Ocak 2022 için arşiv

Kanal B – Günce Programı (21 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
İstanbul Modern – Kısa Film Seçkisi
SİYAD – 2020’nin en iyi yabancı filmleri
Online platformlardan öneriler:
– Halloween
– Bir Kadının Parçaları (Pieces of a Woman)
– Cebimdeki Yabancı
– Tavuklar Firarda (Chicken Run)

İnsan Hakları Filmleri

(Bu yazı ilk olarak, 20 Aralık 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 10 Aralık 1948 tarihinde imzalanmış olması nedeniyle, Aralık ayında insan hakları ile ilgili pek çok etkinlik düzenleniyor. Eski güzel günlerde, bu konu ile ilgili filmleri, sinema salonlarında ya da kültür merkezlerinde izlerdik. Bu sene mecburen onlar da dijital ortamlara taşındı. Geçtiğimiz hafta, Avrupa Birliği İnsan Hakları Film Günleri ve TİHV İnsan Hakları Belgesel Film Günleri düzenlendi. İstanbul Film Festivali’nin Aralık seçkisi de insan hakları konusunu temel alıyordu (geçen haftaki yazımda bahsettiğim Ağlayan Kadın ve Vitalina Varela da bu seçkidendi). Aslında bir de Hangi İnsan Hakları Film Festivali olacaktı ama onlar “pek çok festivalin aynı günlerde çevrimiçi gerçekleşeceğini göz önünde tutarak” bu sene pas geçmeyi tercih ettiler. Doğru bir karar olabilir, çünkü hepsine yetişmemiz mümkün olmadı. Bu hafta, insan hakları ile ilgili filmlerden yetişebildiklerim arasından, öne çıkanlara değineceğim.

Evin’de Doğmak (Born in Evin):

Aslında oyuncu olarak tanınan, hatta Tayfun Pirselimoğlu’nun Ben o Değilim filminde de oynamış olan Maryam Zaree’nin kişisel hikayesi üzerinden İran’ın tarihine ve işlediği insanlık suçlarına baktığı bir film. Zaree, İran’da doğmuş olmasına rağmen, iki yaşında annesi ile birlikte Almanya’ya gittiği için ülkesini hemen hemen hiç hatırlamıyor. Babası ise, hapiste olduğu için, ancak birkaç sene sonra gelebiliyor. Kendisine söylenmeyen şey ise, onun da Evin hapishanesinde doğmuş olduğu. Biraz büyünce bir akrabalarının ağzından kaçırması ile öğreniyor zaten. Ancak annesi yıllar içinde Zaree’ye bu konu ile ilgili pek fazla detay vermemiş.

Bu filmde Zaree, kendi hikayesinin izini sürerken, kendisi gibi hapishanede doğmuş diğer çocukları, hapishanede doğum yapmış anneleri bulmaya, onların neler hissettiğini anlamaya çalışıyor. Bunda çok başarılı olduğu söylemez çünkü yaşanılan travma o kadar büyük ki, genellikle konuşmak istemiyorlar. Ama aynı hapishanede kalan başka kadınlarla konuşmayı başarmış ve onlardan gerçekten insanlık dışı hikayeler dinliyor. Bu süreçte, İran yakın tarihini de inceliyor ve filmin sonunda hem kendisi hem ailesi için bambaşka bir noktaya vararak, aslında en başta doğru soruları sormadığını düşünmeye başlıyor.

Gerçekten etkileyici ve üzerinde düşünmeyi gerektiren bir film. Maryam Zaree de kişisel hikayesi ile geneli birleştirmeyi, duyduğumuz korkutucu hikayelere karşın tıpkı ailesi gibi, umudu hep koruyan bir film yapmayı başarmış.

Pamir Sineması (Cinema Pameer):

Geçirdiğimiz pandemi sürecinde, biz sinemaseverler, sinema salonlarının bizim için ne ifade ettiğini çok daha iyi anladık. Zaman zaman sinema salonlarında rahatsız olduğumuz şeyleri bile özlediğimizi fark ettik (hepsini değil). Pamir Sineması, Afgantistan’daki az sayıdaki sinema salonlarından biri. Bu film de o salon hakkında bir belgesel.

Pamir Sineması, bugün elimizde neredeyse hiç kalmayan, eskinin büyük salonlu ve balkonlu sinemalarından. İzlerken İstanbul’daki Emek Sineması’nı, Ankara’daki Akün Sineması’nı hatırlattı. Halen dijitale geçmemiş ve 35 mm. makaralardan film gösteriyorlar. Film izleme deneyimi de belki de bizim Yeşilçam günlerini hatırlatıyor biraz. Bugün için, salonlarda bizi çok rahatsız edebilecek bir ortam var. İnsanlar filmle ilgili sürekli yorum yapıp konuşabiliyorlar örneğin. Perdeye lazer tutanlar, sinemada sigara ve haşhaş içenler de olabiliyor. Bu yüzden salona girerken bir arama yapılıyor ve sigara, haşhaş ve şampuan gibi malzemeler salona sokulmuyor (şampuanın nedenini hayal gücünüze bırakıyorum). Filmin en renkli karakterlerinin biri, eski bir asker olan sinema müdürü. Sinemada huzursuzluk çıkaranları yakaladığında, filmin ortasında el fenerleri ile salona dalıp sorumlu kişiyi yaka paça dışarı atabiliyor ya da film devam ederken, ona salonun huzurunu bozma diye öğüt verebiliyor.

Ama bu film sadece bir sinema salonunun belgeseli değil. Afganistan’ın durumu hakkında da söyleyecek sözleri var. Sinema personelinin hemen hepsinin geçen savaş yılları ile ilgili anıları, hikayeleri var. Seyirciler açısından da film izlemek çoğunlukla yaşanılan gerçeklikten uzaklaşmak anlamına geliyor. Ayrıca Afganistan’a film getirmek, zaman zaman bu işi yapanların hayatlarını tehlikeye atabiliyor. Bunun yanında elbette bir sansür kurulu da var. Filmler ve afişler sansürleniyor. İşin ilginci, kadınların sinemaya gitme imkânı çok kısıtlı iken, sansür kurulunda hangi sahnelerin çıkacağına karar veren kişilerden biri kadın.

Filmle ilgili yönetmenle yapılan söyleşide, ne yazık ki sinemanın geçtiğimiz sonbaharda kapandığı ve hükümetin konferans salonu olarak kullanmaya başladığı söylendi. Kovid günlerinde mecburen kapanacaktı belki, ama yine de üzücü.

Antigone:

Antigone’yi Sofokles’in meşhur tragedyası olarak çoğumuz biliriz. Yönetmen Sophie Deraspe, bu hikâyeyi günümüz Kanada’sına taşımış. Antigone ve ailesi Cezayir’den kaçmak zorunda kalan ve Kanada’ya yerleşen bir aile. Dört kardeş ve büyükannelerinden oluşan ailenin anne-babaları Cezayir’de öldürülüp, cesetleri evlerinin önüne bırakılmış. Antigone, başarılı bir lise öğrencisi, hatta Kanada’da önemli bir politikacının oğlu da erkek arkadaşı. Ablası bir kuaför salonunda çalışıyor ama abileri suç dünyasına karışmış. Bir gün abilerinden biri polis tarafından öldürülüp, diğeri de sınırdışı edilme tehlikesi ile karşılaşınca, Antigone’nin mücadelesi başlıyor.

Antigone’nin kendi doğruları ile tek başına tüm sistemin karşına çıkması, giderek onu destekleyenlerin çoğalması gerçekten etkileyici bir şekilde anlatılmış. İçine girdiği hemen her ortamda değişim yaratabilme gücü bazen biraz fazla olmuş ama yine de etkileyici. Abisinin yerine geçtiği kısımda da inandırıcılık konusunda bir problem yaşıyor ama hikâyenin ilerleyebilmesi için o adımı kabul edip geçtim kendi adıma. Tüm filmi sırtlayan Nahéma Ricci de son derece başarılı. Onun da henüz çok kısa bir oyunculuk kariyeri var ama doğru projelerle devam ederse yükselebileceği ışığını veriyor.

Aşkmobil (Lovemobil):

Almanya’da ormanların kenarlarında yaşadıkları karavanlarda seks işçiliği yapan göçmen kadınlar üzerine bir belgesel. Film Nijeryalı ve Bulgaristanlı iki kadın ve onlara karavanları kiralayan Alman kadının hikayeleri üzerinden dönüyor. Aslında iki seks işçisinin hikayesi de benzerlerine çok rastladığımız, ne yazık ki artık bizi şaşırtmayan hikayeler. Ailelerine para gönderebilmek umuduyla farklı ülkelere gitmişler, çeşitli durumlar sonrasında bu işe doğru sürüklenmişler, eski arkadaşlarına ne yaptıklarını söyleyemiyorlar ve günün birinde bu işi bırakmayı umuyorlar. Yaptıkları işin tehlikeli tarafı her zaman akıllarının bir köşesinde. Bazı müşteriler iyi davransa da dövülen hatta öldürülen arkadaşları da var. Alman kadının hikayesi ise daha ilginç. Aslında kendisi de yıllarca bu işi yapmış, zamanında bir eşi ve çocuğu da olmuş ama yürümemiş. Yaşı arttıkça kendisine olan talebin azaldığını fark edince karavan kiralama işine girmiş. Bir zamanlar sömürülen kişiyken, artık sömüren kişi olmuş. Ama bir yandan da karavanlarında çalışan kadınlara özellikle para konusunda çok sert davranırken, onları mutsuz gördüğünde de hatırlarını sorup, dertlerine ortak olabiliyor.

Yönetmen Elke Lehrenkrauss, bu üç karakterin hikayelerini anlatırken onlarla iyi bir güven ilişkisi kurmuş belli ki. Zaman zaman kendilerine ait sırları da paylaşabiliyorlar. Bazı müşterilerin filme çekilmeye izin vermiş olmaları da ilginçti. Belli ki, bir şekilde onlarda da o güveni oluşturabilmiş. Ayrıca bildiğimiz ya da tahmin ettiğimiz hikayeleri anlatsa bile sadece söyleşiler ile yetinmemiş, karakterlerin günlük hayatlarını da bize yansıtmaya çalışmış. Ancak kadınlardan birinin, arkadaşına ne yaptığını itiraf ettiği sahneler gibi bazı anlar çok inandırıcı gelmedi. Sanki önceden planlanmış ve kamera karşısında oynanmış sahnelerdi.

Filmin söyleşisinde yönetmen, başka karakterlerle çekimler yaptıklarını da söyledi. Filmden çıkarttığı isimlerden biri, yaptığı işten çok mutlu bir karaktermiş. Filmin anlatısına uymadığı için çıkardığını belirtti ama seks işçileri ile ilgili kabul gören anlayışın dışında bir bakış olduğu için filmde yer almasını isterdim açıkçası.

Çok Uzakta (Zu Weit Weg):

Yine Almanya’dan bir göçmen hikayesi ama bu kez çocuklara yönelik, kurmaca bir film. Alman bir çocuk olan Ben ile, Suriyeli bir çocuk olan Tarık’ın hikayesi. Her ikisi de yeni öğretim yılına yeni bir okulda başlayan iki çocuk. Bir anlamda her ikisi de öteki. Tarık’ın durumu daha kötü elbette. Suriye’deki savaştan kaçarak abisi ile beraber Avrupa’ya gelmişler ve o sırada onunla da yolları ayrılmış. Evleri yıkılmış, yok olmuş. Ben ve ailesi ise, kasabalarının yakınındaki maden ocağı nedeniyle evlerinden çıkan zorunda kalmışlar. Onların kasabaları da adeta hayalet kasabaya dönmüş. Her ikisi de futbolda çok yetenekli ama yeni takıma kendilerini kabul ettirmeleri de çok zor gözüküyor.

Aslında her iki karakter de filme dahil olduklarında, zamanla arkadaş olacaklarını, ortak yönlerini keşfedeceklerini, kendilerini yeni ortamlarına kabul ettireceklerini, hatta Ben’in ablası ile olan sorunlarını çözeceğini de fark ediyoruz. Bu anlamda çok bildik hikâye kalıpları üzerinden yürüyen bir film ama temel amacının çocuklara, kimsenin ötekileştirilmemesi mesajını verirken, rahat takip edilen bir hikâye yapısı kurmak olduğu da açık. Bu arada Suriyeli mülteciler ilgili temel bilgiler veriyor olması da bir artı. Bu yüzden filmin sinemasal açıdan çok büyük meziyetleri olmasa da ideal bir çocuk filmi olduğu söylenebilir.

Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas):

Aslında bu filmi geçtiğimiz aylarda, Ankara Film Festivali’nde salonlarda izlemiştik. Madem İnsan Hakları Film Günleri’ne dahil edilmiş, o zamanki fikirlerimi de buraya alayım dedim.

Luis Buñuel’in üçüncü filmi olan Las Hurdes’in çekim sürecinde yaşananları anlatan bir animasyon var karşımızda. Hikâye ilginç gerçekten. L’Age d’Or filmi sonrası, Buñuel büyük bir tepki ile karşılaşıyor. Bu tepkiler neticesinde, yeni projeleri için para bulmayınca, biraz da tesadüfler sonucunda bir arkadaşının da yardımıyla bu belgesel projesine girişiyor. Ama söz konusu Buñuel olunca bu belgesel de tartışmalı oluyor. Dramatik etkiyi arttırmak için belgesele kurmaca sahneler katıyor, hatta bazı hayvanları öldürüyor. Spoiler’lı bir örnek: Keçiler, bu yolda sıklıkla uçurumdan aşağı düşer diyorlar, yaptığı çekimlerde bu durumla karşılaşmayınca bir keçiyi kendisi vurarak, aşağı düşmesini sağlıyor.

Film, hikayesini başarılı bir şekilde anlatmış ama çok rahatlıkla canlı oyuncularla çekilen bir biyografi filmi de olabilirdi. Neden animasyon sorusunun cevabı, filmin bir çizgi roman uyarlaması olması ama sadece bu cevap yeterli gelmedi bana. Buñuel gibi bir yönetmeni anlatıyorsanız ve elinizde animasyon gibi, hayal gücünüzü sınırsız kullanabileceğiniz bir mecra varsa, daha aykırı bir şeyler beklerdim. Birkaç sahne dışında çok düz bir anlatımı var. Bu, filmi kötü yapmıyor ama bence daha iyi olma fırsatını kaçırmış. Ayrıca filmde çeşitli siyah-beyaz görüntüler de var. Eğer yanılmıyorsam, Buñuel’in filminin gerçek görüntüleri bunlar. Animasyon arasına o görüntülerin girmesi, gerçekten başarılı bir kurgu ile yapılmış. Filmin artılarından.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (14 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
Online platformlardan öneriler:
– E.T.
– Bizim İçin Şampiyon
– Üzgünüz, Size Ulaşamadık (Sorry We Missed You)

Filmler, Filmler, Festivaller

(Bu yazı ilk olarak, 13 Aralık 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Sinemaların kapalı olduğu bu dönemde online festivaller ve etkinlikler, yine büyük bir hızla devam ediyor. Sokağa çıkma yasakları ile birlikte evlerde film izleme deneyimlerimiz tekrar artarken, sinemalarla buluşacağımız günleri de iple çekiyoruz. Bu hafta da geçtiğimiz günlerde izlediğim filmlerden bir seçki yapmaya çalıştım. Buyurunuz:

Ağlayan Kadın (La llorona):

Geçen yıl, Ağlayan Kadın efsanesi ile ilgili bir Hollywood filmi izlemiştik. Korku filmi türünün tüm unsurlarını kullanan, zaman zaman etkileyici anlar yaratsa da benzerlerinden öne çıkamayan bir filmdi. Aynı efsane, önceki filmi de sevdiğimiz Jayro Bustamante’nin elinde bambaşka bir anlam kazanmış. Filmde, Guatemala’da uzun yıllar süren iç savaş sonrası, işlediği suçlar nedeniyle yargılanmakta olan generalin hikayesini izliyoruz. Yavaş yavaş Alzheimer’a teslim olmakta olan general, birtakım sesler ve olmayan bir kadının ağlamasını duymaktadır. Bu sanrılar, eve yeni bir hizmetçinin gelmesi ile iyice artar ve ailenin diğer üyelerini de etkilemeye başlar. Duydukları hastalığının ve vicdanının ona oynadığı oyunlar mıdır, yoksa ortada gerçekten doğaüstü bir şeyler var mıdır?

Geçmişin günahları ile hesaplaşmaya çalışan karakterlerle ilgili çok fazla film izledik. Bu da onlardan biri aslında ama yönetmen korku sinemasının unsurlarını da işin içine sokarak, tekinsiz bir atmosfer yaratmayı başarmış. Filmin hikayesi dışında tüm teknik unsurları da çok iyi. Özellikle film boyunca artan dışardaki protesto sesleri, çok iyi kullanılmış. Politik sinema ile korku sinemasının çok başarılı ve yaratıcı bir birleşimi.

Vitalina Varela:

Yönetmen Pedro Costa’nın önceki filmlerini düşününce, bu filmine biraz korkarak yaklaştığımı itiraf etmeliyim. Çünkü, seyirciden gerçekten çaba isteyen filmlere imza atıyor. Bu da öyle bir film ama bir yandan da son derece etkileyici. Filmin adı ile başrol oyuncusunun adı aynı. Costa’nın önceki filminde de oynayan Vitalina Varela, yine yönetmenle birlikte, kendi anılarından yola çıkan ama kurmaca bir film yazmış. Film, kocası yıllardır Portekiz’de yaşayan, Cabo Verde’li bir kadının ancak onun ölümünden sonra Portekiz’e gitmesini ve onun yaşadığı evde kalmasını, dolaştığı sokaklarda dolaşmasını, hiç tanımadığı bu şehirde belki de hiç tanımadığı kocasının hayaleti ile konuşmalarını anlatıyor.

Pedro Costa, ölümün ve veda edememiş olmanın tüm ağırlığını barındıran, kasvetli bir atmosfer kurmuş. Yavaş temposu ve az sayıdaki diyalogları ile izleyiciden çaba gerektiren bir film ama o çabayı harcadığınızda, karşılığını da fazlasıyla veriyor. Filmin en büyük övgülerinden birini, görüntü yönetmeni Leonardo Simões’e göndermeliyiz. Karanlığın içindeki ışıklarla muhteşem kadrajlara imza atmış. Final dışında aydınlık bir sahne yok gibi. Tam da bu nedenle, filmi iyi bir görüntü sistemi ile izlemek önemli. Normal zamanlarda, festivalde projeksiyon sistemi karanlık olan salonlarda izlemek tam bir eziyet olabilirdi. Nitekim, Costa’nın önceki filmi Horse Money, öyle olmuştu. Evde izlerken de keşke daha kaliteli bir ekranda izleyebilseydim dediğimi söylemeliyim.

Kod Adı Curveball (Curveball):

Bu politik taşlama, Berlinale’de gösterildiğinde çok ilgimi çekmemişti ama eksikliklerine karşın, ele aldığı konuyla dikkat çekici bir filmmiş. Filmin gerçek olaylardan yola çıkan bir hikayesi var. 90’ların sonunda Almanya’da yaşayan Iraklı bir mülteci, Saddam’ın kitle imha silahlarını nasıl ürettiğini bildiğini ve kendisine Alman pasaportu ve gizlenebileceği bir ev verirlerse, bu bilgiyi vereceğini söylüyor. Başta kendisine inanılsa da kısa sürede yalan söylediği ortaya çıkıyor. Birkaç yıl sonra, 11 Eylül sonrasında, Irak’a saldırmak için bahane arayan Amerika ise bu adamı hatırlayarak, Saddam’ın kitle imha silahları var söyleminin önemli bir kısmını, onun ifadeleri üzerine kuruyor.

Yönetmen Johannes Naber, filminin ana karakterlerini bu adam ile konuşan Alman ve Amerikalı ajanlar üzerinden kuruyor ve onlar arasındaki ilişkilerden bir kara komedi çıkarıyor. Ama bir yandan da hem Almanya’nın, hem Amerika’nın çıkarları için yalan olduğunu gayet iyi bildikleri bir ifadeyi rahatlıkla kullanabildiklerini de gösteriyor. Gerçeği yeniden kurma meselesi üzerinden, onun kadar iyi olmasa da, Wag the Dog’u akla getiren bir film. Sinemasına biraz daha özenilmiş ve daha başarılı oyuncular ile çalışılmış olsa yılın dikkat çeken filmleri arasına girebilirdi.

Nefret Etme (Non odiare):

Bu sene Venedik Film Festivali’nde gösterilen bu yapım, bir doktorun kendi vicdanı ile hesaplaşmasını anlatıyor. Alessandro Gassmann’ın canlandırdığı Simone isimli doktor, bir sabah tesadüfen bir araba kazasına şahit oluyor ve kaza geçiren kişiye yardım etmek isterken göğsündeki koskoca gamalı haç dövmesini görünce, sadece ambulans çağırmakla yetiniyor. Bunun sonuncuda da ilk yardım müdahalesi yapsa belki de kurtulabilecek olan adam, hayatını kaybediyor. Sonradan öğreniyoruz ki doktorumuzun babası da hayatının bir bölümünü toplama kampında geçirmiş bir Yahudi doktor. Üstelik orada, Nazi’leri tedavi etmek zorunda kalmış. Simone, yaşadığı bu olay sonrasında, hayatını kaybeden adamın ailesini buluyor ve kim olduğunu söylemeden onlara yardım etmeye çalışıyor ve olaylar gelişiyor.

Nefret Etme, iyi bir çıkış noktası yakalayan bir film olsa da giderek klişelere fazlaca teslim oluyor. Özellikle doktor ile hayatını kaybeden adamın kızı arasındaki romantik yakınlaşma, adamın oğlunun da bir neo-nazi olması ve doktorun filmin başındaki ikilemle bir kez daha karşılaşması, çok rahat tahmin edilebilir hikâye adımları. Doktorun da ölmüş olan kendi babası ile hesaplaşma aksı ise zaten çok iyi işlemiyor. Yine de karşımıza getirdiği etik soru ve Alessandro Gassmann ve Sara Serraiocco’nun oyunculukları, filmi izlenebilir bir noktaya getiriyor.

Veletler (Figli):

İzlediğim filmler içinde hangilerinden bahsedeyim diye düşünürken, arada bir tane de eğlencelik film koymalı dedim. Veletler de İtalyan Filmleri seçkisi içinde izlediğimiz bir yapımdı. Film, artık orta yaşlılık sınırlarına gelen bir çiftin, ikinci çocukları sonrasında hayatlarının ne kadar karıştığını anlatıyor. Aslında tipik bir söylem olarak, çocuklar olmadan çok iyiydik, ilk çocuktan sonra da fena değildik ama ikinciden sonra hayatımız alt üst oldu diyen bir film. Ama popüler kanaldan akan bir komedi olduğu için, aslında esprilerini genelde beklendik yerlerden kuruyor ve elbette aile kurumuna 1-2 fiske vursa da yine de neticede kutsal aile söyleminin çok da dışına çıkmıyor. Yarına kalacak bir film olmasa da eğlenceli ve keyifle izlenen bir yapım olduğunu söylemeliyim.

Film hakkında çok fazla konuşmaya gerek yok ama iki konunun dikkatimi çektiğini de eklemeliyim. Pandeminin başlarında, İtalya’daki durumun hızla kötüleşmesinin sebebinin, oradaki yaşlı nüfusun sayısının yüksekliği olduğu söyleniyordu. Pandemi öncesi çekilen bu filmde de yaşlı nüfus fazlalığı, mizah unsuru olarak kullanılmış epeyce. Bir de filmin bizim için dikkat çeken bir noktası var. Bir sahnede baş kadın karakterimize yanaşmaya çalışan erkek çok tanıdık geldi derken bir de baktım ki, Mehmet Günsür. Aslında rolü figüran diyebileceğimiz kadar az. Sadece iki sahnede görünüyor ve temel işlevi evlilikte bir tehdit unsuru olmak. Günsür bu kısacık rolde bile, üzerine yapılan personadan kurtulamamış doğrusu. Yakışıklı ve karizmatik çocuk. Hatta, jenerikte karakteri, “Tipo Simpatico” olarak geçiyor ki, sanırım kabaca “sempatik tip” olarak çevirebiliriz.

Kas (Muscle):

Gerard Johnson’ın bu filmi geçtiğimiz ayın İstanbul Film Festivali seçkisindeydi. Üzerinden biraz zaman geçti ama söz etmeden geçmeyelim. Kas, İngiliz sinemasının geleneklerinden gelen, iki erkeğin dostluğu ve bu dostluk çerçevesindeki ilişkilerinin giderek yer değiştirmesini anlatan başarılı bir film. Telefon üzerinden pazarlama yapan bir şirkette çalışan Simon, hayatından bezmiş bir adamdır. İşinde başarısızdır, karısı ile problemlerini aşamaz, pısırık bir kişiliği vardır. Gençliğinde bir süre spor yapmış olsa da onu da bırakmış, göbeği de büyütmüştür. Zaten fiziksel olarak da çekici bir adam değildir. Spor salonundan çıkan kaslı adamları gördüğü bir gün onlara özenir ve kendisi de onlara benzemek için salona yazılır. Orada, ilk anda kendisine yaklaşan Terry’den ders almaya başlar. Giderek daha girişken ve tabiri caizse, yırtık bir insan olmaya başlar. Terry ile olan arkadaşlığı ona olumlu etki yapmıştır. Ama…

Hikâyenin nereye doğru gideceği ana hatları ile tahmin edilebilir belki ama yönetmen Johnson, iki erkek arasındaki ilişkinin dinamiklerini ve üzeri örtük homo-erotik yakınlaşmalarını vermekte çok başarılı. İki karakter arasındaki ilişkinin değişimi, filmin siyah-beyaz görselliğinin yarattığı atmosferle birlikte, akla Joseph Losey’in unutulmaz The Servant’ını getiriyor. Gerçi burada karakterler arası sınıf farkı pek fazla değil ama yine de o filmin izini sürdüğü söylenebilir.

Yara:

Online gösterimlerde pek çok kısa film de izliyoruz. Onlardan birinden de bahsetmeden geçmeyelim. Suç ve Ceza Film Festivali’nde en iyi kısa film seçilen Yara, benim için de seçkideki en iyi kısa filmdi. Yönetmen Onur Güler, bu kısa filminde ölüm raporu hazırlamak için, cenaze evine giden bir doktorun hikayesini anlatıyor. Ölen yaşlı adamı incelerken bir şeylerin ters gittiğini anlayan doktor, gerçeğin ne olduğunu ve daha önemlisi nedenini anlamaya ve bir karar vermeye çalışıyor.

Bu tarz tematik festivallerde, filmlerin bir mesajı olması beklenir. Ama pek çok kısa film yönetmeni, bu mesajı seyircinin kafasına vura vura, mesajının altını çok kalın çizgilerle çizerek anlatıyorlar. Bu da filmi bir kamu spotu haline getiriyor. Yara’nın en başarılı olduğu yer, ele aldığı önemli konuyu işlerken bunu yapmıyor olması. Bazı yerlerde diyaloglara fazlaca başvursa da bunu slogan atma noktasına getirmiyor, anlattıklarının görsel karşılıklarını da bulabiliyor. Tülin Özen ve Nihal Yalçın gibi iki önemli oyuncuyla çalışabilmiş olmasının avantajını da iyi kullanmış doğrusu. Özellikle kısa filmlerde iyi oyuncular, filmin kalitesini çok etkiliyor.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (7 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
Başka Sinema – Başka Bir Ocak Seçkisi
Online platformlardan öneriler:
– Grease
– Uzak
– 2040
– Space Jam
– Bıçaklar Çekildi (Knives Out)

Not: Evden bağlantı olunca seste bir sorun yaşanmış. Özür dileriz.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 293.638 hits
Ocak 2022
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: