Archive for the 'Ödüller/Festivaller' Category



Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 1. Gün: Kısa İyidir 1, Onun Geldiği Gün, Geceyarısı Kovboyu, Volkan

Kısa İyidir 1:

Gezici Festival’in kısa film seçkilerini beğendiğimi hep belirtiyorum. Az ve öz filmler seçiyorlar. Bu yılki festivalin ilk kısa film seçkisinde de gayet güzel filmler vardı. Bazılarını daha önceki festivallerde görüp beğenmiştik. Örneğin bence bu bölümün en iyi filmi olan Savaş Nedeni (Casus Belli), Mart ayındaki Ankara Film Festivali’nde de izlediğimiz bir kısa filmdi. Yunanistan’dan gelen bu filmde farklı mekanlarda sıra bekleyen insanları görüyoruz ama bu sıralar bir şekilde birbirine bağlanıyor. Zekice ve eğlenceli bir film. Büyük Yarış (La Gran Carrera / The Great Race) de daha önce izlediğimiz, 1910’larda geçen bir at yarışına farklı bir açıdan bakan bir filmdi.

Yeni izlediğimiz filmlerden Altın Madeni (La Mina De Ora / The Gold Mine), İnternet’ten aşkı bulanlara dair yine zekice kurulmuş bir filmdi. Filmde sürekli bir tekinsizlik seziyor ama ne olduğunu anlayamıyordunuz. Sonunda ise her şey yerli yerine oturuyordu.

Kısa film seçkilerinin olmazsa olmazlarından biri de deneysel filmlerdir. Bu seçkide yer alan Tırmanış (Stick Climbing) ve Yok Edici (Liquidator) bu türün örnekleriydi. Genellikle herkese göre olmayan bu filmler zaman zaman ilgi çekici olabiliyor. Açıkçası Tırmanış‘ı çok sevmediğimi söyleyebilirim ama Yok Edici, 1922’den kalan bir sessiz filmin görüntüleri ile oynayarak ve arkaya farklı sesler katarak oluşturulmuş ilgi çekici bir denemeydi.

9 filmden oluşan bu seçkinin öne çıkan filmlerini böyle sıralayabiliriz. Ancak seçkinin son filmi olan Las Palmas‘ı diğer filme yetişmek için izleyemediğimi belirtmeliyim.

Onun Geldiği Gün (Book Chon Bang Hyang / The Day He Arrives):

Güney Kore yapımı bu siyah-beyaz film, bir yönetmenin arkadaşı ile buluşmak üzere gittiği şehirde geçirdiği bir günü anlatıyor. Yönetmen bu günde arkadaşı ile buluşmadan önce eskiden tanıdığı bir kadın oyuncu, sinema öğrencileri ve eski sevgilisi ile buluşuyor, arkadaşı ile buluştuğunda ise onun yanında eski sevgilisine son derece benzeyen başka bir kadın buluyor. Gün, yönetmenin bu karakterlere tekrar karşılaşmaları, oturup uzun uzun konuşmaları ile devam ediyor.

Doğrusu bu basit özetin bir noktası tartışmaya açık. Tüm bu olanların aynı gün mü olup bittiği, yönetmenin aynı günü farklı şekillerde defalarca mı yaşadığı (bkz. Groundhog Day) belirsiz. Tüm olanların birbirini takip eden bir kaç güne yayıldığı da söylenebilir.

Filmin zamanla ilgili bu meselesi dışında fena halde kişisel bir film olarak görülebilir. Zaten ana karakterin yönetmen olarak seçilmiş olması hemen akla yönetmenin bir alter-egosu olduğunu getiriyor. Bu ne kadar doğrudur bilinmez ama bir bunalım anında sinema öğrencilerine “beni taklit etmeyin” şeklinde bağırması bu düşüncemi güçlendiriyordu (filmde aslında yönetmenin sigara içmesini taklit etmekten bahsediliyor ama farklı bir bağlantı kurmak elbet mümkün). Ancak yönetmenin fazlaca kendi dertlerini anlatması filmi çok kişisel kılmış. Görsel olarak da fazla çekici bir yapısı olmayınca (hemen her sahnede kullandığı zoom olayını analım yine de) festivalin çok iz bırakan filmlerinden biri olmadı benim için.

Geceyarısı Kovboyu (Midnight Cowboy):

Bu yıl Gezici Festival’in en dikkat çekici bölümlerinden biri, Zeki Demirkubuz’un “Kıskandığım Amerikan Filmleri” başlığı altında seçtiği filmlerdi. Bu bölümün ilk filmi Geceyarısı Kovboyu idi. John Schlesinger’in 1969 yapımı bu filmi daha önce izlemiş olsam da yine beni etkileyen bir film oldu. Jon Voight’un New York’da jigolo olarak paraya para demeyeceğini düşündüğü taşralı bir genci, Dustin Hoffman’ın ise büyük şehrin hayatına uyum sağlamış Ratso’yu canlandırdığı film, şehrin arka sokaklarında takılıp kalmış bu iki karakterin zamanla oluşan dostluğu çerçevesinde şehirdeki sınıfsal ayrımı insanın canını acıtacak bir hikayeyle anlatıyordu.

Geceyarısı Kovboyu‘nu bir kez daha izlemek klasik olmuş filmlerin neden bu başlığı hakettiklerini, defalarca izlemekle değerlerinden hiç bir şey kaybetmeyeceklerini bir kez daha gösteriyordu. Bu kısa alan, bu filmden hakkıyla söz etmek için pek dar. Festival öncesinde yazdığımı tekrarlayayım. Eğer festivalin uğradığı şehirlerden birinde değilseniz ve bu filmi hala izlemediyseniz bu yazıyı okumayı bir yana bırakın ve bir şekilde bu filmi bulup izleyin (çıkıp DVD’sini alın demek isterdim ama ne yazık ki bu filmin DVD’si ülkemizde çıkmamış).

Volkan (Eldfjall / Volcano):

Volkan, İzlanda’dan gelen hüzünlü bir film. Film, İzlanda’daki volkan patlamasının arşiv görüntüleri ile başlıyor. Bu patlama yüzünden halkın büyük kısmı farklı yerlere yerleşmek zorunda kalmışlardır. Film bu şekilde açılıyor, adı da Volkan ama filmin devamında bu patlamaya değinilmediğini söyleyebiliriz. Ama filmin atmosferine bu patlamanın sonuçlarının sinmiş olduğu söylenebilir.

Filmimizin ana karakteri Hannes, bir okulda uzun yıllar hademelik yaptıktan sonra emekli oluyor. Her ne kadar Hannes’in işinde ne kadar mutlu olduğu tartışılır bir durum olsa da emekli olup evde kalmak zorunda olunca karısıyla ve çocuklarıyla olan sorunları daha fazla göze batmaya başlıyor. Film Hannes’in emekli olduğunda düştüğü boşluğu, dışardan aksi ihtiyar klişesine gayet uymasına rağmen aslında karısına duyduğu sevgiyi başarılı bir şekilde anlatmış.

Hannes’in karısı Anna’nın hastalanması filmi farklı bir boyuta taşıyor. Filmin geri kalan kısmında Anna’nın hastalığı ve Hannes’in ona bakma çabasını izliyoruz ve film, karakterleri tanıyınca şaşırtıcı olmayan bir sonuca doğru ilerliyor. Filmin finalinde Hannes’in yaptığı seçim kimi seyirciler tarafından çok olumsuz bir şekilde yorumlansa da bence hem karaktere son derece uygundu hem de bunu sevgiden dolayı yaptığı çok açıktı.

Volkan, karakterlerini detaylı bir şekilde tanıtan, onları seyirci ile özdeşleştirmese de yaşadıklarını anlamamızı sağlayan ve sakin ama tutarlı bir sinema anlayışına sahip bir filmdi. Yine de filmin ikinci yarısındaki hastalık meselesinin özellikle böyle bir deneyimi yaşamış seyirciler açısından izlemesi oldukça rahatsızlık verici olabileceğini belirtmiş olalım.

En İyi Avrupa Filmi Melankoli

Yıl sonu yaklaştıkça 2011’in en iyi filmlerine verilen ödüller de devam ediyor. 24. Avrupa Film Ödülleri de geçen hafta sahiplerini bulmuştu. Elbette Avrupa’da verilen ödüller Amerika’dakilere göre epey farklı oluyor. Lars von Trier’in yeni filmi Melankoli (Melancholia), sekiz dalda aday olduğu ödüllerden en iyi film dahil üçünü alarak gecenin galibi oldu. Melonkoli‘nin aldığı diğer ödüller ise en iyi görüntü yönetmeni ve sanat yönetmeni dallarında oldu.

En iyi yönetmen ödülünü şaşırtıcı diyebileceğimiz bir kararla Daha İyi Bir Dünyada (Hævnen / In A Better World) filmi ile Susanne Bier kazanırken en iyi  oyuncu ödülleri Colin Firth ve Tilda Swinton’ın oldu. En iyi senaryo ödülünü ise Bisikletli Çocuk  (Le Gamin Au Velo / The Kid With A Bike) filmiyle Dardenne kardeşler kazandı.

En iyi belgesel ve kısa film ödüllerinin de iki ustaya gittiğini vurgulayalım. Wim Wenders, Pina ile en iyi belgesel ödülünü alırken, Terry Gilliam da The Wholly Family filmiyle en iyi kısa film ödülünü aldı.

Ödül kazanan tüm filmler ya ülkemizde gösterime girdi ya da girmesi planlanıyor. Festivaller sağolsun kendi adıma ben hepsini şimdiden izlemişim. Bu nedenle ödüller hakkında ufak bir yorum yapabilirim. Herkesin çok sevmediğini biliyorum ama Melankoli benim de başarılı bulduğum bir film. Bu nedenle kazandığı ödülleri gayet haklı buluyorum, özellikle en iyi görüntü yönetmeni ödülünü. Hatta bence en iyi yönetmen ödülünü de Trier almalıydı (adaylar arasında yer alan Bela Tarr’ın Torino Atı filmini izlemediğimi belirtmeliyim). Susanne Bier’ın en iyi yönetmen ödülü alması hele rakiplerinin Trier, Tarr, Dardenne kardeşler ve Kaurismäki olduğu düşünüldüğünde oldukça ilginç. Colin Firth ve Tilda Swinton’ın performansları son derece başarılıydı, bu nedenle onların ödüllerinde de itiraz edecek bir taraf yok. Sadece Colin Firth geçen sezonun ödüllerini toparladığı için burada tekrar sahneye çıkması şaşırtıcı oldu. Bu da Avrupa Film Ödülleri’nin kapsadığı dönemden kaynaklanıyor. Bu yılın öne çıkan filmlerinden The Artist‘in aldığı tek ödül ise en iyi müzik dalında oldu ki bir sessiz film olarak baştan sona müzik eşliğinde ilerlediğini düşündüğümüzde son derece haklı bir ödül ve önümüzdeki günlerde de Ludovic Bource bu çalışması ile ödül almaya devam edecektir diye düşünüyorum.

24. Avrupa Film Ödülleri’nin tam listesi şu şekilde:

En İyi Film: Melancholia
En İyi Yönetmen: Susanne Bier (Hævnen / In A Better World)
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth (The King’s Speech)
En İyi Kadın Oyuncu: Tilda Swinton (We Need To Talk About Kevin)
En İyi Senaryo: Jean-Pierre & Luc Dardenne (Le Gamin Au Velo / The Kid With A Bike)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Manuel Alberto Claro (Melancholia)
En İyi Kurgu: Tariq Anwar (The King’s Speech)
En İyi Sanat Yönetmeni: Jette Lehmann (Melancholia)
En İyi Müzik: Ludovic Bource (The Artist)
Keşif Ödülü: Adem (Oxygen)
Yılın Yapımcısı: Mariela Besuievsky
En İyi Belgesel: Pina
En İyi Animasyon: Chico & Rita
En İyi Kısa Film: The Wholly Family
Yaşam Boyu Başarı Ödülü: Stephen Frears
Onur Ödülü: Michel Piccoli
Dünya Sinemasında Avrupa Başarısı Ödülü: Mads Mikkelsen
Seyirci Ödülü: The King’s Speech

National Board of Review’ın En İyisi Hugo

Ankara’da festivaller üst üste gelince sinema haberlerinden biraz uzak kaldık. Ama önümüzdeki hafta Altın Küre ödüllerinin adayları açıklanmadan önce biraz gecikmeli de olsa geçtiğimiz haftalarda verilen ödüllere bakmaya devam edelim.

Eleştirmen birliklerinin verdiği ödüller adasında önemli bir yeri olan National Board of Review ödüllerinde en iyi film olarak Martin Scorsese’nin bence de çok çok başarılı filmi Hugo en iyi film olarak seçildi. Scorsese de aynı zamanda en iyi yönetmen seçildi. Bakalım önümüzdeki diğer ödüllerde Hugo adını daha sık duyacak mıyız?

George Clooney ve Tilda Swinton’un en iyi oyuncu seçildikleri ödüllerde dikkatimi çeken diğer bir ödül de Rango‘nun en iyi animasyon seçilmesi oldu. Sene başında gösterime girmiş olması nedeniyle bu güzel filmin unutulabileceğini sanıyordum. Neyse ki es geçilmemiş. En iyi yabancı film ödülünü de bir kez daha İran filmi Ayrılık (A Separation) aldı.

National Board of Review ödüllerinin önemli bir tarafı da sadece en iyi filmi seçmemesi, bunun yanında en iyi filmler, bağımsız filmler, belgeseller ve yabancı filmlere dair listelere de yer vermesi. Bu filmlere baktığımızda Altın Küre ve Oscar’larda adlarını duyacağımız filmler olduğunu söyleyebiliriz.

Ödüllerin tam listesi şu şekilde:

En İyi Film: Hugo
En İyi On Film (Alfabetik Sırayla): The Artist, The Descendants, Drive, The Girl with the Dragon Tattoo, Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2, The Ides of March, J. Edgar, The Tree of Life, War Horse
En İyi Yabancı Film: A Separation
En İyi Beş Yabancı Film (Alfabetik Sırayla): 13 Assassins, Elite Squad: The Enemy Within, Footnote, Le Havre, Point Blank
En İyi Belgesel: Paradise Lost 3: Purgatory
En İyi Beş Belgesel (Alfabetik Sırayla): Born to be Wild, Buck, George Harrison: Living in the Material World, Project Nim, Senna
En İyi On Bağımsız Film (Alfabetik Sırayla): 50/50, Another Earth, Beginners, A Better Life, Cedar Rapids, Margin Call, Shame, Take Shelter, We Need To Talk About Kevin, Win Win
En İyi Erkek Oyuncu: George Clooney (The Descendants)
En İyi Kadın Oyuncu: Tilda Swinton (We Need to Talk About Kevin)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christopher Plummer (Beginners)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Shailene Woodley (The Descendants)
En İyi Oyuncu Kadrosu: The Help
Çıkış Yapan Oyuncu: Felicity Jones (Like Crazy), Rooney Mara (The Girl with the Dragon Tattoo)
En İyi Yönetmen: Martin Scorsese (Hugo)
En İyi Yönetmen (İlk Film): J.C. Chandor (Margin Call)
En İyi Uyarlama Senaryo: Alexander Payne, Nat Faxon & Jim Rash (The Descendants)
Spotlight Ödülü: Michael Fassbender (A Dangerous Method, Jane Eyre, Shame, X-Men: First Class)
En İyi Orijinal Senaryo: Will Reiser (50/50)
En İyi Animasyon: Rango
Özel Ödül: Harry Potter serisi (kitap serisinden sinemaya uyarlamanın başarısı için)
Düşünce Özgürlüğü Özel Ödülü: Crime After Crime, Pariah

New York’lu Eleştirmenlere Göre 2011’in En İyisi The Artist

2011’in sonuna yaklaştığımız bu günlerde yılın en iyi filmlerinin belirleneceği bir dizi ödül de verilmeye başlandı yavaş yavaş. Önce eleştirmen birlikleri en iyilerini açıklayacak, sonra BAFTA’lar, Altın Küre’ler, Bağımsız Ruh Ödülleri ve Oscar’lar. Bu ödül döneminde her yıl olduğu gibi önemli gördüğümüz ödülleri biz de buradan paylaşıyor olacağız.

Ödül sezonunun New York Eleştirmenler Birliği’nin (New York Film Critics Circle) verdiği ödüllerle açıldığını söyleyebiliriz. New York’lu eleştirmenler bu yıl ödüllerde adını sıkça duyacağa benzediğimiz Fransız filmi The Artist‘i en iyi film seçtiler. Bu filmin yönetmeni Michel Hazanavicius da en iyi yönetmen seçildi. Ödüllerin gediklisi Meryl Streep de Margaret Thatcher rolüyle en iyi kadın oyuncu seçildi. 17. Oscar adaylığına şimdiden kesin gözüyle bakabiliriz herhalde. Amerika’da yılın sevilen filmlerinden Moneyball da en iyi senaryo ödülü ile birlikte Brad Pitt’e de en iyi erkek oyuncu ödülünü getirdi. Pitt bu ödülü Tree of Life‘daki performansı da dikate alınarak kazandı. Herkese göre olmayan Tree of Life, Jessica Chastain’e de bir en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü kazandırırken (ama onun da üç filme bu ödülü aldığını vurgulamalıyız), çok hakedilmiş bir de en iyi görüntü yönetmeni ödülü aldı.

En iyi yabancı film ödülünü ise Ayrılık (A Separation) filmi kazandı. Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filminin daha büyük başarılar kazanmasını da isterim ama galiba Oscar’a giden yolda Ayrılık‘ın daha çok şansı var.

New York’lu eleştirmenlerin en iyilerinin toplu listesi aşağıda yer alıyor. Bu filmlerin hemen hepsini sinemalarımızda görme şansımız olacağını ekleyelim. Ayrılık zaten uzunca bir zaman önce gösterime girmişti, hatta DVD’si de piyasaya çıktı. The Tree of Life ve Margin Call az sayıda salonda olsa da halen gösterimde. En iyi film seçilen The Artist de gösterime girecek ama Ankara, Sinop ve İzmir’li sinemaseverler bu filmi Gezici Festival’de de izleyebilirler.

En İyi Film: The Artist
En İyi Yönetmen: Michel Hazanavicius (The Artist)
En İyi Erkek Oyuncu: Brad Pitt (The Tree of Life, Moneyball)
En İyi Kadın Oyuncu: Meryl Streep (The Iron Lady)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Albert Brooks (Drive)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jessica Chastain (Take Shelter, The Help, The Tree of Life)
En İyi Senaryo: Aaron Sorkin, Steven Zaillian (Moneyball)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Emmanuel Lubezki (The Tree of Life)
En İyi Yabancı Film: A Separation (Jodaeiye Nader az Simin)
En İyi İlk Film: Margin Call
En İyi Belgesel: Cave of Forgotten Dreams
Özel Ödül: Raoul Ruiz

17. Gezici Festival Başlıyor

Bu yıl 17. kez düzenlenecek olan ve 2-8 Aralık tarihleri arasında Ankara’ya, 9-12 Aralık tarihleri arasında Sinop’a, 14-18 Aralık tarihleri arasında ise İzmir’e konuk olacak olan Gezici Festival bu gece Ankara Büyülü Fener sinemasında yapılacak açılış töreni ile başlıyor. Bu yıl yine ilgi çekici filmlerin yer aldığı Gezici Festival programı her zaman olduğu gibi çeşitli söyleşi ve atölye çalışmaları ile de zenginleştirilmiş durumda. Gezici Festival’in bölüm başlıkları şu şekilde belirlenmiş:

– Dünya Sineması
– Türkiye 2011
– Zeki Demirkubuz: Kıskandığım Amerikan Filmleri
– Dardenne Kardeşler
– Bahar İsyancıdır
– Tuncel Kurtiz’in Göçmenleri
– Sınıf – Yakın Plan
– Mieke Bal: ‘Kültürün Susturduğu’
– Kısa İyidir
– Kısaca Finlandiya
– Kuzeyin Kovboyları: Aki Kaurismäki
– Çocuk Filmleri

Bu bölümlerde gösterilecek filmlerle ilgili detaylı bilgiye ve festival programına http://gezicifestival.org adresinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca benim festival ile ilgili tanıtım yazım ve festivalin düzenleyicilerinden Ahmet Boyacıoğlu ile yaptığım bir söyleşi de festivalin bu yılki basın destekçilerinden Gölge e-Dergi‘nin Aralık sayısında yer alacak.

Festival izlenimlerim ise yine Sinema Manyakları’nda olacak, gelecek ay ise yine Gölge e-Dergi’de festival günlüğü olarak da okuyabilirsiniz.

Festivalin bu yılki çok hoş tanıtım filmini de buradan paylaşalım:

KuirFest 2011 İzlenimleri – 1. Gün: Erkek Gibi Ölmek

Erkek Gibi Ölmek (Morrer Como Um Homem / To Die Like a Man):

Erkek Gibi Ölmek filmi artık yaşlanmakta olan bir drag-queen olan Tonia’nın öyküsünü getiriyor karşımıza. Bir zamanlar çalıştığı gece klübünün dolup taşmasına sebep olan Tonia’nın artık çok fazla takipçisi yoktur. Seyirciler sahnede daha gençleri görmek istemektedir. Tonia bu durumdan dolayı kötü bir durumdayken hayatında bir de genç sevgilisi vardır. Ancak film ilerledikçe görürüz ki bu genç çok dengesiz bir kişiliktir ve Tonia’nın bu aşkı kendisine zarar verebilecek bir noktaya doğru gitmektedir. Hikayeye bir de Tonia’nın yılalrdır görmediği oğlu dahil olur ve olayları iyice karıştırır. Tüm bunların yanında Tonia bir de cinsiyet değiştirmek için ameliyat olmayı düşünmektedir (filmin başlarında doktorun operasyonu anlatmak için bir kağıt parçasından penis yapıp onu katlayarak vajinaya çevirmesi filmin başarılı sahnelerinden biriydi).

Doğrusunu söylemek gerekirse Erkek Gibi Ölmek gayet başarılı bulduğum bir film olarak başladı. Tonia’nın durumu, arkadaşı, sevgilisi ve oğlu ile ilişkileri başarılı bir şekilde veriliyordu. Filmin en başında iki askerin göründüğü sahnenin filme ilgisinin kurulması da başarılıydı. Ancak zamanla filme ilgim azalmaya başladı. Özellikle ormanda geçen kimi sahneler fazla uzun geldi bana. 133 dakikalık film biraz daha kısa tutulsa ortaya daha iyi bir yapım çıkabilirmiş.

Başroldeki Fernando Santos’un performansından bahsetmeden geçmemek gerekli. Tonia karakteri abartılı oynamaya çok yatkınken son derece dengeli bir oyunculuk tarzı benimsemiş. Böyle olunca filmin ayaklarının yere basmasına da yardımcı olmuş.

KuirFest Başladı

Bu yıl ilk defa düzenlenen KuirFest bugün Ankara Büyülü Fener sinemasında yapılan açılış töreni ile başladı. Pembe Hayat Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Trans (LGBT) Dayanışma Derneği tarafından düzenlenen festivalin film gösterimleri 18-24 Kasım 2011 tarihleri arasında yine Ankara Büyülü Fener Sineması’ndan gerçekleştirilecek.  Bunun dışında festivalde farklı etkinlikler, söyleşiler ve atölye çalışmaları da gerçekleştirilecek.

Festival şu bölümlerden oluşuyor:

Ğ: Bu yılki Antalya Altın Portakal’da öne çıkan Nar ve Zenne filmlerinin Ankara’da ilk gösterimleri bu bölümde olacak.

kÜLT: Kuir sinema tarihinin önemli filmleri bu bölümde. Türkiye’den Dönersen Islık Çal ve Köçek, dünya sinemasından ise Zehir (Poison) ve Bir Aşk Şarkısı (Un Chant D’Amour / A Song of Love).

Gökkuşağının Altında: Bu bölüm kuir sinemanın son yıllarda çekilmiş örneklerini karşımıza getiriyor. Hemen hepsi bol ödüllü olan bu filmlerden Tomboy ve 3 (Drei) özellikle öne çıkıyor.

L-Tarih: Bu bölümde 19. yüzyılda yaşamış lezbiyen şair Anne Lister’in hayatına dair iki film yer alıyor.

Biz Bir Aileyiz: Aile kurumunu sorgulayan iki belgeselin yer aldığı bir bölüm.

KuirBelgesel: Belgesellere ayrılmış bir bölüm daha.

Kanada’dan Kuir Bakış: Kanada’da düzenlenen Reelout 12 festivalinin yaptığı bu seçkide 4 adet orta ve kısa metraj film gösterilecek.

TranScreen Seçkisi: Bu bölüm de Amsterdam’da düzenlenen TranScreen Film Festivali’nin düzenlediği bir seçki. Seçkide 11 kısa film yer alıyor.

KuirKısa: Bu bölümde de 4 kısa film yer alıyor.

Festival hakkında daha detaylı bilgi http://festival.pembehayat.org/ adresinden alınabilir. KuirFest’i de elden geldiğince takip edecek ve izlediğim filmlerle ilgili yorumlarımı buradan paylaşıyor olacağım.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Avrasya Sinemaları: Azerbaycan: Kutsal Hayvan, Pelikülün İzinde: Kalabaka

Altın Portakal bu yıl Azerbaycan sinemasına beş filmlik kısa bir bölüm ayırmıştı. Ayrıca geçen sene olduğu gibi yıllar öncesinden bulunup gösterilen sessiz filmlerin canlı müzik eşliğinde gösterildiği Pelikülün İzinde bölümü de bu yılki festivalin dikkat çeken bölümlerinden biriydi. Her iki bölümden de birer film izlediğim ve her ikisi için de çok uzun yorumlar yapmayacağm için bu yılki Altın Portakal izlenimlerimin bu son yazısında bu iki farklı bölümde izlediğim filmleri beraberce yorumlamaya karar verdim.

Kutsal Hayvan (İlahi Mexluq / Sacred Creature):

Yönetmen Yaver Rzayev, bu filminde Azerbaycan’ın zorlu doğa koşullarında ayakta kalmaya çalışan bir aileyi anlatıyor. Filmin birbiri ile içiçe geçmiş yaz ve kış olarak ayırabileceğimiz iki bölümü olduğu söylenebilir. Yaz döneminde aile gayet etkileyici bir doğa içerisinde yaşıyor. Bir de dışardan gelen genç ve güzel bir ressam konukları var. Özellikle ailenin oğlu hem resimlere hem de bu genç kadına ilgi duyuyor. Kışınsa ailenin kar ve fırtına ile boğuşmasını izliyoruz. Bunun yanında yazdan itibaren evin oğlanın evden ayrılmak istemesi ve babanın buna karşı çıkışı da filmde bir yan tema olarak yer alıyor filmde.

Doğrusu Kutsal Hayvan‘ın bende fazla bir iz bırakmadığını söylemem gerek. Doğa-insan ilişkisini başarılı bir şekilde veriyordu belki ama genel olarak bu konuda önde gelen filmlerin arasına girmesi çok zor.

Film sonrası yönetmen Rzayev ile bir söyleşi vardı. Filmin çok fazla seyircisi olmadığı için kısa bir söyleşi oldu ama bu söyleşide bu filmin yönetmenin düşündüğü bir üçlemenin ilk filmi olacağı belirtildi. Diğer filmler de bu film gibi Azerbaycan doğasında yaşayan insanlar üzerine olacakmış. Yönetmen bu insanların, dünya yokolduğunda yeryüzünden en son silinecek insanlar olduğuna inandığını da belirtti.

Kalabaka:

Kalabaka, 1926 yılında Fred Von Bohlen’in Balkanlara yaptığı bir gezi sırasında çekilmiş ve 1930 yılında gösterilmiş yarı belgesel bir film. Arka planda bir hikayesi var belki ama bu çok zayıf ve takip etmesi de çok gerekli olmayan bir hikaye. Zaten yönetmen Von Bohlen de bir sinemacı olmaktan çok bir gezgin olarak geçiyor kaynaklarda. Uzun yıllardır gösterilmeyen bu film Hollanda Eye Film Ensitütüsü tarafından restore edilmiş ve filmi bu sayede Antalya’da izleme fırsatı bulmuşuz.

Doğrusunu söylemek gerekirse Kalabaka‘nın sinema tarihine iz bırakmış bir film olduğunu söylemek zor. Zaten İnternet’te bile bu film hakkında bir bilgi bulmak çok güç. Filmin önemli tarafı o günlere dair görsel bir belge olması. Bunun dışında festivalde bu filmi izlemenin en keyifli tarafı ise canlı müzik eşliğinde gösterilmiş olmasıydı. “Kingalita and the Very Good Band” tarafından icra edilen müzikler gerçekten de filmin ruhuna uygundu ve bu çok da başarılı olmayan filmi izlenebilir kılıyordu.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Ejderhanın Gözünden: Artçı Şok, Cazibe Kanunları, Dağ, Fedakarlık, Yip Usta

Bu yılki Altın Portakal’da Çin filmlerine ayrılmış Ejderhanın Gözünden adlı bir bölüm de yer alıyordu. Uzakdoğu sinemasını seven biri olarak bu bölümdeki altı filmin beşini izlemişim. Aslında diğer bölümlerde yer alan bazı filmlerin de katılımıyla bu yılki Altın Portakal’ın benim için neredeyse bir Uzakdoğu filmleri festivali haline geldiğini söylemeliyim.

Artçı Şok (Tangshan Dadizhen / Aftershock):

Çin’in tarihinde yaşadığı en büyük depremlerden biri olan, 240 bin kişinin yaşamını yitirdiği 1976 tarihli Tangshan depremini ve sonrasında yaşananları konu alan Artçı Şok filmi ile ilgili yorum yazmak ne yazık ki Van depreminin hemen sonrasına denk geldi. İnsan ister istemez filmle gerçek yaşam arasında bağlantılar kuruyor, üzüntüsü daha da artıyor.

Artçı Şok, bu büyük depremi bir aileyi odağına alarak anlatıyor. Filmin başında tanıştığımız iki çocuklu aile, deprem sonrası darmadağın oluyor. Baba zaten deprem sırasında karısını kurtarmak için ölüyor, iki çocukları da enkaz altında kalıyorlar. Enkazı kaldıranlar ise anneyi belki de hayatında vermek zorunda kaldığı ve kalacağı en zor karara zorluyorlar ve enkazı ancak çocuklarının birini kurtaracak şekilde açabileceklerini söylüyorlar. Sonrasında enkaz diğer tarafa yani diğer çocuğun üzerine çökecektir. Anne oğlunu tercih eder fakat o da ancak tek kolunu enkaz altında bırakarak çıkartılabilir. Kız ise öldü denerek diğer cesetlerin yanına konur. Sonradan anlarız ki aslında kız ölmemiştir ama bir şey de hatırlamıyordur. Depreme yardım etmek için gelen ve çocukları olmayan genç bir çift de onu evlat edinirler. Filmimiz bu birbirinden ayrı düşen aileyi 2000’lere kadar izliyor.

Geçen yıl Çin’in en çok hasılat yapan bu filminde yönetmen Xiaogang Feng teknik olarak gayet iyi bir iş çıkarmış. Deprem sahneleri, tüm prodüksiyon tasarımı, o günlere yönelik ayrıntılar, hikayenin geçmişten günümüze gelirken aralarda kurulan bağlantılar genelde başarılı. Filmin temel sorunu sürekli olarak seyirciyi ağlatmaya çalışması. Yaşananlar çok acı gerçekten, insanın duyarsız kalması mümkün değil ama hikayenin de bu kadar zorlayıp bir “tearjerker” haline gelmesine gerek yokmuş. Daha soğukkanlı bir anlatım daha iyi bir film ortaya çıkarabilirmiş.

Cazibe Kanunları (Wan You Yin Li / The Law of Attraction):

Yönetmen Zhao Tianyu’nun Cazibe Kanunları filmi aslında aşk üzerine 4 kısa filmden oluşan bir yapım. Bu tip filmlerde genelde her bölümün farklı yönetmenlere ait olduğunu görüyoruz ama burada tek bir yönetmen söz konusu. Açıkçası aşk üzerine hafif espirili, hafif de duygusal anlar içeren bu filmlerden tek tek bahsetmeyi çok da gerekli bulmuyorum. Sadece ilk hikaye olan bir havaalanına rutin olarak her hafta Salı günleri gelen bir adam ile 3 yıldır onu izleyen kadın güvenlik görevlisi arasındaki hikaye bir dereceye kadar ilginçti. Onda bile bu iki kişinin havaalanına ağır çekimde koşmaları gibi gayet klişe ve çiğ sahneler vardı. Diğer hikayeler ise üzerinde çok yorum yapmaya değmiyordu ne yazık ki.

Çok yorum yapamadığım bu filmin yönetmeni ile ilgili festival kataloğundaki ilk cümleyi paylaşmak isterim: “Zhao Tianyu Hollywood’un etkisi altında büyümüştür”. Belli oluyor demek lazım. Yönetmen rahatlıkla Hollywood’a geçip sıradan romantik komediler çekebilir.

Dağ (Guan Yin Shan / Buddha Mountain):

Aileleri ile sorunları olan üç arkadaş bir gün beraberce ayrı bir evde yaşamaya karar verirler ve eski bir opera sanatçısı olan yaşlıca bir kadının bir odasını kiralarlar. Bir süre önce oğlunu kaybetmiş olan kadın ilk başta bu sorumsuz ve gürültücü gençlere alışamaz, gençler de düzeninin bozulmasına izin vermeyen, her sabah ses provası yaparak onları uyandıran bu kadına. Ancak bu tip filmlerden beklenebileceği gibi bir süre sonra her iki taraf da birbirlerinin ortak noktalarını bulmaya başlarlar.

Açıkçası bu film de festivaldeki pek çok filmde gördüğümüz temalardan farklılıklarımıza rağmen birlikte yaşayabiliriz temasını işliyordu. Ayrıca opera sanatçısı kadının oğlundan hareketle ölüm de filmin önemli bir teması idi. Bu temaları başarıyla işlediğini söyleyebileceğimiz filme iki kadın oyuncusu ayrıca değer katıyordu. Opera sanatçısı yaşlı kadında yılların oyuncu ve yönetmeni Sylvia Chang ile üç genç arkadaş arasındaki tek kız olan Fan Bingbing’in performansı gerçekten başarılıydı. Özellikle Bingbing’in karşısındakilere gözdağı vermek için kendi kafasında şişe parçaladığı sahnedeki tavrı çok etkileyiciydi. Zaten genç oyuncu bu rolü ile Tokyo Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülü kazanmış.

Sonlara doğru hikayesine dini bir boyut da katan bu film belki çok iz bırakacak bir yapım değildi ama izlemeye değer bir filmdi yine de.

Fedakarlık (Zhao Shi Gu Er / Sacrifice):

Çin’in önde gelen yönetmenlerinden Chen Kaige’nin yeni film Fedakarlık yönetmenin çoğu kez yaptığı gibi yine tarihi ve epik bir hikaye anlatıyor. Aslında anlatılan hikaye benzerlerini farklı kültürlerin efsanelerinde ve edebiyat klasiklerinde görebileceğimiz bir hikaye. Yüzyıllar önce geçen bu hikayede Zhao ailesi Çin’in belli bir bölgesini kuşaklardır idare etmektedir. Elbette düşmanları da vardır. Günün birinde Tu’an Gu bir komplo tertipleyerek 300’den fazla kişiden oluşan Zhao ailesini en küçük bireyine varıncaya kadar katleder. Ya da öyle sanır. Henüz bir kaç günlük bir bebek hem tesadüfler hem de büyük fedakarlıklar sonucu bu katliamdan kurtulur ve asıl kimliğini bilmeden büyür. Üstelik büyürken ailesinin katili Tu’an Gu’nun manevi çocuğu konumuna gelir. Onu büyütenlerin beklentisi günün birinde intikamını almasıdır.

Görüldüğü gibi çok orijinal bir konuyla karşı karşıya değiliz ama hemen her Chen Kaige filmi gibi izlemesi çok etkileyici bir film Fedakarlık. Başarılı oyunculuklar, şahane bir set tasarımı, çok başarılı kostümler, etkileyici savaş/dövüş sahneleri, etkileyici bir hikaye, hepsi bu filmde mevcut. Şöyle de diyebiliriz, büyük bütçeli bir Hollywood filminden beklediğiniz her şey bu filmde de var. Zaten filmin temel sorunu da fazlasıyla bir Hollywood filmine benzemesi. Halbuki Kaige ait olduğu kültürü filmlerinin temeline yerleştirmeyi başaran bir yönetmendi. Bu kez bu hamleler sadece yüzeyde kalmış.

Üstelik filmde klişelerden geçilmiyor. Aslında filmin seyir zevki nedeniyle bu klişelere tahammül edilebilir ama keşke o son 10 dakika olmasaydı. Her şeye rağmen karşımızda etkileyici bir film var. İzlemek keyif verecektir. Ama işte kamera arkasında Chen Kaige olunca insan daha derinlikli bir şeyler izlemek istiyor.

Yip Usta (Ip Man / Yip Man):

2008 yapımı Yip Usta, iki yıldır çeşitli vesilelerle adını duyduğumuz bir filmdi. İzlemek Altın Portakal’a kısmet oldu. Aslında “festival filmi” gibi bir kalıp varsa Yip Usta bu kalıba pek de uymuyor. Nihayetinde bir dövüş sanatları filmi izliyoruz. Ama karşımızdaki türün kimi filmleri gibi fazla bir konu olmadan iki rakibi karşı karşıya getirip dövüştüren filmlerden değil. Sağlam bir dramatik çatısı ve hikayesi var. Zaten filme adını veren Yip Usta, gerçekten yaşamış, ünlü bir dövüş sanatları hocası. Hatta filmin sonunda ifade edildiği gibi Bruce Lee’nin de hocası o.

Aslında filmi bir karakteri doğumundan (en azından gençliğinden) ölümüne kadar anlatan klasik bir bir biyografi filminden ziyade karakterin hayatının belli dönemlerini anlatan bir film olarak görmek lazım. Filmi iki temel bölüme ayırmak mümkün. İlk bölümde içinde bulunduğu çevrede en iyi dövüş sanatları ustası olan karakterimizin aynı zamanda büyük bir saygı da gördüğünü ve bunun nedenlerini izliyoruz. İkinci bölüm ise Japonya’nın Çin’i işgal ettiği dönemde geçiyor ve bu kez sokaklara düşmüş Yip Usta’nın Çin’in gurunu temsil ettiğini görüyoruz. Aslında bu ikinci bölümün tarihsel gerçeklere fena halde ters düştüğü söyleniyor. Zaten pek çok sahnenin Çin’li seyircilerin milliyetçi duygularını harekete geçirmek için çekildiği de görülüyor doğrusu.

Yine keyifle izlenen ama daha iyi olabilecek bir filmle karşı karşıyayız. Özellikle final kısmı çok çabuk toparlanmış gibi duruyor. Halbuki filme bir 15-20 dakika daha eklenseymiş olaylar yazılarla anlatılmak zorunda kalmayacakmış. Bu arada filmin 2010 yapımı bir devam filmi olduğunu da belirtmiş olalım. Bu filmde açık kalan bazı konular orada tamamlanıyor olabilir. Umalım ki o filmi de bir şekilde beyazperdede izleme şansımız olur.

Antalya Altın Portakal 2011 İzlenimleri – Vücut: Siyah Venüs

Bu yıl Altın Portakal’ın Vücut alt başlıklı bir bölümü vardı. Bu böümdeki üç film arasında izlediğim tek film:

Siyah Venüs (Vénus Noire / Black Venus):

Siyah Venüs, insanı insanlığından utandıracak gerçek bir hikayeyi anlatıyor. Siyah Venüs, diğer adıyla Sarah Baartman, 19. yüzyılda Avrupa’da sadece derisinin rengi ve anatomik özellikleri nedeniyle adeta bir sirk hayvanı gibi insanlara sergilenen bir kadın. Güney Afrikalı Baartman, bir köle olarak hayatına başlıyor ve kendisinden para kazanacağını düşünen sahibi tarafından İngiltere’ye götürülüyor. Her ne kadar sahne dışında ona iyi davranıldığı söylenebilirse de sahnede ona tam anlamıyla bir sirk hayvanı, bir ucube gibi muamele ediyorlar. Onu bir kafesin açınde sergiliyor, kafesten dışarı çıktığında da vahşi bir hayvan muamelesi yapıyorlar, zaman zaman seyirciler çekinerek de olsa ona dokunabiliyor.

O yıllarda İngiltere’de geçerli olan köle yasası uyarınca Baartman özgürlüğünü kazansa bu sözde bir özgürlük oluyor ve sahnede aşağılanmaya devam ediyor. Sonrası çok daha kötü. Baartman Fransız bir hayvan terbiyecisine satıldıktan sonra Paris sosyetesinin karşısında çok daha aşağılayıcı gösterilerde yer alıyor. Bu sırada bir grup bilim adamı onun anatomik yapısını incelemek istiyorlar ama onlara izin vermiyor. Ancak Paris sosyetesinin ona olan ilgisi azalınca hayatta kalmak için fahişelik yapmaya başlıyor ve çok kötü koşullarda hayatı sona eriyor. Ama cesedinden bile para kazanmayı bilenler onu sağlığında incelemek isteyen bilim adamlarına satıyorlar ve bilim adamları da onun vücudunu son derece ırkçı bir yaklaşımla inceleyerek bilim dünyasında adlarını duyuruyorlar.

Yönetmen Abdellatif Kechiche bu son derece karanlık gerçek hayat hikayesini 159 dakikalık bir filme dönüştürmüş. Filmde bu hikayeyi takip ederken Baartman’a yapılan insanlık dışı muameleyi uzun uzun izliyoruz. Gerçekten zor bir deneyim bu. Bir insan bir insana nasıl böyle davranabilir, başka insanlar bunu izlemekten, hatta olaya dahil olmaktan nasıl zevk alabilirler akıl almaz bir şey. Üstelik bu da Avrupa’nın en medeni(!), en modern(!), en gelişmiş(!) iki ülkesinde oluyor. Film ilerledikçe Baartman’ın içinde bulunduğu durum da kötüleşmeye başlıyor, filmi izlemesi de zorlaşıyor. Başta da belirttiğim gibi insan, insan olmaktan utanıyor.

Kechiche’in yönetmen olarak yaklaşımı bu biyografik hikayeye çok müdahale etmeden adeta bir belgeselci o yıllarda bu gösterileri kameraya çekseydi ne olurdu şeklinde olmuş. Gösteriler dışındaki hayata çok fazla girmiyoruz. Zaten bu öykü üzerinden seyircinin kendini sorgulamasını sağlamaya çalışmış. Bunda da gayet başarılı olmuş. Uzun, izlemesi zor ama başarılı bir film.

Son bir not Antalya seyircisi için. Filmi izlemenin zor olduğunu, sonlara doğru iyice zorlaştığını söylemiştim. Ayrıca süresi de oldukça uzundu. Bu yüzden filmden çıkan bazı seyircilerin olması anlaşılabilir bir durum. Ama belli bir noktaya kadar salonda olan seyirciler bir anda salonu terketmeye başladılar ve neredeyse tamamı dolu olan salonun yarısı 10-15 dakikada boşaldı. Bunun nedeni de filmde cinsellik ve çıplaklığın ortaya çıkması idi (Paris’te fahişelikle geçen dönem). O ana kadar filmi izleyenlerin sadece çıplaklık nedeniyle salondan çıkmaları ilginç, çıkarken ayıplayıcı sözler söylemeleri ise en hafif deyimle komikti.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.023 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.