27 Nis 2011 için arşiv

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 10.Gün: Hayali Aşklar, Il Divo, Ana, Engel, Teklopolis, Karıştır! Amerika’nın Çöpü

Hayali Aşklar (Les Amours Imaginaires / Heartbeats):

Xavier Dolan, ilk filmi Annemi Öldürdüm ile sinemaseverlerin ilgisini çekmişti. Hayali Aşklar ile de ilk filmindeki başarısının bir tesadüf olmadığını kanıtlıyor. Bu yeni filminde Dolan önce bizi Francis ve Marie adlı iki yakın arkadaşla tanıştırıyor. Bu iki yakın arkadaş bir gün Nicolas adlı bir gençle karşılaşıyorlar. Başta her ikisi de ondan hoşlanmadıklarını belirtseler de hemen anlaşılıyor ki bu sarışın genç her ikisini de fena halde etkiliyor ve çok kısa bir zamanda onun büyüleyici etkisine kapılıyorlar. Francis’in zaten eşcinsel olduğunu belirtelim ama Nicolas filmde öyle büyüleyici bir varlık olarak çizilmiş ki ondan etkilenmek için eşcinsel olmak da gerekmiyor aslında. Zaten her iki kahramanımızın da ondan etkilendiği anlar Dalida’nın seslendirdiği “Bang Bang” şarkısı eşliğinde yavaş çekimle verilmiş ve biz de seyirci olarak bu sahneleri hipnotize olmuş bir vaziyette izliyoruz.

Esasen filmin bu aşk üçgeni dışında çok komplike bir hikayesi yok ama anlatılanlar o kadar güzel kurulmuş, o kadar güzel görüntüler seçilmiş ve tam da yerli yerinde planlar kullanılmış ki iyi bir film yapmak için çok komplike bir hikayeye ihtiyaç olmadığı bir kez daha ispatlanıyor. Bunun yanında üç başrol oyuncusu da rollerine o kadar iyi oturmuşlar ki.

Festival kataloğunda filmin Jules ve Jim‘in modern bir uyarlaması olarak anılması da boşa değil. François Truffaut’nun bu unutulmaz filmi ile ortak temaları olması bir yana, Dolan tıpkı ilk filminde olduğu gibi bu filmde de Fransız Yeni Dalga akımından fena halde etkilendiğini gösteriyor. Filmin pek çok sahnesinde, kullanılan çerçevelerde, kostümlerde, hatta karakterlerin davranışlarında bile Yeni Dalga sinemasının ve o yılların izini bulmak mümkün. Toplamda da gayet başarılı bir film ama o dönemi sevenler ekstra bir keyif alacaktır.

Il Divo:

Festivalin son gününde İtalya’nın yakın tarihinin önemli figürlerinden birine ait bir film daha vardı. Bu kez 1972-1992 yılları arasında aralıklı olarak yedi dönem başbakanlık yapmış olan Giulio Andreotti konu ediliyor. Filmin adı olan Il Divo da ona takılan lakaplardan birinden geliyor (ki daha önce Jül Sezar da bu lakap ile anılmış).

Film Andreotti’nin hayat hikayesini anlatmaktan ziyade onun son başbakanlık döneminde hakkında açılan, mafya ile ilişkileri olduğuna yönelik dava dönemini konu alıyor. Konu anlatılırken kaçınılmaz olarak öyküye başta Andreotti’nin yakın çevresindekiler olmak üzere dönemin önemli politik figürleri ve yeraltı dünyasından bazı isimler de dahil oluyor. Çok fazla yan karakter var ama bunların filme dahil olması da kim oldukları hakkında bilgi verilmesi de gayet temiz bir şekilde yapılmış ve bu sayede seyirci konuyu takip etmekte bir zorluk yaşamıyor.

Film genel olarak dönemini başarılı bir şekilde perdeye yansıtıyor ama bunda en önemli pay Andreotti’yi inanılmaz bir başarıyla perdeye yansıtan Toni Servillo. Öyle bir oyunculuk sergilemiş ki Andreotti’yi adeta başka bir dünyadan gelmiş bir karakter olarak görüyorsunuz. Vücut dilini tüm filme müthiş bir şekilde yaymış ve sürekli olarak sinirleri alınmış bir şekilde davranan ve duruşunu hiç bozmayan bir portre çıkarmış ortaya. Hakkındaki en sert iddialara verdiği cevaplarda (ki bu cevapların büyük kısmı yalan aslında) ya da arkadan çevirdiği işlerde hep çok sakin, çok dengeli. Filmin diğer tüm meziyetleri bir yana bu rol ile pek çok ödül alan Servillo’nun performansı için bile izlenebilecek bir film.

Ana (Madeo / Mother):

Bong Joon-Ho, so dönem birbiri ardına iyi filmler çıkaran Güney Kore sinemasının en dikkat çeken yönetmenlerinden biri. Cinayet Günlükleri ve Yaratık (The Host) filmleri ve Tokyo! filminde yönettiği bölümden sonra Ana filmi ile tekrar karşımızda.

Joon-Ho bu filminde oğlunu korumak için elinden gelen her şeyi yapan bir anneyi anlatıyor. Oğlu Do-Joon ile birlikte yaşayan anne (filmde adının ne olduğu hiç belirtilmiyor), oğlu yetişkin bir adam olduğu halde küçük yaşlarından beri onu her türlü tehlikeye karşı korumak zorunda kalmış, hala da buna devam ediyor. Çünkü oğlu zihinsel açıdan sorunlu bir durumda ve çevresinde ne olduğunu tam olarak anlayamıyor. Günün birinde mahallelerinde genç bir kız öldürülüyor ve Do-Joon olayın sorumlusu olarak tutuklanıyor. Cinayeti onun işlediğinden emin olan polisler ve beceriksiz savunma avukatı biraraya gelince oğlunun pek bir şansı kalmadığını gören anne cinayeti soruşturma işini kendisi üstleniyor.

Temelde izlediğimiz film bu konularda hiç bir tecrübesi olmayan bir kadının ipuçlarını adım adım izlemesi ile cinayetin üzerindeki gizem perdesini çözmesi üzerine. Bunu yaparken de çok başarılı bir atmosfer kurulmuş. Ayrıca hikayenin gittiği nokta da bir Hollywood filminde hiç tahmin edemeyeceğimiz bir nokta. Bu anlamda sonundaki sürprizin gerçekten şaşırttığı ender filmlerden biri olduğu söylenebilir. Ancak şunu da eklemek lazım ki o sürpriz olmasa bile çok iyi bir film var karşımızda. Bong Joon-Ho seyircinin dikkatini bir an bile kaybetmemesini sağlamayı, dramatik olayların içine esprili anları yedirmeyi, ilgi çekici ve sıradışı karakterler yaratmayı çok iyi biliyor. Gelecek filmlerini de merakla bekliyoruz.

Engel (Bariera / Barrier):

Jerzy Skolimowski’nin ilk dönem filmlerinden biri daha. Doğrusu festival boyunca yönetmenin bu döneminden izlediğim diğer üç film ile benzer yorumlar yapmak durumundayım. Birbirinden kopuk sahneler, simgesel bir anlatım ve içine giremediğim bir film daha. Aslında tek başına ele alındığında belki de bir kısa film olarak son derece başarılı olabilecek sahneler var ama bir film olarak çok ilgimi çekemedi.

Festivalin son gününde Jerzy Skolimowski hakkındaki yorumum şudur: 1960’lardaki filmleri hiç bana göre değil, ancak 2000’lerdeki filmlerini (ki topu topu iki adet şu ana kadar) defalarca izleyebilirim.

Teklopolis (Teclópolis):

Teklopolis 12 dakikalık bir kısa film. Aynı zamanda festivalin açılış filmi olarak da gösterildiği için gösterildiği Doğaya Karşı İnsan 5 bölümünde değil ayrı bir başlıkta ele almak istedim. Bir takım eski teknolojik eşyalar (eskimiş mouselar ve klavyeler, super-8 kameralar, yıpranmış kablolar vs.) kullanılarak yapılmış bu stop-motion animasyon filmi bir uygarlığın kurulmasını, gelişmesini ve giderek doğaya zarar verdiği için kendi kendini yok etmesini anlatıyor. 12 dakikaya bunları yaratıcı bir şekilde dağıtan başarılı bir kısa film.

Karıştır! Amerika’nın Çöpü (Dive! Living off America’s Waste):

Bu ilginç belgesel Amerika’da yemeklerini çöplerden toplayarak yaşayan insanların yaşamına bir bakış atıyor. Ama bu insanlar bu hareketi fakir olduklarından ya da başka türlü yiyecek bulamadıklarından yapmıyorlar. Onların iddiası, Amerika’da her gün büyük miktarlarda yiyeceğin henüz kullanılabilecek durumda iken çöplere atılarak heba edildiği ve çöplerden toplanan yiyecekleri kullanarak sağlıklı bir yaşam sürdürülebileceği yönünde. Aynı zamanda filmin yönetmeni de olan Jeremy Seifert, karısı ve küçük oğlu ile tümüyle böyle beslenmekte ve gördüğümüz kadarıyla gayet mükellef sofralarda yemek yemekte. Hele bir de lüks bir restoranda aşçı olarak çalışan arkadaşları ziyarete gelirse o restoranlarda yenilecek yemeklerden bir farkı olmuyor hazırlananların.

Görünen o ki özellikle büyük marketler tarafından atılan çöpler rahatlıkla kullanılabilir durumda. Çünkü onlar ufak bir kısmı çürüyen ürünleri ya da son kullanma tarihine bir gün kalmış herşeyi atıyorlar. Halbuki bizim son kullanma tarihi dediğimiz kavramın İngilizce karşılığı “best before” ve aslında bu tarihten sonra tüketilmesinin sağlıklı olmayacağı anlamına gelmiyor. Bu tip yiyeceklerin büyük bir kısmı yiyecek bulamayan ve gerçekten açlık çeken insanlar ile paylaşılabilir rahatlıkla. Belgeselden öğrendiğimiz kadarıyla kimi marketler de bunu yapıyor zaten ama sayısının çoğalması gerektiği söyleniyor.

Tabii insan bu belgeseli izleyince acaba bizde ne kadar yiyecek ziyan ediliyor, bunlar ne şekilde kullanılabilir diye merak etmeden duramıyor. Keşke bunun üzerine de bir araştırma yapılsa.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 9.Gün: Timsah, Şaman, Ölümüne Kaçış, Hayvanlar Krallığı, Drama Film Festivali Seçkisi

Timsah (Il Caimano / The Caiman):

Nanni Moretti, İtalyan sinemasının sol kanadının önemli isimlerinden. 2006 yılında, Silvio Berlusconi üzerine bir film yaptığı duyulduğunda epey yankı uyandırmıştı. Timsah isimli bu film gösterime girdiğinde epey başarı kazanmış, hatta Berlusconi o yıl yapılan seçimleri kaybettiğinde bunda filmin de etkisi olduğu söylenmişti. Hoş 2008’de tekrar seçildiğine göre filmin o kadar da etkisi olmamış gibi gözüküyor.

Bu tartışmaların uzağında filme baktığımızda ilginç olan şu ki, film belli bir noktaya kadar Berlusconi’den söz etmiyor bile. Karşımızda bir zamanlar korku filmleri yaparak ünlü olmuş, günümüzde bazı gençler tarafından kült bir yapımcı olarak görünen Bruno Bonomo’nun hikayesi var aslında. Bruno günümüz koşullarında bir film yapmakta çok zorlanıyor ama sürekli olarak eski günlerine dönmek için de çaba gösteriyor (hikayenin bu tarafı kaçınılmaz bir şekilde akla Yavuz Turgul’un en iyi filmlerinden biri olan, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ni getiriyor). Günün birinde genç bir kadın ona Timsah adında bir senaryo getiriyor. Bruno senaryoyu tam da okumadan bir televizyona teklif ediyor ve sonrasında bu senaryonun Berlusconi’nin hayatını konu aldığını ve yaptığı yolsuzluklara da epey yer ayırdığını görüyor. Aslında hiç onun tarzı bir film değil ama bir kere teklif götürmüş bulunuyor ve beğenilince geri de dönemiyor. İşte bundan sonra bir yandan bu filmin çekilme çabalarını izlerken bir yandan da çekilen film aracılığı ile biz de Moretti’nin Berlusconi üzerine söylediklerini izlemeye başlıyoruz.

Son derece zekice yazılmış bir senaryo ile karşı karşıyayız. Ortada kör parmağım gözüne bir şekilde Berlusconi’yi eleştiren bir filmden çok, bir aile hikayesi anlatırken mizahı da elden bırakmayarak bunu yapan bir film var. Filmin çekimleri sırasında Berlusconi’yi üç farklı oyuncunun canlandırması da gayet zekice bir buluş (ki bunlardan biri Nanni Moretti’nin ta kendisi).

Timsah, mizahla politik eleştiri nasıl yapılır üzerine bir ders adeta. Mutlaka izlenmesi gereken filmlerden biri.

Şaman (Baksy / Native Dancer):

Festivalin Kazak sinemasına ayırdığı bölümün üçüncü filmi Şaman idi. Şaman, günümüzde geleneklerine bağlı kalarak yaşamaya devam eden ve insanları kimi dertlerinden kurtaran, onları iyileştiren yaşlı bir şamanın hikayesini anlatıyor.  Her ne kadar Aidai adındaki bu kadın yaşlı ve aksi bir tip olsa da yöntemleri işe yaradığı için çevresi ona saygı göstermektedir. O, gücünün atalarının da yaşadığı topraklardan aldığını düşünmektedir. Ancak o topraklarda bir takım karanlık insanların da gözü vardır. Amaç boş araziye benzinlik ve otel yaparak cepleri doldurmaktır.

Şaman, geleneksel değerlerle günümüz dünyasının kapitalist değerlerinin çarpışmasını anlatan bir film. Çıkış noktası başarılı ama festivalde izlediğimiz diğer Kazak filmlerinin seviyesine ulaşamıyor. Hatta kimi zaman  yabancılara Kazakistan’ın geleneksel ritüellerini göstermek için çekilmiş bir film izlenimi de veriyor. Kötü bir film de diyemem ama çok daha iyi olabileceği açık.

Ölümüne Kaçış (Essential Killing):

Jerzy Skolimowski’nin 2010 tarihli yepyeni filmi Ölümüne Kaçış, ustanın festivalde izlediğim en iyi filmlerinden biriydi. Film Afganistan’da Amerikalı askerler tarafından yakalanan ve bir cezaevine gönderilen bir adamın biraz da tesadüfler sonucunda özgürlüğüne kavuşmasını ve peşine düşen askerlerden kaçma çabasını anlatıyor.

Bir insanın özgürlüğü için neler yapabileceğini gösteren çarpıcı bir film. Vincent Gallo’nun büyük bir başarıyla canlandırdığı karakter ile ilgili bir bilgi verilmeyişi de kaçmaya çalışan insanın kim olduğunun çok da önemli olmadığını gösteriyor. Her ne kadar filmin sonundaki yazılarda adı Muhammed olarak geçse film boyunca bu karakter hiç bir şekilde adıyla anılmıyor (hatta eğer yanılmıyorsam filmde hiç kimse adıyla anılmıyor) ve ne yaptığından bahsedilmiyor. Onlarca kişiyi öldürmüş birisi de olabilir, sadece yanlış zamanda yanlış yerde olan birisi de. Bunun bir önemi yok.

Venedik’te en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Vincent Gallo fiziksel bir çaba gerektiren rolüne belli ki çok iyi hazırlanmış. Tek kelime etmeden karakterin tüm duygularını bize geçirebiliyor. Ayrıca Gallo’nun önceki kimi filmlerinden, filmde görülenlerin gerçek olmasına yönelik ısrarını biliyoruz. Belli ki bu konuda Skolimowski ile benzer düşünüyorlar. Bu nedenle buz gibi bir havada, karlar üzerinde çıplak ayakla yürümesi gereken sahnelerde Gallo bunu gerçekten yapmış. Ayrıca filmde yolda karşısına çıkan bir kadınla yaşadığı bir sahne var (ne olduğunu açık etmeyelim, filmin en etkileyici anlarından biri), orada yaşananın da gerçek olması için ısrarcı olmuş.

Önümüzdeki aylarda gösterime de girmesi beklenen Ölümüne Kaçış‘ı kaçırmamak gerek. Yılın en etkileyici filmlerinden biri.

Hayvanlar Krallığı (Animal Kingdom):

Hayvanlar Krallığı geçtiğimiz yıl Avustralya’dan gelen ve çok sözü edilen bir filmdi. Festival sayesinde izleme fırsatı bulduk. Filmimiz annesi aşırı dozdan ölen 17 yaşındaki bir gencin görüntüsü ile başlıyor. Kalacak yeri kalmayan bu genç anneannesi ile yaşamaya başlıyor. Aileyi tanıdıkça tümünün bir şekilde suça bulaşmış bir aile olduğunu görüyoruz. Polisler de sürekli olarak onları takipte.

David Michôd bu ilk uzun metraj filminde bir suç filmine imza atıyor. Ama söz konusu aile çok büyük bir suç örgütü falan değil. Ailenin hemen hepsi suça bir şekilde karışmış ama bu işlerden öyle binlerce dolar kazanıp zengin olmuş kişiler değiller. Orta sınıf bir aile gibi yaşamlarını sürdüyorlar. Ancak yerel polisin yakından tanıdığı isimler olduğu için onlar çok ilgili bu aile ile. Bir yerden sonra polisin de en az bu aile kadar intikam duygusuyla hareket edebilen ve içinde yozlaşmış insanları da barındıran bir birim olduğu farkediliyor.

Senaryoyu da yazan Michôd, son derece sakin, soğukkanlı bir anlatım tercih etmiş. Daha filmin başında aşırı dozdan ölen annesinin yanında oturup ambulansı beklerken sakince televizyon seyreden gencin olduğu sahneden de bu hissediliyor zaten. Kimi yerlerde tırmanan şiddet olayları ise sadece bir anlık, oluyor ve bitiyor. Bu şekilde olunca, karakterlerin sürekli tedirginlik içinde yaşamaları çok daha belirgin bir şekilde öne çıkmış.

Filmin en baskın karakteri ise Jacki Weaver tarafından canlandırılan anneanne karakteri (anneanne dediysek öyle çok yaşlı biri gelmesin akla, 50-60 yaşlarında bir karakter). Bu karakterin ailesini korumak için her şeyi yapan bir yapısı var. Yeri geliyor çocuklarını korumak için torununun ölüm fermanını kesebiliyor. Bu rolüyle aynı zamanda Oscar’a da aday Weaver da bu karakteri son derece başarılı bir şekilde canlandırmış.

Hayvanlar Krallığı festivalin en iyi filmlerinden biriydi. Umarım gösterime girme şansı da bulur da daha fazla kişi izleyebilir. En azıdan DVD’si çıkmalı.

Drama Film Festivali Seçkisi:

Bu yılki Ankara Film Festivali’nin kısa film seçkilerinden birini de Drama Film Festivali’nin yöneticileri hazırlamıştı. Farklı yıllarda ödül kazanan altı Yunan kısa filminden oluşan bu seçki gerçekten de başarılı bir seçki idi. Zaten ödül kazanan filmlerden seçildiği için Yunan kısa film dünyasının da iyi filmleri olarak önümüzde duruyordu. Diğer kısa film seçkilerinde olduğu gibi yine öne çıkan birkaçına bakalım.

Savaş Nedeni (Casus Belli) adlı film farklı mekanlarda sıra bekleyen insanları gösteren bir filmdi. Bu sıraların özelliği her birinin birbirine bağlı olması idi. Sıranın en önünde olan olaylar da bir şekilde sıranın sonunu etkiliyordu. Öğrenci İşgali (Student Occupation) adlı film ise hoşlandığı kıza açılmayı planlayan bir gencin bir anda protestocu öğrenciler arasında kalmasını anlatıyordu. Üstelik hoşlandığı kız da protestoculardan biriydi.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.504 hits
Nisan 2011
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: