Nisan 2022 için arşiv

2020’de Sinema

(Bu yazı ilk olarak, 3 Ocak 2021 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Yılsonlarında, o yılın genel bir değerlendirmesi yapılırken genellikle hangi filmler öne çıktı, büyük festivallerde kimler ödül aldı, seneye Oscar yarışında kimler öne çıkıyor gibi konulardan bahsederdik. 2020’de sinema dediğimizde ise öne çıkan gündem maddesi, pandemi sektörü nasıl etkiledi, bundan sonra neler değişecek oluyor. Bu nedenle bu yazıda, genel olarak bunlara değinmeye çalışacağım.

Gişe ve seyirci sayıları – Türkiye (*):

Pandeminin sektöre etkileri dediğimiz zaman, bunu somut olarak görebileceğimiz yer elbette gişe verileri. Öncelikle ülkemizdeki durumdan başlayalım. Ülkemizde, sinemaların seyirci sayıları 2017 ve 2018 yıllarında 70 milyon barajını aşarak, tepe noktaya ulaşmıştı. 2019 yılında, medyada popcorn savaşları olarak adlandırılan kriz ile birlikte, seyirci sayısı 60 milyon civarına düştü. 2020’de bir toparlama beklenirken pandemi işin içine girince, yaklaşık 17.5 milyon seyirci ile kapanmış. Hasılat değerleri bize daha da iyi bir fikir verebilir. 2019’da krize rağmen 1 milyar TL’nin eşiğine gelen toplam gelir, 2020’de sadece 300 milyon TL’de kalmış durumda. Hasılatın sinema salonları, dağıtımcı, yapımcı ve Kültür Bakanlığı arasında dağıldığını düşünürsek sektör için çok büyük bir kayıp olduğunu söyleyebiliriz. Yapımcıların çoğunlukla online platformlara yöneldiğini, yabancı filmlerin Türkiye dağıtımcılarının da filmlerini yine online platformlara verebildiğini düşünürsek, sektörün o ayağının varlığını sürdürebildiğini söyleyebiliriz. Ancak burada asıl sıkıntı sinemalarda. Sinemaların açılmasına izin çıktığı noktada, ne kadarının yoluna devam edebileceğini göreceğiz. Sonrası için de seyircinin film izleme alışkanlığının ne kadar değiştiği önemli bir gösterge olacak.

Türkiye’de bu sene sinemalarda en çok izlenen filmlere baktığımızda, ilk 10 filminin hepsinin Ocak ya da Şubat aylarında gösterime girmiş olduğunu görüyoruz. Ağustos ayında vizyona girerken kendisinden çok şey beklenen Tenet, ancak 12. sırada kendine yer bulabilmiş.  Hatta şöyle diyelim, ilk 30 film arasında Ağustos ve sonrasında gösterime giren sadece iki yapım var. Sinemaların korona gölgesinde açık olduğu sürede, seyirciler sinema salonlarını çok tercih etmemişler. Aşı nasıl sonuç verir, sonrasında sinema salonları tekrar açıldığında neler değişir göreceğiz.

2020’de, 1 milyon seyirci barajını geçen sadece 2 film var. Eltilerin Savaşı ve Bayi Toplantısı. Eltilerin Savaşı’nın 31 Ocak’ta gösterime girdiğini düşünürsek, 3.5 milyonluk seyircisi, normal şartlarda da en fazla 4 milyona çıkardı muhtemelen. Bayi Toplantısı ise 21 Şubat’ta gösterime girmiş ve 1 milyon seyirciyi çok az geçmiş. Normal zamanındaki potansiyelinin epey altında kaldığı söylenebilir.

Gişe ve seyirci sayıları – Dünya:

İçinden geçtiğimiz bu tuhaf yılda dünyadaki durumu da farklı açılardan değerlendirmek gerekli. Çin, virüsün ilk çıktığı ülke olarak, sinemaları da ilk kapatan ülke oldu. O dönem çok büyük kayıp yaşadıkları konuşuldu ama sinemaları ilk açan ve açık tutmaya devam edebilen ülke de Çin oldu. Böyle olunca, geçmiş yıllarda yavaş yavaş sinyallerini veren bir olay 2020’de ilk kez gerçekleşmiş oldu. Geçmiş yıllarda dünyada en çok izlenen filmler listesinde bir ya da iki Çin filmi olur, bu film de Çin dışında pek bir yerde gösterime girmemiş olurdu. Diğer filmler ise Amerikan filmleri olurdu. Bu yıl, dünya genelinde en çok izlenen 10 filmden 4’ü Çin’den, biri Japonya’dan geliyor. Hatta 2020’nin dünyada en çok izlenen filmi olan Sekiz Yüz, ülkemiz sinemalarına kadar gelebildi ama pek ilgi görmedi (kendi adıma koca IMAX salonunda, tek başıma izlemiştim). Ayrıca Çin ilk defa, gişe hasılatında en büyük pazar payına sahip ülke haline geldi. Tenet, dünya genelinde 4. olabilse de temel olarak Amerika dışında ulaştığı seyirci ile bunu başarabildi.

Amerika özelinde bakacak olursak, aslında orada da bize benzer bir tablo görüyoruz. En çok izlenen 10 filmin 8’i yılın ilk 3 ayında gösterime giren filmler. Tenet Amerika’da, her şeye rağmen 8. olabilmiş. 100 milyon doları aşabilen ise sadece iki film var. Bad Boys for Life ve Sonic the Hedgehog. Büyük ihtimalle normal şartlarda bu filmler belki, ilk 10’un sonlarında yer alırdı, belki de hiç listeye giremezdi. Hatta listede Vahşetin Çağrısı (The Call of the Wild) gibi, listeye gireceğini hiç tahmin etmeyeceğimiz filmler de var. Sektör açısından kaybın büyüklüğünü anlamak için yine toplam hasılat verilerine bakalım. Amerika’da 2009’dan beri toplam gişe geliri, her yıl 10-11 milyar dolar civarında gerçekleşmiş. 2020’de bu değer 2 milyar dolar. Düşüş oranlarını karşılaştırırsak, Amerika’daki durumun ülkemizden daha kötü olduğu görülebilir (daha sağlıklı bir karşılaştırma için, her iki ülkenin enflasyon oranlarını da işin içine katmak gerekir ama şimdilik onu bir kenara bırakalım).

Online platformların yükselişi:

Bu konu üzerine yıl içinde çok fazla yazıldı, çizildi. Aynı şeyleri tekrarlamayalım ama yukardaki tablo, bunun nedenlerini gösteriyor aslında. Pandemi döneminde sinemaya gitmeyen seyirciler elbette film izlemeyi bırakmadı, hatta daha fazlalaştırdı. Festival meraklıları çareyi giderek artan online festivallerde bulurken, genel seyirci kitlesi de online platformlara kaydı. Zaten yükselişte olan online platformlar da bu yükselişlerinin hızını, muhtemelen kendilerinin de beklemediği kadar arttırmış oldular. Hatta pandeminin ilk dönemlerinde Netflix’in Avrupa’da oluşan talebi karşılamak için, görüntü kalitesini bir miktar düşürdüğü haberleri çıkmıştı.

Elbette içeriklerde de belirgin bir değişim yaşandı. İlk defa sinemada vizyona girmesi planlanan pek çok film, online platformlarda seyirci karşısına çıktı. Yıl ortasında Tenet ile sinema salonlarını kurtarma iddiasında bulunan Warner Bros, yıl sonunda bombayı patlatarak, 2021’de tüm filmlerini sinemalar ile aynı anda, kendi online platformları olan HBO Max’de de gösterime sunacağını açıkladı. Bu durum sektörde çok büyük tepki yarattı ama ilk örnek olan Wonder Woman 1984, ilk bakışta sinemalara belli bir seyirci de çekmiş gibi gözüküyor ama ilerleyen örneklerde sonuç ne olacak göreceğiz. Amerika özelinde, Warner’ın bu filmlerin sinema gösterimlerinden alacağını payı azalttığını da not olarak düşelim. Yani sinema salonları, daha az seyirci ile aynı parayı kazanabilecek.

Online platformların son yıllardaki yükselişi ile farklı stüdyolar ve yatırımcılar da bu işe girmeye başladılar. Amerika’da pazara HBO Max ve Disney+’ın girmesi ile ortalık epey karıştı. Türkiye’de de 2021 itibariyle, Exxen ve Gain de olaya dahil oldular. Disney+’ın da bu yıl içinde geleceğine dair haberler duyuyoruz. Pazar bu platformların hepsini kaldırabilecek kadar büyük mü, bu sayı daha da artacak mı, yoksa azalacak mı, bunları da zaman gösterecek.

Yılın en iyileri:

Bu yazıda filmlerden bahsetmedik, daha çok olayın ekonomik boyutuna değindik ama âdettendir, bir en iyiler listesi vermeden de bitirmeyelim. Sinema Müzik sitesi yazarları olarak, 2020’de Türkiye’deki sinema salonlarında vizyona giren filmler içinden seçtiğimiz en iyileri açıklamıştık. Site içinde bulunabilir. Ben burada kişisel olarak 2020’de fiziksel ve online festivallerde izlediğim filmler içinden yaptığım, vizyona girmeyen filmlerden oluşan bir listeyi paylaşayım:

  1. Rizi (Days)
  2. La llorona (Ağlayan Kadın)
  3. Submissão (Teslimiyet)
  4. First Cow
  5. Shirley
  6. Sanctorum
  7. A Metamorfose dos Pássaros (The Metamorphosis of Birds)
  8. Never Rarely Sometimes Always
  9. Vitalina Varela
  10. Mimaroğlu
  11. Antigone
  12. Petite Fille
  13. Walchensee Forever
  14. Hutsulka Ksenya
  15. Il peccato (Günah)

Haftaya görüşmek üzere.
(*: Türkiye gişe verileri, Box Office Türkiye, dünya gişe verileri ise Box Office Mojo ve Wikipedia’dan alınmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (28 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
İstanbul Modern – Kısa Film Seçkisi
Sundance Film Festival
Rotterdam Film Festival (IFFR)
Online platformlardan öneriler:
– Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo’s Nest)
– Yarının Sınırında (Edge of Tomorrow)
– Hayat Var
– Hitchcock Truffaut
– Otel Transilvanya

Arjantin’den El Pampero Cine Filmleri

(Bu yazı ilk olarak, 27 Aralık 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Sinemalar kapalı olduğu için online festival ve platformlardan film izlemeye devam. Bu hafta, çok fazla kişinin dikkatini çekmeyen bir film seçkisinden bahsetmek istiyorum. Yaz aylarında MUBİ’nin kütüphanesini açması sonrasında, dikkatlerden kaçmış pek çok filme erişebilir duruma geldik. Kendi adıma genellikle seçkiden yakın zamanda ayrılacak olan filmleri takip etmeye çalışıyorum. İki hafta önce, 7 Arjantin filminin seçkiden ayrılacağını fark ettim. Filmlerin hiçbirini izlememiştim. Son dönemde Arjantin sineması yükselişte olduğu için, bu filmleri izleme planıma dahil ettim ve kendi adıma çok güzel bir sürprizle karşılaştım.

Öncelikle bu 7 filmin hepsine Mariano Llinás’ın bir şekilde dahil olduğunu fark ettim. Mariano Llinás adı, 2018’de Locarno’da gösterilen, 14 saatlik filmi La Flor ile dikkatimi çekmişti. Biraz daha inceleyince, bu filmlerin hepsinin El Pampero Cine isimli yapım firmasından çıktığını gördüm. Bu firma 2002 yılında, Mariano Llinás, Laura Citarella, Agustín Mendilaharzu ve Alejo Moguilansky tarafından kurulmuş. Neredeyse 20 yıllık bu ekibin filmlerini yeni keşfetmiş olmak, kendini sinefil olarak tanımlayan biri için utanç verici ama geç olsun da güç olamasın diyelim. Bu filmlerin hiçbiri vizyona girmedi zaten. Festivallere geldiyse bile, bana denk gelmemişler. MUBİ’deki seçkide de çok yankı uyandırmamasının sebebi, Türkçe altyazılarının olmayışı idi sanırım.

Filmleri izledikçe pek çok ortak nokta yakalamaya başladım. Bu anlamda 7 filmi arka arkaya izlemek güzel bir deneyim oldu. Belli ki El Pampero Cine, klasik anlamda bir yapım firması olmaktan çok, sinema üzerine düşünen, yazan, çizen arkadaşların kurduğu bir firma ve kolektif bir üretim süreci yürütüyorlar. Zaten ekip içinde, aynı zamanda akademisyenlik yapanlar da var. Farklı yönetmenlerin ellerinden çıkan filmler olsa da belli bir fikir yapısı üzerinden ilerledikleri görülüyor. Ayrıca hemen hemen tüm filmlerde kamera önü ve arkasında aynı kadro var ama farklı rollerde. Bir filmde yönetmen olan isim, diğerinde kurgucu, öbüründe senaryo yazarı, hatta oyuncu olabiliyor. Filmlerin neredeyse hepsinde sesçilik yapan bir başka isim, bir filmde başrolü üstlenebiliyor.

Filmlere ayrı ayrı ufak bakışlar atarız ama ortak noktalarını belirlemek daha önemli bence. Bunlar 7 filmin hepsinde görünmüyor belki ama farklı filmlerde, farklı şekillerde karşımıza çıktığı için üzerinde durmalıyız. Filmlerin hepsini izlediğimiz zaman fark ettiğimiz en baskın unsurlardan biri, dış ses. O an perdede ne olduğunu, ne olacağını, geçmişte ne olduğunu, karakterlerin duygu ve düşüncelerini bize anlatan, genellikle karakterlerden herhangi birine ait olmayan, her şeyi bilen bir, hatta bazen birden fazla dış ses. Bu dış ses filmin, roman ile bağlantısını da güçlendiriyor. Dış sesin en baskın olduğu filmlerde, roman uyarlaması olmayan bir roman izliyor ve dinliyor gibiyiz. Filmleri bölümlere, hatta bölüm içinde alt bölümlere bölme olayı da çok sık karşımıza çıkıyor. Bunu da romanla bağlantılı olarak düşünebiliriz ama bir yandan da bu bölümlerde filmlerin anlatım tarzları da değişiyor çoğunlukla. Bu da aynı film içinde, farklı denemeler yapmaya imkân sağlıyor.

El Pampero Cine filmlerinde sıklıkla rastladığımız bir diğer ortak tema da film çekme sürecini doğrudan filmin içine dahil etmek ve kurmaca ile gerçekliğin arasındaki çizgiyi muğlaklaştırmak. Bir filmin konusu, o filmin çekim süreci olabiliyor ya da normalde bir filmin kamera arkasında kalmasına alışık olduğumuz bazı unsurları, kamera önünde görebiliyoruz. Bu filmler içinde belgesel olan ya da belgesel olduğunu iddia eden filmler de var. Ama benzer şekilde, bunlar da belgesel olup olmadığı tartışmalı filmlerken, kurmaca olup belgesele çok yakın duran yapımlar da var. Bu anlamda, türler arasındaki sınırları da zorlayan filmler.

Şimdi kısa kısa, izlediğim 7 filmden, yapım yıllarına göre sıralayarak bahsedeyim. Aslında bunların hemen hepsi, üzerine uzun uzun yazılabilecek filmler. Burada genel olarak filmlerin konularından ve temel özelliklerinden bahsetmekle yetineceğim.

Balnearios – 2002:

2002’de El Pampero Cine, Mariano Llinás’ın yazdığı ve yönettiği Balnearios ile yola çıkıyor. Llinás’ın daha sonra çekeceği çok uzun süreli filmlerin aksine, bu film sadece 80 dakika sürüyor ama yukarda bahsettiğim tipik özelliklerden bazılarına bu filmde rastlayabiliyoruz. Balnearios, Arjantin’in plajları üzerine bir belgesel ama ne kadarı gerçek, ne kadarı kurmaca tam olarak bilemiyoruz. Farklı bölümlerden oluşuyor ve hatta bir bölümün altında alt bölümler de mevcut. Ve bu bölümler farklı anlayışlar ile hazırlanmış. İlk bölüm, arşiv fotoğraflarını kullanarak plajlardaki malikanelerden birinin hikayesini anlatıyor (acaba gerçekten arşiv fotoğrafları mı?). İkinci bölümde kışın ıssız, yazın cıvıl cıvıl olan plajların hikayesini anlatırken, insanlara adeta bir doğa belgeselindeki mevsimlere göre göç eden hayvanlar gibi yaklaşan bir anlatım yapısı kuruyor. Bir diğer bölüm ise, plajda yaşayan sıradışı bir sanatçının günlük yaşamı üzerine söyleşi ve görüntülerden oluşan bir belgesel türünde anlatılmış. Görüldüğü gibi, tek bir film içinde farklı belgesel anlatım kalıpları kullanılıyor ama izlediğimiz bazı şeylerin ne kadar gerçek olduğunu da sorgulamamız sağlanıyor. Tüm bölümlere dış sesin eşlik ettiğini, bu seslerden birinin, yönetmen Mariano Llinás’ın kardeşi, Verónica Llinás olduğunu da vurgulayalım. Neden vurguladık? Çünkü kendisi daha sonra tekrar karşımıza çıkacak.

Historias Extraordinarias (Extraordinary Stories) – 2008:

2008 yılına geldiğimizde karşımızda yine Mariano Llinás’ın yazıp yönettiği bir film var (El Pampero Cine ekibi, arada başka filmler de yapmış. Bu yazıda, sadece MUBİ’deki 7 filmden bahsettiğimi tekrar hatırlatıyorum). Bu sefer tümüyle bir kurmaca filmle karşı karşıyayız. Ama bu kez 245 dakikalık dev bir film (kaynaklarda bu şekilde yer alsa da MUBİ’deki versiyon 252 dakika idi). Film temel olarak 3 farklı karakterin hikayelerini anlatsa bunlar tıpkı önceki filmde olduğu gibi, farklı bölümlere ve alt bölümlere ayrılmış ve bu kadar uzun süreli bir filmde takip etme kolaylığı da sağlıyor. 3 ana hikâye dışında pek çok yan hikâye ve karakter de mevcut. Hatta tümüyle karakterlerin kafalarında kurdukları ve gerçekle, daha doğrusu filmin gerçekliği ile ilgili olmayan hikayeler de var. Tüm hikayelere 3 tane dış ses eşlik ediyor ve bu dış sesler aslında karakterlerin ve bizim bilmediğimiz pek çok bilgiye sahip. Zaman zaman filmin ilerleyen sahnelerinde neler olacağını bile bize söylüyor.

Filmin 3 başrolünden birini Llinás’ın kendisi oynarken, diğerini Agustín Mendilaharzu canlandırıyor ki, o da aynı zamanda filmin görüntü yönetmeni. Üçüncü başrol olan Walter Jakob ise ekibin, burada incelemeyeceğimiz başka filmlerinde yönetmen, kurgucu ve senarist olarak çalışmış. Bu filmin kurgucusu Alejo Moguillansky’nin adını da not ediniz, birazdan tekrar karşımıza çıkacak. Ve evet, dış seslerden biri, yine Verónica Llinás’a ait.

Castro – 2009:

Az önce Alejo Moguillansky’nin adını kurgucu olarak not etmiştiniz, değil mi? Kendisi, bu filmin yönetmeni olarak karşımıza çıkarken, bu sefer kurguyu kiminle beraber yapıyor? Evet, yanılmadınız: Mariano Llinás.

Film, adından da anlayabileceğimiz gibi, Castro adında bir karakteri takip ediyor. Aslında hikâye, Samuel Beckett’in Murphy romanının serbest bir uyarlaması ama Moguillansky, hikayesini anlatırken, neden sonuç ilişkisini çok da dikkate almamış. Filmin giderek absürt bir hale dönüşmesinden, bunun bilinçli bir tercih olduğunu anlayabiliyoruz. Film boyunca, Castro birilerinden kaçıyor ama bunun nedenini bilmiyoruz. Onu kovalayanlardan biri, koltuk değneği ile yürümesine rağmen, yeri geliyor, koltuk değneklerini atıp koşabiliyor, hemen arkasından tekrar koltuk değneği kullanmaya başlıyor. Castro’nun dolabın içinde uyuması gibi enteresan detaylar da mevcut. Film zaman zaman, bir slapstick komedi havasına da bürünüyor. Kimi diyalogları bir tenis maçı temposunda izlemek de mümkün. Hiçbir yere bağlanmasa da izlemesi keyifli diyaloglar bunlar. Hiçbir yere bağlanmaması da gayet bilinçli bir tercih, belli ki.

Ostende – 2011:

Şu ana kadar bahsettiğimiz filmlerde, yapımcı koltuğundaki isimlerden biri, her zaman Laura Citarella idi. Zaten web sitesinde, şirketin ana yapımcısı olarak da onun adı geçiyor. Ama belli ki o da klasik bir yapımcı portresi çizmiyor ve yaratıcı ekibin de içinde yer alıyor. Ostende, ilk uzun metraj yönetmenlik deneyimi. Film, bir yarışma sonrası Ostende otelinde bir haftalık bir tatil kazanmış, genç bir kadının hikayesini anlatıyor. Bu kadın erkek arkadaşının haftasonu için yanına gelmesini beklerken, bir yandan oteldeki diğer müşterileri izleyip onlarla ilgili birtakım hikayeler üretiyor, bir yandan da oteldeki geveze barmenle muhabbetler ediyor.

Söz konusu 7 film içinde, ilk izlediğim film buydu. En başta çok başarılı bulmamıştım ama diğer filmleri de izledikten sonra, farklı bağlantıları yakalayabildim. Hitchcock’un Arka Pencere’sini çağrıştıran, başkalarını izleyip onlarla ilgili gerçekliğini bilmediğimiz hikayeler uydurma olayının çok benzeri, Historias Extraordinarias filminde de var örneğin. Ya da Ostende, şirketin ilk filmi olan Balnearios’da da karşımıza çıkan bir otel mesela. Bu tip bağlantılar, filmden alınan keyfi arttırıyor. Geveze barmenin anlattığı senaryo taslakları için de filmin içinde bir yere bağlanmıyor diye demiştim ama sonraki filmlerde karşımıza çıkan bazı detaylar, bu taslakların ilerde izleyeceğimiz bazı filmlerin konuları olabileceğini de düşündürdü.

Bu arada, bu film için, yönetmen koltuğuna bir kadının oturması ile, şimdiye kadar yoğunlukla erkek hikayeleri anlatan ekibin, kadın hikayelerine de eğilmeye başlamalarının ilk adımı diyebiliriz.

El Loro y el cisne (The Parrot and the Swan) – 2013:

Alejo Moguillansky, bu filminde çok belirgin bir biçimde filmin çekim sürecini de izlediğimiz filme dahil ederek, belgesel ve kırmaca arasında gidip geliyor. Film, farklı dans grupları hakkında belgesel çeken bir ekibi anlatıyor. Ama bir yandan filmin kendisi de, belli bir noktaya kadar, farklı dans grupları hakkında bir belgesel. Filmin içindeki hikâyede bu belgesele konu olan kadın dansçılardan biri ile, filmin sesçisinin romantik ilişkisini izliyoruz. Peki bu rolleri kimler oynuyor? Kadın karakterimiz Luciana Acuña gerçekten de filmin belgesel kısımlarında gördüğümüz gerçek bir dansçı (ki bu filmden sonra El Pampero Cine’nin neredeyse tüm filmlerinde oynuyor). Erkek karakterimiz Rodrigo Sánchez Mariño ise, gerçekten de filmin sesçisi. Zaten asıl mesleği de bu ve kariyerindeki şimdiye kadarki tek oyunculuğu da bu filmde.

Alejo Moguillansky, olayı bir adım daha ileri götürüyor. Erkek oyuncuyu hemen her gördüğümüz sahnede, elinde bir boom mikrofon var ve aslında kendisini her gördüğümüz sahnede bir yandan oyunculuk yaparken, bir yandan da filmin seslerini kaydediyor. Mikrofonun karakterlere yaklaşıp uzaklaşmasından bunu fark edebiliyoruz. İlk bakışta, orta karar bir romantik komedi olarak görülebilecek olan film, bu tarz ayrıntılar ile değer kazanıyor.

El Escarabajo de oro (The Gold Bug) – 2014:

Alejo Moguillansky, bir önceki filminde yaptığı gerçek ve kurmacayı kesiştirme olayında burada nerdeyse kusursuz bir noktaya ulaşıyor. İzlediğim 7 yapım içinde en keyif aldığım filmin bu olduğunu söyleyebilirim. Arjantinli bu ekip, bu kez İsveç’le bir ortak yapım işine girmiş. Yanlarına ilk kez ekip dışından, Fia-Stina Sandlund isminde İsveçli bir kadın yönetmen almışlar. Filmin konusu içine de İsveçli feminist bir yazarın hayatını dahil etmişler. Peki film genel olarak ne anlatıyor? Karşımızda, Arjantinli bir film ekibi var. Bunlar İsveç’ten bir fon bulup, bir ortak yapım işine girişiyorlar. Aralarına Fia-Stina Sandlund isminde İsveçli bir kadın yönetmen alıyorlar ve anlaşmaları gereği İsveçli feminist bir yazarın hayat hikayesini anlatmaya çalışıyorlar! Film ekibinin esas amacı ise, yüzyıllar öncesinden kalan, efsanevi bir hazineyi bulmak.

Film çekim süreci ile ilgili kısım, Arjantin sinema sektörü ve dünya sinemasındaki yeri adına pek çok yorumda bulunurken, hazine arama ile ilgili olan kısım da filmin macera-aksiyon-gizem boyutunu güçlendiriyor. Tek tek isimlerini saymaya gerek yok ama filmin oyuncu ve teknik ekip kadrosu da diğer filmlerle benzerlikler taşıyor. Filmde, finale doğru etkisini iyice arttıran bir dış ses olduğunu da ekleyelim.

Filmin feminist tarafından da bahsetmek gerekli. El Pampero Cine’nin ilk dönem filmlerinin genellikle erkek hikayeleri anlattığını söylemiştim. Bu film de öyle başlıyor aslında. Film içindeki filmin ekibinin neredeyse tümü erkek, kadın yönetmen sadece telefondaki bir sesten ibaret ve ekipteki oyuncu kadınlar ise zorunluluktan olaya dahil olmuş gibiler. Hatta en başta İsveçli feminist yazarın bile erkek olduğu zannediliyor. Fakat film ilerledikçe, hikayedeki kadın karakterlerin ağırlığı giderek artmaya başlıyor. Hatta hiç büyüyemeyen ve hayal dünyasında yaşayan erkekler kendi aralarında takılırken, tüm iplerin kadınlarda olduğu ortaya çıkmaya başlıyor ve film beklenmedik bir şekilde, güçlü bir feminist mesaja doğru ilerliyor.

La Mujer de los Perros (Dog Lady) – 2015:

Bu kez karşımızda iki kadın yönetmeni olan bir film var. Laura Citarella ve Verónica Llinás. Önceki filmlere sadece dış ses olarak katkıda bulunan Verónica Llinás, bu kez ortak yönetmen ve yazar olmanın dışında, filmin başrolünü de üstlenmiş. Film, köpeklerle beraber yaşayan bir kadının bir seneye yayılan hikayesini anlatıyor. Kadın, köpeklerle beraber kırsal bir alanda yaşıyor, tüm ihtiyaçlarını doğadan karşılıyor. Şehre pek inmiyor ama şehre indiğinde görüyoruz ki, orada arkadaşları da var. Demek ki hayatının bir döneminde orada yaşamış ama filmin derdi onun geçmişine dair bir şey anlatmak değil, mevcut yaşantısını göstermek.

Aslında bir yanıyla, El Pampero Cine’nin diğer filmlerinden oldukça farklı bir yerde duran bir yapım. Diğer filmlerde dış sese ve hızlı gelişen diyaloglara çok fazla yer verilirken, bu filmde neredeyse hiç diyalog yok. Olan birkaç diyalog da olay akışına çok etki etmiyorlar. Daha önceki filmlerde sesini baskın şekilde duyduğumuz ama yüzünü görmediğimiz Verónica Llinás’ın, neredeyse hiç konuşmadığı bir rolle kamera karşısına geçmesi de bir tesadüf değil sanırım. Kendi içlerinde bir şaka bile olabilir.

Bunun yanında filmin, diğer filmlerin bazıları ile ortak bir noktası da var. Kurmaca ve gerçek arasında farkı belirsiz hale getirmesi. Aslında karşımızda tümüyle kurmaca bir film var. Ancak herhangi bir yerde bu film, seyirciye belgesel olarak sunulsa, hiç kimse itiraz etmez. Geçtiğimiz sene izlediğimiz Honeyland tarzı, ana karakterini uzunca süre takip eden yapıda bir belgesel gibi duruyor. Bu yüzden bu filme de ekibin türler arası geçişkenlik yapan filmlerinden biri olarak bakabiliriz.

Şu anda bu filmlerin MUBİ’den ayrıldığını tekrar belirtmek isterim. Ancak bazen lisans antlaşmalarını yenileyip, filmleri tekrar platformlarına alabiliyorlar. Böyle bir durum olursa Türkçe altyazı da eklerler umarım diyelim ve El Pampero Cine’nin diğer filmleri de gelirse, ne kadar güzel olur diye bitirelim.

Haftaya görüşmek üzere.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 295.516 hits
Nisan 2022
P S Ç P C C P
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: