Eylül 2021 için arşiv

11. Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası

(Bu yazı ilk olarak, 21 Kasım 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Sinemaların tekrar kapanması ile yine online festivallere ve dijital platformlara döndük. Umarım söylendiği gibi, 1 Ocak 2021 tarihinde sinemalar yeniden açılır ve o günler, salgını da biraz olsun azalttığımız günler olur.

Bu ortamda, geçtiğimiz hafta içinde Ankara’da 10 yıldır düzenlenmekte olan Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası’nın onbirincisi düzenlendi. Fiziksel gösterimlerden vazgeçmediler ama bu sene online bir alternatif de sundular. Bu etkinlik, Ankara’da çok ilgi çeken bir etkinlikti. Geçtiğimiz yıllarda, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yer kalmadığı için izleyemeden geri döndüğüm filmler olurdu. Aslında ne de güzel günlermiş…

Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası’nda, o sene Ferzan Özpetek bir film çekmişse mutlaka olur, hatta genelde açılış filmi olur. Bu sene de bu kural değişmedi. Onun dışındaki filmlerin bir kısmı çok adını duymadığımız, daha çok ticari sinemayı temsil eden filmlerdir. 1-2 tane de festivallerde gösterilmiş, bazıları Türkiye’de ilk kez gösterilen filmler olur. Bu seneki seçki de benzer bir yapıdaydı. O halde, gösterilen 7 filme kısa kısa göz atalım.

Şans Tanrıçası (La dea fortuna):

Ferzan Özpetek’in yeni filmi Aralık ayında vizyona girecekti. Türkiye’deki ilk gösterimi de burada olacaktı. Şimdilik vizyon planları mecburen ötelendiğine göre izleyen az sayıdaki kişiler arasındayım sanırım. Özpetek bu filminde en yakın arkadaşlarının hastalanması sonrasında, onun çocuklarına bakmak durumunda kalan eşcinsel bir çifti konu ediyor. Bu çocuklar, ilişkilerinde sorun yaşayan çiftimize de bir terapi oluyorlar adeta.

Yıllar içinde Ferzan Özpetek sineması denince aklımıza gelen bazı kalıplar var. Bazen bunların dışına çıkmaya çalıştığı da oluyor ama bu kez tam da Özpetek sinemasının bütün unsurlarını barındıran bir filme karşı karşıyayız. Merkezdeki eşcinsel çiftimizin yakın arkadaşları arasında bir trans kadın ve bir göçmen kadın var. Tüm bu arkadaş grubu sıklıkla bir araya gelip büyük ve görkemli yemekler yiyor, Sezen Aksu şarkıları eşliğinde dans ediyorlar. Oyuncu kadrosunda tabii ki Serra Yılmaz var. Özpetek’in sevdiği oyunculardan Stefano Accorsi de var. Ve film çok belirgin bir şekilde, kan bağına dayalı olmayan, alternatif bir aile önermesi yapıyor.

Kendisini hatırlatan tüm unsurları bir araya getirse de en iyi Ferzan Özpetek filmlerinden biri dememiz zor. Bunun da nedeni senaryonun çok bildik ve tahmin edilebilir ilerlemesi. “Benim son zamanlarda çok başım ağrıyor, bir süre için hastaneye yatacağım. Bu arada çocuklarıma kısa bir süre siz bakar mısınız?” diyerek filme giren bir karakterin hikayesinin nereye gideceği o anda belli oluyor zaten. Eşcinsel çiftimizin yaşadıkları ilişki problemleri de çok bildik. Yine de Ferzan Özpetek seviyorsanız, izlerken eski bir arkadaşınızla karşılaşmış gibi oluyorsunuz ve keyifle izliyorsunuz.

Pinokyo (Pinocchio):

Bu film, daha önce Filmekimi seçkisinde gösterildi, hatta tam da geçen hafta sinemalarda vizyona da girmişti. Oralarda kaçıranlar burada yakalamış olabilirler. Sinemacıların Pinokyo öyküsüne ilgileri hiç yok olmuyor. Carlo Collodi’nin 1883 yılında yazdığı bu roman, defalarca sinemaya uyarlandı. Hatta bu filmde Geppetto Usta’yı canlandıran Roberto Benigni, 18 yıl önceki uyarlamayı yönetmiş, Pinokyo’yu da kendisi oynamıştı. Bu kez kamera arkasında Matteo Garrone var. Daha çok mafya hikayeleri ve şiddet dozu yüksek filmlerle tanıdığımız Garrone’nin bu projeyi seçmiş olması ilk bakışta ilginç olsa da yetişkinlere masallar diyebileceğimiz Tale of Tales filmini de unutmamak lazım. Ayrıca söylediğine göre, çocukluğundan beri hayalinde olan bir projeymiş.

Peki Garrone, bu uyarlamaya bir farklılık getirebilmiş mi? Pek değil. Dönemdeki yoksulluğa biraz daha vurgu yapıyor, romana sadık kalınan birkaç sert denebilecek sahne var ama temelde bir çocuk filmi denebilir. Teknik tarafı da gayet iyi bir film ama ben zaten bu öyküyü biliyorum diyerek izleyince pek bir heyecan yaratmıyor. Günümüze gönderme sayılabilecek bazı detaylar daha fazla olsa belki farklı bir yerde durabilirdi. Örneğin, sadece masumların hapse girdiği, salıverilmek için suçlu olduğunu ispatlamanın zorunlu olduğu mahkeme sahnesi gayet güzeldi. Romanda var mıydı, hatırlamıyorum ama bu anlayıştaki sahneler arttırılabilirdi.

Kötü Masallar (Favolacce):

Bu sene Berlin’de senaryo ödülü almasıyla öne çıkan bu film, seçkinin de en merak ettiğim filmlerden biriydi. İzlemem de biraz maceralı oldu ama beklentimi tam olarak karşıladığını söylemeyeceğim. Film, İtalya’nın banliyö mahallelerinden birinde yaşayan insanlar üzerinden kimi hikayeler anlatıyor. Çoğunun ana karakterleri de yeni ergenler ve gençler. Bunların baskıcı ya da umursamaz anne-babaları, öğretmenleri vs. de hikayelerin diğer karakterleri. Filmin, yer yer çok iyi sahneleri var. Özellikle çocukların cinsellik merakı ile ilgili kısımlar iyi işlenmiş. Aileleri ile olan ilişkileri de öyle. Fakat toplamda tatmin edici bir sonuca ulaştığını söyleyemiyorum. Özellikle finalde yaptığı hamlenin altını daha fazla doldurabilirdi diye düşünüyorum. Yine de kurduğu dünya, yönetmen D’Innocenzo kardeşlerin sonraki filmleri merak etmemiz için bir kapı aralıyor.

Çıkar Sesini! (Cambio tutto!):

40 yaşında, bir reklam şirketinde çalışan, geceleri üst komşudan gelen gürültü sesleri ve sürekli horlayan erkek arkadaşı ile mücadele eden, patronunun ve erkek arkadaşının kendisini sömürdüğü ve bunun da farkında olan bir kadın. Sabahları işe giderken onu taciz eden bir erkek gibi rutinleri de var. Fakat bu kadın, sürekli olarak çevresindekileri düşündüğü, etraf ne der dediği için başına gelen hiçbir şeye ses çıkarmıyor, çıkaramıyor. Günün birinde, televizyonda sürekli reklamını gördüğü bir terapiste gidiyor ve olaylar değişiyor.

Aslında bu girişten bile olayların ne şekilde değişebileceği, kadının ne şekilde davranmaya başlayacağı az çok tahmin edilebiliyor. Bu da 1-2 detay hariç, tam olarak beklediğimiz şekilde gelişen bir film. Fakat izlerken çok eğlendiğimi itiraf etmeliyim. Hani, çok iyi olmadığını bilirsiniz ama keyifle izlersiniz ya, o filmlerden. Bu İtalyan filmi, aslında Sin Filtro isimli bir Şili filminin uyarlaması. Aynı filmin Meksika, İspanya ve Uruguay uyarlamaları da var. Bu da filmin hikayesinin seyirciyi yakalamakta ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor aslında. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’ye Cebimdeki Yabancı adıyla uyarlanan Perfetti Sconosciuti filminin de tüm dünyada pek çok versiyonu yapılmıştı. Bu film de benzer bir yolda gidiyor olabilir. Buradan Türkiye’deki yapımcılara duyurulur. Filmin başrolündeki Valentina Lodovini için bir arkadaşım, İtalya’nın Ezgi Mola’sı demişti. Gerçekten izlerken sürekli gözümün önüne Ezgi Mola geldi. Potansiyel bir Türkiye uyarlaması için tek adayım.

Çalınan Günler (Il ladro di giorni):

Vincenzo, yıllar önce oğlunun gözü önünde tutuklandıktan sonra, hapisten çıktıktan sonra onunla birkaç gün geçirmek üzere geri döner. İşte bu film de o birkaç günün öyküsü. Vincenzo’nun asıl niyeti, aklındaki bir takım karanlık işler için oğlunu kalkan olarak kullanmaktır. Çünkü polislerin, yanında çocuk olan bir adamdan şüphelenmeyeceğini düşünür. Filmde anlatılan baba-oğul ilişkisinin işlediği söylenebilir. Pek çok İtalyan filminde izlediğimiz Riccardo Scamarcio ve oğlu rolünde Augusto Zazzaro da iyi bir kimya tutturmuşlar ancak benzerini çok fazla izlediğimiz bir hikâye. Yine de çocuğun, tam bir ergenliğin eşiğindeki erkek çocuk hallerini başarılı bulduğumu söylemeliyim. Ufak bir spoiler olarak, babanın suçlu olmaktan vazgeçmemesinin, bu tip bir film için ilginç olduğunu da eklemeliyim.

Ev Hapsinde Aşk (L’amore a domicilio):

İşlediği bir suçtan ötürü ev hapsi cezası verilmiş genç bir kadınla, dışarı çıkma izni verildiği bir gün karşılaştığı bir sigortacı adamın aşk hikayesi. Adam kadına o kadar âşık oluyor ki onun için suç işlemeyi bile göze alıyor. Ne yazık ki yine çok bildik bir konuyu işleyen bir film ve bu kez başka bir noktadan gelen bir çekiciliği de yok. Böyle bir hikâyede çiftimizin uyumları çok önemli ama hiçbir şekilde karakterlerin aşklarına ikna olamıyorsunuz. Oyuncuların uyumsuz oluşu da bunu destekliyor. Adamın kadına âşık oluşu yine anlaşılabilir ama kadın karakterin, baştaki cinsel açlık nedeni haricinde adamla birlikte olmak istemesi için bir neden bulamadım doğrusu. Üstelik işin içine suç dünyası girdikçe hikâye daha da zayıflıyor ve daha kaba saba bir mizaha dönüşüyor. Seçkinin zayıf filmlerinden.

Dünyanın En Güzel Günü (Il giorno più bello del mondo):

Bu yılki seçkide çocukların ana karakterlerinden biri olduğu filmlerin sayısı oldukça fazlaydı. Burada da iflasın eşiğindeki bir tiyatroyu işleten kahramanımıza miras kalan(!) iki çocuğun hikayesini ve aralarındaki ilişkileri izliyoruz. Bu çocuklardan biri hiç konuşmuyor ama bir takım süper güçleri var. Eşyaları, dokunmadan yerlerinden oynatabiliyor. Öyle ki, bir kıyafeti içinde hiç kimse yokken dans ettirebilecek derecede. Kahramanımız, çocuğun bu güçlerini kullanarak yaptığı şovla tiyatroyu kurtarıyor ama bu süper güçleri test etmek isteyen bilim insanları ve kötü adamlar da devreye girince işler karışıyor.

Yetişkinlere hemen hemen hiçbir şey ifade etmeyen bir çocuk filmi ama çocuklara ne kadar şey ifade ediyor, ondan da şüpheliyim. Filmin fazla masalsı ve steril dünyası 2020’nin çocukları için fazla naif olabilir. 20-30 yıl geç kalmış bir film izlenimi verdi bana.

Ankara’dan etkinlikler:

Sinemaların kapanması ile, kültür merkezleri de etkinliklerine ara vermiş gibi gözüküyor. Sanırım bir süre için Ankara’ya özel bir sinema etkinliği bulamayacağız.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (17 Aralık 2020)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Aralık Seçkisi
İstanbul Modern – Biz de Varız
Randevu İstanbul
AB İnsan Hakları Film Günleri
Uşak Kısa Film Festivali
Online platformlardan öneriler:
– Geleceğe Dönüş (Back to the Future)
– Veronique’nin İkili Yaşamı (La double vie de Véronique)
– Wonder Woman

Polonya Filmleri Festivali

(Bu yazı ilk olarak, 14 Kasım 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Vizyonda iyi film sayısı çok azken, farklı ülkelerin kültür merkezleri ve elçiliklerinin düzenlediği etkinlikler imdadımıza yetişiyor. Geçen yıl ilki düzenlenen Polonya Filmleri Festivali, bu yıl yapılmaz herhalde diye düşünürken bir anda karşımıza çıktı. Klasik gösterimden vazgeçmeyen bu ufak festival, 5-8 Kasım tarihleri arasında, Ankara Büyülü Fener Sineması’nda düzenlendi. Ücretsiz olmasına rağmen, pandemi dönemi olduğu için seyirci sayısı çok da fazla değildi. Hatta hemen her seansta, aynı kişileri gördüğümüzü söyleyebiliriz. 65 yaş üstü olmasına rağmen fiziksel festivallerden vazgeçmeyen, bu festivalde de her filmi izleyen bir sinefil ablamızın söylemi ile, Polonya’dan kötü film çıkmaz diyerek filmlere geçelim.

Demir Köprü (Zelazny most):

Bu tip festivallerde genellikle adlarını çok fazla duymadığımız filmler karşımıza çıkıyor. Bazen çok güzel sürprizler de olabiliyor. Bu da onlardan biriydi. Enkaz altında kalan bir madencinin eşinin ve arkadaşlarının ona ulaşma çabasını anlatan film, bence seçkinin en iyisiydi. Kurtarma çalışmaları sırasında geri dönüşlerle madencinin karısı ve onu çıkarmaya çalışan iş arkadaşının bir aşk yaşadıklarını, hatta daha fazla görüşebilmek için onun madenin uç noktalarına gitmesini sağladıklarını öğreniyorduk. Bu durum ister istemez, yoğun bir suçluluk duygusuna da yok açıyordu. Filmin bu aşk üçgenine yaklaşımı ise son derece objektifti. Asla bir tarafı suçlamaya ya da kötü göstermeye çalışmadan, o vicdan azabını vermeyi başarıyordu. Finale doğru, duygusal dozu artsa da duygu sömürüsüne çok müsait hikayesini, o yola sokmaması da takdir edilmesi gereken bir konuydu.

İlk uzun metrajı ile Monika Jordan-Mlodzianowska, takip edilmesi gereken bir yönetmen olarak gözüktü. Üç kilit oyuncusu da son derece başarılıydı. Özellikle akşam yemeği sahnesinde, gerçekten sarhoş olmadıklarına inanmak çok zordu. Julia Kijowska için özel bir not. İyi bir oyuncu olmasının yanında, perdeye her çıktığında hayran hayran kendisine bakmaktan kendimi alamadığımı itiraf etmeliyim.

Supernova:

Çocuklarını alıp, sarhoş babalarını terk etmek isteyen bir kadının öyküsü olarak başlayan film, bir anda bambaşka bir yere giderek o kadın ve çocuklarına çarpan ve kaçan bir sürücünün ve olayla ilgilenmeye başlayan polislerin hikayesi haline dönüşüyordu. Kazayı yapan lüks aracın sahibin hükümetten önemli bir kişi olması (film net bir şekilde kim olduğunu söylemiyor), filme ayrı bir politik boyut da katıyor ve sistemin çürümüşlüğünü de gösteriyordu. Asıl önemlisi kaza mahallinde yaşanan büyük kaostu. Polisler, sağlık görevlileri, itfaiyeciler, ne olduğunu merak edip toplanan halk hepsi bir araya gelince oluşan karmaşa başarılı bir şekilde verilmiş. Özellikle finale doğru çok güçlü sahneler yaratılabilmiş.

Ancak filmden biraz uzaklaşıp bakmaya başladığınızda tüm karakterleri aynı mekânda tutabilmek için, mantıksız bazı hamleler yaptığını da görüyoruz. Ambulans geldiği halde, bir saat boyunca hastaneye götürülmeyip olay yerinde müdahale edilmeye çalışılan ağır yaralılar, kaza geçirenlerin kendi akrabaları olduğu ortaya çıktığı halde soruşturmayı yürütmeye devam eden polis memuru gibi detaylar filmin inandırıcılığını zedeliyordu. Bunlara, finale doğru karşımıza çıkan birkaç olayı daha ekleyebiliriz.

Filmi izlerken, kurduğu atmosfer sağlam olduğu için bunlar çok fark edilmiyordu belki ama sonrasında puanı düşüren etmenler. Neyse ki oyuncular filmi yükseltmeyi başarıyordu. Peki filmin adı niye Supernova? Buna filmin sonunda bir cevap veriyordu ama bizim için soru değişmedi. Filmin adı niye Supernova?

Çürük Kulplar (Zgnile uszy):

60 dakikalık, orta metraj sayılabilecek bu film için, iyi bir deneme ama hedefi vuramıyor diyebiliriz. Film, ilişkileri monoton hale gelmiş olan bir çiftin, bir evlilik terapistine gitmesi ve onun sıra dışı yöntemleri ile sorunlarına çözüm bulma çabalarını anlatıyor. Terapi sırasında bir başka çift de devreye giriyor. Esasen, kadın-erkek ilişkileri ile ilgili güzel noktalara değinen bir film ama çok fazla derinleşemiyor. Ayrıca filmin son bölümüne doğru bir gizem yaratmaya ve seyirciyi de durduğu yeri sorgulatmaya çalışıyor ama (ufak bir spoiler) gördüğümüz her şeyin terapinin bir parçası olduğu o kadar belli ki, bunda başarılı olamıyor.

Filmin sonundaki nottan anladığımız kadarıyla, kısıtlı imkanlarla, biraz da arkadaşlık ilişkileriyle çekilmiş bir film. O samimiyet hissedilse de projenin üzerinde çok fazla çalışma olanağı bulunamadığı da hissediliyor. Olumlu bakarak, yönetmen Piotr Dylewski’nin sonraki işlerinde daha iyisini yapma ihtimali var diyelim.

Son Dağ (Ostatnia góra):

Festivalde bir de belgesel film vardı. Film, Everest’ten sonra dünyanın en yüksek dağı olan Karakurum Dağları’nın zirvesine çıkmaya çalışan, ağırlıklı olarak Polonyalılardan oluşan bir ekibi takip ediyor. Bu zirve, Everest kadar yüksek olmasa da ondan daha zor kabul ediliyor. Tırmanma sırasında ölüm oranı da daha yüksek. Film ekibi, dağcıların 2017’nin sonlarında başlayıp, 2018’de sonlandırdıkları maceralarını günü gününe takip ediyor. Kameralar çoğunlukla ana kamplarda dursa da genel planlarda oldukça ilginç anlar da yakalamışlar. Eminim ki filmin kamera arkasından ayrı bir film de çıkabilirdi.

Böyle bir tırmanışta karşınıza neyin çıkacağının bilinememesi, filmi de farklı yerlere götürüyor. Dağcıların, ölüm tehlikesi geçiren başka bir ekibe yardım etmek durumunda kalmaları, kendi aralarında çıkan anlaşmazlıklar, tahmin edilemeyen iklim değişiklikleri filmi neredeyse bir macera filmi noktasına getirirken, yaşanan hayal kırıklıkları, çeşitli nedenlerle tırmanışı erken bitirmek zorunda kalanlar da hüzünlü bir atmosfer yaratıyor.

Bir belgesel olarak çok farklı bir yaklaşım benimsemiyor ama dağın kendisinin yarattığı atmosfer ile tırmanışın ve bekleyişim gerilimi filmi izlenebilir kılıyor.

Kısa Filmler:

Seçkide 6 da kısa film vardı. Bunlardan tek tek bahsetmeyeceğim ama ön çıkan birkaç tanesinin adını anayım. Polonya’nın Müge Anlı’sı denebilecek bir karakterin televizyonda herkesi ağlatmayı hedefleyen şovunu ve bu şova konuk olan aileyi anlatan Ağlayalım (Płaczmy) filmi sonuna kadar merakla izlense de finalde beklenen patlamayı yapamıyordu. Kızının, siyahi erkek arkadaşını kabullenemeyen babanın hikayesini anlatan Gönlü Kara (Czarny charakter) ve kurallara takıntı derecesinde uyan bir hostesi anlatan Uçuş Dersi (Nauka latania) de ilginç ama belli bir seviyeyi geçemeyen filmlerdi. Kısaların en iyisi ise Hep Kötü (Nigdy dobrze) isimli, dedelerinin evine yerleşme teklifi ile gelen yeni evli bir çiftin, dedenin “beni öldürürseniz olur” şeklindeki karşı teklifi ile karşılaşmalarını anlatan, kara mizahı kullanırken, ülkenin geçmişine göndermeler de yapan filmdi.

Not: Seçkide, Aşk Vergisi (Podatek od milosci) isimli, uzun metraj bir film daha vardı ama gümrükte takıldığı için gösterilemedi. Gümrükte kalan filmler de eski festivalleri anımsatan bir nostalji oldu açıkçası.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası: 11-17 Kasım arasında düzenlenmekte olan bu festivalde, 7 İtalyan filmi gösteriliyor. Gösterimler Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde oluyor. Aynı zamanda her filmin, online gösterimi de yapılmakta. Her iki gösterim için de seyirci sayısı kısıtı var.
  • Goethe-Institut Ankara’nın film gösterimleri kapsamda, 17 Kasım Salı günü, Supa Modo filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 286.069 hits
Eylül 2021
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: