Archive for the 'Sinema' Category



SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (15 Şubat 2009)

SİYAD’ın bu haftaki listesinde beklendiği gibi pek bir değişiklik yok. Geçen hafta da belirttiğimiz gibi Recep İvedik ve Gelinlerin Savaşı gibi filmlerin listeye girme şansı pek yoktu zaten. Bu haftanın değişiklikleri, Benjamin Button‘un ortalamasının biraz düşerek bir sıra kaybetmiş olması ve üç aylık süresini dolduran [REC]‘in listeden çıkması. [REC]‘in listeden çıkması ile onun yerine de yeniden Pandora’nın Kutusu listeye girmiş. Birinci ise gösterime girdiği ilk haftadan beri yerini koruyan Sonbahar. Önümüzdeki hafta da ufukta listeyi değiştirebilecek bir film görünmüyor. Muhtemelen benzer bir liste ile karşılaşacağız.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Sonbahar

3.62

2

2

Beşir’le Vals (Vals im Bashir)

3.38

3

3

Süt

3.15

4

5

Sınıf (Entre Les Murs)

3.1

5

4

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button)

3.09

6

6

Lorna’nın Sessizliği (Le Silence De Lorna)

3.06

7

7

Frost/Nixon

3

8

8

Gomorra (Gomorrah)

3

9

10

Sahtekar (Changeling)

3

10

Pandora’nın Kutusu

2.89

Vizyon Takibi: Şüphe, Gerçek Masallar, Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi

Şüphe (Doubt):

Bu yılki bütün ödül törenlerinde oyunculuk adaylıkları ile dikkat çeken Şüphe, sonunda sinemalarımızda da gösterime girdi. 1960’ların başlarında katolik kilisesine bağlı bir okulda bir rahibin okulun ilk ve tek zenci öğrencisine tacizde bulunup bulunmadığı şüphesinin etrafında gelişen film, bir tiyatro oyunu uyarlaması. Yönetmen ve senaryo yazarı John Patrick Shanley, aynı zamanda oyunun da yazarı. Zaten belli ki konuya çok hakim. Tüm film boyunca daha filmin başında hakkında konuşulan, tüm filmin ana teması olan ve zaten filmin adı da olan şüphe, tüm karakterlerin olduğu gibi seyircinin de kafasını kurcalıyor. Seyirci olarak sürekli farklı karakterlere hak veriyor, kime inanacağınızı bilemiyorsunuz. Zaten film bittiğinde de gerçeğin ne olduğu konusu tam olarak netleşmiyor. Her ne kadar ne olduğu konusunda bir tarafa yönelik güçlü bir ağırlık olsa da o şüphe hiç bir zaman eksik olmuyor.

Şüphe, bir film olarak pek çok erdem içerse de en çok öne çıkan yönü oyuncuları. Gerçekten de sadece bir sahnede yer alan Viola Davis bile o kadar iyi bir oyunculuk çıkarıyor ki görmek lazım. Hatta sırf o sahne için bile film tekrar tekrar izlenebilir. Seyirciyi alt üst eden bir sahne çünkü. Philip Seymour Hoffman iyi yürekli ve dışa dönük rahip ile tacizci rahip arasında gidip gelen oyununda hemen her zaman yaptığı gibi abartmadan oynamanın dersini veriyor adeta. Her zaman şahane Meryl Streep için ise biraz abartılı oynadığına dair bir yorum yapılabilir ama film ilerledikçe görülüyor ki öğrencilerin kendisinden korkmasını sağlamak için onlara kendisini bu şekilde gösteren bir karakteri oynuyor aslında. Zaten Hoffman ve Streep’in karşılıklı döktürdükleri her bir sahne de görülmeye değer bir hal alıyor.

Bunun yanında Shanley’nin ırkçılık, eşcinsellik, azınlık olma, kuşak çatılması, hoşgörüsüzlük gibi pek çok konuya incelikle değindiğini de hatırlatalım.

Gerçek Masallar (Bedtime Stories):

Adam Sandler izleyici kitlesi belli bir oyuncu. Zamam zaman Punch-Drunk Love gibi farklı denemeler yapsa da filmlerinin büyük çoğunluğunun tarzı birbirine benziyor. Gerçek Masallar yine Adam Sandler hayranlarını memnun edebilecek ama diğerlerine çok da hitap etmeyecek bir film. Belki Sandler’in bu kez çocuklara daha çok yanaştığı da söylenebilir. Doğrusu gerçek Masallar’ın fragmanı Sandler’ı tümüyle masallar dünyasında göreceğimiz izlenimini veriyordu. Oysa söz konusu masal sahneleri o kadar da çok değil. Filmin hikayesini daha önce onlarca kez izledik. Hayatına giren bir ya da birden çok çocuğun hayata karşı gözlerini açması ile birlikte tüm hayatı değişen ve hem iş hem aşk hayatını düzene sokan bir “loser”ın hikayesi karşımızdaki. Masal sahneleri sadece bir hoşluk olarak kalıyor. Filmdeki en eğlenceli anların fena halde bilgisayar efekti kullanılarak yaratılmış olan minik deney faresi Bugsy’nin gözüktüğü sahneler olduğunu söylediğimizde filmin başarısı ya da başarısızlığı daha iyi anlaşılacaktır.

Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button):

Son zamanların en çok öne çıkan filmlerinden biri daha sinemalarımıza geldi sonunda. David Fincher’in yeni bir film çekmesi sinemaseverleri heyecanlandıran bir durum zaten. Se7en ve Fight Club gibi en iyi 2 filminde beraber çalıştığı Brad Pitt ile tekrar çalışması da ayrı bir merak katıyordu. Filmin yaşlı olarak doğan, giderek gençleşen bir adamın hikayesi gibi çok ilginç bir konuyu anlatması bu merakı daha da arttırırken 13 Oscar adaylığı da işin tuzu biberi oldu.

Filmi izleyince gördük ki ortada gerçekten iyi bir film var. İlgi çekici bir hikaye, birinci sınıf bir yönetmenlik, her David Fincher filminde olduğu gibi şahane bir görsel yapı. Hepsi yerli yerinde. Brad Pitt hala onu yakışıklı çocuk olarak görenlere inat iyi bir oyuncu olduğunu kanıtlıyor, Cate Blanchett’in ise zaten artık bunu kanıtlamasına gerek bile yok. Bir kez daha hem oyunculuğu, hem güzelliği ile kendisine aşık ettiriyor. Ama filmde bir şeyler eksik ki her şeye rağmen hala Fincher’ın en iyi filmleri olarak Se7en ve Fight Club’ı görmeye devam ediyorum. Belki film fazla hesaplı, belki de hikayeden çok daha faklı boyutlar bekleniyordu ama sonuçta bir şeyler eksik.

Film yurtdışında gösterime girdikten sonra senaryo yazarı Eric Roth’un önceki senaryolarından Forrest Gump ile benzerlikler taşıdığı söylenmiş hatta Oscar’a aday olduğunda, Roth bu senaryo ile zaten daha önce Oscar almıştı denmişti. Bu eleştirilerin doğru olduğunu söylemek mümkün. Benjamin ve Forrest’ın annesi ve sevgilisi ile olan ilişkileri, dünyayı dolaşarak önemli tarihsel olaylara tanık olmaları gibi durumlar benzeşiyor gerçekten. Neyse ki bu filmde Benjamin tarihi  kişiliklerle karşı karşıya gelmiyor. Yoksa iyiden iyiye benzeşirlerdi.

Senaryo açısından sorunlu, yönetmenlik açısından kusursuz bir sahneyi de anmadan geçmeyelim. Tesadüflerin ve ufak ayrıntıların insan hayatını ne kadar fazla değiştirebileceği ile ilgili bir sahne var filme. Sürprizi bozmamak için ne olduğunu açık etmeyelim, ne de olsa izlerken hangi sahne olduğu anlaşılacaktır. Tüm filmi Benjamin’in günlüğü ve sevgilisi Daisy’nin anıları üzerinden takip ettiğimiz düşünülürse, söz konusu sahnedeki ayrıntıların her ikisi tarafından da bilinmesinin mümkün olmadığı görülecektir. Ama tek başına bir sahne olarak bakıldığı zaman o kadar başarılı ki bu tutarsızlık göze çarpmıyor. Bu tip, bir karakterin anıları üzerinden takip ettiğimiz filmlerde sıklıkla karşılaştığımız bir durum bu aslında. Halbuki tam da bu filmde bu konuda çok güzel bir dokunuş vardı. Benjamin’in adını hatırlamadığı biri öldüğünde onun mezar taşı üzerinde de adını göremiyorduk.

Filmin en önemli başarılarından biri de makyaj ve görsel efekt başarısı. Özellikle görsel efektlerin genellikle bilim-kurgu ya da aksiyon filmlerinde yoğunlukla kullanıldığı düşünülür ama burada seyircinin gözüne sokmadan o kadar yoğun ve bir o kadar da başarılı bir görsel efekt kullanımı var ki Oscar’ı almazsa ayıp olur. Bu iki unsurun başarısı ile geçen yıllar içinde farklı hallerini gördüğümüz Brad Pitt ve Cate Blanchett’in gerçekte şu anda hangi yaşlarda olduklarından emin olmak bile mümkün değil.

Son olarak her ne kadar 166 dakika gibi uzunca bir süresi olsa da Benjamin’in son derece dramatik olabilecek, vücut olarak çocuk zihin olarak yaşlı olduğu yıllara daha fazla zaman ayrılmasının filmi bir üst seviyeye çıkartabileceğini düşündüğümü de eklemeliyim.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (8 Şubat 2009)

Geçtiğimiz hafta da tahmin ettiğimiz gibi SİYAD’ın bu haftaki listesine Beşir’le Vals ve Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi filmleri giriş yaptılar. Beşir’le Vals, 2 sıradan, Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi ise 4. sıradan giriş yaparken  listeden çıkan filmler ise Pandora’nın Kutusu ve 3 aylık süresini dolduran Son Buluşma olmuş. Listedeki önemli bir değişiklik de Sahtekar‘ın 3. sıradan 10. sıraya inmesi. Aslında ortalamasında ufak bir düşüş var, bu düşüş de onu 3 ortalamalı filmler arasına alıyor. Gelecek hafta gösterime girecek olan Recep İvedik 2 ve Gelinlerin Savaşı gibi filmlerin listeye girmesi pek mümkün gözükmediğine göre şimdiden önümüzdeki haftanın listesinde fazla bir değişiklik olmayacağını söyleyebiliriz.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Sonbahar

3.62

2

Beşir’le Vals (Vals im Bashir)

3.42

3

2

Süt

3.15

4

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button)

3.14

5

4

Sınıf (Entre Les Murs)

3.1

6

5

Lorna’nın Sessizliği (Le Silence De Lorna)

3.06

7

9

Frost/Nixon

3

8

8

Gomorra (Gomorrah)

3

9

6

Rec: Ölüm Çığlığı ([REC])

3

10

3

Sahtekar (Changeling)

3

BAFTA’nın Galibi de Slumdog Millionaire oldu

İngilizlerin Oscar’ları olarak da bilinen BAFTA’ların sahipleri de belli oldu. Doğrusu sonuçlar şimdiye kadar verilen ödüllerle parallellikle gösteriyor. Slumdog Millionaire 11 dalda aday olduğu ödüllerin 7’sini alarak geceye damgasını vurdu. Yine 11 dalda aday olan The Curious Case Of Benjamin Button ise sadece 3 ödül alabildi. Muhtemelen 2 hafta sonra verilecek Oscar Ödüllerinde de yaklaşık olarak benzer bir tablo çıkacak karşımıza.

BAFTA’ların tam listesi şu şekilde:

En İyi Film: Slumdog Millionaire
En İyi İngiliz Filmi: Man On Wire
Carl Foreman Ödülü (En İyi İlk Film): Steve Mcqueen (Yönetmen/Yazar) – Hunger
En İyi Yönetmen: Slumdog Millionaire (Danny Boyle)
En İyi Özgün Senaryo: In Bruges (Martin Mcdonagh)
En İyi Uyarlama Senaryo: Slumdog Millionaire (Simon Beaufoy)
Yabancı Dilde En İyi Film: Il y a Longtemps Que je T’aime / I’ve Loved You So Long
En İyi Animasyon: Wall•E
En İyi Erkek Oyuncu: Mickey Rourke (The Wrestler)
En İyi Kadın Oyuncu: Kate Winslet (The Reader)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Heath Ledger (The Dark Knight)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Penélope Cruz (Vicky Cristina Barcelona)
En İyi Müzik: Slumdog Millionaire (A. R. Rahman)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Slumdog Millionaire (Anthony Dod Mantle)
En İyi Kurgu: Slumdog Millionaire (Chris Dickens)
En İyi Sanat Yönetmeni: The Curious Case Of Benjamin Button (Donald Graham Burt, Victor J. Zolfo)
En İyi Kostüm: The Duchess (Michael O’connor)
En İyi Ses: Slumdog Millionare (Glenn Freemantle, Resul Pookutty, Richard Pryke, Tom Sayers, Ian Tapp)
En İyi Görsel Efekt: The Curious Case Of Benjamin Button (Eric Barba, Craig Barron, – Nathan Mcguinness, Edson Williams)
En İyi Makyaj ve Saç: The Curious Case Of Benjamin Button (Jean Black, Colleen Callaghan)
En İyi Kısa Animasyon: Wallace And Gromit: A Matter Of Loaf And Death (Steve Pegram, Nick Park, Bob Baker)
En İyi Kısa Film: September (Stewart Le Maréchal, Esther May Campbell)
En İyi Çıkış Yapan Oyuncu: Noel Clarke

Amerikan Yazarlar Sendikası da Slumdog Millionaire ve Milk dedi

Oscar’ların açıklanmasına iki hafta kala 2008’in en iyilerine ödüller verilmeye devam ediyor. Geçtiğimiz haftasonu Amerikan Yazarlar Sendikası (Writers Guild of America) ödüllerini verdi. Diğer ödül törenlerinde de adlarına sık sık rastladığımız isimler ödülleri aldı ve Slumdog Millionaire uzun ödül listesine bir yenisini daha ekledi:

En İyi Özgün Senaryo: Milk (Dustin Lance Black)
En İyi Uyarlama Senaryo: Slumdog Millionaire (Simon Beaufoy)
En İyi Belgesel Senaryosu: Waltz with Bashir (Ari Folman)
En İyi Drama Dizisi Senaryosu: Mad Men
En İyi Komedi Dizisi Senaryosu: 30 Rock
En İyi Yeni Dizi Senaryosu: Breaking Bad

Bu ödülün adaylarını açıklarken belirttiğimiz gibi bu kategoriler dışında pek çok dalda daha ödül veriliyor ancak çoğu bizim çok ilgimiz olmayan kategoriler. Yine de bilgisayar oyunu tutkunları için bu daldaki ödülün Star Wars: The Force Unleashed’e gittiğini de ekleyelim. Ödüllerin tam listesine http://www.wga.org/content/default.aspx?id=3484 adresinden ulaşılabilir.

Vizyon Takibi: Prenses Lissi ve Karadamı Yeti, Sahtekar

Prenses Lissi ve Karadamı Yeti (Lissi Und Der Wilde Kaiser / Lissi and the Wild Emperor):

Çocuk filmlerinin ve animasyonların iyi seyirci çekmesi üzerine son bir kaç yıldır dağıtımcı firmalarımız türün önemli örneklerinin yanında Avrupa sinemasının kıyıda köşede kalmış, çok önemli olmadığı gibi bazıları sadece televizyon piyasası için yapılmış filmleri bile gösterime sokmaya başladılar. Bu filmlerin bazıları koşulsuz animasyon severler için bile seyri zor bir deneyim olabiliyor. Doğrusu Prenses Lissi ve Karadamı Yeti de böyle bir film izlenimi veriyordu gitmeden önce. Halbuki hiç de öyle değilmiş. Belki animasyon kalitesi Amerika’dan gelen örnekler kadar iyi değil ama kesinlikle başarılı bir mizah anlayışı var. Adeta absürd bir mizah diyebiliriz. Prenses Lissi ve İmparator Franz’ın aşkları o kadar klişe ve vıcık vıcık bir aşk ki sırf bu yüzden komik. Prensesi kaçıran karadamının tavırları da gayet eğlenceli. Bunların yanında film boyunca bir filmde olunduğunun farkında bir şekilde değişik yerlerde “buraya reklam verebilirsiniz” yazısının karşımıza gelmesi gibi unsurlar da filmin verdiği keyfi arttırıyor.

Ayrıca film küçük yaştaki çocuklara yönelik olsa da belki de bir Avrupa yapımı olmasının da etkisi ile zaman zaman gayet muzır espriler de barındırabiliyor. Lissi de gayet seksi bir animasyon karakteri doğrusu. Hele “aşk gecesi”nde giydiği giysiyi, oradaki çift anlamlı konuşmaları görmek lazım. Bunun yanında Türkçe seslendirmenin de gayet başarılı olduğunu eklemeli. Orijinal dilinde izlemediğimiz için bu konuda kesin bir şey demek mümkün değil ama filmin bazı kısımları adeta yeniden yazılmış gibiydi.

Tüm bunlar bir kenara sinemada konuşulmasından, etraftan duyulmadığının sanılıp fısıldaşılmasından fazlasıyla rahatsız olan biri olarak filmin başındaki sessizlik uyarısı benim için belki de filmin en değerli yanıydı. Hatta keşke bu uyarı sadece bu filme özel olmasa da başka filmlerin başına da konulabilse:

“Değerli seyirciler,
Gösterimizde konuşmak kesinlikle yasaktır. Çeşitli durumlarda fısıldaşmalar olabilir. Bu durumlar, mide kanaması, loto kazanmak, önünüzde oturan seyirci yüzünden perdeyi görememek gibi durumlardır.”

Santekar (Changeling):

Clint Eastwood’un her filmini seyrettiğimde ayrı bir hayran oluyorum kendisine. İyi, Kötü, Çirkin ya da Dirty Harry zamanlarında kim derdi ki ilerde yönetmen olarak klasik Hollywood sinemasının en büyük ustalarından biri olacak diye. Üstelik müzik merakını da giderek ilerletti, filmlerinin müziklerini yapmaya da başladı bir süredir. Şu anda geldiği yönetmenlik düzeyinin çok daha altında olsaydı bile bu gelişmesi takdir edilecek bir şey olurdu. Şimdi ise önünde eğilmekten başka bir şey gelmiyor elimizden.

Sahtekar (Changeling), Eastwood’un zaman zaman çektiği duygusallık dozunun son derece yüksek olduğu filmlerden biri olmuş. Bir filmi izlemeden önce hakkında mümkün olduğu kadar az bilgi edinmeye çalışan biri olarak bu filmin konusu hakkında da bir çocuğun kaybolması, kaybolduktan bir süre sonra bulunarak annesine teslim edilmesi ama annenin çocuğun kendi oğlu olmadığını söylemesi dışında çok bir şey bilmiyordum. Bu yeteri kadar duygusal bir hikaye zaten ama aslında filmin asıl can yakan, insanı alt üst eden hikayesi o kaybolan çocuğun ve diğer bir grup çocuğun başında geçenlermiş.

Sahtekar, bu hikayenin yanında dönemin polis teşkilatının durumu üzerine de etkili tespitlerde bulunuyor. Haklı ya da haksız, kendilerine karşı çıkan adamları kurşuna dizen, kadınları ise akıl hastanesine attıran bir polis gücü bu. Kendi beceriksizliklerini örtmek için kaybolan çocuğun yerine başka bir çocuğu geçirenler de kendileri. Üstelik o kadar tuhaf bir durum ki bir annenin bir kaç ay içinde kendi çocuğunu tanıyamayabileceğini iddia ediyorlar. Hem de aksi yönde bir sürü fiziksel kanıt varken. Mesela kaybolan çocuğun boyunun bulunan çocuktan uzun olduğu ortaya çıktığında stres yüzünden çocuğun boyunun kısaldığı gibi bir açıklama getirilebiliyor.

Bir dönem filmi olarak da kostümlerden mekan tasarımına birinci sınıf bir film var karşımızda. Oyunculuklar açısından da başarılı bir film. Zaten Oscar adayı da olan Angelina Jolie gerçekten başarılı. Abartılı olduğu kimi sahneler olduğu söylenebilir ama onlar da çok fazla rahatsız etmiyor. Ayrıca güzelliğinin ön plana çıkmasına da izin verilmemiş. Bir tek afişin de baskın unsuru olan o dudaklar bir de kıpkırmızı boyanınca hele ki filmin pastel tonları içinde fazla duruyordu. Ancak filmde asıl dikkat çeken oyuncu, daha önceden tanımadığım bir isim olan Jeffrey Donovan oldu. İlk göründüğü sahnelerde güven verici bir polis izlenimi çizen Donovan, film ilerledikçe insanların duygularına önem vermeyen bir adam haline dönüşüyor ki bu durumu çok iyi yansıtmış. Şimdiye kadar kariyeri çoğunlukla dizi oyunculuğu ile geçmiş bu ismi sinemada da görebiliriz bundan sonra.

41. SİYAD Türk Sineması Ödülleri’nin Adayları Belli Oldu

Sinema Yazarları Derneği’nin (SİYAD) yıllardır geleneksel hale gelen ödüllerinin adayları belli oldu. 2008’de gösterime giren tüm Türk filmlerinin değerlendirilerek belirlenen adaylıklara 9’ar adaylıkla Sonbahar ve Üç Maymun damgasını vurdu. Çok büyük bir ihtimalle ödüller de çoğunlukla bu iki film arasında paylaşılacak. Nispeten belli bir izleyici kitlesine ulaşan bu iki filmin arkasından çok az seyirci toplayan iki film geliyor. 7 adaylıkla Rıza ve 6 adaylıkla Ara. SİYAD ödülleri 22 Şubat 2009 Pazar gecesi sahiplerini bulacak.

İlginçtir, öne çıkan filmler ve adaylıkların önemli bir kısmı geçtiğimiz yıl bir anlamda SİYAD ödüllerine alternatif olarak ortaya çıkan ve Türkiye’nin Oscar’ları olma iddiasında olan Yeşilçam Ödülleri ile paralellikler taşıyor. En önemli fark olarak Issız Adam ve Devrim Arabaları filmlerinin Yeşilçam Ödülleri’nde daha çok adaylık almışken SİYAD’ın ödüllerinde fazla adlarının geçmeyişi görülebilir. Muhtemelen kazanan isimler arasında da farklar olacaktır.

Adaylar şu şekilde:

En İyi Film:
Ara
Rıza
Sonbahar
Tatil Kitabı
Üç Maymun

En İyi Yönetmen:
Özcan Alper (Sonbahar)
Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
Kazım Öz (Fırtına)
Tayfun Pirselimoğlu (Rıza)
Ümit Ünal (Ara)

En İyi Kadın Oyuncu Performansı:
Demet Akbağ (O… Çocukları)
Hatice Aslan (Üç Maymun)
Ayça Damgacı (Gitmek)
Selen Uçer (Ara)
Nurgül Yeşilçay (Vicdan)

En İyi Erkek Oyuncu Performansı:
Erdem Akakçe (Ara)
Rıza Akın (Rıza)
Yavuz Bingöl (Üç Maymun)
Onur Saylak (Sonbahar)
Cem Yılmaz (A.R.O.G: Bir Yontmataş Filmi)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı:
Nurcan Eren (Rıza)
Vahide Gördüm (Devrim Arabaları)
Megi Kobaladze (Sonbahar)
Yıldız Kültür (Issız Adam)
Tülin Özen (Vicdan)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı:
Taner Birsel (Tatil Kitabı)
Serkan Keskin (Sonbahar)
Volga Sorgu (Gitmek)
Ahmet Rıfat Şungar (Üç Maymun)
Onur Ünsal (Devrim Arabaları)

En İyi Senaryo:
Özcan Alper (Sonbahar)
Ebru Ceylan, Ercan Kesal, Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
Tayfun Pirselimoğlu (Rıza)
İnan Temelkuran (Made In Europe)
Ümit Ünal (Ara)

En İyi Görüntü Yönetimi:
Arnau Valls Colomer (Tatil Kitabı)
Feza Çaldıran (Sonbahar)
Colin Mounıer (Rıza)
Gökhan Tiryaki (Üç Maymun)
Soykut Turan (A.R.O.G: Bir Yontmataş Filmi)

En İyi Müzik:
Goran Bregovıc (Mustafa)
Mazlum Çimen (Son Cellat)
Demir Demirkan (Devrim Arabaları)
Ayşenur Kolivar, Yuri Yedcanko, Sumru Ağıryürüyen, Onok Bozkurt (Sonbahar)
Evanthia Reboutsıka (Ulak)

En İyi Kurgu:
Erhan Acar Jr. (A.R.O.G: Bir Yontmataş Filmi)
Thomas Balkenhol (Sonbahar)
Ayhan Ergürsel, Bora Gökşingöl, Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
Çiçek Kahraman (Ara)
İnan Temelkuran (Made In Europe)

En İyi Sanat Yönetimi:
Ebru Ceylan (Üç Maymun)
Veli Kahraman (Devrim Arabaları)
Mustafa Ziya Ülkenciler (Ulak)
Hakan Yarkın (A.R.O.G: Bir Yontmataş Filmi)
Natali Yeres (Rıza)

En İyi Belgesel:
Bu Ne Güzel Demokrasi! (Yönetmenler: Belmin Söylemez, Berke Baş, Haşmet Topaloğlu, Somnur Vardar)
Devrimci Gençlik Köprüsü (Yönetmen: Bahriye Kabadayı)
Son Kumsal (Yönetmen: Rüya Arzu Köksal)
3 Saat (Yönetmen: Can Candan)
Volga Volga (Yönetmen: Ayşegül Taşkent)

En İyi Kısa Film:
Ayak Altında (Yönetmen: M. Cem Öztüfekçi)
Gemeinschaft (Yönetmen: Özlem Akın)
Pembe İnek (Yönetmen: Onur Gürsoy)
Süt Ve Çikolata (Yönetmen: Senem Tüzen)
Unus Mundus (Yönetmen: Senem Tüzen)

Daha önce Yeşilçam Ödülleri için yaptığım gibi SİYAD ödülleri için de eğer benim oy verme şansım olsa idi kimlere oy verirdim belirtmek istedim:

En İyi Film: Üç Maymun
En İyi Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
En İyi Kadın Oyuncu Performansı: Hatice Aslan (Üç Maymun)
En İyi Erkek Oyuncu Performansı: Rıza Akın (Rıza)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: Tülin Özen (Vicdan)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: Volga Sorgu (Gitmek)
En İyi Senaryo: Özcan Alper (Sonbahar)
En İyi Görüntü Yönetimi: Gökhan Tiryaki (Üç Maymun)
En İyi Müzik: Ayşenur Kolivar, Yuri Yedcanko, Sumru Ağıryürüyen, Onok Bozkurt (Sonbahar)
En İyi Kurgu: Thomas Balkenhol (Sonbahar)
En İyi Sanat Yönetimi: Natali Yeres (Rıza)
En İyi Belgesel: Devrimci Gençlik Köprüsü (Yönetmen: Bahriye Kabadayı)
(adaylar arasında izlediğim tek film ama çok sevdiğim bir film olduğu için gönül rahatlığıyla oy verebilirdim)
En İyi Kısa Film: Adaylarım hiçbirini izlemediğim için yorum yapamıyorum.

Vizyon Takibi: Operasyon Valkyrie, Kirpi, Zafer ve Gurur, Frost/Nixon

Operasyon Valkyrie (Valkyrie):

Valkyrie, daha çekim aşamasında Tom Cruise’nin son yıllardaki olumsuz imajı, çekim sürecinde yaşanan zorluklar, gösterim tarihinin değiştirilmesi gibi konularla sık sık gündeme gelmişti. Ama filmi izlerken tüm bunları bir kenara bırakmak lazım elbette. İzledikten sonra gayet başarılı bir film olduğu görülüyor. Muhteşem ya da başyapıt gibi sıfatlar kullanılamaz ama iyi bir seyirlik. Konu olarak 2. Dünya Savaşı’nın hararetli günlerinde bir grup Alman subayının Hitler’e karşı düzenlediği suikast ve darbe girişimini anlatan film, gerçek olayları temel alarak yola çıkmış. Bir defa sonucunda başarılı olmayacağını bildiğimiz bir olayın anlatılmasının zor iş olduğunu kabul etmek lazım. Seyirci açısından başarılı olacaklar mı olmayacaklar mı diye bir soru işareti yok çünkü. Ama yönetmen Bryan Singer gerek planlama aşamasında gerekse suikast girişiminin gerçekleştiği gün yaşananları anlatırken nefes nefese bir anlatım tutturmuş. Dikkatiniz bir an bile dağılmadan takip ediyorsunuz gelişmeleri.

Aslında filme tam anlamıyla bir 2. Dünya Savaşı filmi demek de doğru değil. Gerçek olaylara dayanıyor ama rahatlıkla hayali bir ülkenin başkanına karşı düzenlenen bir darbe girişimini anlatan bir film de olabilirdi. Zaten Hitler’in kötü adam olup ona karşı olanların iyi adam olması aslında bizim önceden bildiklerimize dayanıyor. Yoksa filmde somut olarak Hitler’in ve Nazilerin yaptığı soykırım ya da benzeri hareketleri görmüyoruz. Filmde önemli olan o gerilim hissi aslında.

Özellikle yan oyuncu kadrosu çok sağlam. Onlara diyecek bir söz yok. Ama yine de afişlerde ve filmin sonundaki kast listesinde adı ikinci sırada geçen Kenneth Branagh’ı keşke daha çok görseydik. Aslında çok da fazla bir rolü yokmuş. Tom Cruise ise aman aman bir oyunculuk sergilemese de filmin merkezindeki kişi olarak üzerine düşeni yapıyor yine de.

Bryan Singer’ın filmdeki seçimlerinin gayet başarılı olduğu söylenebilir. Bir tek müziğe biraz fazla yüklenilmiş bazı sahnelerde. Bir de filmin geniş ekran formatında daha doğrusu 2.35 : 1 formatında çekilmemiş olması ilk anlarda yadırgatıcı idi. 1.85 : 1 formatı bu film için yetersiz ve küçük bir format gibi gözüküyordu. Ama bu da bir seçim tabii ki. Sonuçta Bryan Singer, Superman Returns fiyaskosundan sonra kendine gelmiş demek mümkün. Belki de Superman ona uygun bir hikaye değildi. İlk dönem bağımsız filmleri dahil olmak üzere Superman Returns dışında sevmediğim filmi yok çünkü kendi adıma. Sonraki Superman filmini de onun çekeceği açıklandı. Belki bu sefer farklı olur diyerek bekleyelim yine de.

Kirpi:

Erdal Murat Aktaş’ın yeni filmi Kirpi, Sulhi Dölek’in bir kitabına dayanıyor ve en büyük kozu olarak da başroldeki iki oyuncusu Mazhar Alanson ve Güven Kıraç’a yükleniyor. Aktaş’ın, ilk filmi Mumya Firarda’dan daha iyi bir filmle karşımıza çıktığını söylemek yanlış olmaz ama doğrusunu söylemek gerekirse o filmden daha iyi bir film yapmak çok da zor bir iş değil. Kirpi filminde kendisine herhangi bir haksızlık yapıldığında altta kalmayan, karşılığını en sert eşek şakasıyla veren iki karakterin çekişmesi ile başlayıp yanlış anlaşmalar sonucu gizli polis, uyuşturucu mafyası, dolandırıcılık çetesi ve hatta uluslararası bir örgütün bile işin içine girerek olayların büyümesi anlatılıyor. Doğrusu söz konusu yanlış anlamalar ve tesadüfler fazlasıyla abartılı ve bir noktadan sonra inandırıcılığını yitiriyor. Ancak yine de özellikle Mazhar Alanson’un hatırına çok da fazla bir şey beklenmeden gidilebilecek bir film.

Zafer ve Gurur (Pride and Glory):

Colin Farrell ve Edward Norton’un başrollerini paylaştığı bir polisiye Zafer ve Gurur. Aslında benzerlerini çok sık gördüğümüz bir film. Aynı aile içinde bir onurlu ve mert polis vardır, bir de pisliklere bulaşmış bir polis. Bunların yolu bir şekilde kesişir ve mücadeleye başlarlar. Bu süreçte onurlu ve mert polis gitgide yalnız kalmaya başlar ama herşeye rağmen mücadelesine devam eder. Bu öykü yapısı içinde iyi filmler de izledik bu güne kadar, kötü filmler de. Zafer ve Gurur türünün iyi sayılabilecek örneklerinden biri. Türe bir yenilik getiremese de sokakların havasını iyi yansıtması, polisin içindeki pisliğin epeyce yayıldığını göstermesi ve bu pisliğe karışmasa bile, bilip ve bilmezden gelenlerin de temiz sayılamayacağını vurgulaması ve klişe sayılmayacak finali ile ilgiyi hakediyor. Polisiye sevenlerin pişman olmayacakları bir film.

Bu arada kuşağının en iyi oyuncularından sayılan Edward Norton elbette burada da iyi ama artık kendisini daha iyi projelerde görmek istediğimizi de eklemeden geçmeyelim. Uzunca bir süredir kalitesini gerçek anlamda gösterebileceği bir rolde görmedik çünkü kendisini.

Frost/Nixon:

Sonunda Oscar adayı filmler de sinemalarımızda gösterime girmeye başladı. En iyi film ve yönetmen dalının 5 adayından sinemalarımızda ilk gösterime giren, eski ABD Başkanı Richard Nixon ile televizyoncu David Frost’un meşhur röportajları çevresinde şekillenen Frost/Nixon filmi oldu. Darısı diğer filmlere diyelim.

Doğrusunu söylemek gerekirse filmin yönetmeni Ron Howard çok sevdiğim bir isim değil. Ama hakkını vermek lazım, bu sefer çok iyi bir işe imza atmış. Aslında yönetmen olarak ne kadar beceri sergilediği tartışılır ama oyuncularına kendilerini göstermek için gerekli alanı bırakması filmin başarılı olması için en önemli unsur olmuş zaten. Bir de öğrendiğimiz kadarıyla tiyatroda da aynı rolleri oynayan Frank Langella ve Michael Sheen gibi geniş kitle tarafından tanınmayan iki sağlam oyuncuda ısrar etmesi, onlar oynamazsa bu filmi çekmem demesi de kendisini takdir etmemiz için yeterli sebep sayılabilir. Çünkü film tam bir oyunculuk şöleni. Özellikle Frank Langella Oscar adaylığını sonuna kadar hakediyor. Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla, iki oyuncu da kamera arkasında da rollerine ve atışmalarına devam etmişler. Ki zaten daha önce belirttiğimiz gibi her ikisi de tiyatroda da aynı rolleri oynadıkları için artık içselleştirmişler anlaşılan.

Film, haber görüntüleri eşliğinde hızla Watergate skandalını ve Nixon’ın istifası sürecini anlatarak başlıyor. Sonra bir süre söyleşinin öncesini ve hazırlık aşamasını izliyoruz. Ve asıl film Nixon ve Frost‘un ilk karşılaştıkları anda başlıyor ve yaklaşık bir saat kadar süren söyleşi sahnelerinde tam kıvamını buluyor. Bir saat boyunca sadece söyleşiyi izlemiyoruz aslında. Söyleşi zaten günlere bölündüğü için aralarda karakterlerimizin neler yaptıklarını da görüyoruz. Asıl önemlisi Nixon ve Frost‘un bir telefon konuşması sahnesi var ki filmin doruk noktalarından biri zaten.

Filmde, yapılan söyleşi için boks maçı benzetmesi bir kaç kez kullanılıyor. Gerçekten de öyle. Söyleşi öncesi yapılan hazırlıklar, düşünülen teknik ve taktikler, söyleşi sırasında her iki tarafın da ekiplerinin kenardan her şeyi inceleyerek sonrasında zayıf ve güçlü yanları değerlendirerek yeni taktikler hazırlamaları ve hatta kimi zaman söyleşi sırasındaki müdahaleleri, kritik anlarda rakiplerin karşı tarafın moralini bozacak hamleler yapmaları hep bu boks maçı benzetmesini haklı çıkaran unsurlar. Hatta aynı benzetmeyi filmdeki oyunculuklar için de yapabiliriz. Langella ve Sheen arasında, her ne kadar rakip sayılmasalar da böyle bir durum var. Hatta filmdeki maçtan Frost galip çıksa da oyuncuların maçından Langella galip ayrılıyor dersek yanlış olmaz.

Sadece oyunculuk açısından başarılı bir film yok karşımızda. Aynı zamanda ortada birinci sınıf bir metin de var. Tiyatro oyununu da yazan Peter Morgan, başarılı bir senaryo çıkarmış ortaya. Frost ve Nixon arasında geçen söyleşinin metinleri gerçeğe uygun olabilir belki ama en azından hangi noktaların seçileceği çok önemli. Ayrıca yine bu ikilinin çekimler dışında geçen konuşmaları, özellikle yukarda bahsedilen telefon konuşması çok başarılı. Ya da mesela Nixon’un defalarca çekim başlamadan önceki saniyede Frost‘a inceden laf sokması, ama Watergate ile ilgili kısımda rollerin değişmesi, ayakkabı meselesi çok ince ve güzel ayrıntılar.

Tüm bu başarılı unsurların yanında Ron Howard çok öne çıkmayan ama temiz ve yerli yerinde bir yönetmenlik stili tutturmuş. Diğer tüm dallardaki Oscar adaylıklarına eyvallah (film, kurgu, erkek oyuncu ve uyarlama senaryo), ama yönetmenlik dalındaki adaylığı için akademinin Ron Howard sevgisini gösterdiği ve cömertçe davrandığı yorumunu yapabiliriz.

Sonuç olarak kesinlikle izlenmesi gerekli olan bir film. Ayrıca çoğunluğu sadece diyaloglara dayanan bir film için gayet akıcı ve sürükleyici. Film bitince farkettim ki yaklaşık son yarım saatini koltuğumdan doğrulup öne doğru eğilerek izlemişim.

Bu arada filmdeki Nixon’u izlerken aklıma Süleyman Demirel’in geldiğini eklemeliyim. O lafları döndürmesi, kendisini zor durumda bırakacak soruların etrafından dolanarak olayı kendi istediği noktaya getirmesi ve seyirciyi etkileyecek laflar etmesi, kendine güveni hep onu hatırlattı bana.

Böyle sağlam, üstelik 5 dalda da Oscar adayı bir film ne yazık ki çok az salonda gösterime girdi. Önümüzdeki haftaya tamamen kaldırılabilir. En azından seans sayısı mutlaka azalacaktır. Şimdiden sinemaların en küçük salonlarına düşmüş bile. Sinemada izlemek isteyenler ellerini çabuk tutsunlar. Konu azıcık politik olunca, başrolde medyatik bir isim ya da güzel bir kadın olmayınca böyle oluyor ne yazık ki.

Amerikan Yönetmenler Sendikası da Danny Boyle ve Slumdog Millionaire dedi

Oscar’lar gitgide yaklaşırken Amerikan Yönetmenler Sendikası (Directors Guild of America) da 2008’in en iyilerine ödüllerini verdi. Zafer bir kez daha Slumdog Millionaire ve onun yönetmeni Danny Boyle’un oldu. Ödülün adaylarını açıklarken belirttiğimiz gibi 1948’den beri sadece 6 defa bu ödülü alan yönetmen, Oscar’larda en iyi yönetmen seçilmemiş. Bu da Danny Boyle’un Oscar şansını iyice arttırmış oldu.

Yönetmenler Sendikası’nın verdiği ödüllerin tam listesi şu şekilde:

En İyi Yönetmen (Film): Danny Boyle (Slumdog Millionaire)
En İyi Yönetmen (Belgesel Film): Ari Folman (Waltz with Bashir)
En İyi Yönetmen (Tv Filmi/Mini Dizi): Jay Roach (Recount)
En İyi Yönetmen (Drama Dizisi): Dan Attias (The Wire – Transitions)
En İyi Yönetmen (Komedi Dizisi): Paul Feig (The Office – Dinner Party)
En İyi Yönetmen (Müzikal/Varyete): Brent (Bucky) Gunts (Opening Ceremony Beijing 2008 Olympic Summer Games)
En İyi Yönetmen (Reality): Tony Croll (America’s Next Top Model – 1002)
En İyi Yönetmen (Arkası Yarın): Larry Carpenter (One Life to Live – Episode #10,281, So You Think You Can Be Shane Morasco’s Father?)
En İyi Yönetmen (Reklam): Peter Thwaites (Production Company: Gorgeous Enterprises)
En İyi Yönetmen (Çocuk Programı): Amy Schatz (Classical Baby (I’m Grown Up Now) The Poetry Show)
Özel Ödüller: Roger Ebert (yaşam boyu onur üyesi), William M. Brady, Kim Kurumada, Scott Berger

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (1 Şubat 2009)

Haftalardır pek sakin duran SİYAD listesi bu hafta güzel filmlerin gösterime girmesi ile hareketlendi biraz. Oscar adayı filmler gösterime girdikçe de devam eder sanırım bu hareket. Bu hafta 2 yeni giriş var. Sahtekar (Changeling) 3. sıradan, Frost/Nixon ise 9. sıradan girmiş listeye. Aslında Frost/Nixon 3 ortalamalı 4 filmden biri olmuş ve her birine 6. da denebilir. Bu filmlerin girişi ile listeden çıkan filmler ise Vicky Cristina Barcelona ve Bolt. Gelecek hafta gösterime girecek olan Benjamin Button ve Beşir’le Vals (Waltz With Bashir) filmlerinin listeye girmesine de kesin gözüyle bakabiliriz.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Sonbahar

3.62

2

2

Süt

3.15

3

Sahtekar (Changeling)

3.14

4

3

Sınıf (Entre Les Murs)

3.1

5

4

Lorna’nın Sessizliği (Le Silence De Lorna)

3.06

6

5

Rec: Ölüm Çığlığı ([REC])

3

7

6

Son Buluşma

3

8

7

Gomorra (Gomorrah)

3

9

Frost/Nixon

3

10

8

Pandora’nın Kutusu

2.96


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 322.406 hits
Eylül 2026
P S Ç P C C P
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.