Ekim 2017 için arşiv

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 5. Gün: Yakınlık, Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, Sofra Sırları, Buğday

Yakınlık (Tesnota / Closeness):

closeness_h_2017

İşte tam bir festival filmi daha. Her anlamıyla. Hem vizyonda görmemiz çok zor, hem de festivallerin sevdiği konulara, sevdiği temalara el atan bir film. Hatta yönetmenin, son yıllarda vizyonda da daha sık görmeye başlasak da, daha çok festivallerde karşımıza çıkan dar kadraj tercihini de bu yönde değerlendirmek mümkün. Bu dar kadrajın filme adını da veren yakınlığı sağladığı, bir yandan da ana karakterimizin sıkışıp kalmışlığını anlattığı söylenebilir. 90’ların Rusya’sında geçen filmde odağımızda Yahudi bir aile var. Ana karakterimiz ise bu ailenin başına buyruk kızı Ila. IMDB’ye göre bu rol, Darya Zhovnar’ın ilk oyunculuğu ve çok başarılı. Zaten yönetmen Kantemir Balagov için de benzer bir cümle kurulabilir. Onun da ilk uzun metraj filmi. Filmin hikâye açısından sorunları olsa da yönetmenin becerisini takdir etmeden geçemeyiz. O dar kadraj içinde sağlam bir sinema duygusu ile çalışmış. Tüm ailenin yemek masasında toplandığı sahne uzaktan uzağa Sieranevada’yı da hatırlattı. Film ilerledikçe ve hikâye bir adam kaçırma ve fidye isteme olayına evrilince kamera da daha geniş alanlara çıkıyor. Tahmin edilebileceği gibi bu fidye hikâyesi bir Hollywood aksiyonundan çok ailenin durumunu anlatmak için kullanılan bir unsur haline geliyor.

Yakınlık, seyirciden bir miktar çaba isteyen filmlerden. Tam bir başarı olduğunu söylemek de güç ama ilerde adını daha fazla duyabileceğimiz yönetmen Balagov’un ilk filmini izlemiştim demek için bile şans verilebilir.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok:

askin_goren_gozlere

Kabul edelim ki Onur Ünlü şu anda sinemamızda en ilginç yönetmenlerden biri. Filmlerinde farklı denemeler yapıyor ama geniş ve sadık bir hayran kitlesi var. Her filmini vizyona sokmuyor ama festivallerde gösterilen filmleri hınca hınç doluyor. Bunda Leyla ile Mecnun dizisinin payı olduğunu inkâr edemeyiz elbette ama filmleri ile yarattığı bir hayran kitlesi de var. Kemik bir oyuncu kadrosu olduğu söylenebilirse de her filmde bu kadroya yeni isimler katmayı da başarıyor. Kendisi ile yapılan söyleşileri izlediğinizde ne kadar ciddi olduğunu anlayamasanız da sinema işinin çok da önemsenecek bir iş olmadığını söyleyip, çok hızlı senaryo yazıp, bunları çok hızlı çekmesi ile övündüğünü görmeniz de mümkün.

Hızlı film çekme konusunda ciddi olduğunu bu yıl çok daha iyi anladık. Yılın ilk yarısında İstanbul ve Ankara Film Festivalleri’nde gösterilen Kırık Kalpler Bankası’nın sonrasında Görünen Adam isimli bir İnternet dizisi ile karşımıza çıktı. Adana’da gösterilen Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok sonrası belki de en ticari filmi olan (ve şimdiye kadar senaryosunu yazmadığı tek film olan) Cingöz Recai geniş çapta gösterime girdi. Sonrasında ise Ulusal Yarışma’da Put Şeylere filmi gösterildi. Yeşilçam dönemlerinden beri aynı yıl içinde bu kadar fazla filmi seyirci ile buluşan bir yönetmen görmedik muhtemelen. Bu üretkenliği takdir etmekle birlikte, Onur Ünlü’ye filmleri üzerinde daha uzun çalışmasının daha iyi olabileceğini söylemek zorundayız.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, her Onur Ünlü filminde olduğu gibi zekice ve orijinal fikirlerle dolu ama sanki o fikirler ilk akla geldiği şekilde filmin içine konulmuş. Onur Ünlü’nin polisiyeyi ne kadar çok sevdiğini biliyoruz. Burada da karşımızda bir cinayet soruşturması var. Hikâye, görme yetisini kaybetmekte olan bir polis (Fatih Artman) etrafında gelişiyor. Zaten film sürekli olarak görme meselesi ile uğraşıyor. Cinayetin baş şüphelisi, bu tip filmlerin olmazsa olamazı femme fatale karakteri de (rolüne çok yakışan Demet Evgar) görme engelli. Hatta filmde görme engelli bir karakter daha var. Bunun yanında polisin ayak fetişisti olması, sürekli olarak bir asker arkadaşından bahsetmesi gibi detaylar da mevcut. Filmin pek çok kilit sahnede çalan çocuk şarkıları, dramatik anlarda yaşanan absürt olaylar hep Onur Ünlü imzasını hissettiriyor ama bu sahneler o an gülüp geçilen ama iz bırakmayan sahneler olarak kalıyor.

Onur Ünlü’den isteğimizi bir kez daha tekrarlayalım o halde. Az ama öz film. Az derken yılda bire razıyım…

Sofra Sırları:

sofra-sirlari

Ümit Ünal, senaryo yazarlığından geldiğini sıklıkla hissettiren yönetmenlerden biri. Yönetmenliğine diyecek lafım yok ama her zaman öncelikle sağlam bir senaryo ile yola çıktığını görüyoruz. Sofra Sırları’nda da bu kural bozulmamış. Hikâyenin bütünlüğü, gerçek ile hayal dünyası arasındaki geçişler çok iyi planlanmış. Ünal’ın senaryo yazarı olarak Milyarder ve Arkadaşım Şeytan gibi komedi filmlerine imza attığını biliyoruz. Ama yönetmen olarak daha dramatik filmlere yönelmişti. Bu kez bir kara komedi ile karşımıza çıkıyor. Yine de Ünal’ın bildiğimiz kimi özellikleri bir kez daha karşımıza çıkıyor. Pek çok filminde ve senaryosunda çok iyi yazılmış kadın karakterler yarattığını biliyoruz. Burada da bizi şaşırtmıyor. Ayrıca, filmin büyük kısmının tek mekânda geçmesi de Ünal’ın önceki bazı filmlerini hatırlatıyor.

Hikâye, yarışma filmlerinin ikisinde karşımıza çıkan Demet Evgar’ın canladırdığı Neslihan karakteri üzerinden gelişiyor. Neslihan, tipik diyebileceğimiz bir Türk kadını. Kocası ile aşkla evlenmişler ama bir süre sonra bu aşk bitmiş ve evlilikleri monotonluğa teslim olmuş. Kocasının işten eve gelişinden sonra beraber yaptıkları hemen her gün aynı. Cinsel hayatları da aynı monotonluktan muzdarip. Kocasının bir ilişkisi olduğundan da şüpheleniyor ama emin de değil. Tüm gün evde yalnız kalan Neslihan’ın bir özelliği daha var. Çok iyi yemek yapıyor. Kendisini popüler bir kanalda yemek programları yapan ünlü bir kadın olarak hayal eden Neslihan’ın bu özelliği, günün birinde onu hayal etmeye bile korktuğu bir noktaya taşıyor.

Sofra Sırları özenli yönetimi, dinamik anlatımı ve sağlam kara mizahı ile geniş kitleye hitap edebilecek bir film. Hatta şimdiden, Ümit Ünal’ın en çok izlenen filmi olacağı tahminini yapabiliriz. Festivalden ödülsüz ayrılması ilginç. Jüri, komedi filmi olmasından dolayı çok ilgi göstermedi diye düşünmek de mümkün değil. Çünkü, en iyi film ve yönetmen ödülleri Onur Ünlü’nün filmine gitti. Sofra Sırları, en iyi kadın oyuncu ya da senaryo ödülünü alabilirdi diye düşünüyorum.

Buğday (Grain):

Grain

Festivalin en merak edilen filmlerinden biri de hiç kuşkusuz Buğday’dı. Bunda Semih Kaplanoğlu’nun önceki filmlerinin başarısı yanında elbette son dönemde iktidara yakın bir profil çizmesinin de payı vardı. Elbette filmin çok başarılı fragmanının da bu merak duygusunu körüklediğini söylemeliyiz. Ne de olsa Türkiye sinemasında, ciddi anlamda bir bilim-kurgu filmimiz yok diyebiliriz (kimi B-filmleri, Dünyayı Kurtaran Adam ve G.O.R.A. gibi örnekleri bu kapsamın dışında tutabiliriz). Fragmana bakınca, filmin siyah-beyaz görselliği de çok başarılı duruyordu.

Öncelikle şunu söylemeli, Buğday üzerine çok düşünülmüş, çok emek harcanmış bir film olduğunu her anında hissettiriyor. Semih Kaplanoğlu’nun önceki filmlerinde daha üstü kapalı olarak yer alan tasavvuf felsefesi bu kez çok daha ön planda. Buğday, ilk başta bizi pek çok filmden tanıdığımız distopik bir gelecek ile karşı karşıya bırakıyor. Dünyada kuraklık var, insanlara yetecek kadar yiyecek yok. Bilim adamları, yapay yollarla dünyayı açlıktan kurtaracak bir tohum yaratmak peşindeler. Yaratmak kelimesini özelikle kullanıyorum, çünkü filmin temel meselelerinden biri, insanın buna muktedir olup olmadığı. Bu arayış peşindeki bilim adamı Erol (Jean-Marc Barr), yıllar önce bu konuda bir tez yazmış ama sonradan hem çalışmaları, hem kendisi ortadan kaybolmuş olan Cemil’i (Ermin Bravo) aramaya girişiyor.

Filmin ilk bölümü bu distopik evrenin şehirlerinde geçiyor ve bu kısımda sinemamızda daha önce benzerini görmediğimiz bir gelecek tasviri ile karşılaşıyoruz. Bu konuda Kaplanoğlu kadar, sanat yönetmeni Naz Erayda’yı da kutlamalıyız. Zaten festivalden de hak ettiği ödülü aldı. Bu kısım hikâyenin gelişimi açısından da ilginç sorular soruyor. Ancak film ilerledikçe hikâye iki insanın ıssızlığın ortasındaki yürüyüşüne dönüşüyor. Bu kısım fazlasıyla uzun tutulmuş ve ideolojik olarak da beklenebileceği gibi bilimin bir adım geri plana düştüğü bir noktaya doğru ilerliyor. Tasavvuf meselesinin en fazla ön plana çıktığı kısım da burası. Bu kısım için, bu alanda daha yetkin isimlerin yorumlarını okumak faydalı olacaktır. Örneğin film sonrası yapılan söyleşide gelen yorum üzerine hikâyenin, Hızır Aleyhisselâm ve Hz. Musa kıssasının modern bir uyarlaması olduğunu öğrendik. Sonradan kıssayı okuyunca filmde anlatılanlara farklı bir gözle baktığımı söyleyebilirim.

Kaplanoğlu gerçek anlamda uluslararası bir film yapmış. Son yıllarda yabancı yapımcı desteği bulan filmler, teknik ekibe birkaç yabancı isim katıp, senaryo uygunsa birkaç yurtdışı çekim ile olayı toparlıyorlar. Buğday’ın ise pek çok sahnesi yurtdışında çekilmekle kalmamış, neredeyse tüm oyuncu kadrosu da yabancı isimlerden oluşuyor. Ana karakterlerin adlarının Erol ve Cemil olması yanıltıcı olmasın, tüm film İngilizce. Film vizyona girdiğinde, bunun bir dezavantaj oluşturup oluşturmayacağını göreceğiz.

Reklamlar

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 4. Gün: Soygun, Düş Peşinde, Körfez, Daha

Soygun (Good Time):

good_time

Bugün ilk film olarak You Were Never Really Here’a niyetlenmiştik ama şansımıza Good Time çıktı. İyi ki de çıktı. Zaten vizyonda ya da Filmekimi’nde izleyecektik ama onların öncesinde yakalamış olduk. Filmin Türkçe adı Soygun ama yönetmen Safdie kardeşler filmin büyük kısmını soyguna değil, sonrasında yaşananlara ayırmışlar.

Connie ve Nick isimli iki kardeş bir banka soygunu planlarlar fakat kardeşlerden biri zihinsel engellidir. Zaten diğer kardeşin de öyle çok iyi bir planı ya da kabarık bir suç geçmişi yoktur. Soygunun en başındaki acemiliklerinden de kolayca tahmin edilebileceği gibi, terslikler üst üste gelir ve zihinsel engelli olan kardeş Nick yakalanır. Onun hapishanede bir gece geçirmeye bile dayanamayacağını düşünen kardeşi de gece boyunca onu çeşitli yollarla hapisten çıkarmaya çalışır.

Safdie kardeşler (bu arada yönetmen kardeşlerden biri, aynı zamanda zihinsel engelli kardeşi de canlandırıyor), hikâyelerini hızlı bir tempo, bu tempoya her anında ayak uyduran bir müzik çalışması ve tıkır tıkır işleyen bir senaryo ile anlatmışlar. Film zaman zaman yakın çekimleri ve hareketli kamerası nedeniyle yorucu olabiliyor ama yönetmenler bu şekilde tercih etmişler. Bu yoruculuk filmin aleyhine de işlemiyor zaten.

Kardeşini kurtarmak için türlü yollar deneyen Connie rolünde Robert Pattinson filmin yükünün büyük bir kısmını sırtlıyor. Pattinson’ın oyunculuğunu her zaman iyi bulmadığımı saklayacak değilim ama bu sefer sağlam bir performans çıkarıyor ve filmi bir adım daha yukarı taşıyor. Sonuç olarak festivalin iyi filmlerinden biriydi.

Düş Peşinde (Girl Asleep):

Girl-Asleep-1140x641

Bu yıl festivalde merakla beklediğimiz filmler kadar, hakkında çok fazla bir şey duymadığımız, başka bir yerde yakalamamızın zor olduğu filmler de vardı. İşte Girl Asleep, o filmlerden biriydi. Film, bir büyüme hikâyesi anlatıyor. 14 yaşındaki Greta, yeni yaşına yeni bir okulda girmek üzeredir. Yeni okulda hemen hemen hiç arkadaşı yoktur. Okulun havalı kızları, onu içlerine almazlarken ona yaklaşan tek kişi Elliot’dır. Zaten o da okulda dışlanan bir gençtir ve onun da arkadaşı yoktur. Greta’nın anne babası ve ablası da tuhaf tiplerdir. En azından tuhaf bir mizah anlayışları vardır. Bu mesafeli, biraz da soğuk mizah anlayışı filmin tümüne sinmiş durumda zaten. Filmin görsel yapısı da işin içine girince akla Wes Anderson filmleri geliyor.

Filmin konusunda bakınca karşımızda bildik bir büyüme öyküsü olduğu sanılabilir. Ancak yönetmen Rosemary Myers ve senaryo yazarı Matthew Whittet (ki film de onun yazdığı bir tiyatro oyunundan uyarlama zaten), işin içine Greta’nın hayal dünyasını da katarak önümüze gerçeküstü bir yapı getiriyorlar. Bu gerçeküstü dünyada Greta’nın yaşamındaki annesi, babası, uzaktan uzağa hoşlandığı oğlan gibi figürleri başka kimlikler içinde tekrar görüyoruz. Bu da gerçeklikle hayal dünyası arasındaki bağı güçlendiriyor. Bu, belki çok yeni bir fikir değil ama filmde gayet iyi işliyor. Çok büyük ve önemli bir film değil belki ama festivalde izlediğime memnun olduğum filmlerden biri.

Körfez:

Korfez

Emre Yeksan’ın Körfez filmi Venedik Film Festivali’nde gösterilmesi ile dikkat çekmişti. Üstelik fena da yorumlar almamıştı. Bu nedenle Adana’nın da merakla beklenen filmlerinden biriydi. Körfez, 30’lu yaşlardaki Selim’in hikâyesini anlatıyor. Selim, sorunlu bir boşanmanın arkasından İstanbul’dan İzmir’e geri dönmüş. Daha ilk anlarda genç denebilecek yaşına rağmen umutsuz ve amaçsız bir karakter olduğunu anlayabiliyoruz. Filmin ilk bölümlerinde Selim’in çevresine ve ailesine yabancılaşması gayet iyi anlatılıyor. Onların yemek masasındaki halleri, yıllar önceki kız arkadaşı ile tekrar karşılaşması ve amaçsız bir cinsellik yaşamaları, hiç tanıyamadığı asker arkadaşı ile karşılaşmasında onu tanıyor gibi yapması karakteri tanımamız açısından başarılı sahneler.

Fakat filme Körfez adının verilmesinin bir nedeni var. Körfez’de bir yangın çıkıp sonrasında şehre pis bir kokunun yayılması, şehirde yaşayanların büyük bir kısmının yaşadıkları yeri terk etmesi ile sonuçlanıyor. Bu noktadan sonra film, neredeyse distopik diyebileceğimiz bir yapıya bürünüyor. Orta ve üst sınıfın şehri terk etmesi ve kalanların durumu üzerinden bir okuma yapılabilir elbette ama Emre Yeksan filmi metaforlara boğarak fazlasıyla ağır bir hale getiriyor. Ya da çok derinmiş ve zekiceymiş gibi yapıyor diyelim. Halbuki adım adım bataklığa gömülen insan figürü hiç de heyecan uyandırıcı ya da ne kadar güzel bir buluş diyeceğiniz bir metafor değil. Ve ne yazık ki filmde bunlardan çok fazla var. Neticede film kendi içinde kayboluyor ve giderek seyirciden uzaklaşıyor. Benim için festivalin hayal kırıklığı yaratan filmlerinden biri oldu.

Daha:

daha

Onur Saylak’ı 10 yıl kadar önce Sonbahar filminde tanımış ve oyuncu olarak çok sevmiştik. Yakın zamanda bir kısa film yöneterek yönetmenliğe ilgisini de göstermişti. Orman adlı bu kısa filmde sinema duygusu olan bir yönetmen olduğunu hissettirmişti. Peşin peşin söyleyelim, Daha ile karşımızda yılların yönetmenleri ile aşık atabilecek potansiyeli olduğunu da gösterdi. Saylak ilk yönetmenlik denemesi için en baştan doğru bir karar vererek sağlam bir kitaptan yola çıkmış, Daha kitabını ele almış ve kitabın yazarı Hakan Günday ile çalışmış (ki Orman filminde de beraber çalışmışlardı). Elde güçlü bir roman olması başlı başına bir avantaj ama Saylak romanı kuru kuruya anlatmayı tercih etmemiş ve yönetmen olarak da ben buradayım demiş.

Daha, insan kaçakçılığı zincirinin bir parçası olan Ahad ve oğlu Gaza’yı anlatıyor (Ahad’ın tersten okunuşuna dikkat ettiniz mi?). Başka başka ülkelerden Türkiye’ye gelen mültecileri araçları ile taşıyan Ahad ve Gaza, onları bir süre depolarında misafir ediyor, sonra da teknelere teslim ediyorlar. Ahad hem oğluna, hem de mültecilere çok kötü davranıyor. Onları insan gibi bile görmüyor. Hayatta başarılı olmak için kötü olmak gerektiğine inanmış. Gaza ise babasının baskısından kurtulmaya çalışarak İstanbul’a kaçma çabasında. Mültecilere de daha içten bir bakışı var. Fakat giderek bambaşka bir ruh haline bürünüyor.

Onur Saylak, son derece çarpıcı bir hikâyeyi sinemanın farklı unsurlarını uyum içinde kullanarak başarılı bir şekilde anlatıyor. Feza Çaldıran’ın görüntü yönetiminden Ali Aga’nın kurgusuna kadar teknik açıdan çok iyi bir filmle karşı karşıyayız. Ahad olarak Ahmet Mümtaz Taylan zaman zaman biraz abartılı oynasa da gayet iyi ama filmin oyuncu olarak asıl yıldızı Hayat Van Eck. Gaza’ya hayat veren bu genç oyuncu kariyer planlarını doğru yaparsa geleceğin yıldızlarından biri olabilir. Festival sonunda umut veren erkek oyuncu ödülü aldı ama bence doğrudan en iyi erkek oyuncu da seçilebilirdi.

Oyuncular açısından en sıkıntılı isim ise Tuba Büyüküstün’dü. Çok büyük olmasa da olayların akışında kilit bir rolü olan Büyüküstün’ün filmin dokusuna oturmamış bir hali vardı. Doğru kelime bu olmayabilir ama fazla güzel görünüyordu. Ya da şöyle diyelim, o durumdaki bir kadının çok daha yorgun gözükmesi, yüzünde o zor günlerin izini taşıyan bir ifade olması gerekirdi. Filmin sıkıntılı yönlerinden bir diğeri ise kâğıt üzerinde Ahad ile aynı konumda olması gereken bazı karakterleri farklı konumlandırması idi. Spoiler vermeden bu konuyu daha fazla açamayacağım için şu an için bu kadarla bırakıyorum.

Daha, ağır bir konuyu anlatmasına rağmen seyirciyi kavramasını da biliyordu. Bu nedenle festivalden seyirci ödülünü de alması şaşırtıcı değildi. Benim için de Ulusal Yarışma filmlerinin en iyisi idi.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 262.554 hits
Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Eyl   Kas »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: