Archive Page 74

Film+ Güz Film Festivali: Grev

Gezici Festival’in başlaması ile Film+’daki film yoğunluğunu azaltmış oldum. Geçtiğimiz gün Film+’da sadece bir film izledim ama çok önemli bir film.

Grev (Stachka): Bir Eisenstein filmi izlemek her zaman kısmet olmuyor. Festivalin bu yılki önemli kazançlarından biri de 1925 yapımı, Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı’ndan hemen önce çektiği, Grev’i izlemek oldu. Tam bir klasik izlemenin yanında neredeyse 85 yıllık bir filmin kimi açılardan hala eskimemiş olduğunu görmek de şaşırtıcı (aslında Potemkin Zırhlısı’nı bilenler için o kadar da şaşırtıcı değil). Belki oyunculuklar o günün tarzına uygun olarak fazlasıyla abartılı ya da filmin işçi sınıfı dışındaki sınıflara bakışı fazla kalın çizgili ya da vermek istediği mesajları fazlaca üzerine basa basa veriyor ama Eisenstein’ın geliştirdiği kurgu kuramı sayesinde film hala hiç sıkılmadan, keyif ve heyacanla izleniyor. Bugünden bakınca işin trajikomik tarafı, fikir açısından tamamen ayrı uçlarda yer alsalar da Eisenstein’ın ilk olarak bu filmde geliştirdiği kurgu kuramı bugün Hollwwood sinemasının en temel unsurlarından birisi. Sadece tarihi önemi için bile izlenmesi gereken bir film.

Gezici Festival: Kısa İyidir-1, Almanya Sıfır Yılı, Küçük Oyunlar

Bu yılki Gezici Festival’in ilk gününde bir grup kısa film ve çocukları merkezine alarak hikayelerini oluşturmuş iki film izledim:

Kısa İyidir-Avrupa Panaroması-1: Gezici Festival’in kısa filmlere verdiği önemi malum. Yine iyi bir seçki olduğu gibi, festivalin adeti olduğu üzere tüm kısa filmler de 35mm. baskılardan gösteriliyor. Bu sene bir kötü taraf var ne yazık ki. Kısa film gösterimleri sinemada değil Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin küçük perdesinde yapılıyor. Bu olumsuzluğu gözardı edersek festivalin ilk gününde yine başarılı 8 kısa film izledik. Her biri ile ilgili yorum yazmak zor olacak ama kendi adıma öncelikle balık tutmanın yöntemlerini anlatacakmış gibi başlayan ama bir anda bir işkence nasıl yapılır kılavuzuna dönüşen, Eric Ledune’nin Kullanma Kılavuzu (Do-It-Yourself) ve geçtiğimiz yılın Oscar adaylarından Helmer ve Oğlu filmleri festivalin ilerleyen duraklarında karşınıza çıkarsa kaçırmayın derim.

Almanya Sıfır Yılı (Germania Anno Zero): Festivalin Haneke’nin seçtikleri bölümünde yer alan Almanya Sıfır Yılı, bir filmin çekildikten 60 yıl sonra bile ne kadar etkili olabileceğinin canlı bir örneği. 2. Dünya Savaşı sonrası yıkıntılarla dolu bir Almanya’yı küçük bir çocuğun gözünden anlatan film Rosselini’nin Yeni Gerçekçilik akımının her türlü özelliğini taşıyor ve karşımıza iç acıtan bir Almanya resmi getiriyor. Filmin sinema tarihine geçmiş finali ise hala insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Festivalin kaçırılmaması gereken filmlerinden biri.

O meşhur final sahnesi aşağıdaki videoda yer alıyor. Ama dediğim gibi sinemada izleme fırsatını kaçırmayın siz yine de.

Küçük Oyunlar (Sztuczki): Festivalin yeni filmlerinden Küçük Oyunlar, günümüz Polonya’sından yine küçük bir çocuğun gözünden bir hikaye getiriyor karşımıza. Babası o daha çok küçükken evi terk edip gitmiş olan Stefek çocukken belki hepimizin yaptığı gibi bazı ufak hareketleri tekrarlarsa istediği şeylerin olacağına inanmaktadır. Mesela ellerini sürekli yumruk halinde tutarsa ablasının işe gireceği gibi. Ama en büyük isteği hiç tanımadığı babasının eve dönmesidir. Yönetmen ve senaryo yazarı Andrzej Jakimowski bu hikayeyi gayet sıcak ve eğlenceli bir şekilde karşımıza çıkarıyor. Çok büyük iddiası olmayan ama izlendğine de asla pişman olunmayacak bir film.

Festival Mevsimi Başladı-5: 13. Avrupa Filmleri Festivali-Gezici Festival

Sonbaharla birlikte başlayan festival mevsimi tüm hızıyla devam ediyor. Bugün de Gezici Film Festivali bir başka deyişle Avrupa Filmleri Festivali’nin 13.sü Ankara’da başlıyor. 8 Kasım’a kadar Ankara’da devam edecek olan festival, 9-15 Kasım arası Kars’ta, 17-20 Kasım arası Samsun’da, 21-25 Kasım arası ise Saraybosna’da olacak.

Programda gayet güzel filmler var. Özellike Bergam’ın Persona’sı ve Antonioni’nin Batan Güneşi olmak üzere tüm eski tarihli filmler birer klasik. Haneke’nin filmlerini önceden izlemiş olma ihtimali çok olsa da özellikle Ölümcül Oyunlar’ın orijinal versiyonu önümüzdeki sene gelecek olan Amerikan versiyonuna bir ön hazırlık olarak tekrar izlenebilir. Festivalin yeni filmleri de genellikle ülkelerinin Oscar’a gönderdiği filmlerden seçilmiş. Keşfetmeye değer filmlerdir mutlaka. Gezici Festival’in benim açımdan en önemli noktalarından biri de kısa filmlere vardiği önemdir. Her zaman için seçtikleri kısa filmlere özen gösterdiklerini, önlerine gelen her filmi seçmediklerini hissettirirler. Bu yıl da çok iyi bir kısa film seçkisi yaptıklarından eminim. Festival ile ilgili ayrıntılı bilgi http://www.europeanfilmfestival.com/ adresinde.

Film +’da olduğu gibi yine izledikçe filmlerle ilgili görüşlerimi buraya yazmaya çalışacağım.

Film+ Güz Film Festivali: Kitera’ya Yolculuk, Sonraki Sayfa, Besle Kargayı

Gezici Festival’in Ankara ayağı da başlamak üzere iken Film +’daki son yoğun günümde 3 film daha izledim. Bundan sonra yoğunluğu Gezici’ye vermeyi düşünüyorum.

Kitera’ya Yolculuk (Taxidi sta Kithira/Voyage to Cythera): Yine bir Angelopoulos filmi ve ben yine hemen hemen aynı şeyleri yazmak durumundayım. Angelopoulos’un uzun çekimleri ve durgun temposunu sevenlerin seveceği, sevmeyenlerin de uzak durması gereken bir film. Bu kez yıllar süren bir sürgün hayatından sonra Yunanistan’a geri dönen bir adamı, bir yandan da benzer bir öyküyü anlatmaya çalışan bir yönetmenin öyküsünü koşut bir şekilde, yine bildik üslubu ile anlatıyor Angelopoulos. Benim gibi yönetmeni tanıyan ve sevenler mutlaka izlemiştir. Bu filmin festivalde son gösterimiydi ama festivali en az bir Angelopoulos filmi izlemeden kapatmamak lazım.

Sonraki Sayfa (La Tourneuse de Pages): Önceden tanımadığım yönetmen Denis Dercourt bu filmiyle beni beklemediğim kadar etkiledi. Bir gerilim filmi diyebileceğimiz Sonraki Sayfa, çocukluğunda bir müzik yarışmasında ödül almasını engelleyen bir piyanistin yanında işe giren bir genç kadının çeveresinde gelişen bir öykü anlatıyor. Dercourt filmin başından beri öyle bir atmosfer kurmuş ki her an genç kadının ne yapacağını büyük bir tedirginlik duygusuyla izliyorsunuz. En ufak bir piyano çalma hatta yemek pişirme sahnesi bile acaba altından ne çıkacak diye izleniyor. Bu başarıda Déborah François’nın soğuk ve etrafından adeta bir duvarla ayrılmış oyunculuğu da büyük etken. Festivalde daha iyi filmler var belki ama bu film çok şey beklemeden gittiğim için benim için çok iyi bir sürpriz oldu.

Besle Kargayı (Cría Cuervos): Carlos Saura şimdiye kadar izlediğim hiç bir filmi ile beni hayal kırıklığına uğratmamış bir yönetmen. Kimi zaman müzik ve dansa ağırlık verip görsel ve işitsel bir şölen sunuyor, kimi zaman da çok sağlam bir öyküyü yine çok sağlam bir sinema diliyle anlatıyor. Bu kez küçük bir kız çocuğunun önce annesini bir süre sonra da babasını kaybetmesinin ardından geçirdiği bir yazı çok duyarlı bir şekilde anlatıyor. Tüm film bir kızın ölümle yüzleşmesi olarak okunabileceği gibi İspanyol tarihini anlatan bir allegori olarak da okunabilir. Her iki durumda da çok iyi bir film var karşımızda. Daha on yaşındaki Ana Torent’in de çok iyi bir oyunculuk sergilemiş olduğunu da eklemek lazım. Filmde hem annesini hem de kendisinin büyümüş halini canlandıran Geraldine Chaplin’e müthiş benzerliği de cabası.

Not: Aşağıdaki videoya özellikle filmin fragmanını değil, filmde defalarca duyulan hatta yazılar bitip ekran karardıktan sonra da çalmaya devam eden “Porque te Vas” şarkısının yer aldığı filmden bir sahneyi koydum.

Film+ Güz Film Festivali: Afrika Büyüsü, İtiraf, Satılık Aşk, Trompet, Kelebek ve Dalgıç Giysisi

Film + Güz Festivali devam ediyor. Geçtiğimiz iki günde izlediğim beş film hakkında yazmaya devam.

Afrika Büyüsü (Moolaadé): Festivallerin bir güzel yanı da bazen yakın zamanda kaybettiğimiz ustaları bize tanıtması oluyor. Bu yıl içinde kaybettiğimiz Ousmane Sembene’yi de Afrika Büyüsü filmi sayesinde tanıma fısatı bulduk. Sembene bu son filminde kız çocuklarının sünneti gibi Afrika’nın kimi yörelerinde çokça karşılaşılan bir uygulamayı konu ediyor. Bu uygulamaya gayet sert bir şekilde karşı çıkarken hiç de asık suratlı bir film yapmıyor. Her anında bir mizah duygusu, cıvıvl cıvıl renkler ve müzikler film içinde yer alıyor. Tek bir kadının bu uygulamaya direnişi ile başlayıp toplu bir kadın direnişi haline gelen hikaye izlenmeye değer. Ancak sonunda konunun bağlanışı biraz naif geldi bana. Keşke gelenekler ve dine dayandırılan bu tip uygulamalardan kurtulmak bu kadar kolay olsa. Ancak film boyunca radyo ve televizyon gibi araçların bu tip uygulamaların olduğu yerlerde aydınlanma için çok önemli olduğu mesajını veren yönetmen biraz da bu filmin de eğitici bir yanı olmasını da istemiş belli ki.

İtiraf (L’aveu): Sıkıyönetim filminden bir kaç gün sonra izlediğimiz İtiraf, Costa Gavras’ın yine gayet politik bir filmi (Aslında bu film Sıkıyönetim’den 2 sene önce çekilmiş). Ama o filmde hedefine Amerika’yı alan Gavras bu kez oklarını kominist partiye döndürmüş. Bu sefer de partinin batı ile en ufak bir ilişki şüphesi olan herhangi bir kişiye bile zorla bir itiraf imzalattırılıp vatana ihanetle suçlanabileceğini gayet çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Yine de Gavras partinin başında iktidar tutkusu taşıyan kişilerden kaynaklı yanlış uygulamaların buna yol açtığını söyleyip halka dayalı bir iktidardan yana olduğunu da belirtmeyi unutmuyor.

Satılık Aşk (O Céu de Suely): Festivalin yeni filmlerinden biri olan Satılık Aşk, çocuğuyla bir başına kalan genç bir kadının çıkış arayışlarını anlatıyor. Çıkış yolu olarak kadının bulduğu yol oldukça ilginç. Bir çekiliş düzenleyip büyük ikramiye olarak kendisi ile geçirilecek bir geceyi koyuyor. Satılık Aşk için kötü bir film demek mümkün değil. Özellikle başroldeki kadın oyuncu gayet başarılı. Ancak birbirinden iyi filmler izlediğimiz festivalde bir miktar zayıf kaldığını söylemeliyim. Dikkatimi çeken bir ufak not, oyuncuların gerçek isimleri ile filmde canlandırdıkları rollerin adları aynı.

Trompet (Gucha): Bu festivalde Gatlif’in filmini önceden izlediğim için, Kusturica’nın filmini de daha sonra izlemeyi planladığım için programıma almamıştım. Ama balkan müziğine doyacağımız başka bir film daha varmış: Trompet. Yönetmen Dusan Milic bu filminde tabir yerindeyse bir light Kustrica havası veriyor. Bu yüzden Kusturica’nın filmin yapımcılarından biri olduğunu görmek hiç de şaşırtıcı olmadı. Filmde Balkanlarda geçen modern ve orijinali gibi trajik olmayan bir Romeo-Juliet hikayesi anlatıyor aslında. Zaten filmdeki genç aşıkların adları da Romeo ve Julianna. Filmin sonunda aşıkların biraraya gelebilmesi için gereken şey trompet festivalinde Romeo’nun, Julianna’nın babasını yenmesi. Film boyunca bolca dinlediğimiz balkan müziği özellikle finalde tam bir ziyafete dönüşüyor. İyi bir film izlemek isteyenler dışında geçtiğimiz günlerde Goran Bregoviç konserine gelip de mest olup çıkanlara da şiddetle tavsiye edilir.

Kelebek ve Dalgıç Giysisi (Le Scaphandre et le Papillon): En baştan söylemeli ki festivalin yenileri arasında şu ana kadar izlediğim en iyi film. Bu yıl Cannes’da da en iyi yönetmen ödülünü alan Julian Schnabel filmin büyük bir kısmını kamerayı tüm vücudu felçli bir adamın tek sağlam yeri olan sol gözü yerine geçirmeyi seçerek zaten zor bir yükün altına girmiş. Üstelik böyle bir adamın sadece sol gözünü kullanarak bir kitap yazması zaten tamamen başlı başına çarpıcı ve gerçek bir hikaye iken. Bir de üstelik önce ölmekten başka bir şey düşünmeyen, sonra kitap yazma düşüncesi ile hayata bağlanan bu adamın hikayesinde seyirciyi sonuna kadar zorlayıp gözyaşlarına boğmak mümkün iken film hiç bir şekilde bu yola da sapmıyor. Hatta kimi zaman komik anları da var filmin. Ama her türlü erdemine karşın beni en çok çarpan yeri o sol gözün yerine geçen kamera oldu. Burada herhalde Schnabel kadar, uzun zamandan beri ilk kez Spielberg dışında bir yönetmenle çalışan görüntü yönetmeni Janusz Kaminski de takdiri hakediyor (ki kendisi 3-5 favori görüntü yönetmenimden biridir). Zaman zaman bulanıklaşan, renklerin birbirine karıştığı görüntüler, çarpık ve kimi zaman karşısındaki kişiyi kadraj dışında bırakan kamera açıları çok müthiş. Festivalde bir gösterimi daha olduğu gibi vizyonda gösterime de girecek bu film. Sanırım en az bir kez daha izleyeceğim. Gösterime girdiği zaman biraz daha detaylı bir şeyler de yazarız kısmetse.

Film+ Güz Film Festivali: Yas Ormanı, Sıkıyönetim, Bando, Chungking Ekspresi, Avcılar, Bir Kaçışın Güncesi

Festivalin geçtiğimiz iki gününde 5 film daha izledim. Bunlarla ilgili düşüncelerim kısa kısa şöyle:

Yas Ormanı (Mogari no Mori): Bazı filmler vardır ki o filmleri izleyebilmek ve zevk alabilmek için ruhsal ve zihinsel durumunuzun uygun olması gerekir. İlk izlediğinizde zevk almadığınız bir filmden sonradan çok keyif alabilirsiniz. Festivalde izlediğimde çok keyif alamadığım Yas Ormanı’nı başka zaman tekrar izlersem sevebileceğimi hissediyorum. Adından da anlaşılabileceği üzere Yas Ormanı, kaybedilen bir kişinin ardınan yıllar geçse bile hissedilen duyuları, bu duygular ile hesaplaşmayı belki de onu hiç unutamamayı anlatan bir film. Bunu anlatırken de görkemli bir ormanın ıssızlığından faydalanıyor çoğunlukla. Ama çoğunlukla ormanda ve iki kişi arasında geçen film şahane görüntüntülere sahip olmasına karşın bir süre sonra izlemek için epey çaba gerektiriyor. Ancak belli bir kalitesi de olduğu inkar edilemeyecek bu filmi festival koşuşturmacasından uzak ve sakin bir kafayla tekrar izlemek lazım.

Sıkıyönetim (État de siège): İşte Costa Gavras’tan su katılmamış bir politik sinema örneği. Zaten hemen her filminde politik bir kaygısı olan Gavras, bu kez de Latin Amerika’daki askeri müdahalerde, işkencelerde ve aslında hemen herşeyin arkasındaki ABD parmağını sorguluyor. Bunu da Uruguay’da gayet masum bir işte çalışan bir Amerikalının nelerin arkasında olabileceğini deşerek yapıyor. Elbette Gavras’ın derdinin sadece Latin Amerika olmadığı açık. Herhalde Amerikalı’dan ders alan grup içinde Yunanistan’ın da adının yer alması tesadüf değil (Türkiye gözüme çarpmadı ama belki de vardır, belli mi olur?).72 yapımı filmin anlatım ve senaryo olarak eski kalmış tarafları var ama konu olarak 35 senede pek bir şeyin değişmemiş olduğunu görmek acı. Zaten filmin sonunda da gayet güzel vurgulandığı üzere Amerikalı’nın biri gider diğeri gelir. Böyle devam eder gider…

Not: Filmin fragmanını bulamadım. Aşağıdaki video filmin içinden, polisin üniversite baskınını anlatan bir kısım.

Bando (Bikur Ha-Tizmoret/The Band’s Visit): Herhalde festivalin en keyifli, en eğlenceli filmi olacak Bando. Mısır’lı bir polis bandosunun İsrail’de konser vermek üzere gelmesi ama yanlış bir kasabaya giderek oranın halkı ile kurdukları ilişkileri şahane bir mizah duygusu ve duyarlı bir romantizm ile anlatan film mutlaka izlenmeli. Bir başyapıt ya da çok önemli bir film değil belki ama defalarca izlenmek istenecek bir film. Konusuna bakılınca ele aldığı milletler açısından konuya yaklaşıp olayı sadece bu iki milletin karşıtlığından doğan çatışmalara indirgeyebilecekken daha çok insani duygulara eğilmesi de takdir edilmesi gereken bir yaklaşım. Bu arada filmin Oscar’larda Yabancı Dilde En İyi Film kategorisine yarısından çoğunun İngilizce olduğu gerekçesiyle kabul edilmediğini ve  geçtiğimiz gün biten 3. Avrasya Film Festivali’nde de en iyi film ödülünü aldığını vurgulayalım.

Chungking Express: Genellikle festivallerde daha önceden izlediğim ya da daha sonra izleme fırsatım olacağını bildiğim filmleri tercih etmiyorum. Festivallerin başka şekilde izleme fırsatım olmayacak filmleri yakalama ortamı olmasını seviyorum. Ama mutlaka daha önce izlediğim ama çok sevdiğim ve sinema perdesinde tekrar izlemek istediğim filmler de çıkıyor. İşte Chungking Express bunlardan biri. İlk izlediğimde çarpıldığım ve diğer filmleri ile birlikte bir anda favori yönetmenlerim arasına giren Wong Kar-Wai’nin bu filmini mutlaka beyazperdede izlemeliydim. Aradan geçen yıllara bakınca ilk izleyişteki çarpıcılığını yaratmadı belki ama yine şahane bir film var karşımızda. Birbirinden habersiz 2 polis memurunun yine birbirleri ile neredeyse hiç kesişmeyen hikayelerini anlatıyor film. Her ne kadar ortada 2 polis memuru ve hafiften bir polisiye kurgu olsa da filmin asıl meselesi aşk. Film hakkında çok şey yazılıp çizilebilir ama gerek yok. Aşkın ve anıların son kullanma tarihlerini sorgulayan 223 numaralı polis ile, evini onu seven bir kadınla paylaştığından haberi olmayan 663 numaralı polisi izlemek için mutlaka gidin.

Avcılar (Oi Kynigoi/The Hunters): Tipik bir Angelopoulos filmi daha. Uzun çekimler, az konuşmalar, şahane görsellik. Yani yine onun tarzını bilip sevmek gerekiyor. Ama bu kez keyif almak için biraz da Yunan tarihi bilmek gerekiyor. Kendi adıma keyif aldım ama Yunan tarihinin 50’lerden itibaren yaklaşık 30 yılını konu alan film sırasında keşke oranın tarihini daha iyi bilsem de dedim. 164 dakikalık süresiyle yaman bir film. Angelopoulos’un filmlerini özellikle Eleni Karaindrou’nun müziklerini dinlemek için izleyenlere ufak bir not. 77 tarihli bu filmde ikili henüz beraber çalışmaya başlamamış. Filmde gene epeyce müzik var ama bunlar genelde zaten ortamda yer alan geleneksel müzikler (hatta arada Türkçe bir şarkıya rastlamak da mümkün).

Bir Kaçışın Güncesi (Crónica de Una Fuga): Sıkıyönetim filminden bir gün sonra bu filmi izlemek aynı coğrafyadaki hikayenin farklı bir tarafını görmek açısından güzel bir deneyim oldu. Arjantin’deki askeri darbe sırasında hiç bir suçu olmadığı halde bir takım güçler tarafından kaçırılıp yaklaşık 4 ay boyunca herhangi bir resmi kaydı olmadan hapsedilip sorgulanan (ben sorgulama diyorum, siz işkence diye okuyun) bir gencin ve arkadaşlarının geçirdiği bu süreyi ve kaçış hikayelerini anlatan film gerçekten çok çarpıcı. İşin ilginci neredeyse aynı zamanda çekilen ve 12 Eylül döneminde geçen Eve Dönüş ile kimi çok benzer sahneler içeriyor. Demek ki bu meseleler dünyanın pek çok yerinde benzer gelişmiş. Ama bir fark var ki çok önemli. Arjantin’de darbeciler mahkemeye çıkmış ve yargılanmışlar, bu film de işkence gören gençlerin mahkemedeki ifadeleri temel alınarak çekilmiş. Bizde ise…. İşkence mi yok canım olur mu öyle şey?

Antalya’da Ödüller Belli Oldu

44.  Antalya Altın Portakal ve 3. Avrasya Uluslararası Film Festivallerinin ödülleri bu gece yapılan törenle sahiplerini buldu. Yumurta ve Yaşamın Kıyısında filmleri bariz şekilde öne çıkarken Mutluluk filmi de başrol oyuncularının ikisine birden birer Altın Portakal kazandırdı. Ödüllerin tam listesi şu şekilde:

44. ANTALYA ALTIN PORTAKAL ULUSAL UZUN METRAJ FİLM YARIŞMASI:

  • En İyi Film: “Yumurta” (Yön. Semih Kaplanoğlu)
  • Dr. Avni Tolunay Yurtiçi Kargo Jüri Özel Ödülü: “Yaşamın Kıyısında” (Yön. Fatih Akın)
  • Digiturk Behlül Dal En İyi Genç Yetenek Ödülü: Saadet Işıl Aksoy (“Yumurta”)
  • En İyi Yönetmen: Fatih Akın (“Yaşamın Kıyısında”)
  • En İyi Senaryo: Semih Kaplanoğlu, Orçun Köksal (“Yumurta”)
  • En İyi Erkek Oyuncu: Murat Han (“Mutluluk”)
  • En İyi Kadın Oyuncu: Özgü Namal (“Mutluluk”)
  • En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Tuncel Kurtiz (“Yaşamın Kıyısında”)
  • En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Nursel Köse (“Yaşamın Kıyısında”)
  • En İyi Görüntü Yönetmeni: Özgür Eken (“Yumurta”)
  • En İyi Müzik: Zülfü Livaneli (“Mutluluk”)
  • En İyi Sanat Yönetmeni: Naz Erayda (“Yumurta”)
  • En İyi Kurgu: Andrew Bird (“Yaşamın Kıyısında”)
  • En İyi Ses Tasarımı: Orçun Korluca (“Mutluluk”)
  • En İyi Özel Efekt: Ödül Verilmedi
  • En İyi Kostüm Tasarımı: Naz Erayda (“Yumurta”)
  • En İyi Makyaj ve Saç Tasarımı: Songül İbrahim, Fatma Kardeş (“Mutluluk”)
  • En İyi Laboratuar: Şafak Stüdyo (“Sis ve Gece”)
  • ULUSAL KISA FİLM YARIŞMASI

  • En İyi Kısa Film: “Hoşgeldin Bebek” (Serhat Koca)
  • ULUSAL BELGESEL FİLM YARIŞMASI
    Jüri, bu yıl aday filmler arasında profesyonel belgesel ölçütlerine uygun bir eser bulunmadığı gerekçesiyle ödül vermeme kararı almıştır.

    3’ÜNCÜ ULUSLARARASI AVRASYA FİLM FESTİVALİ ÖDÜLLERİ

  • En İyi Film: “Bandonun Ziyareti” (“Bikur Hatizmoret”, Yön. Eran Kolirin)
  • En İyi Yönetmen: Abdellatif Kechiche (“Buğdayın Sırrı”/”La Graine et le Mulet”)
  • Avrasya Jüri Özel Ödülü: “Siz, Yaşayanlar” (“Du Levande”, Yön. Roy Andersson)
  • Eleştirmenler Ödülü: “Bombalar Altında” (“Sous les Bombs”, Philippe Aractingi)
  • NETPAC Jürisi Ödülü: “Bombalar Altında” (Philippe Aractingi) ve “Yumurta” (Semih Kaplanoğlu)
  • Uluslararası Avrasya Film Festivali Senaryo Geliştirme Fonu Ödülü: “Gözlerinde 50 Sebep” (Senarist: Cem Akaş, Yönetmen: Ozan Açıktan, Yapımcı: Ali Akdeniz)
  • Film+ Güz Film Festivali: Puslu Manzaralar, Ayçiçeklerinin Gecesi, Tuya’nın Evliliği

    Festivalin 3. gününde film dağarcığımıza 3 film daha kattık.

    Puslu Manzaralar (Topio stin omichli/Landscape in the Mist): Festivalin benim açımdan en büyük kazançlarından biri Theo Angelopoulos’un daha önce izlememiş olduğum filmlerini izlemek olacak anlaşılan. Ne de olsa diğer klasiklerin çoğunu görmüştüm. Puslu Manzaralar esasen tipik bir Angelopous filmi. Bir şeylerin arayışında yollara düşmüş iki karakterin öyküsü. Burada iki çocuk Almanya’da olduğunu sandıkları babalarını aramak için Yunanistan’dan Almanya’ya gitme çabasındalar. Zaten herhangi birine filmin konusu olarak anlatılabilecek tek şey de bu. Ama Angelopoulos bu arayışı çok daha genel anlamda bir arayışa dönüştürüyor ve her zamanki muhteşem görüntü ve müzik çalışması ile süslüyor ki adeta hipnotize olmuş bir şekilde gözlerinizi perdeden alamıyorsunuz. Filmin dikkat çeken yanlarından bir diğeri de biz çocukların yolculuğunu izlerken arka planda bazı olaylara da sadece çocukların dahil olduğu kadarıyla dahil olmamız. Mesela bir düğün sahnesi var ki muhtemelen o düğünün arka planında çok da sağlam bir hikaye var ama biz görmüyoruz.

    Puslu Manzaralar’ı ben çok sevdim ama daha önce bir Angelopoulos filmi izlemiş ve sevmemiş olanlara da tavsiye edemem. Adamın tarzı belli çünkü ve diğer filmlerini sevmediyseniz bunu sevmeniz de çok mümkün değil. Ama ilk kez bir Angelopoulos filmi izleyecek olanlar için bu festivaldeki en kısa süreli filmi olarak (ki o da 127 dakika) bir ilk deney olarak da tavsiye edilir. 167 dakikalık Avcılar daha büyük bir risk olabilir çünkü.

    Ayçiçeklerinin Gecesi (La Noche de los Girasoles): İspanya’dan gelen 2006 tarihli bu film, polisiye bir olayı farklı bir anlatım biçimi ile önümüze getiriyor. Ortada genç kadınlara tecavüz edip onları öldüren bir adam, onun elinden son anda kurtulan bir kadın, onun kocası ve iş arkadaşı, biri genç biri yaşlı iki polis ve terkedilmiş bir kasabada yaşayan iki adam var. Hikaye altı bölüme ayrılmış ve bu bölümlerden her biri bu karakterlerin biri ya da bir kaçını merkeze alarak anlatılmış. Filmin konusuna dair bundan fazla bir şey söylemek bir sonraki gösteriminde izlemek isteyenler için seyir zevkini kaçırabilir. Belki festival sonrası bir iki şey daha söyleriz. Şimdilik 2 saatlik süresi hızla akıp geçen bu filmi türü sevenlere tavsiye etmekle yetineyim. Hem böyle devam ederse 72 doğumlu İspanyol yönetmen Jorge Sánchez-Cabezudo’nun Hollywood’a gitmesi yakındır. O zaman biz de ilk filmini izlemiştim ben onun deme şansını yakalarız.

    Tuya’nın Evliliği (Tuya de Hun Shi): Berlin’de Altın Ayı kazanan Tuya’nın Evliliği belli ki kazandığı ödülü hak etmiş. Uzakdoğu’dan gelen son yıllardaki filmlerde eğer günümüzü anlatıyor ise genellikle hep büyük şehirlerde geçen hikayeler görüyoruz. En azından buralara kadar gelebilenler öyle. Ancak Tuya’nın Evlikiği’nde Moğolistan’ın içlerinde hayvancılıkla geçimlerini sağlayan, yaşadıkları yer bir köy bile sayılamayak bir ailenin yaşamına tanık oluyor, bu kendine özgü coğrafyada kadın-erkek ilişkilerinin ne kadar bizden farklı ama bazen de ne kadar da tanıdık olduğuna tanık oluyoruz. Film boyunca başta Tuya olmak üzere güçlü ve fedakar ama bunu yaparken de kendini hiçe sayan kadınlara tanıklık ediyoruz. Hem yerel hem de bir o kadar da evrensel bir konu. Yönetmen Quanan Wang hikayesini anlatırken gayet sade bir sinema dili tutturmuş ama böyle bir hikayeye de yakışan buymuş. Muhtemelen vizyona da girecek bir film. Festivalde kaçıranlar vizyonda kaçırmasın derim.

    Film+ Güz Film Festivali: Ölenin Arkasından Konuşulmaz, Keman, Yeni Dünya

    Fırsat bulduğumda 4. Film+ Güz Film Festivali’nde izlediğim filmlerle ilgili kısa yorumlarımı yazmaya çalışacağımı söylemişim. İlk iki günde izlediğim üç filmle başlayalım.

    Ölenin Arkasından Konuşulmaz (La Caja): İspanyol sinemasından gelen başarılı sayılabilecek bir kara komedi. Ölen bir adamın arkasından onunla hesaplaşmaya gireşen bir grup kadının öyküsünü anlatan film hem İspanya’dan gelişi hem de bir kadın filmi oluşu ile hafiften Almadovar filmlerini andırıyor. Özellikle başlarından pek çok olay geçmiş olan kadınları canlandıran tüm oyuncu ekibi gayet başarılı. Yine de festival yoğunluğu içinde kaçırılırsa çok fazla bir şey kaybedilmez kanımca. Bu arada filmi izlerken olan bir olayla ilgili ufak bir not. Bir talihsizlik sonucu, bitmesine dakikalar hatta saniyeler kala film koptu. Seyircilerin bir kısmı nasıl olsa film bitti, hikaye noktalandı diyerek gittiler ama film tekrar başlayınca gördük ki en sonda bir sürpriz varmış. Filmden erken çıkanlar bunu kaçırmış oldu.

    Keman (El Violin): Bir Meksika filmi olan Keman için festival filmlerini önceden izleyenler tarafından festivalin en iyilerinden gibi şeyler söylendiğini duymuştum. Henüz pek çok filmi izlemedik ama bu yargının doğru olduğu şimdiden söylenebilir. 70’lerde Meksika’da yaşanan bir çiftçi ayaklanması ve bunun karşısındaki orduyu anlatan film aslında zamandan ve mekandan bağımsız dünyanın pek çok yerine (ve bu topraklara da) uyarlanabilecek bir öykü anlatıyor. Ancak film sadece öyküsünün gücü ve çarpıcılığı ile yetinmiyor şahane de bir sinema dili kuruyor. Siyah/beyaz muhteşem görüntüleri, diyaloğa çok fazla başvurması, silaha karşı bir kemanın vurgulanışı ve 81 yaşında ilk filminde üstelik başrol oynayan Angel Tavira ile çok iyi ve etkileyici bir film var karşımızda. Bir ihtimal gösterime de girecek sanırım.

    Yeni Dünya (Nuovomondo): 1900’lerin başında İtalya’dan Amerika’ya göç etme çabasındaki bir grup insanı anlatan Yeni Dünya, İtalya’da geçtiğimiz yılın öne çıkan filmlerinden biri olmuş. Film hikayesinin neredeyse tümünü bu yolculuk üzerine kurmuş. Beni özellikle üzerinde çokça düşünüldüğü belli olan görüntüleri ile etkiledi. Tablo gibi görünen pek çok unutulmaz plan var filmde. Özellikle geminin İtalya’dan ayrılışı gibi kalabalık sahnelerde de çok etkileyici anlar yakalanmış. Fırsat varsa izlemek gerekli.

    Festival Mevsimi Başladı-4: Film+ 4. Güz Film Festivali

    film +Sonunda Ankara’da da festival mevsimi açıldı. Ankara’nın taze festivallerinden Film+ Güz Film Festivali 4 yaşına bastı ve dün gece (25 Ekim 2007) açılış filmi Ölenin Arkasından Konuşulmaz (La Caja) ile başladı. 8 Kasım’a kadar sürecek olan festivaledeki tüm gösterimler Ankapol Sineması’nda yapılacak. Festival programı incelendiğinde gerçekten başarılı bir seçki yapılmış olduğu görülüyor. Burada filmleri sıralamakla ve daha önce izlediğim ve önerdiğim filmleri belirtmekle yetineyim ve filmler ve gösterim programı hakkında daha detaylı bilginin http://www.guzfest.org/ adresinden alınabileceğini belirteyim.

    sinema aşkım… / cinéma mon amour…
    Besle Kargayı / Cria Cuervos (Raise Ravens) / Carlos Saura
    Chunking Ekspresi / Chungking Express / Wong Kar-Wai
    Çılgın Yabancı / Gadjo Dilo (The Crazy Stranger) / Tony Gatlif
    Konuşma / The Conversation / Francis Ford Coppola
    Solaris / Solyaris / Andrei Tarkovsky
    Trendeki Yabancı / Strangers On A Train / Alfred Hitchcock
    Uçmak İstiyorum / Volere Volare (I Want To Fly) / Maurizio Nichetti

    Özel Gösterim / Special Screening
    Grev / Strike (Stachka) / Sergei Eisenstein

    Elveda Ustam / Farewell Master
    Afrika Büyüsü / Protection / Osman Sembene
    Saraband/ Saraband / Ingmar Bergman
    Yolcu / The Passenger / Michelangelo Antonioni

    Politik Sinema: Costa Gavras’tan iki Başyapıt / Political Cinema: Two Masterpieces from Costa Gavras
    İtiraf / L’aveu (The Confession) / Costa Gavras
    Sıkıyönetim / Etat De Siege (State Of Siege) / Costa Gavras

    Gerçekten Düşe…Theo Angelopoulos
    From Reality to Imaginary… Theo Angelopoulos
    Avcılar / The Hunters
    Kitera’ya Yolculuk / Voyage to Cythera
    Arıcı / The Beekeeper
    Puslu Manzaralar / Landscape in The Mist

    Latin Amerikan Rüzgârı / Latin American Wind
    Bir Kaçışın Güncesi / Cronica De Una Fuga (Buenos Aires 1977) / Adrián Caetano
    Keman / El Violin (The Violin) / Francisco Vargas
    Satılık Aşk-Gökyüzündeki Kadın / O Céu de Suely (Suely In The Sky) / Karim Ainouz
    Yatakta / En La Cama (In Bed) / Matías Bize

    Sinemanın Genç Yetenekleri / Young Talents of Cinema
    Ayçiçeklerinin Gecesi / La Noche De Los Girasoles (The Night Of The Sunflowers) / Jorge Sánchez-Cabezudo
    Bando / Bikur Ha-Tizmoret (The Band’s Visit) / Eran Kolirin
    Gucha! -Trompet! / Gucha! / Dusan Milic
    Ölenin Arkasından Konuşulmaz / La Caja (The Wooden Box) / Juan Carlos Falcón
    Paris’te İki Gün / Two Days In Paris / Julie Delpy
    Sonraki Sayfa / La Tourneuse De Pages (The Page Turner) / Denis Dercourt
    Tahsilat / Retrieval / Slawomir Fabicki

    sinema şimdi! / cinema now!
    film+’nın yenileri… / film+ new movies…

    Bana Söz Ver / Zavet (Promise Me This) / Emir Kusturica
    Kelebek Ve Dalgıç Giysisi / Le Scaphandre Et Le Papillon (The Diving Bell And The Butterfly) / Julian Schnabel
    Nefes / Soom (Breath) / Kim Ki-duk
    Tuya’nın Evliliği / Tuya De Hun Shi (Tuya’s Marriage) / Quanan Wang
    Yas Ormanı / Mogari No Mori (The Mourning Forest) / Naomi Kawase
    Yeni Dünya / Nuovomondo (Golden Door) / Emanuele Crialese

    Filmler hakkındaki ön yorumlara gelince; öncelikle Sinema Aşkım, Özel Gösterim ve Elveda Ustam bölümlerindeki filmleri hele ki daha önce bu filmleri görmemiş sinemaseverler varsa mutlaka tavsiye ediyorum. Hemen hepsi birer klasik konumunda filmler. Bu filmleri daha önceden farklı şekillerde izleyenler de sanırım en azından bir kısmını sinema perdesinde görmek de isteyeceklerdir. Theo Angelopolus filmleri de artık tarzını bildiğimiz bir yönetmenin filmleri olarak meraklısı için diyebileceğimiz filmlerden. Uzun plan kullanımı ve uzun süreli filmleri ile herkese tavsiye etmek mümkün değil ancak kendi adıma en az üç filmini görmek istiyorum.

    Daha yeni filmlerin yer aldığı diğer bölümlerdeki filmleri çok fazla bilmemekle beraber Keman, Ayçiçeklerinin Gecesi, Trompet ve Kelebek ve Dalgıç Giysisi gibi filmler ile ilgili gayet olumlu duyumlar geldi kulağıma. Tabii bir de Kim Ki-duk, Emir Kustrica gibi star yönetmenlerin yeni filmleri var ki muhtemelen bunlar gösterime girecek (hatta Kim Ki-duk’un filmi bu hafta İstanbul’da gösterime girdi bile). Ama gösterimden önce izlemek isteyenler yine de kaçırmamalı.

     Elimden geldiğince ve zamanım oldukça bu festivalde izlediğim filmlerle ilgili yorumlarımı kısa kısa buraya da yazmaya çalışacağım (zaten film izlemekten uzun uzun yorum yazma fırsatı da olamayacak gibi gözüküyor).


    Kategoriler

    Arşiv

    Twitter’da ben…

    Blog Stats

    • 320.616 hits
    Nisan 2026
    P S Ç P C C P
     12345
    6789101112
    13141516171819
    20212223242526
    27282930  
    Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.