Nisan 2009 için arşiv

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (26 Nisan 2009)

SİYAD’ın bu haftaki listesinde yine hiç bir değişiklik yok. Geçen hafta olduğu gibi sadece ortalamalarda ufak tefek değişiklikler gözleniyor.  Açlık (Hunger) ve Hayat Var ilk iki sıradaki yerlerini koruyorlar, üstelik her ikisinin de ortalaması artmış durumda.

Önümüzdeki hafta gösterime girecek filmler arasında da listeyi değiştirebilecek bir film gözükmüyor. Muhtemelen ortaya benzer bir tablo çıkacak.

 

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Açlık (Hunger)

3.64

2

2

Hayat Var

3.52

3

3

Beşir’le Vals (Vals im Bashir)

3.35

4

4

Kehanet (Knowing)

3.29

5

5

Okuyucu (The Reader)

3.19

6

6

Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road)

3.12

7

7

Şampiyon (The Wrestler)

3.05

8

8

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button)

2.96

9

9

Sahtekar (Changeling)

2.95

10

10

Frost/Nixon

2.91

28. İstanbul Film Festivali Ödülleri Açıklandı

Geçtiğimiz Pazar günü sona eren 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nin ödülleri sahiplerini buldu. Farklı kategorilerdeki ödüllerin dağılımı şu şekilde:

Altın Lale Uluslararası Yarışma:
En İyi Film: Tony Manero
Jüri Özel Ödülü: A Film With Me In It (Bu Filmde Ben Varım)
Altın Lale Ulusal Yarışma:
En İyi Film: Köprüdekiler
En İyi Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun  (Uzak İhtimal)
En İyi Kadın Oyuncu: Derya Alabora (Pandora’nın Kutusu)
En İyi Erkek Oyuncu: Nadir Sarıbacak (Uzak İhtimal)
En İyi Senaryo: Tarık Tufan, Görkem Yeltan ve Bektaş Topaloğlu
En İyi Görüntü Yönetmeni: Özgür Eken (Süt)
En İyi Müzik: Nail Yurtsever (Ali’nin Sekiz Günü)
Jüri Özel Ödülü: 11’e 10 Kala
Avrupa Konseyi Sinema Ödülü “Face”:
Face Ödülü: Birdwatchers / Kırmızı Adamların Toprağı
Jüri Özel Ödülü: Fıraaq
Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği (Fipresci) Ödülü:
Uluslararası Yarışma Fipresci Ödülü: Süt
Ulusal Yarışma  Fipresci Ödülü:Hayat Var
Radikal Halk Ödülü:
Uluslararası Yarışma: Süt
Ulusal Yarışma: Başka Semtin Çocukları
Köprüde Buluşmalar – Uzun Metrajlı Film Projesi Geliştirme Atölyesi Ödülü:
Sesime Gel! (Hüseyin Karabey)

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (19 Nisan 2009)

SİYAD’ın bu haftaki listesinde sıralama olarak hiç bir değişiklik olmamış. Sadece ortalamalarda ufak tefek değişiklikler gözleniyor. Örneğin geçen hafta daha fazla SİYAD üyesi seyrettiği takdirde ortalamasının düşeceğini öngördüğüm Kehanet (Knowing) filminin ortalaması beklediğimin tam aksine daha da artmış. Neredeyse Beşir’le Vals‘in (Vals im Bashir) üzerine çıkacak. İlginç doğrusu ama izleyenlerin sayısının hala düşük olduğunu da belirtmeli. Açlık (Hunger) ve Hayat Var‘ın ilk iki sıradaki yerleri de gayet sağlam bir şekilde devam etmekte.

Önümüzdeki hafta da listede önemli bir değişiklik olması beklenmiyor. Bir ihtimal Dilber’in Sekiz Günü listeye girebilir.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Açlık (Hunger)

3.62

2

2

Hayat Var

3.5

3

3

Beşir’le Vals (Vals im Bashir)

3.35

4

4

Kehanet (Knowing)

3.33

5

5

Okuyucu (The Reader)

3.13

6

6

Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road)

3.12

7

7

Şampiyon (The Wrestler)

3.05

8

8

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button)

2.96

9

9

Sahtekar (Changeling)

2.95

10

10

Frost/Nixon

2.91

Sinema Manyakları, 2009 Blog Ödülleri’ne Aday

bö!2009
Sinema Manyakları blogu olarak, Blog ödülleri 2009’un “Efes Pilsen Kültür-Sanat Blogları” kategorisindeki adaylardan biriyiz. Tamamen kişisel bir çabayla yürüttüğüm bu blog ile her ne kadar pek bir iddiam olmasa da oy vermek isteyenleri http://2009.blogodulleri.com/blog/sinema-manyaklari adresine bekleriz. Oy vermek için siteye kayıt olmak gerektiğini de hatırlatalım.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (12 Nisan 2009)

SİYAD’ın bu haftaki listesine 2 yeni giriş var. Okuyucu‘nun (The Reader) listeye girmesi beklenen bir durumdu ama Kehanet‘in (Knowing) girişi sürpriz oldu gerçekten. Üstelik 4. sıradan giriş yapıyor. Ama filmi izleyen sinema yazarı sayısı az, haftaya daha çok isim izlerse oyu düşebilir. Okuyucu ise 5. sıradan girmiş. Bu iki filmin girişi ile geçtiğimiz hafta son 2 sırada olan Pandora’nın Kutusu ve Teldeki Adam (Man On Wire) tekrar listeyi terketmiş.

Bu arada SİYAD’ın açıkladığı sıralamada listeye giren iki filmin sırası ters ama ben ortalamalara baktığımda Kehanet‘in ortalamasını daha yukarda görüyorum. Bazen oluyor bu. Galiba SİYAD 10’luk listeyi açıkladığı sırada henüz bazı yazarların oyları gelmemiş olyor. Buradaki liste 12 Nisan Pazar akşamı itibari ile verilen oyları yansıtıyor.

Son olarak önümüzdeki haftaya dair bir tahmin yaparsak düşük bir ihtimalle de olsa Devlet Oyunları (State of Play) filminin listeye girmesi beklenebilir.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Açlık (Hunger)

3.62

2

2

Hayat Var

3.47

3

3

Beşir’le Vals (Vals im Bashir)

3.35

4

Kehanet (Knowing)

3.2

5

Okuyucu (The Reader)

3.15

6

4

Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road)

3.12

7

5

Şampiyon (The Wrestler)

3.05

8

6

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button)

2.96

9

7

Sahtekar (Changeling)

2.95

10

8

Frost/Nixon

2.91

Vizyon Takibi: Watchmen, Yaşam Arsızı, Gölgesizler, Gökten 3 Elma Düştü, Milyoner

Watchmen:

Watchmen, ilk defa 1986 yılında basılmış, Alan Moore’un yazdığı ve David Gibbons’ın resimlediği bir çizgi roman. Pek çok yerde bu çizgi roman başyapıt olarak tanımlanır ve yüzyılın en iyi kitapları arasında adı geçer. Hatta kitap hakkında çizgi romanların Citizen Kane’i tanımlaması da sıkça kullanılmıştır. Bu çizgi romandan uyarlanan film gösterime girmeden önce çizgi romanı orijinalinden okuma fırsatım oldu. Bu nedenle önce kitaba, sonra kitabın uyarlama sürecine sonra da karşımızdaki filme sırayla değinelim.

Öncelikle kitap gerçekten çok başarılı. Sadece bir çizgi roman sever olarak beğenmedim, çizgi roman olarak ayırmadan okuduğum en iyi kitaplardan biri olabilir. Katmanlı yapısı, ayrıntılara verdiği önem, müthiş görsel tasarımı, düşünsel alt yapısı hepsi çok çok iyi. Doğrusu okurken sonradan çıkan pek çok yapımda izlerini görmek mümkün (1986-87 yıllarında basıldığını bir kez daha hatırlatalım). Popüler bir örnek verelim. Örneğin Lost’taki flashback kullanımının Watchmen’e çok benzediği hissediliyor okurken. Biraz araştırılınca görülüyor ki Lost’un yapımcılarından Damon Lindelof, Watchmen için popüler kültünün çıkardığı gelmiş geçmiş en iyi eser demiş ve zaten Lost’ta genel olarak Watchmen‘e pek çok gönderme varmış (eski sezonlara ait spoiler görmekten çekinmeyenler için: http://lostpedia.wikia.com/wiki/Watchmen)

Filmin gösterime girmesinden kısa bir süre sonra Türkçesi de kitapçılarda yerini aldı. Gerçekten iyi bir edisyona benziyor. Henüz çevirisine göz gezdirme fırsatı bulamadım kendi adıma ama yabancı dili olmayanların mutlaka kütüphanelerine katmaları gereken bir eser.

Biraz da filmin yapım aşamasından bahsedelim. Watchmen neredeyse yayınlandığı yıldan beri bir sinema filmi haline getirilmeye çalışılıyor. Proje üzerindeki en ciddi ön çalışmalardan birini Terry Gilliam gerçekleştirmiş. Ama sonunda 2.5 saatin bu film için kısa olacağını, 5 saatlik bir mini dizinin ancak hakkını verebileceğini söyleyerek projeden çekilmiş. Bir dönem Darren Aronofsky uğraşmış ki projeye en uygun yönetmen o olabilirdi ve ortaya bir başyapıt çıkabilirdi. Son dönem en ciddi olarak Paul Greengrass işin içine girmiş. Hatta oyuncular da belirlenmiş. Gilliam bu aşamadaki senaryoyu okumuş ve beğenmiş ama stüdyonun bu kadar karanlık bir filmi onaylayacağını tahmin etmediğini söylemiş. Sonunda yine bütçe meselelerinden olmamış. En sonunda da kala kala Zack Snyder’ın üzerine kalmış proje.

Zack Snyder’ın yine bir çizgi roman uyarlaması olan 300’ünü temelde altındaki faşist yapı nedeniyle sevmemiştim ama kurduğu görsel yapı başarılıydı. Watchmen‘i de kitaba mümkün olduğu kadar sadık kalarak hayata geçirmeye çalıştığını defalarca söyledi. Ancak kitabı tam anlamı ile sinemaya uyarlamak gerçekten zor. Çizgi romanda sayfayı kullanış şekli ile ortaya çıkan çeşitli durumlar var, bunları filme yansıtmak pek mümkün değil. Kitabın yazarı Alan Moore, yazdığı çizgi romanların uyarlanmasından nefret eden bir kişilik. Mümkünse filmde adını geçirtmiyor. Bu film için de aynısını yapmış ve filmi görmeye de hiç niyetim yok, zaten biz çizgi roman dışında herhangi bir medyada gösterilemeyecek şeyler tasarladık demiş. Ama yine de David Hayter’ın senaryosunu kitaba mümkün olabilecek en yakın senaryo olarak nitelemiş ki Moore gibi sürekli muhalif bir adam böyle bir cümle kurması bile olumlu bir sinyaldi.

Filmi gördükten sonra kitabı ile karşılaştıracak olursak başarılı bir uyarlama olduğunu ama biraz eksik olduğunu söylemek mümkün. Snyder ele aldığı materyale ihanet etmemiş. Anlattığı hemen her şey birebir çizgi romanda da var. Sadece sonucu, daha doğrusu sonuca giden yolu biraz değiştirmişler. Bu haliyle daha bile iyi olmuş olabilir. Ama çizgi romanda filmdekinden fazlası vardı. Oraya sonra gelmek üzere önce filmin başka yönlerine bakalım.

Bir defa giriş jeneriği bir harika. İlk jenerasyon kostümlü kahramanların aslında daha da geniş ve kitaba yayılmış bir şekilde öğrendiğimiz hikayesini bu giriş bölümünde ana hatları ile şahane bir şekilde anlatmışlar. Direkt olarak çizgi romandan alınmayan ama çizgi romanın ruhuna da gayet uygun ve aynı zamanda müzikle de mükemmel şekilde bütünleşen bu bölüm için özel bir tebrik. Bir tek ufak not. Kitapta Kennedy’nin katili çok net değildi, burada ise açıkça tek bir kişi gösterilmiş.

Filmin geneli ise gerçekten çizgi romana çok sadık. Görsel olarak o kadar sadık ki diyelim ki çizgi romanda bir plan bir gözlüğün arkasından veriliyorsa burada da öyle. Ya da mesela biraz değiştirilmiş bir sahnede iki karakteri tümüyle bir pencere arkasından görüyoruz ki, çizgi romanda da farklı bir sahnede aynı karakterleri tümüyle pencere arkasından ve aynalardan görüyoruz. Hatta kimi yerlerdeki paralel kurgular bile direkt olarak çizgi romandan alınma. Mesela Dr. Manhattan’ın televizyondaki söyleşisi ve arka sokaktaki kavga sahnesi gibi.

Ayrıca sinemada, kitaptaki çıplaklık düzeyinin azaltılabileceğini düşünmüştüm. Özellikle Dr. Manhattan için. Malum sürekli çırılçıplak dolaşan bir adamdan bahsediyoruz. Filmde malum bölgenin bir şekilde bir şeylerin arkasında bırakılarak ya da bel üstü plan alınarak gizlenebileceği düşünülebilirdi. Neyse ki böyle bir maskaralığa gidilmemiş. Ya da iki karakteri çıplak olarak gördüğümüz bir rüya sahnesi var ki bu, karakterlerin yapılarını anlamamız için çok gerekli bir sahne. O da aynen yerini koruyor.

Şiddete gelince kitaba göre biraz fazla. Ama sadece biraz. Aslında hemen hepsi kitapta da var ama burada Snyder biraz daha abartmış ve belki de genel geçer seyirci kitlesini bu sahneler ile tavlamaya çalışmış. Bunun yanında, birebir dövüşlerde şiddet göstermekten çekinmeyen Snyder’in kritik bir noktada sokaklarda kanlar içinde yatan bedenleri göstermekten kaçınması da ilginç bir nokta.

Görsel yapı dışında kitabın süper kahramanlara ve daha da önemlisi insanlığın durumuna dair söylemi de aynen korunmuş. Süper kahraman daha doğrusu kostümlü kahraman denen şeyin ne derece hastalıklı bir kavram olduğu çok güzel anlatılıyor. Karakterlerin hemen hiç biri normal değil. Hatta bir şekilde komplekslerinden arınmak için o kostümleri giydikleri söylenebilir. Bu anlamda karakterlerden birinin normal bir yaşam sürerken iktidarsız iken kostümünü giydiğinde böyle bir derdinin kalmaması çok anlamlı. Zaten ana karakterlere baktığımız zaman tecavüzcü, sübyancı, katil gibi sıfatlar kullanabiliriz onlar için.

