Archive for the 'Ödüller/Festivaller' Category



Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Tehlikeli İlişkiler: Elena, Kevin Hakkında Konuşmalıyız, Sevgili Kızkardeşim

Bu yıl Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Tehlikeli İlişkiler bölümünden üç film izledim.

Elena:

Yönetmen Andrei Zvyagintsev, 2003 yılında Dönüş filmi ile karşımıza çıkmıştı. Dönüş o kadar iz bırakan bir film olmuştu ki Zvyagintsev’in sonraki filmi de merakla beklenmeye başlanmıştı. 2007 yılında yönetmen bu kez Sürgün ile karşımızdaydı. Yine iyi bir filmdi ama Dönüş‘ün seviyesine çıkamamıştı. Yönetmenin yeni filmi Elena için de benzer bir cümle kurmak mümkün. Karşımızda gayet iyi bir film var ama insan o ilk filmin çarpıcılığını arıyor yine de.

Filmimize adını veren karakter Elena orta yaşlı hatta yaşlıca diyebileceğimiz bir kadın. Filmin başında yaşlı bir adamla aynı evi paylaştığını görüyoruz. Sonra dışarı çıkıp başka bir eve gidiyor. Bu evdeki adamın Elena’nın oğlu ve evdeki ailenin de gelini ve torunu olduğunu anlıyoruz. Belli ki yönetmen, Elena ve yaşlı adamın (ki adı Vladimir) arasındaki ilişkinin ne olduğunu başta tam olarak ele vermek istememiş. Elena, zengin bir adam olduğu anlaşılan Vladimir’in evinde çalışan bir hizmetçi bile sanılabilir ilk anlarda. Halbuki sonradan anlıyoruz ki Elena ve Vladimir evli bir çift. Yaklaşık on yıl önce Vladimir hastalandığında tanışmışlar (Elena hemşiresidir) ve evlenmişler. Her ikisinin de eski evliliklerininden birer çocukları var.

Elena’nın oğlu ve Vladimir’in kızının ortak noktaları her ikisinin de doğru dürüst bir işlerinin olmayışı. Ama Elena’nın oğlu ailesini geçindirmeyi başaramazken (ki bunun için bir çabası da yok), Vladimir’in kızı Katerina tek başına yaşıyor ve babasından gelen parayla gayet rahat yaşıyor. Ancak Katerina’nın son derece dürüst olmak gibi bir özelliği var. Babası ile dobra dobra konuşuyor. Her ne kadar sert görünmeye çalışsa da babasını seviyor ama ona yakınlık göstermeye de pek yanaşmıyor.

Filmin kırılma noktası Vladimir’in bir kalp krizi geçirmesi ve sonrasında vasiyetini değiştirmeye karar vermesi oluyor. Bundan sonra olanları açık etmeyelim ama Elena’nın kendi vicdanı ile başbaşa kalarak çok zor bir karar vermek zorunda kaldığını söyleyelim. Zvyagintsev ilk bakışta iki insan arasındaki bir hikayeyi anlatıyor gibi gözüküyor ama insanlık halleri üzerine evrensel sorunları dile getiriyor aslında. Özellikle baba-kızın konuşmaları ve ana hikayenin dışında yer alan kimi sahneler filmin boyutunu genişletiyor.

Zvyagintsev yine başından sonuna kadar dikkatle izlenen bir filme imza atmış. Bu kez kurduğu görsel dünya Dönüş ya da Sürgün kadar güçlü ya da gösterişli değil ama belli ki yönetmen bu filminde o yola gitmek istememiş. Muhtemelen hikayenin yeteri kadar güçlü olduğunu düşündü. Belki de gösterişli bir görsellik seyirciyi hikayeden uzaklaştırırdı.

Filme dair beni en çok rahatsız eden nokta kimi sahnelerdeki müzikler oldu. Özellikle Elena ve Vladimir’in günlük rutinleri sırasında görüntülere eşlik eden müzik her an çok önemli bir şey olacakmış izlenimi veren bir müzikti ve bence gereksizdi.

Son olarak yine filmin sonuna dair bir şey açık etmeyeyim ama ahlakçı bir sonla bitecekmiş gibi yapıp bu yola sapmaması (belli ki bilinçli bir saptırmaydı bu) başarılı bir final ortaya çıkartıyordu.

Elena, zamanı belli olmasa da gösterime girmesini beklediğimiz bir film. Sinemaseverlerin kayıtsız kalmaması gereken bir yapım.

Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need to Talk About Kevin):

Kevin Hakkında Konuşmalıyız, Lynne Ramsay’nin 2002 tarihli Morvern Callar filminden beri beklenen yeni filmi. Biz bu filmi 2010 yılının Uçan Süpürge’sinde seyretmiş ve pek sevmiştik. Bu yeni film beklemeye değmiş doğrusu. Karşımızda çok başarılı bir yapım var.

Filmimiz filme adını veren Kevin’in annesi Eva’nın bakış açısından anlatılıyor. Tilda Swinton’un şahane bir oyunculukla canlandırdığı Eva, filmin başında tek başında bir evde oturuyor ve iş arıyor. Anlıyoruz ki başından üzücü bir olay geçmiş. Sonrasında film geçmişe dönüyor ve kocası ile evliliklerinin başlangıcına gidiyoruz. Filmin lineer bir anlatımı yok, geçmişle bugün arasında sürekli gidip geliyor ama seyircinin çok zorlanacağı bir yapı da kurulmamış. Bu zamanda gidip gelmeler sırasında mutlu bir evlilik başlangıcı, ilk çocuğun doğması ile her şeyin değişmesi, anne ve oğlu arasında yaşanan çekişme, ikinci çocuğun doğuşu gibi olaylara tanık oluyoruz. Geçmişi ve bugünü birbirine bağlayan kilit noktada ise trajik bir olayın olduğunu anlıyoruz. Her ne kadar bu olayın ne olduğu filmin sonuna doğru tam olarak açıklansa da ne olduğunu anlamak çok zor değil. Zaten filmin derdi de bu olayı bir süpriz olarak saklamaktan ziyade anne-oğul arasındaki ilişkiye odaklanmak.

Kevin öyle bir karakter olarak çizilmiş ki hikaye başka türlü kurulsa film çok rahatlıkla Omen tarzı bir korku filmi bile olabilirmiş. Kevin daha bebekliğinden itibaren annesini çıldırtan ve bunu bilerek yapan biri olarak hayatına başlıyor, çocukluğunda ve gençliğinde de bu durum devam ediyor. Karakterin bebeklikten itibaren bu şekilde çizilmesi abartılı olarak görülebilir ama bir annenin çocuğunun yaptıklarından sorumlu tutulmasının ne kadar doğru olduğunu sorgulatması açısından önemli.

Lynne Ramsay filmi kurarken çok başarılı bir görsel atmosfer de kurmuş. Kırmızı renk tonlarının hakim olduğu filmin her anı izlemeye doyulmaz. Oyuncu seçimi de çok başarılı. Tilda Swinton’un zaten her zaman iyi. Ama farklı yaşlardaki Kevin’i oynayan tüm oyuncular hem Swinton’a o kadar benziyorlar ki onun gerçek çocuğu gibi duruyorlar, hem de Kevin’in sorunlu halini başarılı bir şekilde yansıtıyorlar.

Kevin Hakkında Konuşmalıyız, 2003 tarihli  Lionel Shriver romanının bir uyarlaması. Kitabı okumadığım için ne kadar iyi bir uyarlama olduğu konusunda bir yorum yapamayacağım ama benim için festivalin en iyi filmi oldu toplamda. Bu film de tıpkı Elena gibi gösterime girmesini beklediğimiz bir film. Kaçırmamalı.

