Bir süredir Vizyon Takibi kısmını ihmal etmiş ve takip ettiğim festivallerden bazıları ile ilgili yorumlarımı eklemeyi de atlamıştım. Yazın bittiği şu günlerde sırayla açıkları kapatmak istedim. Belki DVD’de bu filmleri almayı düşünenler için ufak da olsa bir katkı olur.
Gran Torino:

Clint Eastwood baba bu kez yaşlı, aksi ve ırkçı bir Kore Savaşı gazisi olarak çıkıyor karşımıza. Ama film boyunca böyle devam etmiyor tabii ki. Zamanla uzakdoğulu komşularına ısınıyor ve mahallenin koruyucusu oluyor adeta. Eastwood Unforgiven’da western için yaptığını burada Dirty Harry için yapmaya çalışmış gibi. Bu filmdeki karakteri başta Dirty Harry tarzında bir karakter ama bir süre sonra şiddetin çözüm olmadığını savunan bir noktaya geliyor. Ama Gran Torino, Unforgiven kadar başarılı bir film değil. Özellikle filmin başlarındaki Eastwood’un aksi ihtiyar tavırları fazla abartılı. Üstelik o abartılı tavırlardan sonra da yelkenleri çok çabuk suya indiriyor.
Filmin sonu ise çok orijinal olmasa da Eastwood açısından önemliydi. Zaten muhtemel iki sondan biri olacaktı ve ortada Eastwood’un sinema geçmişi varken ikisi de olabilirdi. Doğru olan seçilmiş belki ama Eastwood’un filmin sonunda yaptığı hareketin aslında pek bir şeyi değiştirmediği gösterilerek daha karamsar bir son yapılabilirdi sanki.
Her ne kadar çok çok başarılı bir film olmasa da Eastwood’un oyuncu olarak son kez kamera karşısına geçtiğini belirttiği bu filmi kaçırmamak lazım yine de.
Köpek Oteli (Hotel for Dogs):

Anne babaları hayatta olmadığı için koruyucu aileler yanında kalan iki kardeş onlardan gizli olarak bir köpeğe bakmaktadır. Fakat evde bu köpeği saklamak iyice güçleşince yeni bir çözüm arayışına giderler ve tesadüfen terkedilmiş bir otel bulurlar. Burada sakladıkları köpek sayısı hızla arttıkça yeni arkadaşlar da edinirler ve oteli de köpekler için ideal bir yer haline getirmeye başlarlar.
Yukardaki kısa özetinden de anlaşılabileceği gibi Köpek Oteli tamamen çocuklar hedeflenerek yapılmış gayet sevimli bir film. Pek çok farklı türde köpeğin arzı endam ettiği film, hayvanseverler tarafından da zevkle izlenebilir.
Gölge:
Mehmet Güreli’nin Peyami Safa’nın romanından uyarladığı Gölge, Türk sineması için ilginç bir deneme. Bir dönem filmi olmasının yanında başarılı da bir film-noir örneği. Elbette ortada film-noir’ın vazgeçilmez öğesi olan bir kadın, bir femme-fatale var. Filmin uyarlandığı romana da adını veren Selma (ki Görkem Yeltan bu rolde son derece iyi) ve Selma’nın çevresinde Nevzat ve Halim adlı iki arkadaş.
Filmin aşk, tutku, gizem, cinayet, intihar gibi unsurlar arasında dolaşan konusuna uygun başarılı bir atmosfer oluşturulmuş. İlginçtir, diyaloglar son derece ağdalı, oyunculuklar son derece teatral ama filmin anlattığı dönem ile diyaloglar ve oyunculuklar uyumlu olmuş. Sonlara doğru biraz aksıyor ama başarılı bir yapım sonuçta.
Şampiyon (The Wrestler):

Wrestler bu yıl Oscar’larda Mickey Rourke ile adından çok sözettiren bir filmdi. 80’lerde en iyi günlerini yaşayan, bugün hala o günleri özlemle anan ve hayatını hala bir şekilde o güne bağlı olarak idame ettiren bir güreşçinin hikayesini anlatan filmde Rourke belki de hayatının rolünü çıkarmış. Belki Oscar’ı Milk ile Sean Penn’e kaptırdı ama her ikisinin de bambaşka oyunculuk stilleri ile akılda kalıcı performanslar çıkardıklarını söylemek gerek. Rourke burada karakterinin dugusal çöküşünü yansıtmasının yanında kimi zaman fiziksel olarak da kendini gerçekten çok zorlamış. Ama filmi Mickey Rourke’a indirgemek de hata olur. Genellikle İnternet ortamında ve boyalı basınımızda çıplak sahneleri ile gündeme geldi ama Marisa Tomei de son derece başarılı örneğin. Gayet incelikli bir oyunculuk çıkarmış ve elbette senaryonun da katkısı ile her ne kadar onu çok fazla göremesek de oynadığı karakterin arkasında The Stripper adı ile bambaşka bir film çıkartabilecek malzeme olduğu gözüküyor.
Elbette yönetmenlik de çok iyi. Darren Aronofsky şu ana kadar beni hayal kırıklığına uğratmış bir yönetmen değil zaten. Sadece tek bir örnek. Ram’in (Mickey Rourke) şarküteriye çıkışının ringe çıkışı ile benzeştirilmesi hatta ses bandında da tezahüratların verilmesi şahane bir sahne idi.
Ayrıca filmde çalan 80’lerin parçaları da filmin atmosferi ile uyum içinde. Zaten filmin en sonunda Axl Rose’a özel bir teşekkür var. Sweet Child O’ Mine şarkısının filmde ücretsiz olarak kullanımına izin vermiş çünkü. Bu arada Rourke, boks yaptığı günlerde ringe Sweet Child O’ Mine şarkısı ile çıkarmış, tıpkı buradaki gibi (80’lerde Rourke ile Axl’in aynı ortamlara sık sık takıldıklarını düşünürsek yanılmayız herhalde). Ayrıca yine son jeneriğin sonlarına doğru Clint Mansell tarafından yapılan orijinal müziklerdeki gitarları Slash’in çaldığı özellikle belirtilmiş.
Yılın en iyilerinden.
Sahtekarlar (Duplicity):

Julia Roberts ve Clive Owen’ı karşı karşıya getiren Sahtekarlar bir çok türü harmanlamış bir film aslında. Bir yandan bir casusluk filmi iken diğer yandan bir kara komedi, hatta ne seninle ne de sensiz diyen aşıklar düşünüldüğünde romantik komediye kayan anları da yok değil. Daha önce Avukat (Michael Clayton) filmi ile karşımıza çıkan yönetmen/senarist Tony Gilroy bu kez daha hafif bir filmle karşımızda. Ama o filmle bir ortak nokta kurulabilir. Filmin kötü adamları aslında büyük şirketler bir kez daha.
Roberts ve Owen filmde bir zamanlar CIA ve MI6 ajanı olan iki karakteri canlandırıyorlar. Bu karakterlerin hayatları bir yerde kesişiyor ve aralarında bir sevgi/nefret ilişkisi doğmaya başlıyor ve sonrasında voliyi vurmak için kendilerini özel sektöre atıyorlar.
Filmin karışık bir hikaye yapısı var. Gizemini açık etmemek için sürekli geri dönüşler kullanıyor ve bu da bir süre sonra yorucu olmaya başlıyor. Üstelik gizemi çözdüğümüzü düşündüğümüz anda aslında arkada bambaşka şeyler olduğunu anlıyoruz. Aslında başarılı bir hikaye yapısı ama komedi dozunun yüksek olduğu bir film için fazla karmaşık bulunabilir.
Birbirine rakip iki şirketinin başkanını canlandıran Tom Wilkinson ve Paul Giamatti’ye de değinmeden geçmeyelim. Bu iki karakter oyuncusu her zamanki gibi çok başarılı. Belki de filmin en iyi oyuncuları bu iki isim.
Tümüyle çok iyi bir film duygusu vermiyor sonuçta ama hem Tony Gilroy’un detaylı senaryosu ve perdenin her köşesini dolduran yönetmenlik stili hem de oyuncuları için izlenebilir bir film.
Bu hafta da SİYAD’ın listesinde önemli bir değişiklik olmamış. Yine yeni filmlerden hiçbiri ilk 10’a girememiş. Ortalamalardaki ufak tefek farklar sonrasında Ponyo yine zirvede tek başına kalmış. Ayrıca Körlük‘ün (Blindness) 3 aylık süresini doldurup listeden çıktığını ve Kuzey (Nord) filminin 9. sıradan listeye girdiğini görüyoruz.
SİYAD’ın son bir aydaki listelerine hafta hafta kısaca göz atacak olursak, 26 Temmuz’da gösterime giren filmlerden hiçbirinin listeye giremediğini görüyoruz. Ancak bir hafta önce gösterime giren Aşka Son Şans (Last Chance Harvey) ortalamasını yükseltip listeye 10. sıradan giriyor. Haftanın dikkat çeken bir başka olayı bir önceki hafta 1. sıradan listeye giren Halk Düşmanları‘nın (Public Enemies) 8. sıraya kadar gerilemiş olması. 2 Ağustos’da listenin 1. sırasının değiştiğini görüyoruz. İstanbul’da tek bir sinemada gösterime giren Küçük Deniz Kızı Ponyo (Ponyo on a Cliff by the Sea) 1. sıraya oturuyor. Uzun süredir listenin üst sıralarında yer alan Rumba da 3 aylık süresini doldurup listeden çıkıyor.
SİYAD’ın son bir aydaki listelerine kısaca göz atacak olursak 28 Haziran haftası bir süredir listenin başında yer alan Hayat Var‘ın 3 aylık süresini doldurması ile Kehanet (Knowing)‘in birinci sıraya oturduğunu görüyoruz. Bu hafta listeyi alt sıradan 10’a tamamlayan film de Mommo: Kız Kardeşim olmuş. 5 Temmuz haftası gösterime giren filmlerden Buz Devri 3 (Ice Age: Dawn of the Dinosaurs) ve Seni O Kadar Çok Sevdim ki… (I’ve Loved you so long) filmleri sırasıyla 5. ve 6. sıradan listeye giriyorlar. 12 Temmuz haftası ise Halk Düşmanları (Public Enemies) çok yüksek bir ortalaması olmasa da birinci sıradan listeye girmeyi başarıyor. Bunda Kehanet ‘in 3 aylık süresini doldurup listeyi terketmesi de rol oynuyor tabii ki. Bir sonraki hafta ise Halk Düşmanları filminin ortalaması bir miktar düşünce listenin tepesi Milk ve Rumba filmlerine kalıyordu. Yaz aylarında gösterime giren film sayısı epey azalınca gösterime gireli yaklaşık 1.5 ay olmasına rağmen Evlilik Sınavı (Easy Virtue) da son sıradan listeye girne şansını buluyordu. Listede önümüzdeki hafta önemli bir değişiklik olması beklenmiyor.
Geçtiğimiz hafta içinde 61. Emmy Ödülleri’nin adayları açıklandı. Her dalda belirgin şekilde öne çıkan birer yapım var aslında. Komedi dizisi dalında 30 Rock 22 dalda adaylıkla en çok adaylık alan dizi. Drama dizisi dalında da Mad Men 16 adaylıkla başı çekiyor. Televizyon filmi olarak da Grey Gardens 17, Into the Stom ise 14 adaylıkla tepedeler. Bu dizilerin bu kadar çok adaylığı hangi kategorilerde aldıkları merak konusu olursa şöyle bir örnek verebiliriz: Drama dizisindeki senaryo yazarlığı dalında Mad Men 5 adaylıktan 4’ünü almış (diğer adaylık Lost’a ait). Benzer şekilde 30 Rock da komedi dizisindeki senaryo yazarlığı dalındaki 5 adaylıktan 4’ünü almış (diğer adaylık da Flight Of The Conchords’ın).
Usta oyuncu Karl Malden’i kaybedeli 10 gün kadar oluyor. Ancak kendisinden burada bahsetmeden uğurlamak istemedim. Bizim kuşağımız Malden’ı, gencecik bir Michael Douglas’ın deneyimli akıl hocası olarak San Francisco Sokakları adlı televizyon dizisinde tanımıştı. Sonradan sinema ile ilgilenmeye başladığımızda öğrendik ki Malden bu dizinin öncesinde çok önemli filmlerde sağlam bir karakter oyuncusu olarak rol almış.
Bir kuşağın ikonlarından ikisini aynı gün içinde kaybettik.
Gösterime giren film sayısının oldukça azalması ile SİYAD’ın listelerinde de çok fazla hareket olmamaya başladı. 14 Haziran’ın listesi bir önceki hafta ile bire bir aynı iken 21 Haziran’da açıklanan listeye ise iki yeni giriş olmuş. Açlık (Hunger) ve Şampiyon (The Wrestler) filmlerinin üç aylık sürelerini doldurup listeden çıkmaları üzerine Körlük (Blindness) ve Kuzey (Nord) filmleri 9. ve 10. sıradan listeye girmişler.