Filmin ve tabii ki kitabın insanlığın durumuna dair söyledikleri de hem ortak, hem anlamlı. Kitabın yazıldığı tarih soğuk savaşın ve nükleer savaş tehdidinin en yüksek olduğu zamanlar. Bu anlamda iki karşı gücün sürekli birbirlerini dengelemeleri ve barışı ancak her ikisi de başka bir tehdit gördüklerinde sağlayabilmeleri, o barışın da pamuk ipliğine bağlı olması önemli. Aynı zamanda hem kitap, hem filmin çizdiği karamsar dünya da çok başarılı.

İşte bu noktada kitabın fazlalıklarından biri ortaya çıkıyor. Film, ana karakterlerin hikayesini yakından takip ediyor ama aynı dönemde sıradan insanların durumu ile çok ilgilenmiyor. Oysa ki nükleer savaşın yaklaşması ile insanların ne noktaya geldikleri de kitapta önemli bir yer tutuyor insanlığa dair ümitleri giderek azaltıyordu. Ya da kahramanlarımızın sıradan insanlara etkileri. Filmde çok az gördüğümüz Rorschach’ın doktoru mesela. Gayet iyi bir aile babası görünümünde iken Rorschach ile yaptıkları seansların evliliğini sarsması kitabın önemli vurgularından biri idi. Filmde buna dair bir ima bile göremiyoruz. En önemli eksikliklerden biri ise ilk Night Owl’un öldürülmesi ve bunun üzerine ana kahramanımız olarak nitelendirebileceğimiz 2. Night Owl’un bile adam öldürebilecek konuma gelmesi. Aslında bu sahneler çekilmiş ancak filmin süresinin daha fazla uzamaması için çıkartılmış. Çok büyük bir ihtimalle yönetmenin kurgusunda bu sahneler de olacaktır.

Sonuç olarak iyi bir film var karşımızda. Müzikleri ise kesinlikle çok çok iyi.
Bu arada oyuncular ile devam filmlerinin anlaşması yapıldığını ama Snyder’ın bir devam filmini yönetmeyi şiddetle reddettiğini ekleyelim. Alan Moore, Watchmen‘in devamını yazmadığına ve bir mucize olmazsa yazmayacağına göre devam filmi gerçekten de çok anlamsız olur.

Son olarak Gilliam’ın filmin süresinin hikayeyi anlatmaya yetmeyeceği ile ilgili görüşünden hareketle filmin süresini ve planlanan yönetmenin kurgusunun süresini de belirtelim. Sinemalarda gösterilen film 2 saat 36 dakika idi ama Snyder şimdiden yönetmenin kurgusunun 3 saat 10 dakika olacağını hatta Tales of the Black Freighter hikayesinin de dahil edileceği 3 saat 25 dakikalık bir kurgunun daha olacağını söylemiş (Tales of the Black Freighter, kitaptaki bir karakterin okuduğu bir çizgi roman). Anlaşılan filmi sevenlere DVD’sini ya da Blu-Ray’ini almak farz olacak.

Yaşam Arsızı:

Yasemin Alkaya iyi bir oyuncu olduğu kadar da belgesel film konusunda da hem ilgili hem yetenekli bir isim. Daha önce yönetmenliğini üstlendiği 5. Kat filminde direkt olarak kendi hayatı ile bağlantılı bir konudan yola çıkarak bir belgesel ortaya çıkaran Alkaya, bu kez yine kendi hayatı ile bağlantılı bir hikayenin belgeselini çekerken ortaya hem daha iyi bir yapım çıkartıyor, hem de bu belgesel merakının gelip geçici bir durum olmadığını gösteriyor adeta.

Filmde hikayesi anlatılan Elif Çağlayan, Alkaya’nın çocukluk arkadaşı aslında. Aynı zamanda ailenin diğer üyeleri ile de tanışıyor Alkaya. Böyle olunca filme sadece dışarıdan bakan bir yönetmen olarak değil Elif’in arkadaşı, Elif’in kardeşi Aysun ve Funda’nın ablası olarak dahil oluyor. Belki de filmin en fazla eleştirilebilecek noktası bu. Ancak bunu da bir seçim olarak görerek kabul etmek lazım. Bu yaklaşımın tam tersi de Ankara Film Festivali’nde izlediğimiz bir belgeselde babasının hikayesini anlattığı halde bunu hiç açık etmeyen yönetmenin yaklaşımı. Her ikisinin de belli derecede haklı olduğu noktalar olabilir. Bunu bir kenara bırakıp filme dönelim.

Yaşam Arsızı belki bir belgesel filmden beklenebilecek estetik beklentileri tam olarak karşılamıyor ya da çok bilinmedik şeyler söylemiyor ama Ankara’da bir pavyonda çalışırken tanıdığımız Elif’in anne babasının ölümü ve arkasından kardeşlerinin zihinsel durumlarının bozulması ile başlayan hikayesi o kadar gerçek ve samimi ki insan duygulanmadan ve ülkemizin durumu üzerine düşünmeden edemiyor. Yaşananlar kurmaca bir filmde konu edilse abartılı görülebilir ama ne yazık ki gerçek ve belki daha azıyla, belki de daha çoğuyla Türkiye’de pek çok kadının yaşadığı olaylar.

Tüm yaşananlara rağmen Elif’in hayata nasıl tutunduğunu görmek için izlenebilecek bir film. Yine de özellikle şizofreni teşhisi konan iki kardeşin, Aysun ve Funda’nın, ziyaret edildiği sahnelerin çok üzücü olduğunu, bu tip konulara dayanamayanların temkinli yaklaşması gerektiğini de belirtmeden geçmeyelim.

Gölgesizler:

Hasan Ali Toptaş’ın Gölgesizler adlı romanı ilk yayınlandığı 1995 yılından beri edebiyatseverlerin dikkatini çeken ve övgüler almış bir romandı. Sinemamızın az ama öz film çeken yönetmenlerinden Ümit Ünal’ın kitabın yayınından neredeyse 15 yıl sonra çektiği bu uyarlama gerçekten ilginç bir yapım. Öncelikle Ümit Ünal’ı sinemacılarımızın nedense çok fazla ilgilenmediği bir alan olan edebiyat uyarlamalarına yöneldiği için tebrik etmek, bunun için de sinemaya uyarlanması son derece zor bir eseri seçtiği için de ayrıca kutlamak lazım.

Ancak Ünal’ın bu zor işin altından tam bir başarı ile kalktığını söylemek zor. Ortada gerçekten ilgiye değer bir film var. Sonuna kadar da ne olup ne bittiği konusunda seyircinin kafasında soru işaretleri oluşturmayı başarıyor. Ancak filmin çok katmanlı ve gerçeküstü yapısı seyircinin içine girmesini oldukça zorlaştırıyor. Doğrusu benim filmi izlediğim seansta köydeki olaylar iyice tuhaflaşmaya başlayıp gizemli bir hal aldığında yaşananların inandırıcı gelmemesi ya da oyunculukların zaman zaman fazlaca abartılı olması nedeniyle salonda sıkça gülüşmeler oldu. Halbuki belli ki bu durum yönetmenin arzuladığı bir durum değildi.

Belki de Ümit Ünal kitabı bire bir uyarlamak yerine hikayeye daha fazla müdahil olup kendi yorumunu katsa idi ortaya daha başarılı bir yapım çıkardı. Ama bu sefer de kitabın hayranları tepki gösterebilirdi. Ne olursa olsun tam olarak amaçladığı sonuca varamasa da ilgiye değer bir film Gölgesizler. En azından farklı bir deneme olarak izlenmeli.

Gökten 3 Elma Düştü:

Televizyondan sinemaya geçen Raşit Çelikezer ilk filminde İstanbul’da bir apartmanı temel mekan olarak seçerek kurallara son derece bağlı ve kurallara uymayanlara karşı gayet sert emekli bir asker, onun evden kaçıp kendi yanına sığınan ve arada hırsızlıklar yapan torunu ve aynı apartmanda yaşayan bir hayat kadını arasındaki ilişkilere odaklanıyor. Doğrusu filmin çok başarılı olduğunu söylemek mümkün değil. Orta halli bir televizyon dizisinden hallice olan filmin en büyük avantajı Köksal Engür, Bennu Yıldırımlar ve İsmail Hacıoğlu gibi 3 farklı kuşaktan gelen başarılı oyuncu kadrosu. Senaryo çok sağlam olmasa da, filmin sinemasal olarak fazla bir özelliği olmasa da bu oyuncuların performansları seyirciyi oynadıkları karaktere inandırıyor yine de.

Aslında filmin ulaştığı nokta itibariyle Çelikezer’in alternatif bir aile kavramını ortaya koyduğu da söylenebilir. Bir anlamda Eastwood’un Gran Torino’da vurguladığı gibi bazen yabancılar, kan bağı ile size bağlı olanlardan daha iyi bir aile olabilir. Bu anlamda filmin son sahnesini de önemli buluyorum ama filmin geneli belli bir seviyeye ulaşamıyor ne yazık ki.

Milyoner (Slumdog Millionaire):

Slumdog Millionaire, ödül sezonunun en öne çıkan filmiydi. Oscar’lara gelinceye kadar onlarca ödül toplayan film sonunda 8 Oscar’la da ödül sezonunu kapadı (IMDB’ye göre Oscar’lar dışında 76 ödül daha aldığını belirtirsek durum daha iyi anlaşılacaktır). Sinemalarımızda Oscar’lardan sonra gösterime girdiği için beklenti de büyük oldu.

Evet filmin gayet başarılı bir peri masalı hikayesi var. Varoşların en diplerinden gelen kahramanımızın hem maddi olarak çok iyi bir noktaya gelmesini, hem de hayallerindeki kızı bulmasını anlatıyor film. Bunu yaparken tüm sinemasal öğeleri de yerli yerinde kullanıyor. Hızlı kurgusu ve hareketli kamera kullanımı son derece başarılı, müzikleri güzel ve coşturucu. Oyuncular gayet başarılı. Ama tüm bunlar filmi türünün en iyilerinden biri yapmaya yetmiyor. Daha nice iyi filmler gördük. Hatta bizzat bu filmin yönetmeni Danny Boyle’un daha iyi filmlerini bulmak mümkün. Milyoner ise iyi bir film ama sadece iyi bir film, o kadar ötesi yok.

Aynı hikayeyi Amerika’da çekseler büyük ihtimalle sessiz sedasız geçecekti sinemalardan. Şimdi farkı ne oldu da niye bu kadar öne çıktı anlamak zor. Rüzgar bir şekilde her nedense bu filmden yana esti ve o da bunu çok iyi kullandı demek lazım. Yine de elbette bu kadar öne çıkan bir filmi izlemeden geçmemek gerek.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (3 Nisan 2009)

Bu hafta gösterime giren filmlerin kalitesinde, belki de İstanbul Film Festivali’nin başlaması nedeniyle belirgin bir düşüş olunca SİYAD’ın listesinde pek bir değişiklik olmamış (yeni filmlerden en yüksek ortalamaya sahip olanı Marley ve Ben (Marley & Me). Onun ortalaması da 2.1). Sadece Süt filmi üç aylık süresini doldurunca listeden çıkmış, Teldeki Adam (Man On Wire) ise yeniden 10. sıradan giriş yapmış. Açlık (Hunger) ve Hayat Var ilk 2’deki yerlerini koruyorlar ve büyük ihtimalle uzunca bir süre de burada kalacaklar. Ayrıca her iki film de ortalamasını yükseltmiş bu hafta.

Önümüzdeki hafta gösterime girecek filmlerden Kate Winslet’e Oscar kazandıran Okuyucu (The Reader) ve Canavarlar Yaratıklara Karşı (Monsters vs. Aliens) filmlerinin çok yukardan olmasa da listeye girmesi beklenebilir.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Açlık (Hunger)

3.62

2

2

Hayat Var

3.47

3

3

Beşir’le Vals (Vals im Bashir)

3.35

4

5

Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road)

3.12

5

6

Şampiyon (The Wrestler)

3.05

6

7

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button)

2.96

7

8

Sahtekar (Changeling)

2.95

8

9

Frost/Nixon

2.91

9

10

Pandora’nın Kutusu

2.89

10

Teldeki Adam (Man on Wire)

2.83

İstanbul Film Festivali Başlıyor

İstanbul Film Festivali 28. kez İstanbul’lu sinemaseverlere sinema dolu bir 16 gün yaşatmaya hazırlanıyor. 4-19 Nisan 2009 tarihleri arasında gerçekleşecek olan festival dünkü açılış töreni ile resmen başlamış oldu. Festivalde 200 civarında film gösterilecek. Kişisel olarak bu yıl da İstanbul’a gitme fırsatı yakalayamadığım için festivali yine uzaktan izlemekle yetineceğim. Yine de festivalde öne çıkan bir kaç filme bir göz atalım:

– Olivier Assayas’ın Juliette Binoche’yi başrole koyduğu yeni filmi Yaz Saati (L’Heure D’été / Summer Hours)
– Hintli kadın yönetmen Deepa Mehta’nın yeni filmi Yeryüzü Cenneti (Heaven on Earth)
– İnsan hakları üzerine 8 önemli ismin (Jane Campion, Gael Garcia Bernal, Jan Kounen, Mira Nair, Gaspar Noé, Abderrahmane Sissako, Gus Van Sant, Wim Wenders) 8 kısa filminden oluşan 8.
– Reha Erdem’in muhteşem filmi Hayat Var (vizyonda görülmediye burada mutlaka görülmeli)
– Kutluğ Ataman’ın 1957’de Erzincan’da aya gitme çabasındaki köylüleri anlatan belgeseli Aya Seyahat
– ÖSS üzerine sağlam bir belgesel olan 3 Saat
– Lukas Moodysson’un şimdiye kadarki en büyük bütçeli ve en tanınmış oyuncularla çalıştığı filmi Mamut (Mammoth)
– François Ozon’un Ricky‘si
– Sean Penn’e bir de Oscar getiren Gus Van Sant filmi Süt (Milk)
– İsveç’ten gelen çarpıcı vampir filmi Gir Kanıma (Låt Den Rätte Komma In / Let the Right One In)
– Ramin Bahrani’nin son zamanlarda adı sıkça duyulan filmi Hoşçakal Solo (Goodbye Solo)
– Kiyoshi Kurosawa’nın modern bir Japon ailesine çarpıcı bakışı Tokyo Sonatı (Tokyo Sonata)
– Sürpriz şekilde yabancı dilde en iyi film Oscar’ı kazanan Gidişler (Okuribito / Departures)
– Anılarına bölümünde belki defalarca izlediğimiz ama beyazperdede de mutlaka izlenmesi gereken Viva Zapata!, Kızgın Damdaki Kedi (Cat on a Hot Tin Roof) ve Atları da Vururlar (They Shoot Horses, Don’t They?)

Festival programından ilk anda yönetmeni, ödülleri ya da başaka festivallerde izlemiş olduğumuz için öne çıkan filmler bunlar ama festivalin asıl keyfi hakkında çok fazla bir şey bilmeden gidilip keşfedilen filmler olacak büyük ihtimalle. Festivale katılacak herkese iyi seyirler.

Ankara Film Festivali 2009 İzlenimleri: 4.Gün (Mao Zedung, İki Kıta İki Ülke: Meksika İran, Kısa Sınır Tanımaz 2, Babalar ve Çocukları Üzerine)

Mao Zedung (Mao Ce Dun / Mao Tse Tung):

1970’lerde komünist bir ülkede oğlunuzun adını Mao Zedung koyarsanız ne ile karşılaşırsınız? O yıllarda Arnavutluk’ta bir çingenenin binbir çaba ile oğluna bu ismi vermesi sonucunda komünist partiden işine gelen her türlü yardımı koparması ile gelişen film gayet eğlenceli, bir o kadar da politik bir yapım. Biraz fazlaca komünizme yüklendiği düşünülebilir ama çoğunlukla haklı eleştiriler getiriyor. Festivalin iyi filmlerinden biriydi.

Filmle ilgisi olmayan can sıkıcı bir nokta, gösterim sırasında altyazıyı veren bilgisayarda bir sorun olması sonucunda gösterimin kesilmesi ve sorun çözüldükten sonra yaklaşık 20 dakika öncesine geri dönerek zaten izlediğimiz yerleri tekrar izlememiz oldu. Film sonrası için farklı planları olanların canını sıkacak bir durumdu.

İki Kıta İki Ülke: Meksika İran:

İki Kıta İki Ülke başlıklı bu bölümde Meksika’dan ve İran’dan gelen 13 farklı kısa film yer alıyordu. Doğrusu festivalin 3. günü gösterilen seçkide olduğu gibi bu seçkideki filmlerden de çok memnun kalmadım. Seçkinin öne çıkan filmleri arasında İran’dan gelen ve gerçeklik, fotoğraf, sinema ve sanat kavramlarına farklı bir açıdan bakan Benim Ağacım (Derakhte Man / My Tree), Meksika’dan gelen deneysel sinemanın iyi bir örneği olarak Jagger’ın Bir Teması Üzerine Çeşitlemeler (Variations On A Theme by Jagger) ve bir kadının eski anılardan kurtulma çabasını sadece 4 dakikada ve son derece basit bir fikirle özetleyen Aşk Hatırası (Souvenir d’un Amour / Remembrance of Love) sayılabilir.

Kısa Sınır Tanımaz 2:

Festivalin ilk 4 günündeki en iyi kısa film seçkisini bu bölümde izledim. Bu seçkideki 6 filmin her biri gerçekten başarılıydı. Bir kaç filmi öne çıkarmak gerekirse, yıllar önce kendisini terkeden babasını yıllar sonra bir metroda evsiz bir adam olarak gören bir kadının anlatıldığı Şahitlik (Tanúvallomás / Testimony), Irak Savaşı sırasında Kürt bir ailenin yıkıntılar arasında yaşamış olabileceği dakikaları görselleştiren ve oyuncu kadrosunda Nazmi Kırık’ın da yer aldığı Gülümsee… (Cheeese…) ve üç kişilik bir ilişkinin tümüyle telefon mesajları üzerinden yürümesi çerçevesinde oluşan Çöp (Krupni Otpad / Waste) filmleri sayılabilir.

Babalar ve Çocukları Üzerine (O Rodicích a Detech / Of Parents and Children):

Festivalde bu yıl Çek Cumhuriyeti’nden gelen filmlerin sayısı epey fazlaydı. Elbette bunda toplu gösterimi düzenlenen yönetmenin bir Çek yönetmen olmasının da etkisi vardı. Bu film de bir Çek filmi olması itibariyle Jan Hrebejk’in bir filmi olarak algılandı bir kısım festival izleyicisi tarafından. Doğrusu tarzlarında bir ortaklık da yok değildi ancak Hrebejk’in filmleri bir gömlek daha yukarıdaydı. Doğrusu 70’li yaşlarda bir baba ile 40’lı yaşlardaki bir oğlun düzenli yürüyüşleri esnasında yaptıkları konuşmalar çerçevesinde ve flashback’lerle gelişen film kendi içinde başarılı olsa da belki de festival kataloğundaki iddialı özetinden dolayı daha büyük bir beklenti yaratıyor ve bu beklentiyi karşılayamıyordu.

Ankara Film Festivali 2009 İzlenimleri: 3.Gün (Başka Bir Gezegen, Bir Aşağı Bir Yukarı, Ahmaklar ve Melekler, Kısa Sınır Tanımaz 1, Mutlu Çingeneler de Tanıdım)

Başka Bir Gezegen (Másik bolygó / Another Planet):

Festivalin uluslararası belgesel gösterimi bölümünde yer alan Başka Bir Gezegen filmi dünyanın çeşitli yerlerinde çekilen ve genellikle çocukların başına gelen trajik olayları konu eden bir filmdi. Film boyunca çocuk fahişelere, çocuk askerlere ve çocuk işçilere tanıklık ediyoruz. Doğrusu bilmediğimiz şeyler söylemiyor film ama ne yazık ki tüm bu konular geçerliliğini yitirmeyen ve yakın gelecekte de aynı şekilde devam edeceği düşünülebilecek konular olduğu için önemli bir belgeseldi.

Not: Bu filmle aynı seansta gösterilmesi gereken Dönme Dolap isimli belgesel teknik sorunlardan ötürü gösterilemedi.

Bir Aşağı, Bir Yukarı (Horem pádem / Up and Down):

Bu yıl festival, toplu gösteri bölümünü Çek yönetmen Jan Hrebejk’e ayırmıştı. Daha önce de kimi festivallerde filmlerini gördüğümüz yönetmenin programdaki ilk filmi 2004 yapımı Bir Aşağı, Bir Yukarı idi. Film Hrebejk’in daha önce izlediğimiz filmlerinden bildiğimiz ve festival devam ettikçe de iyice alışacağımız tarzda bir film. Kalabalık bir oyuncu kadrosu, birbirleri ile çeşitli noktalarda hikayeleri kesişen çeşitli karakterler, çoğunlukla mizahi ama dramatik yanları da gözden kaçırmayan bir anlatım ve zaman zaman Çek kültüründen ve tarihinden de beslenen bir senaryo. Hrebejk’in en iyilerinden olmasa da keyifle izlenen bir film olarak akıllarda kaldı.

Ahmaklar ve Melekler (Idiots and Angels):

Amerikalı deneyimli animasyon yönetmeni Bill Plympton’un yeni filmi Ahmaklar ve Melekler de festival programında dikkat çeken filmlerden biriydi. Plympton kendine has animasyon stili ile önce filmin başında çevresine kötülük yapmaktan zevk alan, kadınlara kötü davranan, her türlü kötü özelliği kendi üzerinden toplayan bir adam portresi çiziyor. Sonra günün birinde bu adamın sırtında kanatlar oluşmaya başladığına ve bu kanatların kendi başlarına hareket ederek ona zorla çeşitli iyilikler yaptırmaya çalıştıklarına şahit oluyoruz. Özellikle sonlarına doğru fazlasıyla dini sembollere başvurmasına ve 78 dakikalık süresine rağmen zaman zaman uzatılmış hissi vermesine rağmen özellikle adamın kendi içindeki iyi ve kötünün çatışmasını ve bu durumundan faydalanmak isteyen çevresindeki insanların durumlarını başarılı bir şekilde vermesi ile etkileyici bir animasyondu.

Ayrıca aynı seansta, Bill Plympton’un itfaiyeci olmak isteyen bir köpeğin son derece eğlenceli ve sonunda da hafiften yürek burkan hikayesini anlattığı Şaşkın Köpek (Hot Dog) isimli başarılı bir kısa animasyon daha gösterildi.

Kısa Sınır Tanımaz 1:

Ankara Film Festivali’nin diğer festivallerden en önemli farklarından biri kendi başına bir kısa film festivali olmasa da neredeyse bir kısa film festivali kadar kısa film göstermesidir herhalde. Ancak sayı çok artınca seçilen tüm filmlerin her zaman aynı kaliteyi tutturamadığını itiraf etmek gerek. 8 filmin yer aldığı bu seçkideki filmler en azından benim zevklerim için fazla deneysel ve simgesel filmlerden oluşuyordu. Terörist (The Terrorist) isimli filmin önyargı üzerine başarılı bir film olduğu söylenebilir ama benzerlerini çok izledik. Ayrıca babası ile bir karavanda yaşayan ve çevredeki atlarla ilgilenen bir genç kızı anlatan K filmi de seçkinin dikkat çeken filmlerindendi.

Mutlu Çingeneler de Tanıdım (Skupljaci Perja / I Even Met Happy Gypsies):

1967 yılından gelen bu film festivalin çingeneleri konu alan filmler bölümünde gösterildi. Her ne kadar gösterime girdiğinde yabancı dilde en iyi film olarak Oscar ve Altın Küre adaylıkları ve Cannes Film Festivali’nde önemli ödülleri olsa da aradan geçen yıllar filme çok yaramamış. Hem anlatım tarzı hem de anlattıkları açısından eskimiş bir film havası vardı. Ama çingenelerin hayatına otantik yaklaşımı yine de başarılıydı. Ayrıca filmi fiziksel olarak da çok yıpranmış bir kopyadan izlediğimizi belirtmeliyim. Çoğunlukla çiziklerle dolu bir görüntü varken kimi yerlerde ufak tefek eksik parçalar da olduğu hissediliyordu. Bu da filmden zevk alınmasını olumsuz yönde etkilemiş bir faktör olabilir.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 277.342 hits
Nisan 2009
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: