Archive Page 65

BAFTA’nın Galibi de Slumdog Millionaire oldu

İngilizlerin Oscar’ları olarak da bilinen BAFTA’ların sahipleri de belli oldu. Doğrusu sonuçlar şimdiye kadar verilen ödüllerle parallellikle gösteriyor. Slumdog Millionaire 11 dalda aday olduğu ödüllerin 7’sini alarak geceye damgasını vurdu. Yine 11 dalda aday olan The Curious Case Of Benjamin Button ise sadece 3 ödül alabildi. Muhtemelen 2 hafta sonra verilecek Oscar Ödüllerinde de yaklaşık olarak benzer bir tablo çıkacak karşımıza.

BAFTA’ların tam listesi şu şekilde:

En İyi Film: Slumdog Millionaire
En İyi İngiliz Filmi: Man On Wire
Carl Foreman Ödülü (En İyi İlk Film): Steve Mcqueen (Yönetmen/Yazar) – Hunger
En İyi Yönetmen: Slumdog Millionaire (Danny Boyle)
En İyi Özgün Senaryo: In Bruges (Martin Mcdonagh)
En İyi Uyarlama Senaryo: Slumdog Millionaire (Simon Beaufoy)
Yabancı Dilde En İyi Film: Il y a Longtemps Que je T’aime / I’ve Loved You So Long
En İyi Animasyon: Wall•E
En İyi Erkek Oyuncu: Mickey Rourke (The Wrestler)
En İyi Kadın Oyuncu: Kate Winslet (The Reader)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Heath Ledger (The Dark Knight)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Penélope Cruz (Vicky Cristina Barcelona)
En İyi Müzik: Slumdog Millionaire (A. R. Rahman)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Slumdog Millionaire (Anthony Dod Mantle)
En İyi Kurgu: Slumdog Millionaire (Chris Dickens)
En İyi Sanat Yönetmeni: The Curious Case Of Benjamin Button (Donald Graham Burt, Victor J. Zolfo)
En İyi Kostüm: The Duchess (Michael O’connor)
En İyi Ses: Slumdog Millionare (Glenn Freemantle, Resul Pookutty, Richard Pryke, Tom Sayers, Ian Tapp)
En İyi Görsel Efekt: The Curious Case Of Benjamin Button (Eric Barba, Craig Barron, – Nathan Mcguinness, Edson Williams)
En İyi Makyaj ve Saç: The Curious Case Of Benjamin Button (Jean Black, Colleen Callaghan)
En İyi Kısa Animasyon: Wallace And Gromit: A Matter Of Loaf And Death (Steve Pegram, Nick Park, Bob Baker)
En İyi Kısa Film: September (Stewart Le Maréchal, Esther May Campbell)
En İyi Çıkış Yapan Oyuncu: Noel Clarke

Amerikan Yazarlar Sendikası da Slumdog Millionaire ve Milk dedi

Oscar’ların açıklanmasına iki hafta kala 2008’in en iyilerine ödüller verilmeye devam ediyor. Geçtiğimiz haftasonu Amerikan Yazarlar Sendikası (Writers Guild of America) ödüllerini verdi. Diğer ödül törenlerinde de adlarına sık sık rastladığımız isimler ödülleri aldı ve Slumdog Millionaire uzun ödül listesine bir yenisini daha ekledi:

En İyi Özgün Senaryo: Milk (Dustin Lance Black)
En İyi Uyarlama Senaryo: Slumdog Millionaire (Simon Beaufoy)
En İyi Belgesel Senaryosu: Waltz with Bashir (Ari Folman)
En İyi Drama Dizisi Senaryosu: Mad Men
En İyi Komedi Dizisi Senaryosu: 30 Rock
En İyi Yeni Dizi Senaryosu: Breaking Bad

Bu ödülün adaylarını açıklarken belirttiğimiz gibi bu kategoriler dışında pek çok dalda daha ödül veriliyor ancak çoğu bizim çok ilgimiz olmayan kategoriler. Yine de bilgisayar oyunu tutkunları için bu daldaki ödülün Star Wars: The Force Unleashed’e gittiğini de ekleyelim. Ödüllerin tam listesine http://www.wga.org/content/default.aspx?id=3484 adresinden ulaşılabilir.

Vizyon Takibi: Prenses Lissi ve Karadamı Yeti, Sahtekar

Prenses Lissi ve Karadamı Yeti (Lissi Und Der Wilde Kaiser / Lissi and the Wild Emperor):

Çocuk filmlerinin ve animasyonların iyi seyirci çekmesi üzerine son bir kaç yıldır dağıtımcı firmalarımız türün önemli örneklerinin yanında Avrupa sinemasının kıyıda köşede kalmış, çok önemli olmadığı gibi bazıları sadece televizyon piyasası için yapılmış filmleri bile gösterime sokmaya başladılar. Bu filmlerin bazıları koşulsuz animasyon severler için bile seyri zor bir deneyim olabiliyor. Doğrusu Prenses Lissi ve Karadamı Yeti de böyle bir film izlenimi veriyordu gitmeden önce. Halbuki hiç de öyle değilmiş. Belki animasyon kalitesi Amerika’dan gelen örnekler kadar iyi değil ama kesinlikle başarılı bir mizah anlayışı var. Adeta absürd bir mizah diyebiliriz. Prenses Lissi ve İmparator Franz’ın aşkları o kadar klişe ve vıcık vıcık bir aşk ki sırf bu yüzden komik. Prensesi kaçıran karadamının tavırları da gayet eğlenceli. Bunların yanında film boyunca bir filmde olunduğunun farkında bir şekilde değişik yerlerde “buraya reklam verebilirsiniz” yazısının karşımıza gelmesi gibi unsurlar da filmin verdiği keyfi arttırıyor.

Ayrıca film küçük yaştaki çocuklara yönelik olsa da belki de bir Avrupa yapımı olmasının da etkisi ile zaman zaman gayet muzır espriler de barındırabiliyor. Lissi de gayet seksi bir animasyon karakteri doğrusu. Hele “aşk gecesi”nde giydiği giysiyi, oradaki çift anlamlı konuşmaları görmek lazım. Bunun yanında Türkçe seslendirmenin de gayet başarılı olduğunu eklemeli. Orijinal dilinde izlemediğimiz için bu konuda kesin bir şey demek mümkün değil ama filmin bazı kısımları adeta yeniden yazılmış gibiydi.

Tüm bunlar bir kenara sinemada konuşulmasından, etraftan duyulmadığının sanılıp fısıldaşılmasından fazlasıyla rahatsız olan biri olarak filmin başındaki sessizlik uyarısı benim için belki de filmin en değerli yanıydı. Hatta keşke bu uyarı sadece bu filme özel olmasa da başka filmlerin başına da konulabilse:

“Değerli seyirciler,
Gösterimizde konuşmak kesinlikle yasaktır. Çeşitli durumlarda fısıldaşmalar olabilir. Bu durumlar, mide kanaması, loto kazanmak, önünüzde oturan seyirci yüzünden perdeyi görememek gibi durumlardır.”

Santekar (Changeling):

Clint Eastwood’un her filmini seyrettiğimde ayrı bir hayran oluyorum kendisine. İyi, Kötü, Çirkin ya da Dirty Harry zamanlarında kim derdi ki ilerde yönetmen olarak klasik Hollywood sinemasının en büyük ustalarından biri olacak diye. Üstelik müzik merakını da giderek ilerletti, filmlerinin müziklerini yapmaya da başladı bir süredir. Şu anda geldiği yönetmenlik düzeyinin çok daha altında olsaydı bile bu gelişmesi takdir edilecek bir şey olurdu. Şimdi ise önünde eğilmekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

Sahtekar (Changeling), Eastwood’un zaman zaman çektiği duygusallık dozunun son derece yüksek olduğu filmlerden biri olmuş. Bir filmi izlemeden önce hakkında mümkün olduğu kadar az bilgi edinmeye çalışan biri olarak bu filmin konusu hakkında da bir çocuğun kaybolması, kaybolduktan bir süre sonra bulunarak annesine teslim edilmesi ama annenin çocuğun kendi oğlu olmadığını söylemesi dışında çok bir şey bilmiyordum. Bu yeteri kadar duygusal bir hikaye zaten ama aslında filmin asıl can yakan, insanı alt üst eden hikayesi o kaybolan çocuğun ve diğer bir grup çocuğun başında geçenlermiş.

Sahtekar, bu hikayenin yanında dönemin polis teşkilatının durumu üzerine de etkili tespitlerde bulunuyor. Haklı ya da haksız, kendilerine karşı çıkan adamları kurşuna dizen, kadınları ise akıl hastanesine attıran bir polis gücü bu. Kendi beceriksizliklerini örtmek için kaybolan çocuğun yerine başka bir çocuğu geçirenler de kendileri. Üstelik o kadar tuhaf bir durum ki bir annenin bir kaç ay içinde kendi çocuğunu tanıyamayabileceğini iddia ediyorlar. Hem de aksi yönde bir sürü fiziksel kanıt varken. Mesela kaybolan çocuğun boyunun bulunan çocuktan uzun olduğu ortaya çıktığında stres yüzünden çocuğun boyunun kısaldığı gibi bir açıklama getirilebiliyor.

Bir dönem filmi olarak da kostümlerden mekan tasarımına birinci sınıf bir film var karşımızda. Oyunculuklar açısından da başarılı bir film. Zaten Oscar adayı da olan Angelina Jolie gerçekten başarılı. Abartılı olduğu kimi sahneler olduğu söylenebilir ama onlar da çok fazla rahatsız etmiyor. Ayrıca güzelliğinin ön plana çıkmasına da izin verilmemiş. Bir tek afişin de baskın unsuru olan o dudaklar bir de kıpkırmızı boyanınca hele ki filmin pastel tonları içinde fazla duruyordu. Ancak filmde asıl dikkat çeken oyuncu, daha önceden tanımadığım bir isim olan Jeffrey Donovan oldu. İlk göründüğü sahnelerde güven verici bir polis izlenimi çizen Donovan, film ilerledikçe insanların duygularına önem vermeyen bir adam haline dönüşüyor ki bu durumu çok iyi yansıtmış. Şimdiye kadar kariyeri çoğunlukla dizi oyunculuğu ile geçmiş bu ismi sinemada da görebiliriz bundan sonra.

41. SİYAD Türk Sineması Ödülleri’nin Adayları Belli Oldu

Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) yıllardır geleneksel hale gelen ödüllerinin adayları belli oldu. 2008’de gösterime giren tüm Türk filmlerinin değerlendirilerek belirlenen adaylıklara 9’ar adaylıkla Sonbahar ve Üç Maymun damgasını vurdu. Çok büyük bir ihtimalle ödüller de çoğunlukla bu iki film arasında paylaşılacak. Nispeten belli bir izleyici kitlesine ulaşan bu iki filmin arkasından çok az seyirci toplayan iki film geliyor. 7 adaylıkla Rıza ve 6 adaylıkla Ara. SİYAD ödülleri 22 Şubat 2009 Pazar gecesi sahiplerini bulacak.

İlginçtir, öne çıkan filmler ve adaylıkların önemli bir kısmı geçtiğimiz yıl bir anlamda SİYAD ödüllerine alternatif olarak ortaya çıkan ve Türkiye’nin Oscar’ları olma iddiasında olan Yeşilçam Ödülleri ile paralellikler taşıyor. En önemli fark olarak Issız Adam ve Devrim Arabaları filmlerinin Yeşilçam Ödülleri’nde daha çok adaylık almışken SİYAD’ın ödüllerinde fazla adlarının geçmeyişi görülebilir. Muhtemelen kazanan isimler arasında da farklar olacaktır.

Adaylar şu şekilde:

En İyi Film:
Ara
Rıza
Sonbahar
Tatil Kitabı
Üç Maymun

En İyi Yönetmen:
Özcan Alper (Sonbahar)
Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
Kazım Öz (Fırtına)
Tayfun Pirselimoğlu (Rıza)
Ümit Ünal (Ara)

En İyi Kadın Oyuncu Performansı:
Demet Akbağ (O… Çocukları)
Hatice Aslan (Üç Maymun)
Ayça Damgacı (Gitmek)
Selen Uçer (Ara)
Nurgül Yeşilçay (Vicdan)

En İyi Erkek Oyuncu Performansı:
Erdem Akakçe (Ara)
Rıza Akın (Rıza)
Yavuz Bingöl (Üç Maymun)
Onur Saylak (Sonbahar)
Cem Yılmaz (A.R.O.G: Bir Yontmataş Filmi)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı:
Nurcan Eren (Rıza)
Vahide Gördüm (Devrim Arabaları)
Megi Kobaladze (Sonbahar)
Yıldız Kültür (Issız Adam)
Tülin Özen (Vicdan)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı:
Taner Birsel (Tatil Kitabı)
Serkan Keskin (Sonbahar)
Volga Sorgu (Gitmek)
Ahmet Rıfat Şungar (Üç Maymun)
Onur Ünsal (Devrim Arabaları)

En İyi Senaryo:
Özcan Alper (Sonbahar)
Ebru Ceylan, Ercan Kesal, Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
Tayfun Pirselimoğlu (Rıza)
İnan Temelkuran (Made In Europe)
Ümit Ünal (Ara)

En İyi Görüntü Yönetimi:
Arnau Valls Colomer (Tatil Kitabı)
Feza Çaldıran (Sonbahar)
Colin Mounıer (Rıza)
Gökhan Tiryaki (Üç Maymun)
Soykut Turan (A.R.O.G: Bir Yontmataş Filmi)

En İyi Müzik:
Goran Bregovıc (Mustafa)
Mazlum Çimen (Son Cellat)
Demir Demirkan (Devrim Arabaları)
Ayşenur Kolivar, Yuri Yedcanko, Sumru Ağıryürüyen, Onok Bozkurt (Sonbahar)
Evanthia Reboutsıka (Ulak)

En İyi Kurgu:
Erhan Acar Jr. (A.R.O.G: Bir Yontmataş Filmi)
Thomas Balkenhol (Sonbahar)
Ayhan Ergürsel, Bora Gökşingöl, Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
Çiçek Kahraman (Ara)
İnan Temelkuran (Made In Europe)

En İyi Sanat Yönetimi:
Ebru Ceylan (Üç Maymun)
Veli Kahraman (Devrim Arabaları)
Mustafa Ziya Ülkenciler (Ulak)
Hakan Yarkın (A.R.O.G: Bir Yontmataş Filmi)
Natali Yeres (Rıza)

En İyi Belgesel:
Bu Ne Güzel Demokrasi! (Yönetmenler: Belmin Söylemez, Berke Baş, Haşmet Topaloğlu, Somnur Vardar)
Devrimci Gençlik Köprüsü (Yönetmen: Bahriye Kabadayı)
Son Kumsal (Yönetmen: Rüya Arzu Köksal)
3 Saat (Yönetmen: Can Candan)
Volga Volga (Yönetmen: Ayşegül Taşkent)

En İyi Kısa Film:
Ayak Altında (Yönetmen: M. Cem Öztüfekçi)
Gemeinschaft (Yönetmen: Özlem Akın)
Pembe İnek (Yönetmen: Onur Gürsoy)
Süt Ve Çikolata (Yönetmen: Senem Tüzen)
Unus Mundus (Yönetmen: Senem Tüzen)

Daha önce Yeşilçam Ödülleri için yaptığım gibi SİYAD ödülleri için de eğer benim oy verme şansım olsa idi kimlere oy verirdim belirtmek istedim:

En İyi Film: Üç Maymun
En İyi Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
En İyi Kadın Oyuncu Performansı: Hatice Aslan (Üç Maymun)
En İyi Erkek Oyuncu Performansı: Rıza Akın (Rıza)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: Tülin Özen (Vicdan)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: Volga Sorgu (Gitmek)
En İyi Senaryo: Özcan Alper (Sonbahar)
En İyi Görüntü Yönetimi: Gökhan Tiryaki (Üç Maymun)
En İyi Müzik: Ayşenur Kolivar, Yuri Yedcanko, Sumru Ağıryürüyen, Onok Bozkurt (Sonbahar)
En İyi Kurgu: Thomas Balkenhol (Sonbahar)
En İyi Sanat Yönetimi: Natali Yeres (Rıza)
En İyi Belgesel: Devrimci Gençlik Köprüsü (Yönetmen: Bahriye Kabadayı)
(adaylar arasında izlediğim tek film ama çok sevdiğim bir film olduğu için gönül rahatlığıyla oy verebilirdim)
En İyi Kısa Film: Adaylarım hiçbirini izlemediğim için yorum yapamıyorum.

Vizyon Takibi: Operasyon Valkyrie, Kirpi, Zafer ve Gurur, Frost/Nixon

Operasyon Valkyrie (Valkyrie):

Valkyrie, daha çekim aşamasında Tom Cruise’nin son yıllardaki olumsuz imajı, çekim sürecinde yaşanan zorluklar, gösterim tarihinin değiştirilmesi gibi konularla sık sık gündeme gelmişti. Ama filmi izlerken tüm bunları bir kenara bırakmak lazım elbette. İzledikten sonra gayet başarılı bir film olduğu görülüyor. Muhteşem ya da başyapıt gibi sıfatlar kullanılamaz ama iyi bir seyirlik. Konu olarak 2. Dünya Savaşı’nın hararetli günlerinde bir grup Alman subayının Hitler’e karşı düzenlediği suikast ve darbe girişimini anlatan film, gerçek olayları temel alarak yola çıkmış. Bir defa sonucunda başarılı olmayacağını bildiğimiz bir olayın anlatılmasının zor iş olduğunu kabul etmek lazım. Seyirci açısından başarılı olacaklar mı olmayacaklar mı diye bir soru işareti yok çünkü. Ama yönetmen Bryan Singer gerek planlama aşamasında gerekse suikast girişiminin gerçekleştiği gün yaşananları anlatırken nefes nefese bir anlatım tutturmuş. Dikkatiniz bir an bile dağılmadan takip ediyorsunuz gelişmeleri.

Aslında filme tam anlamıyla bir 2. Dünya Savaşı filmi demek de doğru değil. Gerçek olaylara dayanıyor ama rahatlıkla hayali bir ülkenin başkanına karşı düzenlenen bir darbe girişimini anlatan bir film de olabilirdi. Zaten Hitler’in kötü adam olup ona karşı olanların iyi adam olması aslında bizim önceden bildiklerimize dayanıyor. Yoksa filmde somut olarak Hitler’in ve Nazilerin yaptığı soykırım ya da benzeri hareketleri görmüyoruz. Filmde önemli olan o gerilim hissi aslında.

Özellikle yan oyuncu kadrosu çok sağlam. Onlara diyecek bir söz yok. Ama yine de afişlerde ve filmin sonundaki kast listesinde adı ikinci sırada geçen Kenneth Branagh’ı keşke daha çok görseydik. Aslında çok da fazla bir rolü yokmuş. Tom Cruise ise aman aman bir oyunculuk sergilemese de filmin merkezindeki kişi olarak üzerine düşeni yapıyor yine de.

Bryan Singer’ın filmdeki seçimlerinin gayet başarılı olduğu söylenebilir. Bir tek müziğe biraz fazla yüklenilmiş bazı sahnelerde. Bir de filmin geniş ekran formatında daha doğrusu 2.35 : 1 formatında çekilmemiş olması ilk anlarda yadırgatıcı idi. 1.85 : 1 formatı bu film için yetersiz ve küçük bir format gibi gözüküyordu. Ama bu da bir seçim tabii ki. Sonuçta Bryan Singer, Superman Returns fiyaskosundan sonra kendine gelmiş demek mümkün. Belki de Superman ona uygun bir hikaye değildi. İlk dönem bağımsız filmleri dahil olmak üzere Superman Returns dışında sevmediğim filmi yok çünkü kendi adıma. Sonraki Superman filmini de onun çekeceği açıklandı. Belki bu sefer farklı olur diyerek bekleyelim yine de.

Kirpi:

Erdal Murat Aktaş’ın yeni filmi Kirpi, Sulhi Dölek’in bir kitabına dayanıyor ve en büyük kozu olarak da başroldeki iki oyuncusu Mazhar Alanson ve Güven Kıraç’a yükleniyor. Aktaş’ın, ilk filmi Mumya Firarda’dan daha iyi bir filmle karşımıza çıktığını söylemek yanlış olmaz ama doğrusunu söylemek gerekirse o filmden daha iyi bir film yapmak çok da zor bir iş değil. Kirpi filminde kendisine herhangi bir haksızlık yapıldığında altta kalmayan, karşılığını en sert eşek şakasıyla veren iki karakterin çekişmesi ile başlayıp yanlış anlaşmalar sonucu gizli polis, uyuşturucu mafyası, dolandırıcılık çetesi ve hatta uluslararası bir örgütün bile işin içine girerek olayların büyümesi anlatılıyor. Doğrusu söz konusu yanlış anlamalar ve tesadüfler fazlasıyla abartılı ve bir noktadan sonra inandırıcılığını yitiriyor. Ancak yine de özellikle Mazhar Alanson’un hatırına çok da fazla bir şey beklenmeden gidilebilecek bir film.

Zafer ve Gurur (Pride and Glory):

Colin Farrell ve Edward Norton’un başrollerini paylaştığı bir polisiye Zafer ve Gurur. Aslında benzerlerini çok sık gördüğümüz bir film. Aynı aile içinde bir onurlu ve mert polis vardır, bir de pisliklere bulaşmış bir polis. Bunların yolu bir şekilde kesişir ve mücadeleye başlarlar. Bu süreçte onurlu ve mert polis gitgide yalnız kalmaya başlar ama herşeye rağmen mücadelesine devam eder. Bu öykü yapısı içinde iyi filmler de izledik bu güne kadar, kötü filmler de. Zafer ve Gurur türünün iyi sayılabilecek örneklerinden biri. Türe bir yenilik getiremese de sokakların havasını iyi yansıtması, polisin içindeki pisliğin epeyce yayıldığını göstermesi ve bu pisliğe karışmasa bile, bilip ve bilmezden gelenlerin de temiz sayılamayacağını vurgulaması ve klişe sayılmayacak finali ile ilgiyi hakediyor. Polisiye sevenlerin pişman olmayacakları bir film.

Bu arada kuşağının en iyi oyuncularından sayılan Edward Norton elbette burada da iyi ama artık kendisini daha iyi projelerde görmek istediğimizi de eklemeden geçmeyelim. Uzunca bir süredir kalitesini gerçek anlamda gösterebileceği bir rolde görmedik çünkü kendisini.

Frost/Nixon:

Sonunda Oscar adayı filmler de sinemalarımızda gösterime girmeye başladı. En iyi film ve yönetmen dalının 5 adayından sinemalarımızda ilk gösterime giren, eski ABD Başkanı Richard Nixon ile televizyoncu David Frost’un meşhur röportajları çevresinde şekillenen Frost/Nixon filmi oldu. Darısı diğer filmlere diyelim.

Doğrusunu söylemek gerekirse filmin yönetmeni Ron Howard çok sevdiğim bir isim değil. Ama hakkını vermek lazım, bu sefer çok iyi bir işe imza atmış. Aslında yönetmen olarak ne kadar beceri sergilediği tartışılır ama oyuncularına kendilerini göstermek için gerekli alanı bırakması filmin başarılı olması için en önemli unsur olmuş zaten. Bir de öğrendiğimiz kadarıyla tiyatroda da aynı rolleri oynayan Frank Langella ve Michael Sheen gibi geniş kitle tarafından tanınmayan iki sağlam oyuncuda ısrar etmesi, onlar oynamazsa bu filmi çekmem demesi de kendisini takdir etmemiz için yeterli sebep sayılabilir. Çünkü film tam bir oyunculuk şöleni. Özellikle Frank Langella Oscar adaylığını sonuna kadar hakediyor. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla, iki oyuncu da kamera arkasında da rollerine ve atışmalarına devam etmişler. Ki zaten daha önce belirttiğimiz gibi her ikisi de tiyatroda da aynı rolleri oynadıkları için artık içselleştirmişler anlaşılan.

Film, haber görüntüleri eşliğinde hızla Watergate skandalını ve Nixon’ın istifası sürecini anlatarak başlıyor. Sonra bir süre söyleşinin öncesini ve hazırlık aşamasını izliyoruz. Ve asıl film Nixon ve Frost‘un ilk karşılaştıkları anda başlıyor ve yaklaşık bir saat kadar süren söyleşi sahnelerinde tam kıvamını buluyor. Bir saat boyunca sadece söyleşiyi izlemiyoruz aslında. Söyleşi zaten günlere bölündüğü için aralarda karakterlerimizin neler yaptıklarını da görüyoruz. Asıl önemlisi Nixon ve Frost‘un bir telefon konuşması sahnesi var ki filmin doruk noktalarından biri zaten.

Filmde, yapılan söyleşi için boks maçı benzetmesi bir kaç kez kullanılıyor. Gerçekten de öyle. Söyleşi öncesi yapılan hazırlıklar, düşünülen teknik ve taktikler, söyleşi sırasında her iki tarafın da ekiplerinin kenardan her şeyi inceleyerek sonrasında zayıf ve güçlü yanları değerlendirerek yeni taktikler hazırlamaları ve hatta kimi zaman söyleşi sırasındaki müdahaleleri, kritik anlarda rakiplerin karşı tarafın moralini bozacak hamleler yapmaları hep bu boks maçı benzetmesini haklı çıkaran unsurlar. Hatta aynı benzetmeyi filmdeki oyunculuklar için de yapabiliriz. Langella ve Sheen arasında, her ne kadar rakip sayılmasalar da böyle bir durum var. Hatta filmdeki maçtan Frost galip çıksa da oyuncuların maçından Langella galip ayrılıyor dersek yanlış olmaz.

Sadece oyunculuk açısından başarılı bir film yok karşımızda. Aynı zamanda ortada birinci sınıf bir metin de var. Tiyatro oyununu da yazan Peter Morgan, başarılı bir senaryo çıkarmış ortaya. Frost ve Nixon arasında geçen söyleşinin metinleri gerçeğe uygun olabilir belki ama en azından hangi noktaların seçileceği çok önemli. Ayrıca yine bu ikilinin çekimler dışında geçen konuşmaları, özellikle yukarda bahsedilen telefon konuşması çok başarılı. Ya da mesela Nixon’un defalarca çekim başlamadan önceki saniyede Frost‘a inceden laf sokması, ama Watergate ile ilgili kısımda rollerin değişmesi, ayakkabı meselesi çok ince ve güzel ayrıntılar.

Tüm bu başarılı unsurların yanında Ron Howard çok öne çıkmayan ama temiz ve yerli yerinde bir yönetmenlik stili tutturmuş. Diğer tüm dallardaki Oscar adaylıklarına eyvallah (film, kurgu, erkek oyuncu ve uyarlama senaryo), ama yönetmenlik dalındaki adaylığı için akademinin Ron Howard sevgisini gösterdiği ve cömertçe davrandığı yorumunu yapabiliriz.

Sonuç olarak kesinlikle izlenmesi gerekli olan bir film. Ayrıca çoğunluğu sadece diyaloglara dayanan bir film için gayet akıcı ve sürükleyici. Film bitince farkettim ki yaklaşık son yarım saatini koltuğumdan doğrulup öne doğru eğilerek izlemişim.

Bu arada filmdeki Nixon’u izlerken aklıma Süleyman Demirel’in geldiğini eklemeliyim. O lafları döndürmesi, kendisini zor durumda bırakacak soruların etrafından dolanarak olayı kendi istediği noktaya getirmesi ve seyirciyi etkileyecek laflar etmesi, kendine güveni hep onu hatırlattı bana.

Böyle sağlam, üstelik 5 dalda da Oscar adayı bir film ne yazık ki çok az salonda gösterime girdi. Önümüzdeki haftaya tamamen kaldırılabilir. En azından seans sayısı mutlaka azalacaktır. Şimdiden sinemaların en küçük salonlarına düşmüş bile. Sinemada izlemek isteyenler ellerini çabuk tutsunlar. Konu azıcık politik olunca, başrolde medyatik bir isim ya da güzel bir kadın olmayınca böyle oluyor ne yazık ki.

Amerikan Yönetmenler Sendikası da Danny Boyle ve Slumdog Millionaire dedi

Oscar’lar gitgide yaklaşırken Amerikan Yönetmenler Sendikası (Directors Guild of America) da 2008’in en iyilerine ödüllerini verdi. Zafer bir kez daha Slumdog Millionaire ve onun yönetmeni Danny Boyle’un oldu. Ödülün adaylarını açıklarken belirttiğimiz gibi 1948’den beri sadece 6 defa bu ödülü alan yönetmen, Oscar’larda en iyi yönetmen seçilmemiş. Bu da Danny Boyle’un Oscar şansını iyice arttırmış oldu.

Yönetmenler Sendikası’nın verdiği ödüllerin tam listesi şu şekilde:

En İyi Yönetmen (Film): Danny Boyle (Slumdog Millionaire)
En İyi Yönetmen (Belgesel Film): Ari Folman (Waltz with Bashir)
En İyi Yönetmen (Tv Filmi/Mini Dizi): Jay Roach (Recount)
En İyi Yönetmen (Drama Dizisi): Dan Attias (The Wire – Transitions)
En İyi Yönetmen (Komedi Dizisi): Paul Feig (The Office – Dinner Party)
En İyi Yönetmen (Müzikal/Varyete): Brent (Bucky) Gunts (Opening Ceremony Beijing 2008 Olympic Summer Games)
En İyi Yönetmen (Reality): Tony Croll (America’s Next Top Model – 1002)
En İyi Yönetmen (Arkası Yarın): Larry Carpenter (One Life to Live – Episode #10,281, So You Think You Can Be Shane Morasco’s Father?)
En İyi Yönetmen (Reklam): Peter Thwaites (Production Company: Gorgeous Enterprises)
En İyi Yönetmen (Çocuk Programı): Amy Schatz (Classical Baby (I’m Grown Up Now) The Poetry Show)
Özel Ödüller: Roger Ebert (yaşam boyu onur üyesi), William M. Brady, Kim Kurumada, Scott Berger

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (1 Şubat 2009)

Haftalardır pek sakin duran SİYAD listesi bu hafta güzel filmlerin gösterime girmesi ile hareketlendi biraz. Oscar adayı filmler gösterime girdikçe de devam eder sanırım bu hareket. Bu hafta 2 yeni giriş var. Sahtekar (Changeling) 3. sıradan, Frost/Nixon ise 9. sıradan girmiş listeye. Aslında Frost/Nixon 3 ortalamalı 4 filmden biri olmuş ve her birine 6. da denebilir. Bu filmlerin girişi ile listeden çıkan filmler ise Vicky Cristina Barcelona ve Bolt. Gelecek hafta gösterime girecek olan Benjamin Button ve Beşir’le Vals (Waltz With Bashir) filmlerinin listeye girmesine de kesin gözüyle bakabiliriz.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Sonbahar

3.62

2

2

Süt

3.15

3

Sahtekar (Changeling)

3.14

4

3

Sınıf (Entre Les Murs)

3.1

5

4

Lorna’nın Sessizliği (Le Silence De Lorna)

3.06

6

5

Rec: Ölüm Çığlığı ([REC])

3

7

6

Son Buluşma

3

8

7

Gomorra (Gomorrah)

3

9

Frost/Nixon

3

10

8

Pandora’nın Kutusu

2.96

Vizyon Takibi: Despero, Mürekkep Yürek, Largo Winch, Güz Sancısı

Sinema Manyakları’na uzun süredir vizyon filmleri ile ilgili bir yazı koymuyordum. Bu haftadan itibaren vizyon filmleri için bir bölüm açarak sinemada izlediğim filmlerden kısa da olsa bahsetmek istiyorum. Bunlar genelde detaylı incelemeler olmayacak ama en azında filmlerle ilgili fikir sahibi olmak isteyenlere yardımcı olabilir. Hakkında detaylı inceleme yapılması gereken filmler için zaman elverdiğince ayrı başlıklar açma yoluna da gidebiliriz.

Despero (The Tale of Despereaux):

Çizgi filmlerde sevimli hayvanların kullanılması eskiden beri popülerdir. Ratatouille’nin başarısından sonra yine sevimli bir farenin karşımıza çıkması şaşırtıcı değil. Bu filmde korkusuz fare Despero’nun birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış insan dünyası, fare dünyası ve sıçan dünyasını bir araya getirmesini görüyoruz. Yine de fareler gayet sevimli ve asil hayvanlar olarak gösterilirken sıçanların biri hariç tümüyle ya kötü ya da aptal ayak takımı olarak çizilmesi sınıf kavramının altını da çiziyor bir yandan. Yine de birinci sınıf örnekleri kadar olmasa da başarılı animasyon tekniği ve akıcı hikayesi için izlenebilir.

Mürekkep Yürek (Inkheart):

Yarıyıl tatili nedeniyle yine çocuklara yönelik bir film. Fantastik bir roman uyarlaması olarak çoğunlukla Harry Potter serisi ile karşılaştırıldı. Bir kitap okudukları zaman o kitaptaki karakterlerin gerçek dünyaya geçmesini, bu dünyadaki karakterlerin ise kitabın dünyasına geçmesini sağlayan bir güce sahip olan bir baba kızın öyküsünü anlatıyor Mürekkep Yürek. Her ne kadar Harry Potter serisi kadar görkemli ve iddialı olmasa da ait olduğu türün fena olmayan ve bir seriye dönüşebilecek bir örneği. Türün çok kötü örneklerini gördüğümüz düşünülürse bu da az şey değil. Giderek kariyerini fantastik filmler üzerine kurmaya başlayan Brendan Fraser’den çok hazzetmeyen bir kişi olarak burada rolüne oturmuş buldum. Kalan oyuncu kadrosunda ise zaten Helen Mirren, Jim Broadbent , Paul Bettany gibi birinci sınıf isimler var zaten.

Largo Winch:

Bir kısım sinema seyircisinin sıkıcı bulduğu Fransız filmlerinin yanında, şık mekanlarda geçen karizmatik, gizemli, yakışıklı bir kahraman ile güzel kadınların arzı endam ettiği bir Fransız aksiyon filmleri geleneği de vardır. Bunlar genellikle çok önemli sanat eserleri olmasa da keyifle izlenen filmler olurlar. Kendi adıma aynı türdeki Amerikan filmlerine tercih ettiğimi söyleyebilirim. İşte Largo Winch de bu filmlerden biri. Daha küçücük bir çocukken evlat edinilen Largo’nun onu evlat eden babasının ölmesi ile bir anda dünyanın en büyük şirketlerinden birini miras olarak devralması sonucu yaşananları anlatan film dünyanın pek çok egzotik yerinde geçen bolca gizem içeren hikayesi ve yakışıklı ve güzel oyuncuları ile keyifli bir 2 saat geçirtiyor ama geriye de bir şey kalmıyor doğrusu.

Güz Sancısı:

Son yıllardan başarılı bir dizi televizyon dizisinin arkasındaki isim olarak dikkat çeken Tomris Giritlioğlu’nun yaklaşık 10 yıl sonra tekrar bir sinema filmi ile karşımıza çıkması sevindiriciydi. Dizileri takip etmesem de bundan önceki filmleri seven biri olarak Güz Sancısı’nı merakla bekliyorum. Üstelik 6-7 Eylül olayları gibi tarihimizin utanç dolu ve ibret alınması gereken bir dönemini mercek altına alıyordu. Ama konunun önemli olması bir filmi başarılı yapmak için yeterli olmuyor ne yazık ki.

Giritlioğlu, filmlerinde iyi oyuncularla çalışır diye bilinirdi. Önceki filmlerinde gerçekten de öyleydi. Hatta filmlerinde aksayan noktaları oyunculuk kalitesi toparlardı adeta. Oysa burada önemli bir kısmı dizilerden gelen oyuncular rollerini sindirememişti. Filmin en önemli sorunlarından biri de bu. Zuhal Olcay, azıcık da olsa göründüğü bir sahnede keşke yaşı genç olsaydı da filmin başrolünde olsaydı dedirtti doğrusu. Oyunculuk dışında hikayenin akışını da çok başarılı bulmadım. Oyunculuklar da hikaye de ne iki karakter arasındaki aşka inandırabiliyordu ne de ana karakterin kendi vicdanı ile hesaplaşmasına. Üstelik tüm filmin üzerine döndüğü iki temel konu da buydu zaten.

Dönem filmi çekmek zor iş. Bunu biliyoruz. Dönemin mekanları, kostümleri üzerinde ince ince çalışmak, bir şeyleri atlamamak lazım. Giritlioğlu bu konuda da tecrübeli bir isim. Doğrusu bu konularda çok aksamıyor film ama ne zaman ki 6-7 Eylül olayları başlıyor, olaylar tümüyle sokaklarda geçiyor, işte o zaman daha büyük bütçeli bir filmde bu olayların çok daha görkemli anlatılabileceğini hissediyorsunuz.

Ama herşeye rağmen ele aldığı konu nedeniyle görülmesi, izlenmesi gereken bir film. Kritik anlarda iyi planlanmış kışkırtmalarla masumca sayılabilecek olayların ne hale gelebileceğini görmek açısından, ibret almak için, bunlar bir daha olmasın demek için izlenmeli.

Gezici Festival 2008 İzlenimleri – Yarışma Filmleri: Bulutların Üstünde, Moskova Belçika, Üç Bilge Adam, Açlık, İçimdeki Çöl, Turne, Sonbahar, Süt

2008’in Kasım ayında düzenlenen Gezici Festival biteli neredeyse üç ay olmak üzere. Ancak fırsat bulup da izlenimlerimi yazamamıştım. Daha doğrusu her ne kadar Gölge e-dergi’de festivalde izlediğim filmleri, katıldığım gezileri ve konserleri bir günce şeklinde yazmış olsam da buraya bu izlenimlerimi aktarmamıştım. İlerde bu filmlerle ilgili bilgi arayanlar olursa katkı olabilir diyerek ufak tefek değişikliklerle izlenimlerimi buraya da almak istedim. Öncelikle bu yıl Ankara’da yapılamayan bu festivalin Kars ayağına davetleri için festival yönetiminden Ahmet Boyacıoğlu ve Başak Emre’ye tekrar teşekkür etmeyi atlamamalıyım.

Festivaldeki filmleri bölüm böüm inceleyeceğim. Öncelikle yarışma filmleri:

Bulutların Üstünde (Wolke Neun / Cloud 9):

60’larını hatta 70’lerini geçmiş insanların da aşık olabileceğini hatta gayet aktif bir cinsel yaşamlarının da olabileceğini gösteren, son derece içten ve doğal bir film olan Bulutların Üstünde başarılı bir Alman filmi idi. Bu yaştaki insanlar arasında geçen bir aşk üçgenini anlatan film özellikle yaşlı insanların cinselliğini göstermekten çekinmemesi ile dikkat çekiyordu ancak sonunda geldiği nokta, ahlakçı bir nokta olarak kalıyordu. Bu nedenle filmin vermek istediği mesaj tam olarak netleşemiyordu. Ancak filmin en çok aklımda kalan tarafı ne yazık ki seyircinin tepkisi oldu. Doğrusunu söylemek gerekirse Kars seyircisi zaman zaman film sırasında konuşmak, telefonlarını kapamamak gibi konularda rahatsız edici olabiliyordu. Ancak bu filmdeki kadar bir gürültü hiç bir filmde olmadı. Ne yazık ki seyirci filmdeki çıplaklık ve cinsellik dozuna, konuşmaktan gülüşmeye kadar farklı tepkiler verdiler. Değişik insanların defalarca uyarması sonucunda büyük bir grup arka arkaya sinemayı terk ettikten sonra filmi huzurlu bir şekilde izleyebildik sonunda ama dikkat dağılmıştı bir kez.

Moskova Belçika (Aanrijding in Moscou / Moscow, Belgium):

Festivalin konukları arasında yer alan ve canayakınlığı ile dikkat çeken Christophe van Rompaey’nin Moskova Belçika isimli filmi ortayaşlı ve üç çocuğu olan bir kadınla genç bir kamyon şoförünün aşkını anlatıyordu. Gayet keyifli ve eğlenceli bir film olması dışında çok fazla bir özelliği olmayan film zevkle izlenen ama geriye çok fazla bir şey bırakmayan filmlerden biriydi. Bir kez daha seyirci tepkisinden bahsetmek ve filmde ufak bir lezbiyenlik teması oluştuğunda salondan ayıplayan tepkiler geldiğini de belirtmeden geçmemek gerek.

Üç Bilge Adam (Kolme Viisasta Miestä / Three Wise Men):

Mika Kaurismäki’nin Üç Bilge Adam isimli filmi hayatlarında farklı sorunlar yaşayan üç eski arkadaşın bir karaoke barında geçirdikleri bir geceyi anlatıyordu. Belirgin bir hikayesinin olmayan film, sinemasal açıdan da çok önemi olmayışıyla vasat bir görüntü çiziyordu. Filmde yer alan her üç karakter de hatta sonradan hikayeye dahil olan kadın da birer şarkı söylüyorlardı. Filmin seyir açısından ilginç noktalarından biri, bu şarkıların sonunda Kars izleyicisinin alkışlaması sonucu yaşandı doğrusu.

Açlık (Hunger):

Festival öncesi en merak ettiğim film, Cannes’dan önemli bir ödülle dönen ve 1981 yılında Kuzey İrlanda’da yaşanan açlık grevlerini konu alan Açlık filmi idi. Festival sırasında filmi önceden izleyen bazı yabancı konuklardan duyduğumuz övgü dolu sözler de merakımı iyice artmıştı. Filmi izleyince gördük ki aldığı ödülü sonuna kadar hak etmiş. Söz konusu açlık grevlerinin öncesinde hapishanede yaşanan şiddeti, isimsiz mahkumların ve gardiyanların gözlerinden anlatan film, gardiyanların mahkumlara uyguladıkları şiddeti ve mahkumların yaşama koşullarını son derece gerçekçi ve bu nedenle aynı şekilde can acıtıcı şekilde aktarıyordu. Filmin ortasında açlık grevine hazırlanan Bobby Sands’in bir rahiple olan uzun konuşmasına yer vererek seyirciye bir soluk alma fırsatı verdikten sonra Sands’in açlık grevinde gün gün eriyişini ve ölüme giden yolculuğunu bu sefer daha sakin ama en az filmin ilk yarısı kadar iç acıtıcı bir şekilde anlatıyordu. Tüm bunları yaparken de bir duygu sömürüsü amacı gütmemesi de takdire şayandı. Ancak yaşanan olay doğal olarak insanın içinde bir yerlere fena halde dokunuyor ve bir tokat yemiş hissi veriyordu. İzlenmesi son derece güç bu film bence yarışmanın en iyi filmiydi. Konuştuğum pek çok kişi de bu görüşümü paylaşıyordu. Ancak festivalden bir ödülle ayrılamadığına göre juri bu görüşü paylaşmıyordu.

İçimdeki Çöl (Desierto Adentro / The Desert Within):

Yakın zamanda sinemalarımızda izlediğimiz ve beni fazlasıyla etkileyen bir film olan Yasak Bölge (La Zona) filminin yönetmeni Rodrigo Plá’nın yeni filmi olan İçimdeki Çöl, festivalin merakla beklenen filmlerinden biriydi. Tanrı’nın kendisini lanetlediğini ve tüm çocuklarını elinden alacağını düşünen bir adamın kendisini ve çocuklarını dünyadan soyutlamasını ve bunun sonucunda yaşananları anlatan film son derece güçlü sinema dili ile dikkat çekiyordu. Filmin çok fazla dini simge kullandığı söylenebilir ancak hikayesi gereği bu gerekiyordu belki de. Zaten sonuç olarak körü körüne bir inanca bağlı olmanın kimi zaman felaketlere yol açabileceği gibi bir yorum da çıkartılabilirdi filmden. İçimdeki Çöl benim için yarışmanın en iyi filmlerinden biryidi. Anlaşılan o ki jüri de böyle düşünmüş, hatta daha da ötesini düşünmüş olmalı ki birincilik ödülü olan Altın Kaz bu filmin oldu.

Turne (Turneja / The Tour):

Goran Marković’in Bosna-Hersek savaşının en sıcak döneminde bir tiyatro kumpanyasının savaşın her cephesiyle ayrı ayrı yaşadıklarına tanıklık eden Turne için eli yüzü düzgün bir film olmasının dışında çok da önemli bir özelliği olmayan bir film demek yeterli olacaktır sanırım.

Sonbahar:

Festival programında Sonbahar filmi Açlık filmi ile aynı güne konulmuştu. Kuzey İrlanda’daki açlık grevlerinden bahseden çarpıcı bir filmden sonra Türkiye’deki “Hayata Dönüş Operasyonları” sonrası yaşadığı hastalık sonucunda tahliye olarak evine dönen Yusuf’un hikayesini izlemek tema açısından bir devamlılık sağlıyor, adeta Açlık filminde yaşananlar  Sonbahar’da devam ediyordu. Yönetmen Özcan Alper bir ilk filmden beklenmeyecek ölçüde olgun bir sinema dili kullanmış.  Annesi, eski arkadaşları, yeni tanıştığı Gürcü kızı ve köydeki diğer insanlarla ilişkileri ile aslında Yusuf’un kendi iç dünyasına bir yolculuk yaparken senaryosu, görüntüleri ve oyunculukları ile hemen hemen hiç aksamayan bir film izliyoruz. Festival sonrası gösterime de giren ve halen gösterimde olan bu film, yine Gezici Festival’de izlediğimiz Gitmek ile birlikte yeni dönem Türk politik filmlerinin bir habercisi de olabilir. İlginç bir not olarak bu filmin yönetmeni olan Özcan Alper’in Gitmek filminin teknik kadrosunda olduğunu da ekleyelim.

(soldan sağa) Thomas Balkenhol, Özcan Alper, Serkan Açar, Ahmet Boyacıoğlu

Film sonrasında filmin yönetmeni, yapımcısı ve kurgucusu ile bir söyleşi yapıldı. Söyleşide filmin seyirci tarafından da çok sevildiği belli oldu. Zaten gösterime girdiğinde de bu tip bir filmden beklenmeyecek kadar çok seyirci çekmesi de filmin izleyicileri yakaladığının bir göstergesi. Söyleşide filmin yapım sürecinden bahsedildi elbette, ayrıca karakterin politik geçmişinin neden daha fazla vurgulanmadığı, filmde bir otosansür uygulanıp uygulanmadığı gibi konulara da değinildi.

Festivalin sonunda ise Sonbahar’ın hem ikincilik ödülünü hem de SİYAD jürisinin ödülünü aldığını gördük. Haklı ödüllerdi elbette ama Açlık filminin ödül kazanamamasının yarattığı şaşkınlık da vardı. Alper’in ödülünü alırken Açlık filminin kendi filminden daha iyi olduğunu söylemesi ve bu filmin ülkemizde gösterime girmesi için uğraşacağını belirtmesi de hem ne kadar alçakgönüllü bir kişilik olduğunu gösteriyor hem de kimi festivallerde ödül alamayan bazı isimlerden farkını ispatlıyordu.

Süt:

Kendi adıma 2007 yılının en iyi Türk filmi saydığım Yumurta’nın ilk halkasını oluşturduğu Yusuf üçlemesinin ikinci filmi olan Süt de festivalde izlemek için sabırsızlandığım filmlerden biri idi. Yusuf’un gençlik döneminden bir kesit sunan Süt, onun ilk gençlik bunalımlarını, annesiyle ilişkilerini, kasabadaki sıkışıp kalmışlığını anlatıyordu. Film, festivalde izlediğimde ilk yarısı ile beni yine kendine bağlasa da ilerledikçe giderek izlenmesi daha zor bir hal aldı ve ne yazık ki beklentileri karşılamadı. Ancak festival sonrası gösterime girdiğinde filmi tekrar izlemek zorunda hissettim kendimi. Bunun sonuncunda filmi daha bir sevdim, sessiz anlarına daha çok anlam kattım, Yusuf’u daha iyi anladım. Ama yine de hala filmi Yumurta’nn gerisinde buluyorum. Belki de Süt’ün Yumurta’dan çok, yönetmenin bir önceki filmi olan ve benim pek ısınamadığım Meleğin Düşüşü’ne benzediği söylenebilir. Ama hakkını vermek lazım görüntü çalışması ve oyunculukları yine birinci sınıftı. Hele Yusuf’u canlandıran Melih Selçuk çok başarılı bir keşif.

(soldan sağa) Melih Selçuk, Başak Köklükaya, Ahmet Boyacıoğlu

Film sonrasında Melih Selçuk ve anneyi oynayan Başak Köklükaya ile bir söyleşi vardı. Bu söyleşide önce kendisini Yusuf’a yakın bulan bir seyircinin yorumlarından ve birkaç övücü cümleden sonra bazı seyircilerden son derece ağır ve bana göre bir kısmı da haksız yorumlar duyduk. Aslında yönetmenin olmadığı bir ortamda bu eleştiriler yerini bulmadı ama oyuncular ellerinden geldiğince filmi savundular. Benim merak ettiğim konu, bu film Yumurta’nın 15 yıl öncesini anlattığı halde neden günümüzde geçtiği idi. Öğrendiğimize göre Semih Kaplanoğlu üç filmin de sinopsislerinin başında aynı zaman diliminde geçtiklerini özellikle vurgulamış. Bilinçli bir seçim yani. Zaten hata olmayacak kadar çok yerde filmin bugünde geçtiğine dair ipuçları vardı. Bu söyleşide öğrendiğimiz bir diğer nokta da Selçuk’un filmde oynamadan önce, bir önceki filmde Yusuf’u canlandıran Nejat İşler’i izlememiş olması oldu. Bu durum başarısını daha da önemli bir hale getiriyor doğrusu.

25. Sundance Film Festivali Bitti, Ödüller Sahiplerini Buldu

Bu yıl 15-25 Ocak 2009 tarihleri arasında düzenlenen ve bağımsızların kalesi olarak bilinen Sundance Film Festivali sona erdi. Robert Rodford’un öncülüğünde düzenlenen bu festivalde yıllardan beri Amerika ve Dünya sinemasının gerçekten bağımsız örnekleri gösteriliyor ve yarışıyor. Bu festival bir anlamda bağımsız filmlerin vitrini olarak da işlev görüyor ve büyük dağıtımcıların yılın öne çıkan bağımsızlarını ülke çapında dağıtmalarını sağlıyor. Buna rağmen pek çok bağımsız film yine de büyük dağıtım kanallarına giremiyor. Hele bizim gibi ülkelerde Sundance’de büyük ödüllerini alan filmleri bile ancak festivallerde izleyebiliyoruz, hatta bazen onu da izleyemiyoruz.

Bu yılki festivalin ödül listesini verirken listedeki filmlerin en azından belli başlılarını ülkemizdeki festivallerde de izlemeyi umalım:

Juri Büyük Ödülü (Drama): Push: Based on a Novel by Sapphire
Seyirci Ödülü (Drama): Push: Based on a Novel by Sapphire
Juri Büyük Ödülü (Belgesel): We Live in Public
Seyirci Ödülü (Belgesel): The Cove
Juri Büyük Ödülü-Dünya Sineması (Drama): The Maid (La Nana)
Seyirci Ödülü-Dünya Sineması (Drama): An Education
Juri Büyük Ödülü-Dünya Sineması (Belgesel): Rough Aunties
Seyirci Ödülü-Dünya Sineması (Belgesel): Afghan Star
En İyi Senaryo (Drama): Nicholas Jasenovec ve Charlyne Yi (Paper Heart)
En İyi Yönetmen (Drama): Cary Joji Fukunaga (Sin Nombre)
En İyi Yönetmen (Belgesel): Natalia Almada (El General)
En İyi Yönetmen-Dünya Sineması (Drama): Oliver Hirschbiegel (Five Minutes from Heaven)
En İyi Yönetmen-Dünya Sineması (Belgesel): Havana Marking (Afghan Star)
En İyi Senaryo-Dünya Sineması (Drama): Guy Hibbert (Five Minutes from Heaven)
En iyi Kurgu (Belgesel): Karen Schmeer (Sergio)
En iyi Kurgu-DÜnya Sineması (Belgesel): Janus Billeskov Jansen ve Thomas Papapetros (Burma VJ)
En İyi Görüntü Yönetmeni (Drama): Adriano Goldman (Sin Nombre)
En İyi Görüntü Yönetmeni (Belgesel): Bob Richman (The September Issue)
En İyi Görüntü Yönetmeni-Dünya Sineması (Drama): John De Borman (An Education)
En İyi Görüntü Yönetmeni-Dünya Sineması (Belgesel): John Maringouin (Big River Man)
Juri Özel Ödülü (Özgünlük)-Düya Sineması Drama: Louise-Michel
Juri Özel Ödülü-Düya Sineması Belgesel: Tibet in Song
Juri Özel Ödülü (Oyunculuk)-Dünya Sineması: Catalina Saavedra (The Maid (La Nana))
Juri Özel Ödülü (Belgesel): Good Hair
Juri Özel Ödülü (Özgür Ruh): Humpday
Juri Özel Ödülü (Oyunculuk): Mo’Nique (Push: Based on the novel by Sapphire)
Juri Özel Ödülü (Kısa Film): Short Term 12
Juri Özel Ödülü-Dünya Sineması (Kısa Film): Lies
Alfred P. Sloan Ödülü: Adam


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.610 hits
Nisan 2026
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.