

‘Konserler iptal, filmlere devam’ teklifine red!

Sinema ve festival bir ‘dayanışma’ platformudur, sadece ‘eğlence’ olarak asla kabul edilemez. 1995’te yani kanlı kuşatmanın son günlerinde, tüm zorluklara rağmen Saraybosna Film Festivali ‘savaşa karşı yaşam’ sloganıyla başlatılmıştır. Bu yıl Cannes Film Festivali, hapisteki İranlı Azeri sinemacı Cafer Panahi konusundaki dayanışmasıyla öne çıkmıştır. Adana Belediyesi mevcut yönetimi ise kimseye danışmadan aldığı iptal kararına karşı yapılan her türlü yapıcı teklife karşı çıkmıştır. Belediye yönetimine “Konser etkinliklerini iptal edelim, film festivalini aynen yapalım, Filistinli sinemacıların seslerini dünyaya duyuracakları bu platformun önünü de kapatmayalım” önerisi tarafımızdan yapılmıştır. Ama bunun kabul görmemesi ‘acıları paylaşıyoruz’ gerekçesini şüpheli hale getirmektedir.

Festival ‘emektir’…

Bu erteleme/iptal kararı sadece Adana’nın değil Türkiye’nin prestijine uluslararası düzeyde zarar vermiştir. Dolayısıyla bu iptal Türkiye’deki bütün kültürel ve sanatsal etkinliklere ve düzenleyen kişilerin birikim ve ilişkilerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. Yıllardır büyük çabalarla biriktirilen emek ve saygınlık imajı onarılması güç yaralar almıştır. Festivaller bir yıl öncesinden, uzun hazırlıklar gerektiren, aylar öncesinden planlanan, ‘bugün değil başka gün gelin’ anlayışına sığmayan titiz bir çalışmanın ürünüdür.

Altın Koza Türkiye’nin festivalidir ve son yıllarda uluslararası çapta da önemli kazanımlar elde etmiştir. Dünyanın usta sinemacılarıyla bağlantıya geçilmiş, yerli ve yabancı konukların seyahat programları ayarlanmış, uçak biletleri kesilmiş, film gösterimleri önceden rezerve edilmiş, bedelleri ödenmiş, kopyalar festival ofisine ulaşmış, sadece filmler değil, usta sinemacı Angelopoulos’un dünyaca ünlü set fotoğrafları sergisi festival merkezine ulaşmıştır. Bu durum manevi hasarın yanı sıra ortaya çıkan maddi hasarın boyutlarını da göstermektedir. Bunun hesabının sorulması gerekmektedir.

Biz aşağıda isimleri bulunan ve Altın Koza Festivali programlarını hazırlayan ekip olarak, belediyenin erteleme kararının samimi olmadığını kamuoyuyla paylaşmak isteriz. Son derece talihsiz ve üzücü bir karardır. Altın Koza gibi barışçıl bir sanat etkinliğini politik bir skandala dönüştüren Adana Belediyesi yetkililerinin en kısa sürede ülkemiz, Filistin ve dünya kamuoyundan özür dilemelerini ve hesap vermelerini bekliyoruz.

Ahmet Boyacıoğlu (Dünya Sineması Bölümü Koordinatörü)
Alin Taşçıyan (Festival Danışmanı)
Aslı Selçuk (Festival Danışmanı)
Başak Emre (Dünya Sineması Bölümü Koordinatörü)
Esin Küçüktepepınar (Festival Danışmanı)
Yıldız ve Hilmi Etikan (Ulusal ve Uluslararası Kısa Film Bölümü Koordinatörleri )
Kadir Beycioğlu (Festival Sinema Programları Genel Koordinatörü)
Oktay Bulgay (Altyazı ve Salon Koordinatörü)

Yeni Sinema Hareketi’nin Açıklaması:

ADANA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NE AÇIK MEKTUP

31 Mayıs sabahı dünyanın ama daha çok Türkiye’nin yüreğini sızlatan haberler geldi. Bu haberleri dikkate alan Adana Büyükşehir Belediyesi “İnsanlar kan ağlarken, biz eğlenemeyiz” diye bir gerekçe sunup bu seneki film festivalini ertelediğini açıkladı.

Öncelikle sizin için “eğlence” olan bu festivalin Adana halkı için yılın en önemli  kültür-sanat faaliyeti ve  biz sinemacılar için de seyircimizle buluşmak için en önemli vesile olduğunu hatırlatmak isteriz. Film dünyası üretenleri, göstericileri, seyircileri ve bu seyircilerle üretenleri bir araya getirme görevi olan festivallerle bir bütündür. Üreten insanların seyircilerle bir araya gelerek yoğun olarak filmler ve o filmlerin içeriği hakkında konuşması bir eğlence değil, verimli bir bilgi alışverişidir.

Bir film, eğlence aracı değil, sanat eseridir; insanların ortak aklına ve vicdanına seslenir, bilgi ve duygu paylaşımına hizmet eder. Sinema, bu ülkede ve başka ülkelerde yaşanan acıların neler olduğu, zorda kalan insanların neler yapabileceklerini ve aklınıza gelmeyecek bir çok durumu gözler önüne serer. Bu gözler önüne serme seyircinin yaşanan durumla empati kurmasını sağlar. En önemlisi seyirciye sorular sordurtur. Bu sorular arasında pek tabidir ki içimizi kanatan olaylarla ilgili sorular olacaktır.

İçinde “Filistin: Barışa Hasret” programının yer aldığı, “Filistin’de Sinema Yapmak” açık oturumunun düzenleneceği, önemli Filistinli sinemacı ve gazetecilerin davetli olduğu dolayısıyla onlara destek verilecek günlerin silahların gölgesinde yok olmasına yol açmak bu festivalin asıl sahibi olan Adana seyircisini de çok üzecektir. Bu gibi durumlarda ülkelerinden ayrılmaları zor olan Filistinliler, İsrail ablukası yüzünden gelemeseler bile bugünlerin düzenlenmesi ve İsrail’in teşhir edilmesi gerekir.

Bütün rezervasyonların yapıldığı, filmlerin kopyalarının gittiği, bütün hazırlıkların tamamlandığı şu anda festivali iptal etmek ya da ertelemek hem tartışma ve bilgi alma yollarını tıkayacak hem de insanları terörün en çok istediği şey olan sessizliğe gömecektir. Bugünkü ve geçmişteki tüm bu hazin olaylarla ilgili acılar daima içimizdedir.

Sinemacılar olarak hem seyirciyle buluşmak, hem ilk çıkışını yapacak filmcilere destek olmak ama en önemlisi sessiz kalmamak ve hayatın her şeye rağmen biriktirerek devam ettiğini göstermek için bu sene de Adana Altın Koza film festivalinin yapılmasını istiyoruz.

Asla unutmamak üzere…

(Alfabetik sıraya göre imzacılar)

Aslı Filiz
Aslı Özge
Aydın Bulut
Belma Baş
Belmin Söylemez
Berke Baş
Buket Uzuner
Derviş Zaim
Durul Taylan
Emre Akay
Emre Yeksan
Erdal Kahraman
Erkan Aktuğ
Hakan Algül
Hakkı Kurtuluş
Haşmet Topaloğlu
Hüseyin Karabey
Hülya Uğur Tanrıöver
Işıl Özgentürk
İnan Temelkuran
İsmail Güneş
Mahmut Fazıl Coşkun
Mehmet Altıoklar (FIYAB)
Mehmet Eryılmaz
Melik Saraçoğlu
Murat Düzgünoğlu
Mustafa Ünlü (BSB)
Nadir Öperli
Nida Karabol
Nuri Bilge Ceylan
Onur Ünlü
Orhan Eskiköy
Özcan Alper
Özgür Doğan
Pelin Esmer
Reha Erdem
Selim Atakan
Selim Demirdelen
Selim Evci
Semih Kaplanoğlu
Serkan Acar
Serkan Çakarer
Sevilay Demirci
Seyfi Teoman
Seyhan Kaya
Sırrı Süreyya Önder
Sinan Biçici (SENDER)
Tarık Tufan
Tolga Esmer
Ümit Ünal
Yağmur Taylan
Yamaç Okur
Yüksel Aksu
Zafer Algöz

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (30 Mayıs 2010)

SİYAD’ın bu haftaki listesinin geçen hafta ile birebir aynı olduğunu görüyoruz. Haftanın yeni filmlerinden hiçbiri listeye girmeyi başaramamış. Böylece Selvi Boylum Al Yazmalım ve Beyaz Bant‘ın (The White Ribbon) ilk iki sıradaki yeri yerleri halen devam ediyor.

Önümüzdeki haftanın filmlerinden listeye girmeye aday tek film, Costa-Gavras ustanın yeni filmi Cennet Batıda (Eden a l’Ouest / Eden is West) olarak gözüküyor. Bakalım bunu başarabilecek mi?

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Selvi Boylum Al Yazmalım

3.58

2

2

Beyaz Bant (The White Ribbon)

3.35

3

3

Bal

3.11

4

4

Kosmos

3.08

5

5

Parlak Yıldız (Bright Star)

3.07

6

6

Zindan Adası (Shutter Island)

2.95

7

7

Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus)

2.94

8

8

Aşkın Son Mevsimi (The Last Station)

2.94

9

9

Ay (Moon)

2.88

10

10

Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.)

2.86

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (23 Mayıs 2010)

Bu hafta vizyona giren filmlerden hiçbiri SİYAD’ın listesine girmeyi başaramamış. Ama geçen haftanın filmlerinden Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.) filminin son sıradan da olsa listeye girebildiğini görüyoruz. Bu filmin girişi ile Tek Başına Bir Adam (A Single Man) da listeden çıkmış oluyor. Listenin geri kalanı ise hemen hemen aynı sayılır. Selvi Boylum Al Yazmalım‘ın birinci sıradaki sağlam yeri devam ediyor.

Gelecek hafta gösterime girecek filmlerden, Tayfun Pirselimoğlu’nun Pus filminin listeyi etkilemesini bekleyebiliriz.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Selvi Boylum Al Yazmalım

3.58

2

2

Beyaz Bant (The White Ribbon)

3.35

3

3

Bal

3.11

4

4

Kosmos

3.08

5

5

Parlak Yıldız (Bright Star)

3.07

6

7

Zindan Adası (Shutter Island)

2.95

7

6

Dr. Parnassus (The Imaginarium of Doctor Parnassus)

2.94

8

8

Aşkın Son Mevsimi (The Last Station)

2.94

9

9

Ay (Moon)

2.88

10

Soraya’yı Taşlamak (The Stoning of Soraya M.)

2.86

Altın Palmiye Tayland’a Gitti

Bu yılki Cannes Film Festivali dün akşam yapılan ödül töreni ile sonuçlandı. Tim Burton başkanlığındaki jüri şaşırtıcı bir seçim yaparak Abbas Kiarostami, Mike Leigh ve Alejandro González Iñárritu gibi tanınmış yönetmenlerin, üstelik her biri de beğenilen filmleri varken, fazla tanınmayan Tayland’lı bir yönetmen olan Apichatpong Weerasethakul’un Lung Boonmee Raluek Chat (Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives) filmini Altın Palmiye’ye layık gördü. İkincilik ödülü sayılabilecek Büyük Ödül ise Xavier Beauvois’in Des Hommes Et Des Dieux (Of Gods And Men) filminin oldu. Juliette Binoche ve Javier Bardem’in de oyunculuk ödülleri aldıkları festivalin ödül listesi şu şekilde:

Altın Palmiye (Palme D’or): Lung Boonmee Raluek Chat / Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives (y: Apichatpong Weerasethakul)
Büyük Ödül (Grand Prix): Des Hommes Et Des Dieux / Of Gods And Men (y: Xavier Beauvois)
En İyi Yönetmen (Prix De La Mise En Scene): Mathieu Amalric (Tournée / On Tour)
En İyi Senaryo (Prix Du Scenario): Lee Chang-Dong (Poetry)
Altın Kamera – En İyi İlk Film (Camera D’or): Año Bisiesto (Michael Rowe)
Jüri Ödülü (Prix Du Jury): Un Homme Qui Crie / A Screaming Man (y: Mahamat-Saleh Haroun)
En İyi Aktör (Prix D’interpretation Masculine): Javier Bardem (Biutiful) ve Elio Germano (La Nostra Vita / Our Life)
En İyi Aktris (Prix D’interpretation Feminine): Juliette Binoche (Copie Conforme / Certified Copy)
En İyi Kısa Film (Palme D’or): Chienne D’histoire / Barking Island (y: Serge Avédikian)
Kısa Film Mansiyon (Special Mention): Micky Bader / Bathing Micky (y: Frida Kempff)

Uçan Süpürge 2010 İzlenimleri – 7. Gün: Karanlık Arzular, Nar Ağaçları, Morvern Callar, Kusursuz Aşk

Festival biteli bir hafta oldu belki ama bu yazıyla sonunda festival izlenimlerimi tamalıyorum. Darısı diğer festivallere.

Karanlık Arzular (Entre Tinieblas / Dark Habits):
Kariyerinin başından beri kadın karakterlere ayrı bir önem veren Pedro Almodóvar, kadın filmleri festivalinin programına gönül rahatlığıyla dahil edilebilecek bir isim. Üstelik ilk dönem filmlerini izlemek de ayrı bir keyif. Karanlık Arzular da Almodóvar’ın yine çoğunlukla kadın karakterler arasında geçen, henüz asıl ününü kazanmadan 1983 yılında çekitiği bir filmi.

Filmin temel hikayesi bir pavyon şarkıcısının mafyadan kaçmak için manastıra sığınması üzerine kurulu (10 yıl kadar sonra Amerika’da çekilen ve tümüyle komediye odaklanan Sister Act’ın ilham kaynağı herhalde bu filmmiş). Mafyadan kaçan bu şarkıcının hikayesinin yanında bir yandan manastır da kapanma tehlikesi altında. Filmin asıl eğlenceli kısmı son derece enteresan rahibe karakterleri. Zaten en başta iki rahibenin kulise gidip hayranı oldukları şarkıcıdan imza istemelerinden bu hissediliyor. Bir rahibenin bir pavyon şarkıcısından imza istemesinin tuhaflığı bir yana, zaten o ana kadar şarkıcıdan imza isteyen herhangi bir kişi olmamış. Sonradan rahibeleri tanımaya başladığımızda aralarında uyuşturucu kullanan olduğunu da görüyoruz, takma adla erotik romanlar yazanı da. Üstelik bir de manastırda bir adet kaplan var.

Belki Almodóvar’ın son dönem filmleri kadar profosyonelce çekilmiş bir film değil Karanlık Arzular, hatta ilk dönem filmleri arasında da çok adı geçen bir film değil ama yönetmeni sevenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film.

Nar Ağaçları (Al-mor wa al Rumman / Pomegranates and Myrrh):
Nar Ağaçları Filistin’den gelen bir film. Hikaye Kamar ve Zaid’in evlenmeleri ile başlıyor. Gayet mutlu olarak başlayan bu evlilik yıllardır Zaid’in ailesinin sahip olduğu zeytin bahçelerine İsrail ordusunun anlamsız bir sebeple el koyması ile bambaşka bir yöne gidiyor. Çünkü bu olay sırasında Zaid de askerlere direniş göstermekten tutuklanıyor ve Kamar tek başına kalıyor. Bunun arkasından Kamar hem kocasını hem de zeytinlikleri kurtarmak için bir hukuk mücadelesine girişiyor.

Film bu yönüyle yakın zamanda gösterime giren Limon Ağacı filmine benziyor. İki filmin adlarının benzer olması ilginç bir tesadüf. Ayrıca her iki filmde de böyle bir ortamda yalnız bir kadın olmanın zorluklarına da değiniliyor. Burada Kamar ile ilgili en başta öğrendiğimiz şeylerden biri bölgedeki pek çok kadının tersine kocasından bağımsız bir hayatının ve arkadaşlarının olması. O bir dansçı aynı zamanda. Aslında henüz zeytinliklerle ilgili sorun ortaya çıkmadan bu durumun aile içinde yarattığı sorunlar da hafiften hissedilmeye başlıyordu. Belki de sadece bu durumdan bile bir film çıkabilirdi. Üstelik bir de kocası hapiste olan bir kadın olarak üstüne üstüne gelen sorunlardan kurtulup bir süre soluklanmak için olsa bile başka şeylerle ilgilenmesi hiç tasvip edilmiyor.

Nar Ağaçları hem politik durumu hem de böyle bir ortamda bağımsız bir kadın olma meselesini başarılı bir şekilde ele alan ortalmanın üzerinde bir film. İzlenmeli.

Morvern Callar:
Filmin açılışında Morvern Callar’ın erkek arkadaşının beraber yaşadıkları evde intihar ettiğini görüyoruz. Geride bıraktığı tek şey bilgisayarda bırakılmış bir intihar notu ve bir roman. Morvern bir kaç gün ne yapacağını bilemez. Sevgilisinin cesedi bile olduğu yerde kalır. O ise en yakın arkadaşıyla gece klüplerine gider. Sonunda bir anda bilgisayardaki romanın yazar kısımdaki adı değiştirerek onu bir yayıncıya gönderir ve sevgilisinin cesedini parçalara ayrırarak ıssız bir yere gömer. Sonra da arkadaşı ile birlikte bir İspanya tatiline çıkar.

Doğrusu Morvern Callar ilginç ve güzel bir film. Aslında ana karakterinin yaptıklarına tam anlamıyla bir neden bulamıyorsunuz. O içinden geleni yapıyor çünkü. Romandaki adı değiştirmesi bile bilinçli bir şey değil. Sonucu onun açısından olumlu oluyor ama bunu planlamış değil. Tüm film belli bir kafası dumanlılık halinde gidiyor. Özellikle gece klübü sahneleri ve tüm bir İspanya seyahati böyle. Adeta Movern’in düşünerek değil içgüdüleri ile yaşadığına tanıklık ediyoruz. Filmin bolca yavaş çekim ve dış müzik kullanan çekim tarzı da bunu destekliyor. Ayrıca başrolde Samantha Morton da sevilmesi pek güç bir karakteri erişilebilir kıldığı mükemmel bir oyunculuk sergiliyor. Zaten epeyce ödül almış bu filmle. Festivalin izlenmesi gereken filmlerindendi.

Kusursuz Aşk (Parfait Amour! / Perfect Love):
Catherine Breillat’ı kadın-erkek ilişkilerine çarpıcı bakışlar attığı filmlerden tanıyoruz. Cinsellik her zaman bu ilişkinin önemli bir parçası olarak filmlerinde yer alıyor. Bazen cinsellik dozunu öyle bir arttırıyor ki bunu filmin ilgi çekmesi için yaptığı hissi de veriyor doğrusu. Ama filmlerinin altı mutlaka dolu oluyor. Yani altı boş filmler yapan ama cinsellikle ilgi çekmeye çalışan bir yönetmen değil. 1996 yapımı Kusursuz Aşk’da ise sansasyonel sahnelere başvurmadan da çok iyi bir film yapabileceğini gösteriyor. Aslında filmdeki çiftimiz ilişkilerinin büyük kısmını yatakta geçiyorlar. Ama bu sahneler Breillat’ın kimi filmlerinde olduğu gibi her şeyi gösteren sahneler olmayınca filmin diğer dertleri daha iyi ortaya çıkıyor.

Filmin başında Christophe’un kız arkadaşı Frédérique’i bıçaklayarak öldürmüş olduğunu öğreniyoruz. Tüm film de bu eylemin nedenine bizi geri götüren büyük bir flashback aslında. Christophe ve Frédérique arasındaki ilişki çoğunlukla cinsellik üzerine kurulu gibi gözüküyor. Ya da Breillat bunun ilişkinin en önemli noktası olduğunu düşünerek bu kısma odaklanıyor. Çünkü aralarında büyük bir ten uyumu olduğunu düşündüğümüz çift için durumun öyle olmadığını film ilerledikçe anlıyoruz. Ama en rahat konuşabildikleri anlar da cinsellik sonrası anlar. Çift arasındaki önemli sorunlardan biri yaş farkı olarak göze çarpıyor. Hikaye yaşlı kadın-genç erkek ilişkisi olarak sunulsa da aslında kadın 30’larının ortalarında iken erkek 20’lerinin başlarında. Yani çok büyük bir yaş farkı yok aslında, hatta tersi bir durum muhtemelen hiç sorun yaratmayacaktı. Ama asıl sorun kadının başından iki evlilik geçmiş olması ve iki çocuğunun olması belki de. Oğlan son derece toyken kadının daha görmüş geçirmiş ve sağlam bir karakteri var çünkü.

Kusursuz Aşk, kadın-erkek ilişkisine en gerçekçi bakış atan filmlerden biri olarak ortaya çıkarken Breillat bir ilişkiyi ince ince didikleyip masaya yatırabilecek bir isim olduğunu gösteriyor. Keşke sansasyon merakından biraz vazgeçse de ondan bu kalitede filmler izlesek.

Uçan Süpürge 2010 İzlenimleri – 6. Gün: Mucize, Düşümde Bile Günahkarsın, Amrika, Düz Beni

Mucize (Lourdes):
Hayatlarında bir mucize arayan insanlar, özellikle arzulanan bu mucize sağlık ile ilgili ise, son çare olarak ilahi bir güçten yardım diliyorlar. Çok doğal olan bu istek kimi zaman farklı insanlar tarafından bir kazanç kapısı olarak görülebiliyor. Bu konuda onlarca bireysel dolandırıcılık hikayesi görebiliriz. Mucize filmi ise bu olayın bazen çok daha resmi ve kurumsal olabileceğini gösteriyor bize. Lourdes kasabası, Katoliklerin hastalıkları iyileştirdiğine inandıkları bir bölge ve buraya her yıl binlerce hatta milyonlarca insan geliyor (İnternet’te kısa bir araştırma 15.000 kişilik nüfusu olan bu kasabada 270 otel olduğunu ve 5 milyon turisti ağırlayabildiğini gösteriyor). Belli ki bu mucize arayışı ticari bir metaya dönüştürülmüş.

Filmin bir kısmında buraya düzenlenen turların işleyişini neredeyse bir belgesel kıvamında izliyoruz. Görüyoruz ki ortada yasadışı hiç bir şey olamadan çaresiz insanlar üzerinden para kazanmak çok kolay. Ama film sadece bunu göstermekle kalmıyor. Sylvie Testud’un çok başarılı bir şekilde canlandırdığı Christine adında bir ana karakteri de var. Film ilerledikçe Christine’de beklenen mucize yavaş yavaş kendisini göstermeye başlıyor. Bu sefer de diğer insanların bu olaya yaklaşımının son derece çarpıcı olduğunu görüyoruz. Genellikle onun için sevinmek yerine “neden o da ben değilim ki” ya da “o yeterince inaçlı mıydı acaba” gibi düşünceler ön plana çıkmaya başlıyor.

Mucize kimi zaman durağam temposu ile izlenmesi zorlaşsa da başarılı atmosferi ve ele aldığı konu itibari ile izlenmeye değecek orta karar bir film.

Düşümde Bile Günahkarsın:
Asılında bir film değil Düşümde Bile Günahkarsın. Festival kapsamında Altyazı dergisinin kadın yazarlarından Ayça Çiftçi, Gözde Onaran, Senem Aytaç ve Zeynep Dadak’ın konuşmacı olarak katıldıkları panelin adı. Festival izlenimlerini yazarken bu panelden bahsetmezsem eksik kalır diye düşündüm. Bu panelde İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ortaya çıkan film-noir türü filmler üzerinden femme-fatale kavramı üzerine çözümlemeler yapıldı. Panel sırasında Double Indemnity, Out of the Past, The Postman Always Rings Twice, The Lady from Shanghai başta olmak üzere, türün önemli filmlerinden örnek sahneler gösterilerek femme-fatale’in çekici ama bir o kadar da korkutucu imgesi irdelendi. Gerçekten izlenmeye değer bir etkinlikti.

Not: Bir sonraki seanstaki filme yetişmem gerektiği için panelden bir miktar erken ayrılmam gerekti ancak hazırlanan diğer filmlerden anladığım kadarıyla femme-fatale’in izi Mulholland Drive ve Bound gibi türün modern örnekleri içinde sürülmeye devam edilmiş hatta Türk sinemasındaki karşılığı da irdelenmiş olmalı.

Amrika (Amreeka):
Amrika da bir önceki gün gösterilen Aramızda gibi Amerikan rüyasına inanıp bu ülkeye göç eden bir aile ile ilgili bir film. Orada göçmenler Meksika’dan gelirken burada Filistin’den gelen bir aile görüyoruz. Filistin’de yaşadığı zorluklara dayanamayan Muna Farah, karşısına bir fırsat çıkınca oğlu ile birlikte Amerika’ya göçüyor. Zaten kızkardeşi de orada yaşamakta. Hayatlarını yoluna sokana kadar onların yanında kalmaya karar veriyorlar ancak her şey o kadar kolay olmuyor tabii ki. Daha ülkeye girişlerinde bir karışıklık sonrasında biriktirdikleri tüm paraya veda etmek zorunda kalıyorlar. Yine de ülkesinde bir banka memuru olarak çalışmakta olan Muna burada da aynı işi yapabileceğinden emin. Ama bu da mümkün olamıyor. Oğlu da okulda ırkçı nitelendirmelerle karşılaşıyor. Yine de bir şekilde hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar.

Amrika’da karşımıza çıkan aile Aramızda filmindekinden daha şanslı drumda. Onlar kadar zorluk yaşamıyorlar. Onlara ikinci sınıf insan gibi bakanların yanında yanlarında duranların, onlara yardım etmeye çalışanların da olduğunu görüyoruz. Hatta filmin sonunda Muna’nın Amerikalı bir erkek arkadaşının bile olabileceğine dair bir ışık yanıyor. Yine olumlu olarak sonuçlanan bir hikaye. Ama tek çözüm yolunu da Amerika’ya gitmekte bulmadığı gözüküyor. Filistin’de kalıp ülkelerinde mücadale edip orada ölmek isteyenlere de saygıyı elden bırakmıyor. Aslında her iki davranışın da bir seçim olduğunu ve hayatın her yerde zor olsa da bir şekilde üstesinden gelinebileceğini gösteren konusundan beklenmeyecek kadar da keyifli bir film üstelik.

Düz Beni (Baise-Moi / Fuck Me):
Festivalin adından da anlaşıldığı gibi en sansasyonel filmi Düz Beni idi. Daha festival kataloğunda filme bilet bulunmasının zor olacağı yazılmıştı zaten. 2000 yılında gösterime girdiğinde (Türkiye’de girememişti) etrafında yaratılan fırtınayı da hatırlıyorum ve o zamandan beri çok ümitli olmasam da izlemek istediğim bir filmdi. Sonunda izledik ama sonuç beklenti az olsa da bir hayal kırıklığı. Erkekler tarafından sürekli olarak aşağılanan, tecavüze uğrayan iki kadının silahları eline alıp canlarının istediği erkeklerle birlikte olup sonra da onları öldürmelerini izliyoruz film boyunca. Hatta sonlara doğru bir gece klübündeki kadın erkek herkesi öldürüyorlar. Filmin vermek istediği mesaj belli ama iyi bir film olamıyor ne yazık ki. Filmin içine bir kaç hardcore sahne koymak ve şiddeti öne çıkarmak iyi bir film yapmıyor, sadece sansasyon yaratmaya yarıyor. Ayrıca belki de sözkonusu hardcore sahneleri oynayacak daha iyi birer oyuncu bulunamadığı için iki başrol oyuncusu da gerçek porno oyuncuları ve normal sahnelerde hiç inandırıcı olamıyorlar.

Son söz olarak şöyle diyelim. İki kadının her şeyi geride bırakıp özgürlüğe gitmesini izlemek istersek Thelma & Louise ya da tecavüze uğrayan bir kadının intikam hikayesini anlatan iyi bir B-filmi izlemek istersek I Spit on Your Grave gibi filmler varken bu filmi izlemenin bir gereği yok. Yok eğer hardcore sahne izlemek gibi bir niyet varsa zaten onun adresi farklı yerler.

Uçan Süpürge 2010 İzlenimleri – 5. Gün: Sana Bağlandım, Kadın Olduğum Gün, Aramızda, Nahide’nin Türküsü, İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları, Beyaz İnsan

Sana Bağlandım (Ganz Nah Bei Dir / Close to You):
Phillip her günü birbirinin aynı geçmekte olan, hayatında kendi koyduğu kurallara sıkı sıkıya bağlı bir banka memuru. Rutininden asla dışarı çıkmıyor, böyle bir isteği de yok zaten. Bir gün tesadüf eseri Lina ile karşılaşıyor. Lina cıvıl cıvıl, hayat enerjisi dolu bir çellist. Hayatta yeniliklere açık bir kişilik. Görme engelli olması da bu enerjisini ve cesaretini engellememiş.

Aslında birbirinden farklı özellikler taşıyan kişilerin aşklarını anlatan filmler epey çoktur. Bu da öyle bir film belki ama karakterler arasındaki ilişkiler ve Phillip’in değişimi çok başarılı bir şekilde verilmiş. Lina karakterinin cana yakınlığı da ayrıca kendini izlettiriyor. Bu nedenle festivalin iyi filmleri arasında yerini aldı.

Kadın Olduğum Gün (Roozi Ke Zan Shodam / The Day I Became a Woman):
Festivalde bir önceki gün gösterilen Erkeksiz Kadınlar için İran’lı sanatçıların ülkelerine dışarıdan bir bakışı demiştim. Bu sefer tam bir İran filmi var karşımızda. Filmin yönetmenliğini Marzieh Meshkini yaparken senaryoyu da eşi Mohsen Makhmalbaf yazmış. 78 dakikalık kısa bir süreye sahip olan bu film aslında birbirinden neredeyse bağımsız üç kısa filmden oluşuyor. Her bir film farklı yaş dönemlerinde bir kadını ele alarak İran’da kadın olmaya farklı yönlerden bakıyor.

Filme asıl adını veren hikaye ilki. Bu hilkayede Hava adlı bir kız çocuğu her zaman yaptığı gibi arkadaşı Hasan’la oynamak üzere annesinden izin ister. Beraber dondurma yiyecekler ve koşup oynayacaklardır. Ama Hava o gün 9 yaşına girmektedir ve 9 yaş onun kadın olduğu gün olarak sayılmaktadır. Bu nedenle artık erkeklerle oynaması, bırakın erkeklerle oynamasını, örtünmeden evden dışarı çıkması bile yasaktır. Doğum saatinin öğlen vakti olduğunu öğrenen Hava, annesinden öğlene kadar izin koparır. Son kez Hasan’la oynayabilecektir. Ama bu kez işler değişir. Hasan da ödevini yapmadığı için evden dışarı çıkamamaktadır. Son oyunlarını Hasan’ın demir parmaklıklı penceresi aralarında olmak üzere oynarlar. Küçücük bir kız çocuğunu bile eve hapsetmek isteyen anlayışı çarpıcı şekilde gösteren bu bölüm filmin en etkili kısmıydı.

İkinci kısımda ise bisiklete binen bir grup genç kadın görüyoruz ve bunlardan Ahu adındaki kadına odaklanıyoruz. Ahu bisiklete bindiği sırada at üzerinde önce kocası gelip onu vazgeçirmeye çalışır, sonra bir hoca gelir ve Ahu ve kocasını boşar. Ardından da sürekli olarak birileri Ahu’yu bisiklete binmeyi bırakması için ikna etmeye çalışır. Bu bölümün sonunda ise kadınların bisiklete binme sebebinin bir bisiklet yarışı olduğunu öğreniriz. Aslında belli ki bisikletle ucu belirsiz bir yere doğru gitmek kadınların özgürlüğe özlemlerini sembolize ediyor. Biraz uzun tutulmasına rağmen yine başarılı bir bölümdü.

Son bölümde ise sıra bu kez yaşlı bir kadında. Hura adlı bu kadın geç yaşında belli bir paraya sahip oluyor ve bu para ile yıllardır hayalini kurduğu şeyleri almaya başlıyor. Ama geç yaşta gelen para ne kadar işe yarıyor, kadının yıllar boyu süren isteklerini karşılıyor mu denince cevabı pek olumlu olamıyor. Doğrusu ilk iki bölüm kadar iyi bulmadığım ama yine de hayatının başında özgürlüğü kısıtlanmış olan kadın figürünün hayatının sonuna doğru özgürlüğe kavuşmasının da bir değerinin olmadığını göstermesiyle filmi bir bütünlüğe götürmesi açısından başarılı bir kapanış oluyor yine de.

Aramızda (Entre Nos / Between Us):
Amerikan rüyasına inanıp Meksika’dan Amerika’ya göçen bir aile zar zor hayatını idame ettirmeye çalışırken ailenin babası evi terk eder. Bunun üzerine Mariana, iki çocuğu ile hayat mücadelesinin tam ortasında kalır, üstelik bir de hamile olduğunu öğrenir. Çoğu film böyle bir durumda ana karakterini hırsızlık ya da fuhuş yoluna götüren bir yol çizer ve hikaye trajik bir sona doğru giderdi. Oysa burada Mariana her ikisini de yapmıyor, ne kadar zor olsa da bir şekilde ayakta kalmayı başarıyor. Yine de karnındaki çocuktan vazgeçmeye mecbur kalıyor. Filmin finali de her ne kadar hayatın zorlukları devam ediyor olsa da bir umut ışığını da elden bırakmıyor.

Asıl çarpıcı olan ise filmin sonundaki yazıdan öğrendiklerimiz. Filmde Mariana’yı oynayan Paola Mendoza aynı zamanda filmin yönetmen ve senaryo yazarlarından da birisi. Hikaye de onun kendi hikayesi aslında. Filmde kendi annesini oynamış. Görüyoruz ki o umut ışığı gerçek olmuş ve o küçük çocuklardan biri şimdi yönetmen/oyuncu olmuş, diğeri ise bilim adamı. Belki bu anlamda Amerikan rüyasını olumluyor denebilir ama yine de hayatın zorluklarını göstermekten de kaçınmadığı için gerçekçi bir noktada duruyor. Ayrıca gayet de iyi çekilmiş etkileyici bir filmdi. Festivalin izlenmesi gereken filmlerinden biri olarak görüyorum.

Nahide’nin Türküsü (Hush!):
Yönetmen Berke Baş bu belgesel filminde büyükannesi Nahide üzerinden Türkiye’deki Ermenilerin yıllar içindeki durumunun izini sürüyor. Nahide aslında gerçek adı değil ama Ermeni adı neredeyse hiç kullanılmış. Filmde bir zamanlar Ordu’da nüfusu epey çok olan Ermenilerin şu anda bir avuç kaldıklarını görüyoruz. Tıpkı ülkenin diğer yerlerinde olduğu gibi. Filmde yapılan söyleşilerde görüyoruz ki 1915’deki sevkiyat ve sonrasında Ermenilere farklı insanlardan farklı yaklaşımlar gelmiş. Bir kısmı gerçekten düşmanca yaklaşırken bir kısmı da öksüz kalan çocukları evlerine alıp büyütmüş, onları kendilerinden ayrı tutmamışlar. Hatta Nahide örneğinde aslında görüyoruz ki onun hiç çocuğu olmamış. Yanında kaldığı ailenin çocuğunu kendi oğlu gibi benimsemiş ve öyle davranmış. Aile de buna bir şey dememiş hatta desteklemişler. Çarpıcı bir hikaye.

Filmin önemli yanlarından biri ise geçmiş ve bugünkü durumu kıyaslaması. Görüyoruz ki pek çok Ermeni yurtdışına gitmeyi seçmiş. O zamanki kiliseleri camiye çevrilmiş ve o yıllardaki Ermeni mahallelerinden eser kalmamış.

Bu arada bölgedeki çocuklar için Nahide’nin doğum yılı olan 1903’ün Beşiktaş’ın kuruluş tarihinden başka bir şey ifade etmediğini de hoş ve düşündürücü bir anektod olarak eklemek lazım.

İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları:
Bir önceki filmle aynı seansta yer alan bir diğer belgesel ise tarihimizin pek bilinmeyen ya da unutturulmaya çalışılan bir olayı ile ilgili. Dersim katliamı sonrasında yaşananları anlatan bu belgeselde, Dersim’den kimsesiz olarak ayrılan çocukların devletin bir politikası olarak asker ailelerine verildiklerini ve asimile edilmeye çalışıldıklarını görüyoruz. Birbirlerinden ayrı düşmüş bu çocuklar bugün epey yaşlı birer kadın. Bazıları bulunmuş, bazılarından ise hiç haber yok (filmin sonunda haber olmayanların bir listesini de görüyoruz). Film hemen tümüyle o günlerin çocuklarının bugün anlattıklarına dayanarak ilerliyor. Doğru bir seçimle kendisi bir yargıya varmaktan kaçınıyor, daha doğrusu anlatılanlardan yola çıkarak seyircinin bir sonuca varmasını sağlamaya çalışıyor. Filmin en önemli yanı anlatılanları kayıt altına alarak belgelemesi ve gelecek günlere bırakması. Çünkü bugün bile yaşlarından dolayı pek çok şeyi unutmuş olan bu kadınlar bir süre sonra artık aramızda olmayacaklar. Anlattıklarının kayıt altına alınmış olması çok önemli.

Filmden sonra yönetmen Nezahat Gündoğan ile bir söyleşi vardı. Aslında yoğun bir soru cevap seansından çok seyircilerin beğenilerini iletmeleri şeklinde geçti. Herhalde en önemlisi olayların konulu bir filminin yapılmasının planladığını ve filmin çeşitli yerlerde gösterilmesi sonrasında kayıp isimlerden bazılarının ortaya çıkmış olduğunu öğrenmemiz oldu.

Beyaz İnsan (White Material):
Festivalde Isabelle Huppert’e ayrılan özel bir bölümün yanında diğer bölümlerde de bu önemli oyunucunun filmleri vardı. Beyaz İnsan da Huppert’in başrolünde olduğu 2009 yapımı bir film. Ama asıl yönetmeni Claire Denis ile öne çıkan bir yapım. Denis’in her zamanki özelliklerini bu filmde de görüyoruz. Durgun ama sizi filmin içine çeken bir anlatım. Az diyaloglar ve sağlam bir görsellik. Ve elbette Tindersticks’in müzikleri. Ama yine hemen her Denis filminde olduğu gibi zor bir film. Hele günün son filmi olarak izleyince kimi yerlerini anlamlandırması daha zor oldu. Hatta diyebilirim ki festival bitene kadar farklı izleyicilerle en çok tartıştığımız film bu oldu.

Film, adı verilmeyen bir Afrika ülkesinde geçiyor. Belli ki eski bir Fransız sömürgesi. Ülkenin yerlilerinin ikiye ayrılıp birbirlerine düştüğü bir ortamda büyük bir araziye sahip olan Fransız bir aile odağımızda. Ailenin tüm işini de Huppert’in canlandırdığı Maria Vial karakteri eline almış. Bu kaos ortamında bile son kalan işleri bitirmeye çalışıyor. Denis yine pek çok filminde yaptığı gibi batının sömürgecilik anlayışını eleştierek beyaz insanın orada ne aradığını sorgularken, marazi bir anne-oğul ilişkisi içine de sokuyor bizleri. Kendi adıma asıl değerini verebilmek için bir kez daha izlemek istedğim filmlerden biri oldu.

Uçan Süpürge 2010 İzlenimleri – 4. Gün: Topp İkizleri: Dokunulmaz Kızlar, Mücadele, Erkeksiz Kadınlar, Gel Porno Çevirelim

Topp İkizleri: Dokunulmaz Kızlar (The Topp Twins: Untouchable Girls):
Country şarkılar söyleyen lezbiyen ikizler. Filmin en başında söylendiği gibi ticari olarak facia olması gereken bir grup ama Yeni Zelenda’nın en sevilen sanatçılarından biri Topp İkizleri. Bu belgesel film de bize bu ikizleri tanıtırken, bir yandan da Yeni Zelanda’nın yaşadığı değişimleri gözler önüne seriyor.

Aslında “Yeni Zelanda’nın yaşadığı değişimleri gözler önüne seriyormuş” demem lazım çünkü bu sonucu festival kataloğundan çıkarıyorum. Filmi izlemek için gittiğim Alman Kültür’de ne yazık ki belli bir süre sonra ses problemi yaşandı ve düzeltilemedi. Biz de filmin ancak bir kısmını izleyebilmiş olduk. O kısımda da ancak ikizlerin genel bir tanıtımını görebildik. Daha sonra Kızılırmak’taki gösterimde sorun olmayacağı söylendi ama o seans için de farklı bir film seçtiğim için izleyemedim.

Mücadele (Struggle):
Festivallerde hemen her zaman seyircileri ikiye bölen bir ya da bir kaç film oluyor. Bu film de onlardan biri oldu. Zevkine güvendiğim festival seyircilerinden bir kısmının festivalin en iyi 3 filminden biri olarak nitelendirdiklerini duyduğum bu film bazıları için de en kötüleri arasında yer alıyordu. Benim için de kötüler arasında oldu doğrusu. Aslında bu tip filmleri festival koşuşturması dışında izleyince fikir değişebiliyor bazen ama ona da pek fırsat olmuyor.

Peki ne anlatıyor bu film? Aslında temel olarak iki kısımdan oluşuyor. İlk kısımda çocuğu ile beraber yaşamaya çalışan göçmen bir kadının farklı işlere girip çıkarak ayakta kalma mücadelesini izliyoruz. İkinci kısım ise yalnız bir adam ve kızıyla geçirdikleri kısa zamanlar üzerine kurulu. Özellikle ilk kısım son derece durağan ve diyalogsuz bir belgesel tarzında çekilmiş. Dıoğrusu daha bu kısımda ilgimi kaybettiğimi söylemeliyim. Hatta doğruya doğru uyukladım da hafiften. Açıkçası 76 dakikalık süresini iki katı gibi hissettiren bir film oldu benim için.

Erkeksiz Kadınlar (Zanan-e Bedun-e Mardan / Women Without Men):
Erkeksiz Kadınlar, 1953 yılında İran’da gerçekleşen darbe sırasında toplumun farklı kesimlerinden farklı kadınların hikayesini getiriyor karşımıza. Filmin benim için dikkat çekici olan noktası çok görmeye alışık olmadığımız tarzda bir İran filmi olması oldu. Genel olarak İran filmlerinde günlük hayata gerçekçi bir yaklaşım görüyoruz. Kimi önemli yönetmenler bu gerçekçi yaklaşımın altında çok sağlam felsefi sonuçlara ulaşırken bazıları da işi çok derinleştiremiyor doğrusu. Bu filmde ise beklenmedik bir şekilde neredeyse gerçeküstü sahneler vardı. Ayrıca filmin anlattığı dönem nedeniyle ve İran dışında çekilmiş olmasının da katkısıyla o dönemde İran’da kadınların yaşamlarına da tanıklık ederek gayet de başı açık bir şekilde erkeklerin dünyasında yer alan güçlü kadınları görebildik. Bu da modern İran filmlerinde görebildiğimiz bir şey değil. Mecburiyetten biraz da elbette.

Aslında bu farklılığın en önemli nedeni yönetmen ve oyuncular İran’lı olsa da filmin aslında bir İran filmi olmaması. Genelikle konuşmalarda bir İran filmi olarak geçti ama baktığımızda filmin Almanya-Avusturya-Fransa ortak yapımı olduğunu görüyoruz. Bu nedenle aslında İran’lı sanatçıların ülkelerinin bir dönemine dışarıdan bir bakışları olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Gel Porno Çevirelim (Humpday):
Belki festivalin en iyi filmi değil ama en eğlenceli filmi. Ben ve Andrew iki eski arkadaş. Zamanında birarada takılmışlar ama zamanla biri evlenmiş ve çoluk çocuğa karışma, rutin bir hayat sürdürme sürecinde, diğeri ise hiç bir yerde dikiş tutturamamış, bir sanatçı olma iddiasında ama hiç bir şeyin de sonunu getiremeyen bir adam. Uzunca bir süre görüşmedikten sonra gecenin bir yarısı Andrew’in Ben’in evine gelmesi üzerine eski günleri yad etmeye başlıyorlar. Bir gece kafaları dumanlıyken akıllarına bir sanat projesi geliyor. Bölgedeki amatör porno film festivaline kendi çekecekleri bir pornoyu göndermek. Ama bu filmde iki heteroseksüel erkek seks yapacaktır. Bu iki kişi de kendileri olacaktır.

Ertesi sabah kendilerine geldiklerinde fikrin tuhaflığının her ikisi de farkındadır ama Ben evlendi diye eski günlerinden uzak, tutucu/muhafazakar bir hayat yaşamadığını, Andrew ise başladığı bir işi bitirebileceğini kanıtlamak için, en önemlisi her ikisi de kendisine korkak dedirtmemek için bir türlü bu projeden vazgeçemezler. Hatta Ben bir şekilde karısından izin bile alır (ki filmin en komik sekanslarından biri bu izin kısmı). Sonunda kendilerini bu filmi çekmek için bir otel odasında bulurlar.

Festivalin “Erkekler Matinesi” bölümündeki bu film gerçekten de bir kadının yazıp yönettiği bir film olmasına rağmen, erkek dünyasının belli özelliklerini şahane bir şekilde anlatmış. İki erkek arasındaki arkadaşlık, saçma sapan bir inat, önce bir şey söyleyip sonra saçma olduğunu bilse bile vazgeçememek çok tipik özellikler. Ayrıca homofobi ve ona eşlik eden hafif eşcinsel eğilimler de başarılı şekilde ele alınmış. Filmin tarzı da bu filme sadece oyuncu olarak katkıda bulunsa da farklı festivallerde yönetmen ve senaryo yazarı olarak gördüğümüz Mark Duplass’ın filmlerini andırıyor. Amatör sayılabilecek bir kamera ile gösterişsiz ve doğal çekimler. Tam bir bağımsız film yani. Belli ki Duplass kağıt üzerinde görünmese de sette yönetmen Lynn Shelton’a epey fikir vermiş.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.085 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.