Sevgili Kızkardeşim (My Lovely Sister):

İsrail yapımı Sevgili Kızkardeşim, festivaldeki bir kaç diğer film gibi farklı dinlerden insanların bir arada yaşayabilmeleri ile ilgileniyor. Filmde Yahudi bir aile ile bir Müslüman ile yaşamayı seçtiği için bu aileden dışlanan kızı konu ediliyor. Yıllardır bu şekilde yaşadıktan sonra kızın ölmek üzere olması ve annesinin yanına gömülmek istemesi işleri karıştırıyor.

Film ölümü bir yokoluş olarak almıyor. Daha filmin başında kendi cenazesine gelen bir adam görüyoruz. Film boyunca gördüğümüz bisikletli adam da belli ki ölümü simgeliyor. Bisikleti ile yolcu taşıyabilen bu adam yolcu olarak sadece ölüleri kabul ediyor, onunla gitmek isteyenleri bir gün senin de sıran gelecek diye reddediyor.

Her ne kadar bazı yan hikayeler de anlatsa filmin esas derdi farklılıklarımız ile birlikte yaşayabileceğimiz, bazen ölümde de olsa er geç bu farklılıklardan kurtulacağımız üzerine. Bu konuda herkesin kabul edeceği bir mesaj veriyor, ilginç ve zaman zaman fantastik de bir hikaye anlatıyor ama sinemasal açıdan daha güçlü olabilirdi.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Ortadoğu’da Kadın: Kaynak, Peki Şimdi Nereye?

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin bu yılki teması kadın idi. Bu tema kapsamında festivalde Ortadoğu’da Kadın başlıklı bir bölüm de yer alıyordu. Bu bölümde yer alan 5 filmden ikisini izledim. Bu seçki içinde yer alan yapımlardan Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation) filmini festival öncesinde vizyonda iken izlediğim için burada o filmden bahsetmeyeceğim ama tüm bu seçkideki en iyi film olduğunu hatta festivaldeki en iyi filmlerden biri olduğunu da belirtmeden geçmemem gerek. DVD’si de raflarda olan bu filmi kaçırmamalı.

Kaynak (La Source des Femmes / The Source):

Radu Mihaileanu’nun yeni filmi Kaynak, köylerine su getirmesi için erkekleri ikna etmeye çalışan, bunun için de seks grevine giden bir grup kadını anlatıyor. Dağdan su getirmek için çabalarken yolda düşüp yaralanan, çocuklarını düşüren kadınlar bir gün köye dışardan gelin olarak gelmiş Leyla’nın ve köyün görmüş geçirmiş kadınlarından birinin önderliğinden bunu bir gelenek olarak görmekten vazgeçip kocalarına baskı yapmaya başlıyorlar. Bunun için de köye su gelene kadar kocalarına yataklarını kapatıyorlar ve su gelene kadar seks yok diyorlar.

Bu özet akla Müjde Ar ve Şener Şen’in oynadığı Şalvar Davası‘nı getiriyor diyenler son derece haklılar. Adeta o filmin bir uyarlaması karşımızdaki. Üstelik bu aynı tema üzerinde izlediğim üçüncü film. Demek ki kadınların istediklerini yaptırmak için seks grevine gitmeleri teması evrensel bir tema. Burada işin içine bir aşk üçgeni de girmiş. Köye dışardan gelen Leyla zaten baştan beri pek sevilmezken bir de böyle bir hareketi örgütlemesi, sonra da eski sevgilisi olduğu ortaya çıkan bir gazetecinin köye gelmesi işleri iyice karıştırıyor. Neyse ki kocası onu gerçekten seviyor ve köyün açık görüşlü isimlerinden biri.

Film sadece su meselesi ile ilgilenmiyor, genel olarak kadın hakları üzerine de önemli şeyler söylüyor ve İslam dininin kadına bakış açısına da eğiliyor. Özellikle Leyla’nın köyün imamı ile karşı karşıya gelip Kuran’dan okuduğu ayetlerle onun ağzının payını verdiği sahne bu konuda gerçekten başarılı bir sahne idi.

Kaynak önemli bir konuyu ele alırken aynı zamanda eğlenceli olmayı da başaran bir film. Zaten Radu Mihaileanu’nun önceki filmlerinde de gördüğümüz bir özellikti bu. Genel olarak iyi bir olduğunu söyleyebileceğimiz Kaynak, zaman zaman öğreten adam moduna bürünerek vermek istediği mesajları seyirciye fazlasıyla dikte eden bir noktaya gidiyordu. Film için getirebileceğim en büyük eleştiri de bu açıkçası. Keşke durumu ortaya koyup bazı sonuçları çıkarmayı seyirciye bıraksaydı.

Peki Şimdi Nereye? (Et Maintenant, On Va Où? / Where Do We Go Now?):

Nadine Labaki, Karamel filminden sonra bir kez daha kadınları odağına aldığı bir film ile karşımıza çıkyor. Bu kez Ortadoğu’da bir köydeyiz. Köyde Müslümanlar ve Hristiyanlar bir arada yaşıyorlar. Filmin başında gördüğümüz kadarıyla her iki taraftan da genç insanlar savaşlarda kaybedilmiş. Kadınlar, kimdir nedir ayırt etmeden her iki taraftan kaybedilen gençlerin de yasını tutuyorlar. Neyse ki artık barış zamanı ve her ne kadar erkekler arasında hafif bir gerginlik devam etse de birlikte yaşamayı beceriyorlar.

Ne yazık ki dışarda barış çok uzun sürmüyor. Ama barışı isteyen kadınlar türlü türlü planlarla erkeklerin savaşa girmemesini sağlamaya çalışıyorlar. Bu kimi zaman köyün tek televizyonuna sabotaj düzenlemek ya da erkeklerin dikkatini dağıtmak için Rus hayat kadınları ile anlaşmak gibi eğlenceli planlar iken bazen iş bir annenin barış uğruna oğlunun ölümünü gizlemesi gibi trajik bir noktaya kadar gidebiliyor. Ama ufukta kaçınılmaz bir savaş görününce kadınlar köyün imamı ve papazını da ikna ederek son çare olarak bir başka plana başvuruyorlar.

Nadine Labaki senayosuna da katkıda bulunduğu filminde dans ve müziği de kullanıyor. Hatta bir ara film tümüyle bir müzikal olacakmış gibiydi ama bu yoldan kısa sürede vazgeçti. Böyle olunca bir kaç müzikal sahne film içinde biraz yama gibi durdu, belki de bu sahneler çıkartılsa daha iyi olurdu. Bunun dışında komedi-dram dengesini iyi tutturan başarılı bir yapımla karşı karşıyayız. Sinemasal açıdan daha iyi olabilirdi belki ama ele aldığı konu önemli. Son zamanlarda yaşadıklarımız düşünülürse birilerinin her şeye rağmen barış diyebilmesi, bunun için çabalaması gerek. Film bunu da ancak kadınların yapabileceğini savunuyor ki haklı da olabilir gerçekten. Ancak filmdeki kadar sağduyulu ve cesur kadınlar bulunursa elbette.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Dünyanın Halleri: 80 Mektup, Kara Kan

Festivalin Dünyanın Halleri bölümünde 4 farklı ülkeden 4 farklı film vardı. Bunlardan ikisini izleme fırsatı buldum.

80 Mektup (Osmdesát Dopisu / Eighty Letters):

80 Mektup, yaklaşık 25 yıl öncesinin Çekoslavakya’sında geçen bir film. Film bir anne oğulun bir gününü anlatıyor. Çocuğun bakış açısından anlatılan filmde baba İngiltere’ye göç etmiş, anne ve oğlu da onun yanına gitmek istiyorlar. Ancak filmde bu çabaya dair çok fazla bir şey görmüyoruz. Genelde anne oğulun günlük rutin  yaşamlarını izliyoruz. Zaten olayları çocuğun bakış açısından izlediğimiz için pek çok sahnede neler olduğunu da çok bilemiyoruz. Örneğin anne bir iş için gidip, çocuğu onu beklemesi için apartmanın girişinde bırakırsa biz de dakikalarca çocukla beraber apartmana girip çıkanları izliyoruz. Ya da bir yerden bir yere yürüyerek gidiyorlarsa biz de onlarla beraber uzun süre yürüyoruz. Açıkçası bir yerden sonra bu uzun sahneler sıkıcı olmaya başlıyor.

Festival kataloğunda 80 Mektup‘un otobiyografik özellikler taşıdığı söyleniyordu. Gerçekten de yönetmen de filmdeki çocuk gibi babası İngiltere’ye göçtükten bir süre sonra annesi ile birlikte onun yanına gitmiş. Muhtemelen filmde izlediklerimiz de onun çocukluğundan hatırladıkları. Hatta tahmin ediyorum filme adını veren 80 mektup da annesinin babasına yazdığı mektup sayısı (filmde bu 80 sayısına dair yakalayabildiğim bir açıklama yoktu çünkü). Otobiyografik özelliklerinden dolayı filmdeki pek çok ayrıntının yönetmen için çok şey ifade ettiğini düşünmek yanlış olmaz sanırım. Ama sıkıntı şurada. O ayrıntılar seyirci için pek bir şey ifade etmiyor, böyle olunca da seyirci ilgisini film üzerinde toplayamıyor. Benim izlediğim seansta seyircinin büyük bir kısmı salonu terketti. Kalanların büyük kısmı da uyukladı zaten. Filmin 75 dakikalık süresine rağmen, çok açıkça benim de onların arasında yer aldığımı itiraf etmeliyim.

Kara Kan (Black Blood):

Bu bölümde yer alan filmler arasında izlediğim ikinci film de günlük rutinleri anlatan, uzun planlardan oluşan ve seyirciye sıkıcı gelebilecek olan bir başka film olan Kara Kan idi. Ancak bu kez yönetmen çok daha sinemasal bir anlatım tutturduğu ve siyah-beyazı başarılı bir şekilde kullandığı için daha izlenebilir bir filmdi.

Bu filmde yaşamlarını idame ettirebilmek için kanlarını satan bir çifti izliyoruz. Esasen filmin hikayesi şöyle gelişiyor. Adam sabah kalkıyor, kan yapması için dakikalarca su içiyor, kanını satmak için bu işle uğraşan adamla buluşmaya gidiyor, pazarlıktan sonra kanını satıyor, adam sabah kalkıyor, kan yapması için dakikalarca su içiyor, kanını satmak için bu işle uğraşan adamla buluşmaya gidiyor, pazarlıktan sonra parada anlaşamıyorlar ve kanını satamıyor, adam sabah kalkıyor, kan yapması için dakikalarca su içiyor, kanını satmak için bu işle uğraşan adamla buluşmaya gidiyor, pazarlıktan sonra kanını satıyor ve bu böyle devam ediyor. Bir ara kan satmaya eşi ile beraber gidiyorlar, sonra her ikisi de HIV virüsü kapıyorlar ve olaylar beklenen bir sona doğru ilerliyor (bu arada su içme ve kan satma rutini devam ediyor). Bu arada özellikle su içme sekansları sırasında radyodan sürekli olarak Çin’in ne kadar gelişmiş olduğuna dair yapılan resmi açıklamaları da dinliyoruz ki belli ki bu konuşmalar da insanların yaşayışları ile oluşturduğu tezat nedeniyle konulmuş.

Ama işte bu kadar fazla birbirini tekrarlayan sahneler olmasına rağmen yönetmen kendine özgü tutturduğu tarzla filmi izletmeyi ve akılda kalıcı olmayı başarıyor. Yine de filmi izleyenlerden birinden duyduğum yoruma da katılıyorum: “Güzel film ama 123 dakika yerine 90 dakika civarında olsa daha iyi olacakmış.”

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Ustaların Gözünden: Artık Bir Papa’mız Var, Umut Limanı

Festivalin Ustaların Gözünden bölümündeki filmlerin hemen hepsi merak edilen filmlerdi. Gerçekten de adına uygun bir şekilde ustaların en yeni filmleri bu bölümdeydi. Bu filmlerin çoğunun gösterime gireceği de kesin olduğu için programıma uyan iki filmi izledim.

Artık Bir Papa’mız Var (Habemus Papam / We Have A Pope):

Nanni Moretti, hem filmleri hem de politik kimliği ile İtalyan sinemasının önde gelen isimlerinden biri. Çok da sık film çekmeyen Moretti, yeni filmi Artık Bir Papa’mız Var‘da bu kez adından da anlaşılabileceği gibi Papa seçimini merkezine alan bir hikaye anlatıyor.

Film tüm katolik dünyasının sonucunu merakla beklediği Papa’lık seçimi ile açılıyor. Önce dışarıda basının büyük ilgisini görüyoruz. Ancak seçimin gerçekleştiği ve kardinallerin seçim sonuna kadar terkedemediği binanın içine girdiğimizde görüyoruz ki aslında hiçbiri bu büyük sorumluluğun altına girmek için kendilerini hazır hissetmiyorlar. Favori olan adaylar bir türlü gerekli oy sayısını sağlayamadıkça süreç uzuyor ve kardinaller oylarını değiştirmeye başlıyorlar ve sonuçta favori olarak düşünülmeyen kardinallerden biri Papa olarak seçiliyor. Diğer kardinaller rahat bir nefes alırken Michel Piccoli’nin canlandırdığı yeni Papa tüm baskıyı bir anda üzerinde hissediyor. Tam da halka seçimin sonucu açıklanıp konuşma yapmak üzereyken Papa panik atak geçiriyor ve kendisini odasına hapsediyor. Papa’yı ikna edemeyen diğer kardinaller de dışardan yardım almaya karar veriyor ve İtalya’nın en ünlü psikoanalistinden yardım almaya karar veriyorlar. Tam bir bilim adamı olan doktor (ki onu da Nanni Moretti canlandırıyor) aynı zamanda inançsız bir isimdir ama bu durumu çözebilecek tek kişi olarak da o görünmektedir.

Yukarda anlattığım bölümü aslında filmin giriş bölümü olarak görmek mümkün. Asıl film Papa ve doktor arasındaki seanslar ve sonrasında yaşananlar ile gelişiyor. Moretti gerçekten iyi bir fikirden yola çıkarak başarılı bir hikaye ve iyi bir film ortaya çıkarmış. Uzaktan gayet ciddi adamlar olarak görülen kardinallerin herkes gibi birer insan oldukları çok güzel vurgulanmış. Bir ara film yeni Papa’nın psikolojik analizi üzerinden ilerleyecek ve sorunun derinine inecek gibi gözükse de hikayenin gelişimi ile olay biraz daha farklı bir yöne doğru gidiyor.

Genel olarak Moretti’nin iyi bir film ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Ancak ondan katolik kilisesine yönelik biraz daha eleştirel bir film bekliyordum sanırım. Çok fazla bu yönde ilerlememiş. Halbuki katolik inacının sembolü bir grubun ortasında kalan inançsız bir bilim adamı figürünün karşıtlığından yola çıkarak çok daha farklı konulara değinilebilirdi. Her ne kadar Moretti’nin en iyi filmlerinden biri diyemesek bile yine de keyifle izlenen bir filmle karşı karşıyayız.

Umut Limanı (Le Havre):

Bir Aki Kaurismäki filmi. Sanırım Umut Limanı filmini en kolay tanımlayabileceğimiz cümle bu. Kaurismäki’nin öyle belirgin bir tarzı var ki yönetmeni tanıyorsanız kazara televizyonda bir filminin ortasında yakalasınız onun bir Kaurismäki filmi olduğunu anlamanız bir kaç dakikayı geçmeyecektir. Usta yönetmen bu filminde de alışık olduğu tarzdan vazgeçmiyor.

Bu kez ele aldığı konu Avrupa’da çok önemli bir sorun haline gelmiş olan göçmen meselesi. Fransa’nın Le Havre adlı liman şehirinde yaşayan ayakkabı boyacısı Marcel Marx’ın karısı Arletty ile mutlu bir hayatı vardır. Marx her ne kadar eski bir yazar olsa da o günleri hiç aramadan ayakkabı boyacılığından gayet memnun, geceleri gittiği barda gayet mutlu bir haldedir. Ancak polislerden kaçan Afrikalı göçmen bir çocuk ile karşılaşması ve karısının hastalanması ile işler değişir.

Kaurismäki bu ağır hikayeyi kendisine özgü mizah duygusu ile anlatıyor elbette. İşin içine rock müziği de katmayı ihmal etmiyor. İlk defa bu filmle tanıdığım Little Bob gerçekte de varolan bir müzisyen ve görmek gereken bir karakter olarak göze çarpıyor.

Yönetmen bu filmin Avrupa’daki kıyı şehirlerinde geçen hikayeleri anlattığı bir üçlemenin ilk filmi olacağını belirtmiş. Diğer filmlerin de İspanya ve Almanya’da geçmesini planlıyormuş. Biz de bekliyoruz diyelim o halde.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Özel Gösterimler: Ak Aslanlar

Festivalin Özel Gösterimler bölümünde yer alan filmler arasında bir tek Ak Aslanlar adlı filmi izleyebildim (bu arada bu bölümdeki filmlerin neden özel gösterim olarak adlandırıldığını da anlamadığımı söylemeliyim).

Ak Aslanlar (Beli Lavovi / White Lions):

Lazar Ristovski, Balkan sinemasını yakından takip edenlerin tanıdığı bir oyuncu. İsmini bilmeseniz bile sıkı bir sinemasever yüzünü gördüğünde onu mutlaka tanıyacaktır. 1999 yılında da bir yönetmenlik denemesi olan oyuncu, 12 yıl sonra kamera arkasına Ak Aslanlar ile geri dönmüş.

Başrolünü de Lazar Ristovski’nin üstlendiği film, işsiz bir fabrika işçisi olan Dile, işsiz bir yönetmen olan oğlu Gruja ve onun evlenmek için fırsat kolladığı, o da işsiz bir opera sanatçısı olan, kız arkadaşı Bela çevresinde gelişen bir takım hikayeleri komedi formatında anlatıyor. Ana karakterlerin üçünün de işsiz olmasından da anlaşılabileceği gibi filmin esas derdi Sırbistan’ın içinde bulunduğu sosyal durum. Zaten bir noktada işin içine mafyanın da girmesi ve onların bölgedeki en zengin ve en saygın insanlar olması da filmin anlattıklarını güçlendiriyor.

Aslında film bölgesel bir durumu anlatmaktan ziyade daha evrensel bir noktaya da taşımaya çalışıyor kendini. Hatta sonlara doğru “dünyanın tüm işçileri birleşin” noktasına kadar gidiyor. Üstelik bunu çok eğlenceli bir rap şarkısı ile yapıyor ve ufak bir numara ile devrimi o an içinde bulunduğunuz sinema salonuna kadar taşıyor.

Ak Aslanlar, ele aldığı ağır konuyu komedi ile süsleyerek sunan, işin içine biraz erotizm de katan (çok aşırı değildi ama bir kaç seyircinin rahatsız olup çıktığını belirtmem lazım) başarılı bir yapım.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Geç Gelen Altın Portakal Ödülleri: Kara Kafa

1979 ve 1980 yıllarında önce sansür, sonra da darbe nedeniyle Altın Portakal Film Festivali yapılamamıştı. O yıllarda festivale başvuran filmlerin bazıları seyirci ile buluştu, bazıları ise tümüyle unutuldu gitti. Aslında o yılların jürileri bile belliydi. Bu yıl Antalya Film Festivali’nde ilginç bir uygulama yapılarak bu yıllarda festivale katılması gereken filmler yine o yılların jürilerinden hayatta kalanlar tarafından değerlendirilerek 32 yıl gecikmiş bu ödüller verilmiş oldu.

Festival kapsamında bu filmlerden bazılarının gösterimleri de yapıldı. Önce bu gecikmeli ödülleri hatırlayalım, sonra da festivalde izleme fırsatı bulduğum Kara Kafa filmine bir bakalım.

1979 yılı Altın Portakal’ları:

En İyi Film: Demiryol (y: Yavuz Özkan), Yusuf İle Kenan (y: Ömer Kavur)
En İyi Yönetmen: Yavuz Özkan (Demiryol)
En İyi Senaryo: Onat Kutlar ve Ömer Kavur (Yusuf İle Kenan)
En İyi Müzik: Arif Erkin (Kanal)
En İyi Kadın Oyuncu: Sevda Ferdağ (Seninle Son Defa)
En İyi Erkek Oyuncu: Fikret Hakan (Demiryol)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Sevda Aktolga (Bebek, Demiryol)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Kamuran Usluer (Kanal)
En iyi Çocuk Oyuncu: Cem Davran (Yusuf İle Kenan)

1980 yılı Altın Portakal’ları:

En İyi Film: Sürü (y: Zeki Ökten)
En İyi Yönetmen: Zeki Ökten (Sürü, Düşman)
En İyi Senaryo: Başar Sabuncu (Adak)
En İyi Müzik: Zülfü Livaneli (Sürü)
En İyi Kadın Oyuncu: Melike Demirağ (Sürü), Güngör Bayrak (Düşman)
En İyi Erkek Oyuncu: Tarık Akan (Adak, Sürü), Aytaç Arman (Düşman)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Fehamet Atila (Düşman)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Tuncel Kurtiz (Sürü)

Kara Kafa:

Korhan Yurtsever’in Kara Kafa filmi 1979 yılında Altın Portakal için yarışacak filmlerden biri idi. Film, festivalin sansür nedeniyle yapılamaması nedeniyle yarışmaya katılamamakla kalmamış, kendi başına da sansürle boğuşmuş, kopyaları ortadan kaybolmuş ve çok sınırlı bir kesimin izleyebilmiş olduğu bir filmdi.

Bu yıl Altın Portakal nedeniyle izleme fırsatını bulduğumuz bu film, çalışmak için Almanya’ya giden bir Türk ailesinin hayatını anlatıyor. İki çocuklu bu ailenin hayatı başta çok güzel gidiyor. Karı-koca farklı fabrikalarda çalışıyorlar, çocuklar okullarına gidiyor, arkadaşları ile gülüp eğleniyorlar. Ancak ne zaman ki üçüncü çocuk doğuyor, işler değişmeye başlıyor. Anne işten ayrılmayı göze alamayınca çocukları küçük kardeşlerine bakması için evde bırakmak zorunda kalıyorlar. Fabrikadaki sendika hareketine sürekli olarak küçümseyen gözlerle bakan evin babası ise bir süre sonra işten çıkartılınca evin tüm yükü kadının üzerinde kalıyor. Üstelik bu durumda adam kendini küçük gördüğü gibi kıskançlık krizlerine de kapılmaya başlıyor.

Filmin asıl öne çıkan özelliği ise kadının fabrikadaki arkadaşlarının da yardımı ile zamanla kendini geliştirmesi, hem kadının toplumdaki rolünü daha iyi anlaması hem de işçi hareketinin içinde önemli bir yere gelmesi. Öyle ki sonuçta dünyanın neresinde olunursa olunsun temel sorunun işçi sınıfı ile egemen kesim arasında olduğu, işçilerinin birbirleri ile uğraşmayı bırakıp beraber hareket etmeleri gibi konularda kocasını bilinçlendiren de o oluyor.

Doğrusu filmi izlemeden önce farklı bir ülkede geçen olayları konu alan bir filmin sansürle neden bu kadar boğuştuğunu anlamakta güçlük çekmiştim (hoş gerekçelerden biri “dost bir ülkeyi kötü yansıtmak” gibi bir şeymiş ama yine de sansürün bu kadar takılmaması gerekir gibi gelmişti). Halbuki filmi izledikten sonra işçi sınıfı ile ilgili söylediklerini görünce olay anlaşıldı. Gerekçe başka olsa da belli ki film o dönemin sansür kurulunun başka nedenlerle yasaklamak istediği bir yapım olmuş.

Filme bugünden baktığımızda hikayede ve oyunculuklarda çok fazla bir sorun yok (hikaye akışında kimi sorunlar göze çaprsa izlediğimiz kopya sansür kurulunun onayından geçen kopya olduğu için onların kestiği bazı sahneler hala filme dahil edilememiş). Filmin en önemli problemi bazı sahnelerde olayları çok fazla seyircinin gözüne sokması ve yer yer slogan atar tarzda olması. Aslında dönemin politik atmosferinden dolayı da olsa  gerek, o dönem pek çok filmde görebileceğimiz bir durum bu. Yine de bugünden bakınca insan daha incelikli bir anlatım arıyor. Aslında filmin sonunda yapılan söyleşide yönetmen Korhan Yurtsever de aynı şeyi belirterek yakında çekmeyi düşündüğü filmin bu şekilde slogan atmayacağını da belirtti.

Söyleşide ayrıca filmin başına gelenlerden de daha detaylı bir şekilde bahsedildi. Filmin sansürle boğuşmasından sonra yönetmenin yakın çevresine yaptığı özel bir gösterimden sonra kurşunlanması, sonra filmin kopyasının ortadan kaybolması ve yönetmenin yurtdışına çıkmak zorunda kalması sonrasında film o günden bu güne hiç bir seyirciye ulaşamamış. 12 Eylül de filmin bulunup gösterilmesini iyice imkansız hale getirmiş elbette. Antalya’da bir grup şanslı seyirci olarak Kara Kafa‘yı izleme fırsatı bulduk neyse ki. Söyleşide filmin gösterime girmesine yönelik de çok fazla istek oldu. Bu belki mümkün olmaz ama bu filmi tek gören de yine şanslı bir azınlık olarak kalmamalı. Mümkünse başka illerdeki festivalleri de dolaşmalı (ki özellikle İşçi Filmleri Festivali bu iş için ideal), DVD’si de basılmalı ki bir zamanların ayıbını temizlemeye çalışalım.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Uluslararası Yarışma: Dans Kasabası, Europolis, Güle Güle, İki, Sınırda

Festivalin uluslararası yarışma bölümünde yer alan 10 filmden 5’ini izleme fırsatı buldum. Şanslıyım ki en iyi film ve SİYAD ödülünü alan filmler de izlediğim filmler arasında yer aldı.

Dans Kasabası (Dance Town):

Güney Kore’den gelen bu film aslında bir üçlemenin son filmi. Yönetmen Kyu-Hwan Jeon’un bundan önceki filmleri Mozart Town ve Animal Town adını taşıyorlar. Diğer filmleri izlemediğim için üçleme hakkında bir yorum yapamam ama Dans Kasabası bir gösterge olarak kabul edilirse, yönetmen için ağır tempolu bir tarzı olan, sıradan insanların hayatını anlatan bir isim diyebiliriz.

Bu filminde yönetmen, kocasını Kuzey Kore’de bırakarak Güney Kore’ye kaçmak zorunda kalan bir kadını anlatıyor (çiftin suçunun Güney Kore’den gelen bir porno kasedini izlemek olduğunu da ekleyelim). Kocasını Kuzey Kore’de bırakan bu kadına Güney Kore yetkilileri kendilerine iltica eden herkese davrandıkları gibi davranıyor, ona kalacak bir yer, kendisi ile ilgilenecek bir görevli veriyorlar. Ancak hayat o kadar kolay değil. Geride bıraktığı kocası ve annesinin özlemi bir yana hiç alışık olmadığı bir ortamda yepyeni bir hayata başlamak onun için gerçekten zor.

Bir kadının yeni bir yaşama uyum sağlamaya çalışmasını anlatan bu filmin ele aldığı konuyu başarıyla anlattığını söyleyebiliriz. Ancak benzeri filmler arasında öne çıkan bir özelliği yoktu. Klasik bir festival filmi denebilir.

Europolis:

Europolis filmini en basitçe anne oğul ilişkisine odaklanan bir yol filmi olarak tanımlamak mümkün. Romen yönetmen Corneliu Gheorghita bu filminde bir miras ve vasiyet meselesi ile ilgili olarak Romanya’dan Fransa’ya gitmek durumunda kalan bir anne-oğulun öyküsünü getiriyor karşımıza. Bu yolculukta yanlarında eşek şeklinde bir tabut da taşımak zorunda kalıyorlar.

Doğrusunu söylemek gerekirse Europolis genel olarak beğensem de bazı anlarda çok içine giremediğim ve anlam veremediğim simgeler de içeren bir film oldu. Filmden sonra yönetmen ve anneyi oynayan başrol oyuncusu ile yapılan söyleşide filmde yüzeyde görünenden daha farklı göndermeler ve metafizik anlamlar da olduğunu anlamak mümkündü. Söyleşideki çıkarımlar eşeğin Romanya’yı temsil ettiği noktasına kadar vardı. Aslında söyleşi sonrası filmi bir kez daha izleme isteği duyduğumu söyleyebilirim.

Güle Güle (Bé Omid é Didar / Good Bye):

İran’lı yönetmen Mohammad Rasoulof’un ismi son zamanlarda ne yazık ki çektiği filmlerden ziyade Jafar Panahi ile birlikte aldığı hapis ve 20 yıl film yapmama cezası ile birlikte anılıyor. Her ne kadar Rasoulof’un filmlerine bu olayları bir kenara bırakarak bakmak istesek de yeni filmi Güle Güle‘nin tam da hakkında film çekmeme cezası verildiği dönemde, zorluklar içinde çekildiğini düşünürsek bu filmi yaşanan olaylardan soyutlamak mümkün olamıyor.

Güle Güle filminde İran’dan çıkmak için yollar arayan, hukuk okumuş ancak aldığı cezalar dolayısıyla mesleğini icra edemeyen bir kadının hikayesini izliyoruz. Aynı zamanda bir kaç aylık hamile de olan bu kadın, hamileliğinde sorunlar yaşadığı gibi bir gazeteci olan kocası da gizlenerek yaşamak zorunda ve bu nedenle karısını yalnız bırakmak durumunda kalmış. Zaman zaman onunla ilgili bilgi arayan gizli polisle de kadın yüzleşmek durumunda kalıyor.

Filmin ana karakterinin Rasoulof’un durumu ile ortaklıklar taşıdığı görülüyor. Daha da ötesi onun ağzından dile getirdiği “kendi ülkemde bir yabancı gibi yaşamaktansa yabancı bir ülkede bir yabancı olarak yaşamayı tercih ederim” sözü tam da onun düşünceleri gibi gözüküyor.

Filmin konusuna bakıldığında depresif ve umutsuz bir havası olduğu gözüküyor, ki filmin finali de bu umutsuz havayı destekliyor doğrusu. Filmin temposu da oldukça ağır. Ancak ağır tempolu filmlerin çoğunlukta olduğu ve doğrusu bir kısmının düpedüz sıkıcı sayılabileceği bu festivalde, Rasoulof’un filmi tıkır tıkır işliyor ve seyircinin ilgisini bir an bile bırakmayarak ağır tempolu filmlerin illa sıkıcı olması gerekmediğini bir kez daha gösteriyor. Mesela gizli polisin evi aramasını gösteren oldukça uzun ve kameranın neredeyse hiç hareket etmediği bir sahne var ama durumun vahametini göstermek için son derece gerekli bir sahne bu.

Filmin başarısında başrol oyuncusu Leyla Zareh’in performansı da çok önemli. Filmin neredeyse her sahnesinde yer alan oyuncu tüm filmi sırtında taşıyor adeta. Farklı bir oyuncu ile film bu kadar başarılı olmayabilirdi.

Kendi adıma Güle Güle‘nin uluslararası yarışma bölümünde izlediğim beş filmin arasında en iyisi olduğunu söyleyebilirim. Yarışma sonunda eleştirmenlerden oluşan SİYAD jürisinin ve Akdeniz Üniversitesi öğrencilerinden oluşan gençlik jürisinin en iyi film ödüllerini kazanan film de bu film oldu.

İki (Dos / Two):

Yunanistan yapımı İki, yönetmen Stathis Athanasiou’nun ilk uzun metrajlı filmi. Senaryosunu da kendisinin yazdığı bu filmde Athanasiou, iki farklı çiftin aşk hikayelerini anlatıyor bize. Biri Atina’da, diğeri Barselona’da geçen bu iki hikaye birbiri ile hiç kesişmiyor ancak her ikisinde de bir aşk hikayesinde olabilecek ortak sorunlar yaşanıyor.

Bu iki aşk hikayesini koşut olarak anlatan yönetmen ortaya başarılı bir film çıkarmış. Özellikle çiftlerden birindeki erkeğin mesleğinin yönetmenlik olması filme farklı bir boyut da katıyor. Böylece bir hikaye yaratma, film içinde film gibi konulara giren yönetmen filmini basit bir aşk hikayesinin ötesine taşımayı başarıyor. Özellikle bu anlarda filmde Christoffer Boe etkisi gördüğümü söyleyebilirim. Ama bunu olumsuz anlamda söylemiyorum. Toplamda yarışmadaki iyi filmlerden biriydi.

Film sonrası yapılan söyleşide yönetmenin film üzerinde epey düşündüğünü, çekim öncesinde uzun uzun provalar yaptığını da öğrendik. Zaten kendisi de uzun provlar yapılmadan bir filmin nasıl çekildiğine anlam veremediğini, kendi çalışma tarzında çekim öncesi her şeyi planlaması gerektiğini söyledi. Yine söyleşiye katılan oyunculardan öğrendiğimiz kadarıyla tıpkı filmde olduğu gibi çekimler sırasında da Atina’da geçen hikayenin oyuncuları ile İspanya’da geçen hikayenin oyuncuları birbirleri ile hiç karşılaşmamışlar. Ancak bu tip gösterimler bir araya gelmelerine vesile oluyormuş. Bunun dışında filmin yoruma açık noktaları da vardı. Bunlara dair gelen  bir soruyu yönetmenin, “elbette benim bir fikrim var, ama bunu açıklayıp size empoze etmek istemem. Sizin kendinize göre bir açıklamanız varsa doğru olan odur, hatta filmdeki bu olayı anlamsız bulduysanız muıhtemelen öyledir de” şeklinde cevaplaması seyircinin açık noktaları kendi zihninde cevaplamasını savunan yaklaşımı ile takdirimi topladı.

Sınırda (Sur la Planche / On the Edge):

Sınırda bir karides fabrikasında çalışan iki kız arkadaşın hikayesini getiriyor karşımıza. Bu iki arkadaş karides fabrikası dışında geçirdikleri zamanda iki farklı kızla tanışırlar ve bir kız çetesi kurarlar.

Doğrusunu söylemek gerekirse Sınırda filminin karides fabrikasının bembeyaz steril ortamında kurduğu görsellik ve bu görselliğin dış dünyanın karanlığı ile oluşturduğu tezat en dikkat çekici ve başarılı unsurları idi. Bunun dışında baş karakterin üzerinden karides kokusunu silmek için kendine zarar verircesine çabalaması da filmin önemli sahnelerinden biriydi. Açıkçası filmin bunun dışında da ilgimi çeken çok fazla tarafı olmadı. Buna filmin altyazısındaki sorunlar da yol açmış olabilir. Filmi sadece orijinal dilinde, Türkçe altyazı ile izledik. Halbuki diğer filmlerde İngilizce altyazı da oluyordu. Bu sayede Türkçe altyazının kötü olduğu yerlerde İngilizce altyazının ne kadar faydalı olduğunu fark etmiş olduk. Yine de altyazı sorunu yaşamasaydık bile filmi sevme düzeyim çok değişmeyecekti muhtemelen.

Festivalinin kapanış töreninde Sınırda‘nın uluslararası yarışma jürisi tarafından en iyi film olarak seçildiğini öğrendik. Ulusal yarışma sonuçlarına da kimi itirazlarım vardı ama bu kategoride jüriyle taban tabana zıt düştüğümüzü söyleyebilirim sanırım.

48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Ödülleri Sahiplerini Buldu

48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali dün gece yapılan ödül töreni ile sonuçlandı. Güzel Günler Göreceğiz filmi en iyi film ile birlikte en iyi senaryo, en iyi yardımcı kadın oyuncu ve en iyi kurgu ödüllerini de alarak gecenin galibi oldu. Geriye Kalan filmi de Çiğdem Vitrinel’e en iyi yönetmen, Devin Özgür Çınar’a da en iyi kadın oyuncu ödülü kazandırarak gecenin öne çıkan bir diğer filmi oldu. Gecenin en çok ödülünü alan film ise Zenne idi. Zenne, en iyi ilk film ve SİYAD jürisinin en iyi film ödülünü alırken, en iyi yardımcı erkek ve kadın oyuncu ödülleri ile birlikte görüntü yönetmeni ödülünü de aldı.

Festivalin adından en çok sözü edilen filmlerinden biri olan Nar sadece jüri özel ödülü alabilirken, Behzat Ç. de Erdal Beşikçioğlu’na en iyi erkek oyuncu ödülü kazandırdı.

Bu yılki Altın Portakal ödülleri çeşitli tartışmaları da beraberinde getirdi. Tıpkı geçen yıl olduğu gibi bu yıl da yarışmaya giren hemen hemen tüm filmler ödüllendirildi. Yarışmaya katılan 13 filmden 11 tanesi bir şekilde ödül kazandılar. Sadece Hangi Film ve Hicaz filmleri yarışmadan ödülsüz dönmüş oldu. Doğrusu bu tip kararlar bence de ödülün saygınlığına gölge düşüren kararlar. Özellikle Behlül Dal jüri özel ödülünün beşe bölünmesi fazlasıyla abartılı bir karar.

Ayrıca yarışmanın favorisi olarak gösterilen Nar ve Zenne dışında bir filmin ödül kazanması da tartışma konusu oldu (kendi adıma sadece 3 yarışma filmini izlediğim için sağlıklı bir değerlendirme yapmam mümkün olmaz ama Nar gerçekten iyi bir filmdi). Ayrıca Zenne filmiyle yardımcı erkek oyuncu ödülü kazanan Erkan Avcı’nın oynadığı rolün de yardımcı bir rol olmadığı belirtilen görüşler arasında. Bu ve benzeri tartışmalı konularda daha net bir karar vermek için tüm yarışma filmlerini vizyonda yakalayıp izlemek gerekli.

Ödüllerin tam listesi şu şekilde:

ULUSAL UZUN METRAJLI FİLM YARIŞMASI
En İyi Film: Güzel Günler Göreceğiz
En İyi İlk Film: Zenne
En İyi Yönetmen: Çiğdem Vitrinel (Geriye Kalan)
En İyi Senaryo: Emre Kavuk (Güzel Günler Göreceğiz)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Kenan Korkmaz (Lüks Otel), Norayr Casper (Zenne)
En İyi Müzik: Frank Schreiber, Hemin Derya (Yürüyüş)
En İyi Kadın Oyuncu: Devin Özgür Çınar (Geriye Kalan)
En İyi Erkek Oyuncu: Erdal Beşikçioğlu (Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Nesrin Cavadzade (Güzel Günler Göreceğiz), Tilbe Saran (Zenne)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Erkan Avcı (Zenne)
En İyi Kurgu: Kalender Hasan (Güzel Günler Göreceğiz)
En İyi Sanat Yönetmeni: Gıyaseddin Şehir (Yürüyüş)
SİYAD Ödülü: Zenne
Behlül Dal Jüri Özel Ödülü: Lüks Otel (müzik), Can, Fedakar, Yürüyüş, Öngörüye Ağıt (çocuk oyuncular)
Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü: Canavarlar Sofrası
Seyirci Ödülü:
Can

ULUSLARARASI UZUN METRAJ FİLM YARIŞMASI
En İyi Film Ödülü: Sınırda
Jüri Özel Ödülü:
Almanya
SİYAD Ödülü: Güle Güle
Gençlik Jürisi Ödülü:
Güle Güle

En İyi Belgesel Film Ödülü:
Bedensiz Ruhlar
Belgesel Film Jüri Özel Ödülü:
 Arabeks, Kadim
En İyi İlk Belgesel Film Ödülü: Oğlunuz Erdal, Geçmiş Mazi Olmadı

En İyi Kısa Film Ödülü: Dua
Kısa Film Jüri Özel Ödülü:
İnfatil Amnezi, Kırmızı Alarm

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Ulusal Yarışma: Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm, Nar, Zenne

48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’ni en başından beri takipteyim ancak film izlemekten oturup yorum yazmaya fırsat olmadı. Festival nihayete ermeden en azından ulusal yarışma bölümünde yarışan filmlerden izlediklerim hakkındaki yorumlarımı paylaşayım. Diğer bölümlerden izlediğim filmlere dair yorumlar da gelecek.

Behzat Ç. Seni Kalbime Gömdüm:

Öncesinde ciddi bir hayran kitlesi olduğu düşünülürse Behzat Ç.’nin sinema filminin festivalin en merakla beklenen yapımlarından biri olduğu tesbiti yanlış olmaz. Zaten filmin gösterimindeki kalabalıktan ve film ekibinin aldığı alkıştan da bu anlaşılıyordu.

Filmin ikinci Behzat Ç. romanı olan Son Hafriyat’ın uyarlaması olacağı çok önceden açıklanmıştı. Roman içinde anlatılan olaylardan bir kısmı dizide kullanılmıştı. Bunlar dışarı çıkartıldığından romanın neredeyse aynısı olan bir uyarlama izlediğimizi söyleyebiliriz. Elbette kimi değişiklikler var, mesela filmde Şule yok ya da Behzat Ç. kitaptakinin tersine gayet konuşkan. Bunun dışında Cansu Dere’nin canlandırdığı olay yeri inceleme ekibindeki polisin film için yaratıldığı söylenmişti. Aslında bu bilginin tam doğru olmadığını görüyoruz. Bu karakter kitapta yok belki ama kitaptaki başka bir karakterin hafif değiştirilmiş hali aslında (film gösterime girmeden çok da spoiler vermeyelim).

Kitabı okurken “Kendini Ahmet Sanan Süleyman” karakterinin filmde çok başarılı bir karakter olabileceğini düşünmüştüm. Hakan Boyav başarılı oyunuyla bu düşüncemi doğruladı. Bir yardımcı erkek oyuncu ödülü gelebilir mi acaba?

Bunun yanında filmin kötü adamı Red Kit beklediğimden çok silik bir karakter olmuş. Bunda Tardu Flordun’un bir suçu yok, bu karakteri kitaptaki kadar çok görmüyoruz.

Sonuç olarak, diziyi sevenler hayal kırıklığına uğramayacaklar (ben de onlardanım). Ancak filmin herhangi bir Behzat Ç. bölümünden çok büyük bir farkı da yok. Sadece televizyonda yapılamayanlar yapılıyor. Behzat bolca sigara içiyor ve sansürsüz olarak küfür edebiliyor. Hatta diziyi sevmemizde önemli rol oynayan karakterlerin kendi hikayeleri, aralarındaki ilişkiler pek az, bu nedenle daha iyi Behzat Ç. bölümleri izledik de diyebiliriz (efsanevi 30. bölümü hatırlatmak isterim).

Diziyi izlemeyenler açısından ise film ne ifade eder tartışılır. Polisiye olay gayet anlaşılır ama Behzat dışındaki diğer karakterlere o kadar az yer verilmiş ki. Mesela cinayet büro elemanlarının hemen hepsi Red Kit’in derdi benimle diyorlar. Karakterleri tanımayınca neden böyle dediklerini anlamak zor. Hatta diziyi bilmeyen biri için Behzat’ın bile kızının ölümünü neden takıntı yaptığını anlamak mümkün değil.

Son olarak dizinin tüm bölümlerini izlemiş biri olarak filmin filmin kronolojik olarak nerede durduğunu merak ettiğimi belirtmeliyim. Sezon finalinden hemen sonra olamaz, bir kere Şule’den hiç söz edilmiyor, sanki Behzat’ın hayatına öyle biri hiç girmemiş. Hem sezon finalinde çok kötü bir durumda kalmıştı Behzat, o durumdan nasıl çıktığı belli değil. Savcı Esra ile ilişkisi olduğuna göre 30. bölüm sonrasında geçiyor ama bir de tavşan Hoppa’nın gözüktüğü sahneler var ki o taa ilk sezonun ilk bölümlerinde kaldı (sezon boyunca tavşan olayı devam etse hoş bir ayrıntı olacakmış). Bir ihtimal de ikinci sezonun ilk bir kaç bölümünden sonra geçiyor olması. Ayrıca filmin sonunda Behzat’ın yaptığı hareket de (ki ne yaptığı net değil aslında) başına iş açacak türden. O yüzden olay bir yerden diziyi de etkilemeli. Film sonundaki söyleşide Emrah Serbes’e sormak istediğim bir konuydu bu ama fırsat olmadı.

Son olarak filmin Türk sinemasında çok yapılmayan bir şeyi yaparak jenerik sonrasına bir sahne koyduğunu da belirtelim. Her ne kadar çok kilit bir sahne olmasa da yazılar akarken film bitti diyerek çıkmayınız (aslında hiç bir zaman yazılar akarken film bitti diye çıkmayınız ya neyse, o başka bir konu).

Söyleşiden de biraz bahsetmek gerekirse, Serdar Akar, Emrah Serbes ve oyuncuların neredeyse hepsi söyleşiye geldiler (gözler Ege Aydan’ı aradı). Aslında çok fazla konuşmayacağını söylemişti ama soruların büyük kısmını Serdar Akar cevapladı. Filmin yönetmenin sıfatıyla böyle olması da doğal elbette. Akar sorulara cevap verirken çok keyifliydi, filmin gördüğü ilgi belli ki çok hoşuna gitmişti (kafası da biraz iyiydi galiba). Ancak ufak bir eleştiriye bile sert bir cevap vermesi hoş olmadı. Ne yazık ki Serdar Akar, Emrah Serbes ve Erdal Beşikçioğlu bir başka programa katılacakları için söyleşiyi erken terk ettiler. Bu noktadan sonra söz sırası oyunculara geldi. Orada da doğrusu ekibin kadrosuna film için dahil olan isimler daha fazla söz aldılar.

Filmin ödül şansına gelince ana dallarda bir ödül alması zor görünüyor. Belki Erdal Beşikçioğlu’na bir en iyi erkek oyuncu ödülü gelebilir. Hakan Boyav’ın da yardımcı erkek oyuncu dalında ufak da olsa bir şansı var. Bunun dışında filmin alabileceği ödüller ancak teknik kategorilerde olabilir.

Nar:

Ümit Ünal yeni filmi Nar ile iyi bildiği sulara dönüyor ve tıpkı 9 ve Ara gibi bir kez daha tek mekanda geçen bir film çekiyor. Karakter sayısı da sadece dörtle sınırlı. Ancak Ünal çok başarılı bir senaryo ile tek mekan ve dört kişiden insanlık halleri ile ilgili başarılı bir film çıkarmayı başarıyor.

Filmin sonrasında Ümit Ünal’ın filme dair çok fazla ayrıntıyı açık etmememizi istemesine saygı duyarak konusu ile ilgili çok ufak bir açıklama yapalım. İstanbul’da bir sabah, varoşlardan yola çıkan geleneksel Anadolu kadını görünümündeki bir kadın kentin daha varlıklı kesimlerininde bir evin önüne gelir. Kapıcıya Dr. Sema Hanım ile özel bir randevuları olduğunu söyleyerek içeri girer ve olaylar gelişir.

Nar bir kaç sahne dışında tümüyle Dr. Sema’nın evinde geçen bir hikaye. Büyük çoğunluğu da üç kişi arasında geçiyor aslında. Dördüncü kişi belli bir yerden sonra devreye giriyor.

Nar öncelikle başarılı senaryosu ile dikkati çeken bir film olmuş. Filmdeki kırılma noktaları, gizemlerin yavaş yavaş açığa çıkması, karakterlerin kuruluşu çok başarılı. Çok sayıda akılda kalıcı replik de var. Oyunculuk olarak filmi baştan sona Serra Yılmaz sürüklüyor gibi gözükse de İdil Fırat’ın kısa ama çok etkili bir rolü var. Hatta benim için filmin doruk noktası da onun sazı eline alıp karşısındaki karaktere uzunca bir tirad attığı bölüm oldu. Yine konuyu çok açık etmeden bu sahnede, bazen hepimiz birilerini aşağılar, onun dünyası ne kadar ki derken, gün gelip başka birisinin de bunu bize diyebileceğini hiç düşünmediğimizin çok etkili bir şekilde anlatıldığını söyleyelim. Yok aslında birbirimizden bir farkımız.

Filmin sonundaki söyleşide Ümit Ünal da Nar metaforu ile aynen bunu anlatmak istediğini söyledi zaten. Filmin sonunda da buna vurgu yapmak istediğini belirtti. Hepimiz bir Nar’ın taneleri gibi birbirimizden farklı ama bir yandan da aynıyız ve bizi birlikte tutan bir kabuk var. O kabuk kırılırsa ne olur, işte bu filmin anlattıklarından biri de o. Ünal ayrıca her ne kadar bunu düşünerek yapmasa da ilerde 9, Ara ve Nar’ın bir üçleme olarak birlikte anılmasına çok mutlu olacağını da belirtti. Oyunculara gelen sorular ise konuyu açık edeceği için oralara girmiyorum.

Nar’ın ödül şansına gelince, her ne kadar yarışma filmlerinin çok azını seyretmiş olsam da en iyi senaryo ödülünü başka bir filme kaptırmayacağını düşünüyorum. En iyi film ödülünü alması da düşük bir ihtimal değil. Her ne kadar diğer filmlerde daha öne çıkan isimler olduğunu duysam da İdil Fırat’ın etkili oyununun da kendisine bir ödül getirmesi beni mutlu eder.

Zenne:

Festivalde galası yapılan son yarışma filmi Zenne idi. İstanbul’un arka sokaklarından iki homoseksüel karakteri anlatan bir film Zenne. Gerçek bir konuyu temel alması ve konu aldığı kişilerin de yönetmenlerin arkadaşı olması da vurgulanması gereken bir ayrıntı.

Filmdeki karakterlerden biri olan Can, filme adını veren Zenne aslında. Annesi Can’ın cinsel kimliğini her ne kadar içine sindiremese de oğlunu o şekilde kabul etmiş. Babası ise güneydoğuda şehit düşen bir binbaşı. Can ailesinden uzak yaşasa da cinsel kimliğini gizlemeden hayatını sürdürebiliyor. Diğer karakter ise Ahmet. O ise ailesi yönünden o kadar şanslı değil. Onun daha geleneksel yapıda bir ailesi var ve cinsel kimliğini gizlemek zorunda. Filme dahil olan diğer bir karakter ise Alman fotoğrafçı Daniel. O ise ailelerle yaşanan bu tip sorunları hiç anlayamıyor ve cinsel kimliğin açıkça söylenebileceğini düşünüyor.

Film eşcinsellerin aileleri ile yaşadıkları sorunlar, çevrenin onlara bakışı, askerlik konusunda yaşadıkları trajikomik uygulamalar gibi pek çok konuya değiniyor. Ele aldıkları açısından güçlü ve önemli bir film ama bir miktar mesaj filmi olması, bir de odağını nereye koyacağını tam belirleyememesi zayıf noktaları. Film Can’ın hikayesi gibi başlayıp (adı da buna vurgu yapıyor aslında), Ahmet’in hikayesine evriliyor. Daniel ise zaten arada figuran gibi kalmış. Belki de bu nedenle onun Afganistan’da yaşadıkları dair flashback’ler film içinde çok anlam ifade etmiyor.

Filmdeki oyunculuklar için belli bir seviyenin üzerine çıkmasa da filmi sırtladıklarını söyleyebiliriz. Tilbe Saran için bir özel parantez. Tiyatro sahnesinde izlemekten çok büyük keyif aldığım bu özel oyuncuyu filmlerde görmek hemen hemen hiç mümkün olmuyordu. Yönetmenler M. Caner Alper ve Mehmet Binay’a bunun için ekstra bir teşekkür.

Sonuç olarak Zenne çok büyük bir film değil ama önemli bir film. Film sonunda aldığı büyük alkış seyirciler tarafından da sevildiğini gösteriyor (ki konusu itibariyle geniş bir kitlenin seveceği bir film olmadığı halde çok büyük alkış aldı). Bundan sonra gösterileceği festivallerde ve çok gecikmeyeceğini umduğumuz vizyonunda izlemek gerek.

Film sonrasındaki söyleşiye çok uzun kalamadım ama yönetmenlerin filmin çekim sürecini anlattıklarını kısmını dinledim. Film aslında bir Zenne belgeseli olarak planlanıyor. Ancak filmde hikayesini de izlediğimiz yönetmenlerin de arkadaşı olan bir karakterin başına gelen olay, konulu bir film çekip o olayı da anlatma ihtiyacı uyandırıyor (aslında o olay bir sır değil, basında da yer aldı ama yine de filmin sonunu açık etmek olur diye dile getirmiyorum). Belki de filmin odağındaki belirsizliğin bir nedeni de budur. Bu arada Tilbe Saran için söyleşiden de özel bir not. Ses tonu sadece tiyatro sahnesinde değil bir söyleşide de çok etkileyici imiş.

Zenne’nin ödül şansına gelince, çok yüksek bulmuyorum doğrusu. Yine de ele aldığı konu açısıdan bir özel ödül ya da bir oyunculuk ödülü alabilir belki.

Bu yıl tümüyle kadınlardan oluşan jürinin kararını bu akşam öğreneceğiz. Bekleyelim görelim.

48. Antalya Altın Portakal Film Festivali Başladı

8-14 Ekim 2011 tarihleri arasında devam edecek olan 48. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali dün yapılan açılış töreni ile başladı. Hafta boyunca Türk ve dünya sinemasının önemli örneklerine yer verecek olan festival 14 Ekim’de Altın Portakal ödüllerinin verileceği kapanış töreni ile sona erecek.

Festival bu yıl şu bölümlerden oluşuyor:

– Ulusal Yarışma
– Uluslararası Yarışma
– Belgesel Film Yarışması
– Kısa Film Yarışması
– Ortadoğu’da Kadın
– Tehlikeli İlişkiler
–  Ustaların Gözünden
– Dünyanın Halleri
– Vücut
– Ejderhanın Gözünden
– Avrasya Sineması:Azerbaycan
– NTV Dünya Belgeselleri
– Özel Gösterimler
– Pelikülün İzinde
– Geç Gelen Altın Portakal Ödülleri
– Sinemaya Göz Kulak Oluyoruz

Festival süresince Sinema Manyakları blogu olarak biz de Antalya’dayız. İzlediğim filmlerle ilgili izlenimlerimi buradan sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.025 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.