Aralık 2014 için arşiv

Fantasturka Ankara Başlıyor!

34507-fantasturka2b2014

Ankara Kısa Filmciler Derneği tarafından düzenlenen FANTASTURKA ‘Türk İşi Fantastik Filmler Festivali’  Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü desteği ile 18 Aralık 2014 Perşembe günü Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde başlıyor!

İstanbul Fatihi Fantasturka Ankara’da!

Türk Sineması’nın 1914 yılında başladığı yolculuğu 2014 yılında,  yılın (son) festivali ile devam ediyor. 12- 14 Aralık tarihleri arasında İstanbul- Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen festival ‘Ölüler Konuşmaz ki’ filminin gösterimi ile başladı.  1972 yapımı ‘Yılmayan Şeytan’ filminin gösteriminden önce sinema yazarı Ege Görgün film hakkında bilgi verirken ‘Film zaman zaman karmaşık ve kopuk sahneler içeriyor. Bir rüyayı seyredeceksiniz, Yılmaz Atadeniz’in bir rüyası’ ifadelerini kullandı. Festivalin Ankara ayağı ise 18 Aralık Perşembe günü ‘Fantastiğin Sineması’ özel gösterimi ile başlayıp 21 Aralık Pazar günü son bulacak. Film gösterimlerinin yanı sıra ‘Türk İşi Robot Yapım Atölyesi’, ‘Kahramanlar Aramızda’ adı ile orijinal film afişleri ve lobi kartları sergisi gerçekleştirilecek. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki tüm festival etkinlikleri ücretsiz olacak.

Danışma Kurulu Festivalde!

Bu yıl üçüncüsü düzenlenecek olan festivalin danışma kurulunda Tersninja.com sitesinin kurucusu Ege Görgün, Sinematikyesilcam.com sitesinin kurucusu ve editörü Utku Uluer, Geceyarısı Sineması editörlerinden Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Kaya Özkaracalar ile Fanatik Film ve Horizontal Yayınları’nın kurucusu Nejdet Arkın yer alıyor. Danışma kurulunun bu değerli isimleri film gösterimlerinden önce festival katılımcılarına filmler ile ilgili detaylı bilgi verecek ve o dönem ile ilgili merak edilen tüm soruları yanıtlayacak.

‘Kahramanlar Aramızda’

Festival süresinde Utku Uluer ve Fatih Danacı’nın  ‘Kahramanlar Aramızda’ orijinal film afişleri ve lobi kartları sergisi ile festival katılımcıları dönemin film kahramanlarını yakından inceleme şansı bulacak.  Yeşilçam uyarlaması filmlerden bazılarına ait afiş ve lobi kartları ile uyarlamaya neden olan asıl filmlerin yerli edisyon afişlerini bulacağınız sergideki ürünler Fatih Danacı’nın kişisel koleksiyonuna aittir.  Sergide yer alan ve Utku Uluer’e ait 4 kolaj ise Fantastik Türk Filmlerinin yapısına benzer bir şekilde tasarlanmış; filmlerin montaj ve senaryosunda kullanılan “kes-yapıştır” tekniğinden esinlenilerek oluşturulmuştur.

Reklamlar

Gezici Festival 3 – 7 Aralık’ta Eskişehir’e Konuk Oluyor

20. Gezici Festival

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 20’nci yılında Eskişehirli seyircileriyle buluşuyor. 28 Kasım’da Ankara’dan yola çıkan festivalin başkent gösterimleri, 4 Aralık’a kadar sürecek. Festival, Ankara gösterimleri devam ederken, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nin katkılarıyla, 3-7 Aralık tarihleri arasında Eskişehir’e konuk olacak. Festival kapsamında; ‘Dünya Sineması’, ‘Sinema Aşkına’, ‘Murathan Mungan: Gerçeğe Açılan Üç Kapı’, ‘Türkiye 2014’ ve ‘20 Yılın En İyi Kısaları’ bölümlerinde yer alan filmler, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Yunus Emre Kampüsü Sinema Anadolu’da gösterilecek.

Festival, Nesimi Yetik’in Toz Ruhu (2014) adlı filmiyle açılacak. Adana Altın Koza’dan ‘En İyi Film’ dahil üç ödülle dönen Yetik’in ilk uzun metrajlı filmi Toz Ruhu, seyirciyi gündelikçi Metin’in küçük dünyasıyla buluşturacak. Yönetmen Nesimi Yetik, senarist ve yapımcı Betül Esener ve başrol oyuncusu Tansu Biçer; Eskişehir’de Gezici Festival’e eşlik edecek.

Leviathan

Her yıl farklı ülkelerden çarpıcı filmleri izleme fırsatı sunan Gezici Festival, bu yıl da dünya sinemasının en yenilerini Eskişehirlilerle buluşturacak. Yönetmenliğini Jean-Pierre ve Luc Dardenne kardeşlerin yaptığı, Belçika’nın ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında 2015 Oscar aday adayı İki Gün, Bir Gece (Two Days, One Night), yine sosyal bir konuya işsizliğe temas ediyor ve kapitalizmin çirkin yüzünü etkili bir anlatımla sinemaya aktarıyor. Kara mizahın önde gelen temsilcilerinden Bent Hamer’ın yazıp yönettiği sıra dışı komedi filmi 1001 Gram (1001 Grams) ise kısa süre önce boşanmış işkolik bir laboratuvar teknisyeni Marie’nin, Paris’te katıldığı bir bilim konferansında kendini yepyeni bir dünyanın içinde bulmasını anlatıyor. Film, Norveç’in ‘Yabancı Dilde En İyi Film’ dalında 2015 Oscar aday adayı. Yönetmenliğini Levan Koguashvili’nin yaptığı İlk Randevu (Blind Dates), orta yaş yalnızlığını samimi bir şekilde beyazperdeye yansıtırken, Andrey Zvyagintsev’in dördüncü uzun metrajlı filmi Leviathan, Rusya’da küçük bir kasabada yaşayan Kolya’nın hikayesini Eskişehirli sinemaseverlerle buluşturuyor. Cannes’dan En İyi Senaryo ödülünü kazanan film, Rusya’nın Yabancı Dilde En İyi Film dalında 2015 Oscar aday adayı. Viviane Amsalem’in Boşanma Davası (Gett: The Trial of Viviane Amsalem), 20 yıllık mutsuz evliliğini bitirmek isteyen Viviane’in, buna karşı çıkan pasif-agresif kocası Elisha ile haham hakimlere karşı yıllar süren mücadelesini konu alıyor. Yönetmenliğini Shlomi Elkabetz ve filmin başrol oyuncusu Ronit Elkabetz’in üstlendiği bu çarpıcı film, İsrail’in Yabancı Dilde En İyi Film dalında 2015 Oscar aday adayı.

Bu yıl tutkuyla sinema yapan yönetmenlere özel bir bölüm ayıran Gezici Festival, sinemaya duyulan aşkın hiç bitmediğinin birer kanıtı olan ve sinema tutkusunu konu alan filmleri “Sinema Aşkına!” bölümünde Eskişehirli seyircisiyle buluşturuyor. Kamerasına giderek daha çok bağlanan ve dünyaya yalnızca vizörden baktığı için çevresindekileri yitiren bir sinemasevere odaklanan, usta yönetmen Krzystof Kieslowski’nin filmi Amatör (Camera Buff), bu bölümde gösterilecek filmler arasında yer alıyor. Yönetmenliğini Abbas Kiarostami’nin yaptığı Yakın Plan (Close-Up) ise ünlü yönetmen Mohsen Makhmalbaf olduğunu söyleyen ve Tahranlı varlıklı bir aileyi bir filmde oynatacağına dair yalan söyleyerek kandırmaya çalışan Sabzian adlı işsiz bir adamın mahkemesiyle başlıyor. Hem Sabzian’ın hem de tuzağa düşürdüğü ailenin sinema şöhreti olma düşkünlüğünü yansıtan film, Nanni Moretti’nin Yakın Plan’ın Galası (Opening Day of Close-Up) adlı 7 dakikalık kısa filmi ile birlikte gösterilecek. Mark Cousins’ın 1998’de Saddam Hüseyin’in gerçekleştirdiği zehirli gaz saldırısına maruz kalan Halepçe’nin Goptapa köyüne ziyaretinin kaydı olan İlk Film (The First Movie) de Eskişehirli seyircilerin festival kapsamında izleyebileceği filmler arasında yer alıyor.

Konuşma (The Conversation)

Önceki yıllarda Zeki Demirkubuz, Tuncel Kurtiz ve Barış Bıçakçı’nın seçtiği filmleri sinemaseverlerle buluşturan festival, bu yıl Murathan Mungan’ın özel seçkisine “Gerçeğe Açılan Üç Kapı” bölümünde yer veriyor. Mungan bu bölümde, gerçekle olan ilişkimizi sinema aracılığıyla sorguluyor. “Fotoğrafta ne görmek istiyoruz?: Cinayeti  Gördüm (Blow Up; Michelangelo Antonioni, 1966)” ve “Ne duymak istiyoruz?: Konuşma (The Conversation)” filmleri, Eskişehirli sinemaseverleri gerçeklik algısı ve hakikatin doğasına dair düşünce egzersizi yapmaya davet ediyor. Usta yönetmen Michelangelo Antonioni’nin 1960’ların en özgün yapıtlarından biri olarak kabul edilen filmi Cinayeti Gördüm, gerçeklik ve gerçeklik algısını sorguluyor. Francis Ford Coppola’ya 1974’te Altın Palmiye kazandıran Konuşma ise ünlü yönetmenin en çarpıcı filmlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Yönetmen ve oyuncuların katılımıyla gerçekleşecek “Türkiye 2014” bölümünde ise yine en yeni ve heyecan verici filmler Eskişehirli sinemaseverleri bekliyor. Saraybosna Film Festivali’nden ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Erkek Oyuncu’, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden ise ‘En İyi İlk Film’, ‘En İyi Erkek Oyuncu’, ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ ve ‘En İyi Müzik’ ödülleriyle dönen Erol Mintaş’ın ilk filmi Annemin Şarkısı (2014), festival kapsamında izleyicisiyle buluşuyor. Filmin oyuncularından, Saraybosna Film Festivali’nden ‘En İyi Erkek Oyuncu’ ödülü alan Feyyaz Duman, Eskişehir gösterimlerine katılıyor. Adana Film Festivali’nde ‘En İyi Senaryo’ ödülü alan Derviş Zaim’in son filmi Balık (2014), yazar ve yönetmen olarak her daim polisiye tadındaki içsel yolculukları ve kimlik mevzusunu irdeleyen Tayfun Pirselimoğlu’na; Roma’da ‘En İyi Senaryo’, İstanbul’da ‘En İyi Film’, ‘En İyi Senaryo’ ve ‘En İyi Müzik’ ödüllerini getiren Ben O Değilim (2013), Venedik Film Festivali’nden ‘Jüri Özel Ödülü’ ve Antalya’dan ‘Jüri Özel Ödülü’ ile ‘En İyi Kurgu’ ödülünü alan Kaan Müjdeci imzalı Sivas (2014) da gösterilecek filmler arasında yer alıyor. Adana Altın Koza’da ‘Yılmaz Güney Ödülü’ ile ‘Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü’ alan Neden Tarkovski Olamıyorum? (2014) ise filmin yönetmeni Murat Düzgünoğlu ve oyuncusu Vuslat Saraçoğlu’nun katılımıyla Eskişehirli seyircilerle buluşacak.

20’nci yıla özel olarak “20 Yılın En İyi Kısaları” da festival kapsamında Eskişehirlileri bekliyor olacak. Omuz Omuza (Hans Petter Moland, 2002, Norveç), Las Palmas (Johannes Nyholm, 2011, İsveç), Örümcek (Nash Edgerton, 2007, Avustralya), Annem Sinema Öğreniyor (Nesimi Yetik, 2006, Türkiye), Bir Gün Bir Adam Bir Ev Alır (Pjotr Sapegin, 1998, Norveç), Tango (Zbigniew Rybczynski, 1980, Polonya), Sorun Yumağı (Steve Sullivan, 2001, İngiltere), Arjantin Tangosu (Guido Thys, 2006, Belçika), Kalk Borusu (Marc-Henri Wajnberg, 1996, Belçika), Uzatmalar (Oury Atlan, Thibaut Berland, Damien Ferrié, 2005, Fransa), Bir Daire Ve Altı Davulcu İçin Müzik (Johannes Stjärne Nilsson, 2001, İsveç) ve Teşekkürler! (Christine Rabette, 2002, Belçika), bu bölümde yer alacak.

Gezici Festival 2014 İzlenimleri – 1. Gün: Kültür Katedralleri

Gezici Festival’in ilk gününde sadece bir film izleme fırsatı buldum. Altı kısa film de diyebiliriz aslında:

Kültür Katedralleri (Cathedrals of Culture):

Kültür Katedralleri (Cathedrals of Culture)

Bambaşka tarzları olan 6 yönetmenin dünyanın farklı köşelerindeki 6 tanınmış binayı ele alarak çektikleri Kültür Katedralleri, Gezici Festival’in merakla beklenen filmlerden biriydi. Wim Wenders’in öncülüğünde bir televizyon projesi olarak başlayan yapımda her yönetmen ele aldığı binaya yarım saate yakın bir süre ayırarak, 3D’nin olanaklarını da kullanarak anlatmışlar. Doğrusunu söylemek gerekirse bu bölümlerin hepsini arka arkaya izlemek üç saate yakın sürünce sonlara doğru insanın dikkati dağılıyor. Belki de bu yüzden filmin ilk üç bölümünü daha fazla sevdim. Her bölüme kısaca bakmak gerekirse:

Berlin Filarmoni (Wim Wenders): Wenders muhtemelen kendisinin de sık sık gittiği bir binayı, Berlin Filarmoni Orkestrası’nın binasını seçmiş kendine. Daha en baştan itibaren bina bizimle konuşmaya başlıyor. Bu yönüyle geçtiğimiz Ankara Film Festivali’nde belgesel bölümünde yarışan Çupriya’yı hatırlattı. O filmde de Tuncel Kurtiz bir köprü olarak bizimle konuşuyordu. Belgeselin bölümleri arasında binanın yapılış tarihine, mimarisine ve mimarına en çok eğilen bölüm bu belki de. Film boyunca bina (ve Wenders elbette) bize mimari özelliklerini, tarihçesini ve mimarını ne kadar sevdiğini anlatıyor. Binanın görkemli koridorları ve yüzlerce koltuğu arasında dolaşırken etkilenmemek mümkün değil. Bugün benzer amaçlı farklı binalarda gördüğümüz performansın seyircilerin ortasında gerçekleştiği tarzın ilk örneklerinden biri olarak da dikkat çekiyor. Seyirciler orkestrayı çok farklı yerlerden görüp, farklı algılayabiliyorlar. Film bunu farklı sınıflardan insanların bir arada yaşadığı bir ütopya olarak önümüze sunuyor. Bir anlamda doğru, ancak o farklı sınıflardan insanlar, biletlere ne kadar farklı para ödüyorlar acaba diye de merak etmeden duramadım…

Kültür Katedralleri (Cathedrals of Culture)

Rusya Ulusal Kütüphanesi (Michael Glawogger): Bu yıl içinde kaybettiğimiz Michael Glawogger’ın Rusya Ulusal Kütüphanesi ile ilgili çektiği bölüm hem film, hem mekân olarak en çok ilgimi çeken bölüm oldu sanırım. Öncelikle film boyunca duyduğumuz dış ses, belgeselin diğer bölümlerinde olduğu gibi bize mekânı tanıtmaktan ziyade mekândaki kitapların sesleri niteliğinde. Glawogger, bölüm boyunca Rus edebiyatının önemli örneklerinden ve İncil’den pasajları kullanmış. Bu da filme ayrı bir derinlik katmış. Kütüphanedeki rafların arasındaki dar boşluklarda salınan kamera, üç boyutun da etkisi ile bu kültür dolu mekânın daracık boşluklarını da hissettiriyor. Filmin başında ve sonunda sokaklara çıkan kamera da kütüphanenin modernliğin ortasında geleneksel bir yapı olduğunu gösteriyor (1795’de yapılmış bir binadan söz ediyoruz). Aslında o tozlu, nemden kabarmış ama insanın okumaya doyamayacağı kitaplar da günümüzün dijital çağında tam da bu konumda. Belli ki kütüphane eskisi kadar kullanılmıyor ama o görkemli yapısı ile kendisini keşfetmek isteyenlere kapısı her zaman açık.

Kültür Katedralleri (Cathedrals of Culture)

Halden Hapishanesi (Michael Madsen): Kültür Katedralleri isimli bir filmde bir hapishanenin konu edilmesi tuhaf karşılanabilir. Zaten yönetmen Madsen’ın da bu mekânı bir kültür yuvası olarak göstermek gibi bir niyeti yok. Daha en başta yaptığı alıntıda belirtildiği gibi fabrikaların, okulların, hastanelerin de yapı olarak hapishaneye benzediğini vurguluyor aslında. Bu anlamda filmin en ilgi çekici bölümlerinden biri. Hapishanenin farklı bölümlerinde yavaş yavaş gezinen kamera adeta hapishanenin ne kadar huzurlu bir yer olduğunu vurguluyor. Tecrit hücresinin içinde gördüğümüz şiddet kalıntıları dışında bu yüksek güvenlikli hapishaneyi huzur verici bir tatil köyü olarak görmek bile mümkün. Ama son saniyedeki ufak bir dokunuş izlediğimizin ne kadar gerçek olduğunu da bize sorgulatılıyor. Film boyunca bize eşlik eden dış ses ise bu kez bize Wenders’in bölümündekine benzer şekilde yaklaşıyor ama bina tek bir varlık olarak değil de ayrı bölümler olarak konuşuyor bizimle (hapishaneyi dış dünyadan ayıran duvarlar ayrı bir kişi, tecrit hücresi ayrı bir kişi, mahkûmların aileleri ile görüşebildikleri kulübe ayrı bir kişi gibi). Sesini duyduğumuz kişinin hapishanenin psikiyatrı olması da ilginç bir not.

Kültür Katedralleri (Cathedrals of Culture)

Salk Enstitüsü (Robert Redford): Doğrusunu söylemek gerekirse beni en hayal kırıklığına uğratan bölüm bu oldu. Redford, arşiv görüntüleri ve mekânda çalışanlarla yapılan söyleşilere başvurarak daha klasik bir belgesele imza atmış. Dış sesi de yabana atmasa da onun kullanımı da diğer bölümlerdeki kadar yenilikçi değil. İşin bir de şu yönü var. Konu edilen bina ilgimi çekseydi bunlar çok da sorun olmayabilirdi. Bu satırları okuyan mimarlar kızmasınlar ama her ne kadar çalışanlar, bu bina bize büyük motivasyon sağlıyor dese de ortadaki geniş bir boş alan dışında fazlasıyla beton yığını halinde bir yapı olarak algıladım.

Kalan iki bölümden çok detaylı söz etmeyeceğim. Başta da belirttiğim gibi belki de artık fazlaca uzamış olması dolayısıyla çok dikkatimi toplayamadığım bölümler oldu. Margreth Olin, Oslo Opera Binası’nı ziyaretçileri ile birlikte nefes alıp veren bir bina olarak önümüze getirirken, Karim Ainouz’un yönetmenliği üstlendiği Paris’te yer alan Pompidou Merkezi, pek çok sanat dalını bir araya getiren bir merkez olarak dikkat çekiyor. 40 yıllık bir bina olmasına rağmen modern bir görüntü çizen Pompidou Merkezi, keşke bizde de böyle çok yönlü bir mekân olsa dedirtti.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 263.388 hits
Aralık 2014
P S Ç P C C P
« Kas   Oca »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: