Archive Page 58

Halit Refiğ (1934-2009)

Sinemamızın önemli yönetmenlerinden Halit Refiğ’i geçtiğimiz gün kaybettik. 75 yaşındaki yönetmen bir süredir tedavi altındaydı.

Refiğ’in sinema ile ilgisi henüz 20’li yaşlarda sinema üzerine yazılar yazarak ve amatör filmler çekerek başlamıştı. Daha sonra Atıf Yılmaz’ın asistanlığını yapmaya başladı. İlk filmini ise 1960’da çekti. Daha bu ilk yıllarda Gurbet Kuşları ve Haremde Dört Kadın ile sinemamızın önemli filmlerinden ikisine imza attı. Bir dönem televizyonla da ilgilenen Refiğ gerçek anlamda ilk televizyon dizimiz sayılabilecek olan Aşk-ı Memnu’nun da yönetmenliğini yaptı. Yine TRT adına çektiği Yorgun Savaşçı ise sinema tarihimizde sansürün uç noktalarından birinin kurbanı oldu ve kopyaları yakıldı. Yıllar sonra neyse ki yakılmayan bir kopyası bulundu ve televizyonlarda gösterildi.

80’lerin sonlarında Refiğ, Teyzem, Hanım ve Karılar Koğuşu gibi bir dizi önemli filme daha imza attı. Son filmi 1997’deki Köpekler Adası oldu ancak televizyonda çalışmaya devam etti.

Tam da 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali devam ederken kaybettiğimiz Refiğ 1964, 1989 ve 1990 yıllarında bu festivalde en iyi yönetmen ödülünü almıştı.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (11 Ekim 2009)

Yeni filmlerin gösterime girmesi ile SİYAD listesindeki hareketlilik devam ediyor. Her ne kadar listedeki filmlerin ortalamaları çok yüksek olmasa ve ilk 4 sıradaki filmler yerlerini korusalar da geçen hafta da tahmin ettiğimiz gibi Uzak İhtimal ve Aşkın 500 Günü (500 Days of Summer) filmleri listeye 5. ve 8. sıradan girmişler. Ayrıca daha eski filmlerden Günışığı Temizleme Şirketi (Sunshine Cleaning) de 3 aylık süresini doldurup listeden çıkan filmlerin yerine 10. sıradan listeye girmiş.

Listeden çıkan filmleri de sıralamak gerekirse: Halk Düşmanları (Public Enemies), Felekten Bir Gece (The Hangover) ve Tabu (Towelhead).

Önümüzdeki hafta Pixar’ın yeni filmi Yukarı Bak‘ın (Up) listeye girmesi sürpriz olmayacaktır. Ang Lee ve Sam Raimi’nin yeni filmleri Özgür Woodstock (Taking Woodstock) ve Kara Büyü (Drag Me to Hell) de bir sürpriz yapabilir.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

2

Küçük Deniz Kızı Ponyo (Ponyo on a Cliff by the Sea)

2.94

2

1

Son Veda (Okurubito)

2.94

3

3

Yalnızlık Çökünce (O’Horten)

2.94

4

4

Soysuzlar Çetesi (Inglorious Basterds)

2.93

5

Uzak İhtimal

2.65

6

8

Matrak Adamlar (Funny People)

2.64

7

7

Aşka Son Şans (Last Chance Harvey)

2.6

8

Aşkın (500) Günü – (500) Days Of Summer

2.53

9

10

11’e 10 Kala

2.52

10

Günışığı Temizleme Şirketi (Sunshine Cleaning)

2.47

46. Altın Portakal Film Festivali Başlıyor

Bu yıl farklı bir anlayışla düzenlenen 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali, 10 Ekim 2009 Cumartesi günü başlıyor. Bu yıl daha çok sinemaya yayılan ve bunları açıkhava film gösterimleri ve açıkhava konserleri ile destekleyen festival, 17 Ekim 2009 Cumartesi gününe kadar devam edecek.

Altın Portakal’ın belki de en önemli bölümü olan ulusal uzun metraj film yarışmasında yer alan filmleri hatırlayalım:

40 (Emre Şahin)
Aya Seyahat (Kutluğ Ataman)
Babam Büfe (Meriç Demiray)
Başka Dilde Aşk (İlksen Başarır)
Beş Şehir (Onur Ünlü)
Bornova Bornova (İnan Temelkuran)
Deli Deli Olma (Murat Saraçoğlu)
Gölgesizler (Ümit Ünal)
İki Dil Bir Bavul (Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan)
İlkbahar Sonbahar (Yavuz Özkan)
Kara Köpekler Havlarken (Mehmet Bahadır Er ve Maryna Gorbach)
Kıskanmak (Zeki Demirkubuz)
Kosmos (Reha Erdem)
Min Dit (Miraz Bezar)
Usta (Bahadır Karataş)
Uzak İhtimal (Mahmut Fazıl Coşkun)

Bu filmler yönetmen Erden Kıral başkanlığındaki jüri tarafından değerlendirilecek. Diğer jüri üyeleri ise; İzzet Günay (oyuncu), Mustafa Altıoklar (yönetmen), Mustafa Ziya Ülkenciler (sanat yönetmeni), Nurgül Yeşilçay (oyuncu), Ömür Gedik (sinema yazarı), Sırrı Süreyya Önder (senarist), Yavuz Bingöl (müzisyen – oyuncu) ve Zeynep Oral (yazar). Ayrıca Seray Genç, Burak Göral ve Deniz Yavuz’dan oluşan SİYAD jürisi de aynı filmleri SİYAD ödülü için değerlendirecekler.

Ulusal Uzun Metraj Film yarışmasının yanında festivalde ulusal kısa film ve belgesel film yarışmaları da yapılacak ile birlikte uluslararası uzun metraj film yarışması da yapılacak. Ayrıca elbette yarışma dışında pek çok bölümde pek çok film gösterimi daha var. Programda dikkat çeken bir kaç filmi sıralamak gerekirse:

Jacques Demy’nin klasik müzikali, “Cherbourg Şemsiyeleri – Les Parapluies de Cherbourg”
Haneke’nin bu yıl Altın Palmiye alan filmi, “Beyaz Kurdela – White Ribbon”
Ken Loach’ın Eric Cantona’lı filmi, “Hayata Çalım At – Looking for Eric”
Özellikle Oldboy ile tanınan Chan-Wook Park’ın vampir hikayesi, “Kan Arzusu – Thirst”
Durmak dinlenmek bilemeden çalışan Woody Allen’ın yeni filmi, “Kim Kiminle Nerede – Whatever Works”
Jean Luc Godard’ın daha önce izlenmiş olsa da beyazperde de izlenmesi gereken başyapıtı, “Serseri Aşıklar”
Michael Moore’un yeni belgeseli, “Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi – Capitalism: A Love Story”

Diğer filmler ve etkinlikler ile festival hakkındaki daha detaylı bilgilere http://www.altinportakal.org.tr/ adresinden ulaşılabilir.

Bir terslik olmazsa bu yıl da festivali takip edecek ve fırsat buldukça burada da festival izlenimlerini yazacağım. Festival hakkındaki daha detaylı bir yazı ise kısmetse Gölge e-dergi‘nin Kasım sayısında yer alacak.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (4 Ekim 2009)

Haftalardır çok sakin duran SİYAD listesinde sonunda bu hafta bir hareketlenme var. Bu yılın en iyi yabancı film Oscar’ını alan Son Veda (Okurubito) filmi SİYAD’ın listesinde de ilk sırayı paylaşan filmlerden biri oldu. Yine haftanın yeni filmlerinden, bildik Adam Sandler filmlerinden farklı bir yerde duran Matrak Adamlar (Funny People) 8. sıradan, geçen haftanın filmlerden 11’e 10 Kala da 10. sıradan listeye girmişler. Uzunca bir aradan sonra ilk defa 3 film birden listeye giriyor. Yine de hala listedeki filmlerin ortalamaları oldukça düşük.

3 aylık sürelerini doldurup listeden çıkan filmlerse; Seni O Kadar Çok Sevdim ki… (I’ve Loved you so long), Buz Devri 3 (Ice Age: Dawn of the Dinosaurs) ve İçimizdeki Düşman (L’Ennemi Intime)

Önümüzdeki hafta gösterime girecek filmlerden şimdiden övgüler toplayan Uzak İhtimal‘in listeye girmesine kesin gözüyle bakabiliriz. Ayrıca Aşkın 500 Günü (500 Days of Summer) filminin de listeye girmesi beklenebilir.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

Son Veda (Okurubito)

2.94

2

1

Küçük Deniz Kızı Ponyo (Ponyo on a Cliff by the Sea)

2.94

3

2

Yalnızlık Çökünce (O’Horten)

2.94

4

3

Soysuzlar Çetesi (Inglorious Basterds)

2.93

5

6

Halk Düşmanları (Public Enemies)

2.79

6

8

Felekten Bir Gece (The Hangover)

2.62

7

9

Aşka Son Şans (Last Chance Harvey)

2.6

8

Matrak Adamlar (Funny People)

2.6

9

10

Tabu (Towelhead)

2.59

10

11’e 10 Kala

2.52

Kel ama Karizmatik, Sert ama Sevimli: Bruce Willis

Bruce Willis. Günümüzün en çok kazanan ve filmleri en çok kazandıran oyuncularından birisi. Ama bu konuda bir istikrarı yok. Bir filmde çok iyi bir gişe başarısı yakalarken hemen arkasından çektiği filmin gişesi yerlerde sürünebiliyor. Eleştirmenler açısından da benzer bir durum geçerli. Hiç bir zaman çok iyi bir oyuncu olarak kabul görmedi ama iyi bir yönetmen ve sevdiği bir proje olunca gayet iyi performanslar çıkardığını da biliyoruz. Amerika’da Cumhuriyetçi olarak bilinir (kimi zaman Cumhuriyetçi adayları açıkça desteklemiş kimi zaman da bu nitelemeyi reddetmiştir), silahlanma yanlısıdır, Amerika’nın başka ülkelerde güç kullanımını onaylar. Ama filmleri iyi ya da kötü olsun, politik görüşünü onaylayın ya da onaylamayın filmlerine ilgi duymamak mümkün değildir. O bir stardır çünkü. Starların da ortak özelliği budur herhalde. Bir şekilde ilgi göstermeden duramazsınız onlara. Bu hafta sinemalarımıza Suretler (Surrogates) filmi ile konuk olan Willis’in de bu günlere nasıl geldiğine bir bakalım o halde.

Walter Bruce Willis, 1955 yılında o zamanki Batı Almanya’da dünyaya geliyor. Doğum yeri bizi yanıltmasın, Amerikalı bir ailenin oğlu. Annesi bankacı, babası ise bir asker. Belki de Willis’in bugünkü politik görüşleri o günlere dayanıyor. Willis ailesi 1957 yılında Amerika’ya geri dönüyor ve baba Willis fabrikada çalışmaya başlıyor. İlerleyen yıllarda, 1972’de Willis’in anne babasının boşandığını görüyoruz. Bu yıllarda okuduğu okullarda Willis’in çeşitli oyunculuk denemeleri yaptığını da görüyoruz ama bunlar çok ciddi denemeler olmuyor. Liseyi bitirdikten sonra ise pek çok işe girip çıkıyor. Güvenlik görevlisi oluyor, barlarda çalışıyor hatta bir ara özel dedektiflik bile yapıyor. Ama bir süre geçtikten sonra oyunculuk eğitimini de araya sıkıştırıyor ve kimi tiyatro oyunlarında oynuyor, bazı televizyon dizilerinde ufak roller alıyor.

1985 yılına kadar Willis’in hayatı böyle gidiyor. O yıl bir televizyon dizisi için ağzı kalabalık, hiç bir şeyi ciddiye almayan, gününü keyfini çıkara çıkara yaşamayı seven, zıpır ve sorumsuz ama şeytan tüyü olan bir dedektif rolü için seçmeler yapılıyordu. Willis de bu seçmelere girdi ve pek çok adayın arasından bu rolü kaparak çıktı. Elbette bu dizi Mavi Ay’dan (Moonlighting) başkası değildi. 1989 yılına kadar süren bu dizi ile Willis biraz da kendisine benzeyen David Addison karakteri ile seyircileri kendisine hayran bırakmayı başardı. O şeytan tüyü sadece karakterde değil, kendisinde de vardı. Çoğunlukla televizyon dizileri ne kadar başarılı olursa olsun televizyon dünyasından filmlere geçiş çok karşılaştığımız bir durum değil. En azından televizyon yıldızları çoğunlukla filmlerde yan rollerde kalmışlardır. Bunun istisnaları da var ve Willis de bu istisnaların en önemlilerinden biri. Henüz dizi devam ederken Blake Edwards’ın yönetmenliğinde 2 filmde başrol oynamayı başardı Willis. Kör Talih (Blind Date) ve Sunset isimli bu filmler çok büyük başarılar değildi beki ama Willis açısından Hollywood’un ilk basamakları oluyordu.

Bu arada o yıllarda yeni ünlenmeye başlayan bir başka oyuncuyla da hayatını birleştiriyordu. 1987 yılında evlenen Demi Moore ve Bruce Willis’in evlilikleri 2000 yılında sonra erecekti ama onlar belki de evliliklerine sığdırdıkları 3 çocuklarının da etkisi ile hep dost kalacaklardı. Boşandıktan sonra da farklı ortamlarda onları bir arada sık sık gördük. 2005 yılında Demi Moore, Ashton Kutcher ile evlenirken Willis de konuklar arasındaydı. Tıpkı bu yıl içinde Willis, Emma Heming ile evlenirken Moore’un ve hatta Kutcher’ın konuklar arasında olması gibi. Bu arada bir magazin notu olarak her ikisinin de 1978 doğumlu çıtırlarla(!) evlendiğini de belirtmiş olalım.

Willis’in özel hayatına dair bu kısa parantezden sonra tekrar kariyerine dönelim. Onu asıl yıldızlığa taşıyan film yine Mavi Ay dizisi devam ederken rol aldığı Zor Ölüm (Die Hard) filmi olacaktı. Bir aksiyon filmi olarak çok başarılı olan bu filmde bir anlamda dizideki karakterinin daha sert bir versiyonunu canlandıran Willis kariyerine damgasını vuran rollerden birini oynuyordu. 80’lerin bol kaslı, sert mizaçlı, pek konuşmayan Stallone, Schwarzenegger, Seagal gibi aksiyon yıldızları yanında yine sert ve vurduğunu deviren ama yeri geldiğinde esprisini patlatmaktan da geri durmayan bir karakteri canlandırarak ayrı bir yerde duruyordu. Bu karakterin günümüzün daha gerçekçi aksiyon kahramanları ile o yılların aksiyon starları arasında bir geçiş noktası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Zor Ölüm o kadar tutmuştu ki ilerleyen yıllarda başka filmler de bu filmin adıyla anılmaya başlandı. Hız Tuzağı (Speed) için “Otobüste Zor Ölüm” ya da Dağcı (Cliffhanger) için “Dağda Zor Ölüm” tanımlamasını yapanlar az değildi. Haksız da sayılmazlardı doğrusu. Bu büyük başarıdan sonra Willis’in televizyona çok fazla zaman ayırmadığı bir gerçekti. Dizideki partneri Cybill Shepherd ile özel hayattaki anlaşmazlıkları ve onun da başka nedenlerden dolayı diziye yeterince vakit ayıramaması yüzünden belki 3-4 yıl daha sürebilecek olan Mavi Ay dizisi sona erdikten sonra Willis sinema kariyerine hızla devam etti. Bugün Willis dendiğinde ilk hatırlanan filmlerden olmasa da Norman Jewison yönetmenliğindeki In Country filminde bir Vietnam savaşı gazisini canlandıran Willis bu rolü ile sinema dalındaki tek Altın Küre adaylığını da alacaktı (daha önce Mavi Ay ile yeterince adaylık ve ödül almıştı aslında). Sonrasında seslendirmede de iddialı olduğunu, arka arkaya Bak Şu Konuşana (Look Who’s Talking) ve Bak Bu Da Konuşuyor (Look Who’s Talking Too) filmlerinde bir bebeği seslendirerek gösterecekti. Zor Ölüm’ün devamını bekleyenleri de fazla bekletmedi ve 1990’da Zor Ölüm 2 (Die Hard 2) ile karşımıza çıktı. Bu film ilki kadar sevilmese de yine de hayranlarını hayal kırıklığına uğratmıyordu.

Ancak sonraki bir kaç yıl Willis için çok iyi geçmeyecekti. Şenlik Ateşi (The Bonfire of the Vanities), Hudson Hawk gibi iddialı projelerin (üstelik ikincisi kendi projesi idi) gişede çökmesi, zaten çok iddialı bir film olmayan ama Demi Moore ile beraber oynadığı için ilgi görmesi beklenen Ölümcül Düşünceler’in (Mortal Thoughts) de başarılı olamaması zor günler yaşattı belki ona ama Son Görev (The Last Boy Scout) ve Vuruş Mesafesi (Striking Distance) gibi orta karar aksiyon filmleri ile hayranlarına ulaşmaya devam ederken Billy Bathgate ile bir gangster filmini de kariyerine katıyordu. Bu dönemdeki belki de en başarılı filmi olan Ölüm Kadına Yakışır’da (Death Becomes Her) işin içine aksiyonu katmadan da komedi yeteneğini gösterme fırsatı buluyordu. Kendisini Bruce Willis olarak çok kısa bir rolde gördüğümüz Robert Altman şaheseri Oyuncu’yu (The Player) da unutmamak lazım ama rolü sadece bir cameo niteliğinde olduğu için filmin başarısını ona bağlamak mümkün değil elbette. Bu dönemi kapattığı söylenebilecek Gecenin Rengi (Color of Night) filmi ise hem film olarak hem de Willis’in performansı açısından çok kötü eleştirilere neden olacaktı. O dönem gişede de çöken bu film erotik içeriği ile ses getirmişti yine de ve sonradan video piyasasında önemli bir gelir getirdi. Anlaşılan filmi sinemada izlemeyenler, Jane March ve Bruce Willis’in çok konuşulan sevişme sahnelerini evde izlemeyi tercih etmişlerdi.

Üst üste gelen bu başarısızlıklar ve orta karar başarılardan sonra 1994 yılında, Willis inandığı bir projede hem istediği yüksek ücretten feragat edebileceğini hem de gerçekten iyi bir oyunculuk performansı gösterebileceğini ispatlıyordu. Kariyerinde sadece bir film olan Quentin Tarantino’nun Ucuz Roman (Pulp Fiction) isimli projesine güveniyor ve filmin geniş oyuncu kadrosu içinde yer almayı kabul ediyordu. Filmin başrolünde değildi belki ama filmin bölümlerinden birinin onun karakteri üzerine kurulduğunu da unutmamak lazım. Herhalde bugün modern klasikler arasında sayılan bu filmde rol almasının ne kadar doğru bir tercih olduğunu burada vurgulamak gereksiz bir çaba olur. Aynı yıl gösterime giren Yaşamın İçinden (Nobody’s Fool), temel olarak bir Paul Newman filmi idi ama Willis açısından tıpkı Ucuz Roman gibi projeye inandığında gayet düşük bütçeli filmlerde yan rollerde de oynayabileceğini ve gayet iyi performanslar verebileceğini gösteren bir yapımdı.

Devam eden bir kaç yıl Willis için gayet verimli olacaktı. Önce John McClane karakterine geri dönen Willis gayet başarılı bir Zor Ölüm bölümü ile karşımıza çıkıyordu. Bu kez yanında Ucuz Roman’dan arkadaşı Samuel L. Jackson, karşısında ise eşsiz Jeremy Irons vardı. Bir kez daha ilk filmin yönetmeni John McTiernan’ın ellerine teslim edilen seri, 3. filmi ile bir kez daha kıvamını buluyordu. Arkasından 4 yönetmenli Dört Oda (Four Rooms) projesinin Tarantino’ya ait bölümünde ufak ama keyifli bir rolle karşımıza çıkan Willis sonrasında Terry Gilliam’ın başyapıtı 12 Maymun’un (Twelve Monkeys) başrolünde karşımıza çıkıyor ve bu ilk bilimkurgu filminde gayet iyi bir performans çıkarıyordu. Ama filmin başarısı Willis’in performansının çok daha üzerindeydi. Sonrasında Son Adam (Last Man Standing) ile bu kez Yojimbo’nun (ve dolayısıyla A Fistful of Dollars’ın) bir yeniden çevriminde rol alıyordu. Çok başarılı bir film olmasa da Willis’in performansında bir sorun yoktu.

Sonrasında Beavis and Butthead serisinin sinema filmine sesi ile destek veren Willis’in önünde bir bilimkurgu daha vardı. Bu kez kamera arkasında Amerikan filmlerine öykünen bir Fransız olan Luc Besson vardı. Doğrusu bu kez Besson Fransız çizgi romanlarının havası ile Hollywood filmlerinin temposunu çok güzel harmanlamış ve ortaya hem eğlenceli, hem hareketli ve heyecanlı hem de kimi yerlerden ödünç alınmış öğelerine karşın orijinal bir dünya tasarımı olan bir film çıkmıştı ortaya. Bugün Willis denince ilk akla gelen filmlerden birinin de 5. Güç (The Fifth Element) isimli bu film olmasına şaşmamak lazım.

Hemen her yıl en az 2 filmle karşımıza çıkan Willis’in her filminin iz bırakmasını ummak hata olur. 97-99 arasında Willis orta karar aksiyon filmlerinden Çakal (The Jackal), Şifre Merkür (Mercury Rising) ve Kuşatma (The Siege) ile karşımızda oluyordu. Alan Rudolph’un Şampiyonların Kahvaltısı (Breakfast of Champions) da ilginç ama başarısız bir deneme olarak kalıyordu. Yine de Willis’i bu filmde kendisi için çok farklı bir rolü kabul ettiği için kutlamak lazım. Dönemin Willis açısından en popüler filmi ise Armageddon idi. Willis bu kez dünyayı bir göktaşının çarpmasından kurtarması istenen bir ekibin lideri olarak karşımıza çıkıyordu. Michael Bay’in bildik taktiklerini uygulayarak seyirciyi tavladığı bu film, eleştirmenlere göre gayet vasat bir filmdi ama çok iyi hasılat yaptığını da unutmamak lazım.

1999 yılında Willis’in bir kez daha inandığı bir yönetmen ve inandığı bir proje ile karşı karşıya geldiği görüyoruz. Daha önce kariyerinde çok önemli bir film olmayan M. Night Shyamalan’ın yazdığı ve yönettiği Altıncı His (The Sixth Sense) filmindeki ölü insanları gördüğünü iddia eden bir çocuğa yardım eden psikiyatrist Malcolm Crowe rolü ona kariyerindeki en iyi eleştirilerden bazılarını getirecekti. Film de dönemine damga vuran filmlerden biri olacaktı. Bu başarının bir yıl sonrasında Shyamalan’ın yeni filminde başrolde yine Willis vardı. Karşısında ise Samuel L. Jackson. Ölümsüz (Unbreakable) adlı çizgi roman uyarlaması olmasa da o alanla yakın bağlantıda olan bu film belki Altıncı His kadar sansasyon yaratmadı ama en az onun kadar iyi bir filmdi. Willis’in performansı da yine gayet başarılıydı.

2000’li yılların ise Willis açısından çok parlak olmadığını görüyoruz. Yine hayranlarını sinemalara toplamayı başardı belki ama bu dönemdeki çoğu filmi geleceğe kalamayacak filmler oldu. Bu dönemde aksiyon filmi olarak Şeref ve Cesaret (Hart’s War), Güneşin Gözyaşları (Tears of the Sun), Rehine (Hostage), 16 Blok (16 Blocks) gibi yapımlarda yer alırken, aksiyon ve komedinin iç içe geçtiği Komşum Bir Katil (The Whole Nine Yards) ve devamı Katil Komşum Geri Döndü (The Whole Ten Yards), Şanslı Slevin (Lucky Number Slevin) ve Haydut (Bandits) gibi filmlerini de bu dönemde gördük. Soderbergh’in Ocean’s Eleven’ında da oynaması söz konusuydu ama sonuçta devam filmi olan Ocean’s Twelve’de kendisini canlandırmakla yetindi. Seslendirme yapmaya da devam etti. Rugrats Go Wild ve Orman Çetesi (Over the Hedge) bu dönemde seslendirme yaptığı filmlerdi.

Ama Willis’in 2000’leri boş geçirdiğini söylemek de yanlış olur. Yine bölümlere ayrılmış ve geniş bir oyuncu kadrosu barındıran Günah Şehri’nde (Sin City) bu kez Tarantino’nun kankası Robert Rodriguez ile beraber çalışacaktı. Aynı adlı çizgi romanın beyazperde uyarlaması olan bu film adeta çizgi romanı kare kare perdeye taşıyarak farklı bir tarz yaratıyor ve en iyi çizgi roman uyarlamaları arasında yerini alıyordu. Çoğunlukla sevdiği yönetmenlerin birden fazla filminde yer alan Willis’in, Tarantino ve Rodriguez’in ortak projesi olan Grindhouse’un Rodriguez ayağı olan Dehşet Gezegeni’nde (Planet Terror) de küçük ama etkili bir rolü vardı.

2007 yılında ise 12 yıl sonra yeni bir Zor Ölüm filmi daha karşımızdaydı. Bu kez yönetmen koltuğunda Len Wiseman vardı ve serinin fena olmayan filmlerinden biri ile John McClane karakterine hasretimizi gideriyorduk.

Bir süredir sinemalarımızda görmediğimiz Willis’i bu hafta bir başka çizgi roman uyarlaması olan Suretler filmi ile konuk ettik sinema salonlarına. Bu film de Willis adına çok iz bırakmadan geçip gidecek filmlerden biri gibi duruyor. Bundan sonra ise sırada Kevin Smith yönetmenliğinde başrollerden birini üstleneceği aksiyon komedi A Couple of Dicks ve 80’lerin aksiyon starlarını birleştirecek olan Sylvester Stallone’nin yazıp yönettiği The Expendables filmindeki kısa rolü var. İrili ufaklı rollerde kimler yok ki bu filmde: Sylvester Stallone, Dolph Lundgren, Mickey Rourke ve hatta çok kısa bir rolde Arnold Schwarzenegger. Daha yeni kuşaktan Jet Li ve Jason Statham’ı da unutmamalı elbette. Sonuç çok başarılı olur mu bilinmez ama bu isimleri beraberce görmek için izlenmesi gereken bir film gibi duruyor.

Belli ki Willis daha uzunca bir süre bazen iyi, bazen kötü filmlerle perdelerimize konuk olmaya devam edecek. Bize de onu takip etmek düşüyor.

Not: Bu yazının orijinal hali Gölge e-Dergi’nin 24. sayısında yayınlanmış, siteye konarken yazıda ufak değişiklikler yapılmıştır.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (27 Eylül 2009)

Geçtiğimiz hafta Pelin Esmer’in yönettiği 11’e 10 Kala ve François Ozon’un yönettiği Ricky‘nin SİYAD’ın listesine girmesi muhtemel filmler olduğunu söylemiştik ama her iki film de eleştirmenleri yeteri kadar tatmin etmemiş olacak ki bu hafta da listeye yeni bir giriş yok. Ponyo, O’Horten ve Soysuzlar Çetesi (Inglorious Basterds) halen ilk 3 sıradalar. Listenin altlarında da ufak tefek oynamalar dışında herhangi bir değişiklik yok.

Halen listedeki filmlerinin ortalamalarının epey düşük olduğunu düşünürsek, önümüzdeki hafta için Çağan Irmak’ın Karanlıktakiler filmi ya da Matrak Adamlar (Funny People) filmlerinin listeye girdiğini görebiliriz.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Küçük Deniz Kızı Ponyo (Ponyo on a Cliff by the Sea)

2.94

2

2

Yalnızlık Çökünce (O’Horten)

2.94

3

3

Soysuzlar Çetesi (Inglorious Basterds)

2.93

4

4

Seni O Kadar Çok Sevdim ki… (I’ve Loved you so long)

2.88

5

5

Buz Devri 3 (Ice Age: Dawn of the Dinosaurs)

2.84

6

6

Halk Düşmanları (Public Enemies)

2.79

7

8

İçimizdeki Düşman (L’Ennemi Intime)

2.67

8

9

Felekten Bir Gece (The Hangover)

2.62

9

7

Aşka Son Şans (Last Chance Harvey)

2.6

10

10

Tabu (Towelhead)

2.59

61. Emmy Ödülleri Sahiplerini Buldu

61. Emmy Ödülleri bu gece sahiplerini buldu. Beklendiği gibi en çok adaylığı alan 30 Rock ve Mad Men dizileri gecenin galipleri oldular. Ancak özellikle 30 Rock geçen yıllardaki gibi bütün ödülleri silip süpürmedi. Daha önceden açıklananlarla da birlikte 30 Rock 5, Mad Men ise 3 Emmy aldı bu yıl. İlginçtir, gösterimden kaldırılmış olsa da bir kesimin çok sevdiği Pushing Daisies de 4 Emmy ile kapadı bu yılı. Bu arada her ne kadar kazananlara bir lafımız olmasa da Michael C. Hall ve Neil Patrick Harris Emmy için biraz daha bekleyecekler anlaşılan. Ayrıca televizyon filmi olarak Grey Gardens’ın, mini dizi olarak da Little Dorrit’in öne çıktığını da eklemek gerek.

Ana kategorilerde ödül kazananların listesi aşağıdaki gibi. Tüm liste için http://cdn.emmys.tv/awards/2009ptemmys/61stemmys_nomswin_pt.php?action=search_db#1 adresi incelenebilir.

En İyi Komedi Dizisi: 30 Rock
En İyi Drama Dizisi: Mad Men
En İyi Televizyon Filmi: Grey Gardens
En İyi Mini Dizi: Little Dorrit
En İyi Erkek Oyuncu (Komedi Dizisi): Alec Baldwin (30 Rock)
En İyi Erkek Oyuncu (Drama Dizisi): Bryan Cranston (Breaking Bad)
En İyi Erkek Oyuncu (Mini Dizi ya da Tv Filmi): Brendan Gleeson (Into the Storm)
En İyi Kadın Oyuncu (Komedi Dizisi): Toni Collette (United States of Tara)
En İyi Kadın Oyuncu (Drama Dizisi): Glenn Close (Damages)
En İyi Kadın Oyuncu (Mini Dizi ya da Tv Filmi): Jessica Lange (Grey Gardens)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Komedi Dizisi): Jon Cryer (Two and a Half Men)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Drama Dizisi): Michael Emerson (Lost)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Mini Dizi ya da Tv Filmi): Ken Howard (Grey Gardens)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Komedi Dizisi): Kristin Chenoweth (Pushing Daisies)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Drama Dizisi): Cherry Jones (24)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Mini Dizi ya da Tv Filmi): Shohreh Aghdashloo (House of Saddam)

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (20 Eylül 2009)

Bu hafta bayram haftası olduğu için sinemalardaki yaz ve Ramazan rehaveti bitmiş gibi gözüküyor. Tam 10 film gösterime girdi. Ancak geçen hafta da tahmin ettiğimiz gibi bu 10 filmden hiçbiri eleştirmenlerin ilgisini yeteri kadar çekmemiş olmalı ki SİYAD’ın bu haftaki listesinde herhangi bir yenilik yaratamadılar. Hatta öyle ki liste geçen haftanın listesiyle tümüyle aynı.

Önümüzdeki haftadan itibaren ise daha iyi filmler gösterime girmeye başlıyor neyse ki. Pelin Esmer’in yönettiği 11’e 10 Kala ve François Ozon’un yönettiği Ricky önümüzdeki hafta gösterime girip listeyi değiştirebilecek filmler.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Küçük Deniz Kızı Ponyo (Ponyo on a Cliff by the Sea)

3

2

2

Yalnızlık Çökünce (O’Horten)

2.94

3

3

Soysuzlar Çetesi (Inglorious Basterds)

2.93

4

4

Seni O Kadar Çok Sevdim ki… (I’ve Loved you so long)

2.88

5

5

Buz Devri 3 (Ice Age: Dawn of the Dinosaurs)

2.84

6

6

Halk Düşmanları (Public Enemies)

2.79

7

7

Aşka Son Şans (Last Chance Harvey)

2.69

8

8

İçimizdeki Düşman (L’Ennemi Intime)

2.67

9

9

Felekten Bir Gece (The Hangover)

2.6

10

10

Tabu (Towelhead)

2.6

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (13 Eylül 2009)

Yazın bittiği şu günlerde bu hafta da SİYAD’ın listesinde önemli bir değişiklik yok. Yeni filmlerin ortalaması listeye girecek kadar yüksek olmayınca geçen haftaki ile hemen hemen aynı bir liste ile karşı karşıyayız. Soysuzlar Çetesi‘nin (Inglorious Basterds) ortalaması hafifçe düşünce ikinci sıradan üçüncü sıraya gerilemiş. Ayrıca Kuzey (Nord) filmi listeden çıkınca yerine aşağıdan Alan Ball’un Tabu (Towelhead) filmi listeye dahil olmuş.

Önümüzdeki hafta bayram haftası. Sinemalar bereketleniyor, tam 10 yeni film gösterime girecek. Ama listeyi ciddi şekilde hareketlendirecek bir film gözükmüyor ufukta. Belki alt sıralarda bir kaç değişiklik beklenebilir.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Küçük Deniz Kızı Ponyo (Ponyo on a Cliff by the Sea)

3

2

3

Yalnızlık Çökünce (O’Horten)

2.94

3

2

Soysuzlar Çetesi (Inglorious Basterds)

2.93

4

4

Seni O Kadar Çok Sevdim ki… (I’ve Loved you so long)

2.88

5

5

Buz Devri 3 (Ice Age: Dawn of the Dinosaurs)

2.84

6

6

Halk Düşmanları (Public Enemies)

2.79

7

7

Aşka Son Şans (Last Chance Harvey)

2.69

8

8

İçimizdeki Düşman (L’Ennemi Intime)

2.67

9

10

Felekten Bir Gece (The Hangover)

2.6

10

Tabu (Towelhead)

2.6

Patrick Swayze (1952-2009)

Bir dönem gençliğinin, özellikle genç kızların, kalbinde ayrı bir yer edinen Patrick Swayze, iki yıldır savaştığı pankreas kanserine yenik düştü ve hayata veda etti.

1952 doğumlu olan Swayze, kariyerine dansçı olarak başladı. Grease’in müzikal versiyonunda Danny karakterini canlandıran çok sayıda oyuncudan biri oldu. 1979 yılında da ufak tefek filmler ve dizilerle kariyerine farklı bir yön çizmeye başladı. Coppola’nın The Outsiders’ı ile dikkat çekse de o filmin kalabalık oyuncu kadrosu içinde henüz parlayacak bir fırsat edinememişti. İlk çıkışı dansçılık özelliğini hiç göstermediği 1985 yapımı Kuzey ve Güney (North and South) dizisi ile oldu. Amerikan İç Savaşı’nı anlatan bu dizi zamanında bizde de çok sevilmişti.

Ama Swayze’ye dünya çapındaki şöhretini kazandıran film elbette ki 1987 yapımı Dirty Dancing idi. Hiç de o kadar iddialı olmayan bu film bir anda bir fenomene dönüştü ve gençlerin defalarca izlediği bir film oldu çıktı. Patrick Swayze de gençliğin yeni starlarından biriydi artık. Bu filmden sonra bir kaç önemsiz filmde oynadı Swayze. Bu dönemin en başarılı filmi Bar Fedaisi (Road House) idi. En azından finansal açıdan.

Ama 1990 yılında Hayalet (Ghost) filmi ile bir kez daha büyük bir fenomenin içinde yer aldı Swayze. Bu duygusal film de tıpkı Dirty Dancing gibi beklenmeyen bir başarı idi. Öyle ki bu küçük mütevazi film o yılın dünya çapında en çok izlenen filmi oluyordu. Ertesi yıl da kendisi gibi bir gençlik starı olan Keanu Reeves ile Ponit Break isimli aksiyon filminde başarılı bir performans çiziyordu. Bir kaç yıl sonra To Wong Foo, Thanks for Everything! Julie Newmar filminde o zamana kadar oynadığı rollerden çok farklı bir karaktere bürünen Swayze için bundan sonra işler yolunda gitmiyordu. 1996 yılında bir film çekimi sırasında attan düşerek bacaklarını kırması sonrasında rol aldığı filmler genelde orta karar filmlerdi (başrolünde olmadığı Donnie Darko’yu ayrı bir yere koymak lazım elbette).

2008’in başında hastalığına dair haberler gelmeye başladı. Ama o dönem, basında doktorların hayatından ümidi kestiklerine dair haberler çıkmasına rağmen tedaviler beklenenden olumlu sonuç verdi ve Swayze 2009 yılına 13 bölümlük The Beast adlı diziyi de sıkıştırmayı başardı. Son oyunculuk performansı da bu oldu. Üstelik bu dizideki rolü ile çok iyi eleştiriler de aldı.

Mekanı cennet olsun.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.608 hits
Nisan 2026
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.