Mayıs 2011 için arşiv

SİYAD’a Göre 2010′un En İyi Yabancı Filmi Beyaz Bant

SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) bu yılın Şubat ayında bir önceki yılın yerli filmlerine verdiği ödülleri açıklarken üyelerinin oyları ile belirlenen 2010 yılının en iyi yabancı filmleri listesini de açıklamıştı. Aslında epey geç kalmış bir haber olacak ama üst üste gelen festivaller ve yoğun vizyon takvimi arasında bu listeyi bir haber olarak buradan paylaşmayı atlamışım. Her ne kadar aradan geçen zaman içinde meraklısı listeye ulaşmış olsa da önceki yılların listelerini buradan takip eden bir takipçimizin sorması üzerine geç de listeyi buraya da koymanın bir zararı olmaz dedim. Ne de olsa iyi bir filmi ne zaman izlediğinizin bir önemi yok. Hemen hepsi tekrar tekrar izlenmeyi hakeden filmlerin listesi şu şekilde:

1. Beyaz Bant (Das Weisse Band)
2. Parlak Yıldız (Bright Star)
3. Başlangıç (Inception)
4. Gir Kanıma (Låt Den Rätte Komma In)
5. Tek Başına Bir Adam (A Single Man)
6. Deccal (Antichrist)
7. Ciddi Bir Adam (A Serious Man)
8. Sosyal Ağ (The Social Network)
9. Toprak Altında (Buried)
10. Sihirbaz (L’illusionniste)
11. Ölümcül Takip (Chugyeogja)
12. Ay (Moon)
13. Annemi Öldürdüm (J’aı Tué Ma Mere)
14. Gözlerindeki Sır (El Secreto De Sus Ojos)
15. Zindan Adası (Shutter Island)
16. Hayata Çalım At (Looking For Eric)
17. Aslı Gibidir (Copie Conforme)
18. Aklı Havada (Up In The Air)
19. Kırık Kucaklaşmalar (Los Abrazos Rotos)
20. Köprüdekiler (On The Bridge)

Ayrıca kişisel olarak benim 2010’un en iyi filmleri listem de şu şekilde (yerli/yabancı ayırımı yapmadan):

1. Tek Başına Bir Adam (A Single Man)
2. Deccal (Antichrist)
3. Başlangıç (Inception)
4. Gir Kanıma (Lat Den Ratte Komma In – Let The Right One In)
5. Aklı Havada (Up in The Air)
6. Beyaz Bant (Das Weisse Band – The White Ribbon)
7. Kosmos
8. Toprak Altında (Buried)
9. Kan Arzusu (Bakjwi – Thirst)
10. Sihirbaz (The Illusionist – L’illusionniste)

Reklamlar

Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 7. Gün: Bir Zamanlar, Son Bir Hamle, Zefir

Bir Zamanlar (Vielleicht in Einem Anderen Leben / In Another Lifetime):

İkinci Dünya Savaşı sırasında Macar yahudilerinden oluşan bir grup kaçınılmaz kaderlerine doğru yol alırken aralarından bir kısmı yolda çıkan bir karışıklık sonrasında bir Avusturya köyünde mahsur kalırlar. Köy sakinleri bu yabancıları ilk başta nefretle karşılarlar. Sanatın insanlar üzerindeki gücünü hisseden bir opera sanatçısı, köyde bir opereti sergilemek üzere çalışmaya başlar ve bu konuda tutsak arkadaşlarından yardım alır. Bu operetin çalışmaları sırasında hem tutsaklar hem de köy halkı arasında farklı ilişkiler şekillenmeye başlar.

Bir Zamanlar, İkinci Dünya Savaşı ile ilgili izlediğimiz yüzlerce filmden bir yenisi. Açıkçası ufak tefek bazı farklılıklar ve finaldeki beklenmeyen hareket dışında çok da fazla bir yenilik vaad etmiyor. İzlemek bir kayıp olmayacaktır ama bu yazıyı yazarken bile filmin hafızamda bıraktığı izin ne kadar az olduğunu farkediyorum.

Son Bir Hamle (La Dernière Fugue / The Last Escape):

Noel yemeğinde bir araya gelen kalabalık bir aile. Anne, baba, üç çocukları, damatlar, gelinler ve torunlar. Belli ki uzun yıllardır ritüel olarak bunu tekrarlamaktalar. Ancak bir süredir baba parkinson hastasıdır ve artık belli ki son günlerini yaşamaktadır. Konuşmakta, yemek yemekte, üzerini değişmekte zorlanmakta, yapmak istediği hareketleri gerçekleştirmesi mümkün olmamaktadır. Masadan kalkmaya çalışırken düşmek ya da bir köşede uyuyup kalmak artık olağan durumlar haline gelmiştir onun için. Hastalığı daha da ilerlemesin diye hoşlandığı bazı yemekleri yemesi de yasaklanmıştır. Torunlarından biri dedesinin artık ölmesinin onun için daha iyi olacağını, aslında onun da bunu istediğini düşünür ve babasına da bu fikrini açar. Babası da bu duruma hak verince bunun yollarını aramaya başlarlar.

Son Bir Hamle, ele aldığı konu duygu sömürüsüne çok açık bir konu olmasına rağmen bu yöne kaymayarak doğru bir seçim yapıyor. Jacques Godin de parkinson hastası bir insanı başarılı bir şekilde canlandırıyor. Fiziksel özellikler bir yana, hastanın bir zamanlar çok kolaylıkla yaptığı günlük bazı işleri artık yapamamasının ve bunlar için yardım almak zorunda olmasının verdiği psikolojik çöküş çok başarılı olarak yansıtılmış. Ayrıca kadın-erkek ya da baba-oğul ilişkilerini irdelerken babanın otoritesini de sorgulayan alt metni de başarılı filmin.

Ancak kişisel olarak parkinson hastası baba figürü, yıllar yılı iç içe yaşadığım bir figür olduğu için objektif olarak değerlendirmemin ya da analiz yapmamın pek de mümkün olmadığı bir film oldu benim için. Bambaşka duygular içinde izledim filmi. Benzer deneyimler yaşamış insanların izlemesinin bir miktar zor olduğu söylenebilir.

Zefir:

Belma Baş’ın Zefir filmi uzun süredir çeşitli festivallerde gösterilen bir filmdi. Sonunda Fipresci ödülü aldığı Uçan Süpürge’nin kapanış töreni sonrası izleme fırsatı buldum (sonrasında bir kez yetmedi, bir defa da vizyonda izledim aslında). Peşin peşin şunu söylemeli. Kesinlikle hakedilmiş bir ödül. Zefir değil de şu film ödül alabilirdi diyebileceğiniz bir ya da iki film vardı zaten. Onlardan yana olanların da Zefir‘in ödülüne karşı çıkacağını düşünmüyorum.

Belma Baş’ın 2006 tarihli kısa filmi Poyraz da pek çok övgüler ve ödüller almıştı. Benim de çok beğendiğim bir kısa filmdi. Hemen hemen aynı kadro ile çektiği Zefir için bu filmin devamı denebilir. O filmde isimsiz bir kız çocuğunu canlandıran Şeyma Uzunlar, burada filme adını veren karakter. Hemen hemen tüm sahnelerde görünen Uzunlar, bu yaşında bile ne kadar iyi bir oyuncu kumaşı olduğunu gösteriyor. Henüz sadece bu iki filmde oynayan Uzunlar oyunculuk kariyerine devam etmeye karar verirse Türk sineması çok iyi bir oyuncu kazanabilir. Filmin diğer oyuncularından büyük bir kısmı da Baş’ın kendi ailesinden oluşuyor. Onlar da üstlerine düşeni yerine getiriyorlar. Anne rolündeki Vahide Gördüm ise zaten iyi bir oyuncu olduğunu bildiğimiz bir isim. Burada da bizi şaşırtmıyor.

Filmin konusuna gelince aslında öyle uzun uzun anlatılacak bir konusu yok. Yaz tatilini Doğu Karadeniz’de bir yayla evinde dedesi ve anneannesi ile beraber yaşayarak geçiren Zefir, büyük bir hasretle annesini beklemektedir. Bu arada yöreden çocuklarla oynamakta, doğa ile iç içe bir yaz geçirmektedir. Nihayet annesi geldiğinde ise aslında onu tamamen bırakacağını söylemeye gelmiştir. Ancak Zefir’in bunu kabul etmesi pek de kolay olmayacaktır.

Belma Baş tüm bu hikayeyi muhteşem doğa görüntüleri ile süsleyerek anlatıyor. Bunun yanında filmde bir kaç defa tekrarlanan temalar ve diyaloglar da var ki bunlar en başta çok anlamlı durmasa da filmin finalinde gerçekleşen olay ile bir anlam kazanıyor. Filmin gösterimi sırasında söz konusu olay olduğunda salonda bir hayret nidası koptu ve sonunda filmin sürpriz bir sonla bittiği yorumları yapıldı ama filmi zihninizde geri sardığınızda Baş’ın incelikli senaryosu ile adım adım bu finale doğru ilerlediğini görüyoruz. Neredeyse her sahne finale giden yola katkıda bulunuyor. Hatta filme yapımcı olarak destek veren ve sadece sesi duyulan Cem Yılmaz’ın söyledikleri bile başta bir yama gibi dursa da filmin ana teması ile çok ilintili aslında.

Film hakkında yapabileceğim iki ufak eleştiri var. Biri o muhteşem görüntülerle ilgili. Az sayıda da olsa bazıları tabloyu andıran güzel görüntüler olsun diye çekilmiş gibiydi. Bu anlamda Nuri Bilge Ceylan’ın ilk filmlerinde fotoğrafçı köklerinden kopamamış olmasını hatırlattı bana. Bir de Niyazi Koyuncu’nun ormanlık alanda şarkı söylediği sahne. Sanki abisine bir selam gönderme havası taşıyordu. Esasen şarkının sözleri de filmin temasına uzak değildi ama olmasa da olur dediğim bir sahne oldu.

Bu iki nokta dışında ağır temposuna rağmen tıkır tıkır işleyen çok başarılı bir film Zefir. Senenin en iyi Türk filmleri arasında rahatlıkla yer alabilir. Ne yazık ki bu yazı yazıldığı tarih itibariyle yaklaşık bir aydır vizyonda olmasına rağmen 2.500 seyirciye bile ulaşamamış. Halbuki çok daha fazla seyirciyi hakediyor.

Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 6. Gün: Bozkırın da Ötesi, Havanalı Eva, Son Anna Raporu, Yağmuru Bile

Bozkırın da Ötesi (Beyond the Steppes):

1940 yılında Sovyetler Birliği, Polonya’dan pek çok kadını ülkelerinden ayırarak Kazakistan’a sürmüştü. Bu film de bu kadınlardan biri olan Nina’nın hikayesi. Kocası ve kardeşleri savaşa gitmek zorunda olan Nina, küçücük bebeği ile Kazakistan’a gitmek zorunda kalıyor. Tek başına bile oradaki ağır işlere ve doğa koşullarına dayanmak zorken bir de bebek olunca iş iyice zorlaşıyor. Üstelik Rus askerleri de güçten kuvvetten düşünlere hiç acımıyor, onları adeta ölüme terk ediyorlar. Bu yüzden Nina her anne gibi önce bebeğini düşünse de, ona bakabilmek için kendi de ayakta kalabilmek zorunda. Bir şekilde hayatını devam ettirmeye çalışan Nina günün birinde oğlunun hastalanması üzerine ona ilaç bulmak üzere çabalamaya başlıyor. Belli ki bulundukları yerde ona yardımcı olacak bir ilaç yok. O da önce şehre gitmek için izin alma, sonra da o uzun yola çıkıp şehirdeki doktoru ilaç vermesi için ikna etme çabasına giriyor. Bu sırada yolda kendisine eşlik eden Kazak aile ile de birbirlerinin dillerini anlamasalar da bir dostluk kuruluyor.

Zaman zaman can acıtıcı bir hal alsa da duygu sömürüsüne kaymayan Bozkırın da Ötesi başarılı bir film. Başroldeki Agnieszka Grochowska’nın performansının filmi sürüklediği söylenebilir. Yönetmen Vanja d’Alcantara, bu ilk uzun metrajlı filminde gayet soğukkanlı bir yaklaşımla başarılı bir yönetmenlik göstermiş.

Havanalı Eva (Habana Eva):

Adından da anlaşıldığı gibi Havanalı Eva filmi, Küba’nın başkenti olan Havana’da yaşamakta olan Eva adlı genç bir kadını konu alıyor. Bir tekstil fabrikasında (atölye de denebilir aslında) çalışmakta olan Eva’nın bir gün kendi tasarımlarını da yapabilmek gibi bir hayali vardır. Bir yandan da uzun zamandır beraber olduğu erkek arkadaşı Angel ile evlilik planları yapmaktadır. Angel beraber yaşayacakları bir daire inşa etme çabasındadır. Bu daire bittiği zaman Eva ve Angel evleneceklerdir. Ancak Angel bir miktar tembel olduğundan dolayı bir türlü bu işi bitirememekte, evliliğe de sıra gelmemektedir. Tam da bu dönemde kente gelen yakışıklı fotoğrafçı Jorge ile tanışan Eva yavaş yavaş ona tutulmaya başlar. Ancak zamanla Jorge’nin Havana’ya gelişinin nedeninin fotoğraf çekmekten fazlası olduğu ortaya çıkar ve iki erkek arasında kalan Eva bir karar vermek zorunda kalır.

Havanalı Eva romantik komedi kalıplarını kullanan bir film. Belli bir noktasından sonra ilginç bir biçimde doğaüstü olaylara da yer veriyor. Sadece bu iki boyutuyla bakıldığında karşımızda son derece eğlenceli, güzel ve yakışıklı oyuncuların arzı endam ettiği, sonuyla da seyirciyi hem şaşırtan hem de takdirini kazanan bir film var. Ancak biraz görünenin altına baktığımızda filmin savunduğu görüşün epey tartışmalı olduğunu görüyoruz. Yakışıklı ve zengin fotoğrafçı Jorge’nin sonradan ortaya çıkan diğer motivasyonları da düşünüldüğünde kapitalizmi temsil ettiği açık. Havana’nın sokaklarından çıkan tembel Jorge ise belli ki komünizmin temsilcisi. Filmin sonunda gelinen noktada her ne kadar kapitalizm ve komünizm belli bir ortak noktada buluşabilirler gibi bir mesaja bağlansa da filmin kapitalizme daha olumlu, komünizme daha olumsuz anlamlar yüklediği görülebiliyor. Bu şekilde bakıldığında üzerinde konuşmak gereken bir film var karşımızda.

Havanalı Eva’yı canlandıran güzel oyuncu Prakriti Maduro, festivalin konuklarından biri olunca bu konuları tartışmak için de güzel bir fırsat çıktı önümüze. Ancak gördük ki seyircinin büyük bir kısmı bu alt metni hiç dikkate almamış ve filmin sonundaki seçimin ne kadar güzel olduğundan dem vurmakta (finalde ne olduğunu tam olarak açık etmeyelim ama kadınların çok hoşuna giden bir final açıkçası). Ancak söyleşi ilerledikçe filmin alt metnine değinen sorular da gelmeye başladı. Aslında bu tip soruları filmin oyuncusuna sormak çok da anlamlı değil. Keşke yönetmen Fina Torres (ki senaryo yazarlarından biri de o) de konuk olsaymış da ona da aynı sorular gelseymiş. Prakriti Maduro filmde çalışma koşulları ya da Havana’nın durumu gibi konuların gerçeği yansıttığını ve Küba hükümetinin zaman zaman kendilerini eleştiren bu filme destek verdiklerini söylemekle yetindi ve o da filmin politik mesajlarına pek fazla girmemeyi tercih etti. Seyircilerden Küba ve Venezüella ile ilgili gelen soruları da bilgisi dahilinde cevaplamaya çalıştı. Çok doyurucu olmasa da eğlenceli bir söyleşiydi. Tıpkı film gibi.

Son Anna Raporu (Utolsó Jelentés Annáról / The Last Report on Anna):

Márta Mészáros, 1954 yılından beri hızlı bir tempo ile film çeken Macaristan’ın önemli yönetmenlerinden biri. Son 10 yıl içinde bu tempo biraz yavaşlamış olsa da 2009 tarihli Son Anna Raporu, yönetmenin hala formda olduğunun bir göstergesi.

Filme adını veren Anna, Macaristan’ın önemli politikacılarından Anna Kéthly. Aslında epey uzun bir zaman diliminde yaşanmış bir takım olaylara yer veren bu film temel olarak Kéthly’nin 1970’lerde zorunlu olarak Belçika’da sürgünde bulunduğu bir döneme odaklanıyor. Bu dönemde Macaristan hükümeti onun faaliyetlerinden haberdar olmak için bir yol aramaktadır. Sonunda çareyi onun eski sevgilisinin yeğeni Péter’ı bir bahane ile Macaristan’a göndermekte ve onu Anna’nın güvenini kazanıp yaptıklarını raporlamakla görevlendirmekte bulurlar. Aslında Péter da bunu yapmaya çok gönüllü değildir ama biraz da buna mecbur kalır. Ancak Anna’yı tanıdıkça fikirleri de değişmeye başlar.

Mészáros’un filmi konuyu bir kaç açıdan ele alarak sıradan bir biyografi filmi olmaktan uzaklaşıyor. Zaten Anna Kéthly’nin ateşli bir politikacı olduğu dönemde neler yaptığını sadece bir kaç flashback sahnesinde görüyoruz. Ancak yaşlılık dönemindeki tavırlarından bile ne kadar güçlü bir kişilik olduğu ve liderlik yeteneği görülüyor. Ama bir yandan onun özel hayatına da tanıklık ediyoruz. Yıllar yılı birbirini görmemiş, dinlenme korkusu ile telefonda bile konuşamamış iki insanın yaşları ne olursa olsun devam eden aşkları filmin bazı anlarını sağlam bir aşk filmine de dönüştürüyor adeta. Dönemin İsrail başbakanı Golda Meir ile iki kadın olarak muhabbet ettikleri sahne de filmin başarılı anlarından biri. Ayrıca Péter’ın hikayesine de önemli bir yer ayırarak dönemin herkesin birbirini takip ettiği, kimsenin birbirine güvenemediği tekinsiz atmosferini de filmin önemli parçalarından biri yapıyor.

Filmdeki bazı ayrıntıları yakalamak için Macaristan’ın yakın dönem tarihini de bir miktar biliyor olmanın gerekliliğinin filmin izleyici kitlesini bir miktar sınırladığı söylenebilir. Bu anlamda Macar seyircilerin çok daha fazla keyif alabileceği ve boşlukları doldurabileceği bir film gibi gözükse de izlemeye değer bir yapım.

Yağmuru Bile (También la Lluvia / Even the Rain):

Yağmuru Bile, 2000 yılında Bolivya’da halkın su kaynaklarının özelleştirilmesine karşı yaptıkları eylemlere götürüyor bizleri. Biliyoruz ki bu eylemler, Morales’in iktidara gelmesinin ilk adımları oldu. Film halkın bu dönemdeki tepkilerini anlatırken (ki bu dönemde yaşananlar Su Savaşları olarak geçiyor), bu hikayeyi başka bir hikayenin içinde eritiyor aslında. Filmin ana hikayesi bir film çekmek üzere Bolivya’ya gelen İspanyol bir film ekibi üzerinden yürüyor. Bu ekip Kristof Kolomb ve Amerika’nın keşfi üzerine bir film yapma çabasında. Filmde Amerikan yerlilerini canlandırmak üzere ucuz işgücü olarak Bolivyalı halk arasında bir seçme yaparken kızı ile seçmelere katılan bir adam yönetmenin dikkatini çekiyor ve filmdeki önemli rollerden birini ona vermeyi düşünüyor. Yönetmenin adamda bir ışık sezmesi boşa değil. Zamanla ortaya çıkıyor ki o özelleştirmeye karşı yapılan eylemlerin önderlerinden biri.

Filmin önemli özelliklerinden biri, bir yandan eylemleri gösterirken diğer yandan da uzun yıllar önce Amerikan yerlilerinin yaşadıkları ile de bağlantı kurması ve sömürgecilik anlayışının şekil değiştirerek de olsa aynı kaldığını vurgulaması. Bu nedenle film içinde çekilen filmin her sahnesi ile su eylemleri arasında bağlantı kurmak mümkün. Bu bağlantıyı incelikli bir şekilde kuran senaryo Paul Laverty’ye ait. Bu ismi nereden hatırlıyoruz diyenlere Laverty’nin Ken Loach’ın uzun yıllardır değişmez senaristi olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Yağmuru Bile, değindiği konular ile çok rahatlıkla Ken Loach filmi olabilecek bir yapım.

Senaryoyu överken yönetmenin başarısını da es geçmeyelim elbette. 2003 yılında Gözlerimi de Al filmi ile tanıyıp sevdiğimiz Icíar Bollaín yine çok başarılı bir yönetmenlik sergiliyor. O filmde de beraber çalıştığı İspanyol sinemasının en başarılı aktörlerinden Luis Tosar filmin yapımcısı rolünde her zamanki gibi yine iyi. Üstelik bu kez bir değişim yaşasa da abartılı duygusal çalkantıları olan bir karakteri canlandırmadığı için (son dönemlerdeki filmlerinde bu tip karakterler ağırlık kazanmıştı) kendini çok ön plana çıkartmadan etkili bir oyunculuk sergilemeyi başardığını bir kez daha gösteriyor. Yönetmen rolünde Gael García Bernal standart bir oyunculuk çıkarırken biraz da gişe için seçildiği izlenimini veriyor. Ancak filmin esas yıldızı eylemci Daniel rolünde Juan Carlos Aduviri. Filmin başında yönetmenin dikkatini çekmesi ile bizim dikkatini de üzerinde toplayan Aduviri film boyunca da etkisini sürdürüyor. Daha ilk filminde böyle bir performansa imza atmak kolay değil. Bakalım devamında neler gelecek.

Adını o dönem Bolivya’da yağmur sularının biriktirilip kullanılmasının bile yasaklamasından alan Yağmuru Bile ele aldığı konunun yanında sinemasal değeri ile de öne çıkan bir film. Hatta kişisel fikrime göre festivalin en iyi filmi. Planlar değişmezse 15 Temmuz 2011’de ülkemizde ticari gösterime de girecek olan bu filmi kaçırmamak gerek.

Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 5. Gün: Pudana: Soyun Sonu, İçimizdeki Ay, Başkaldıranlar, Bir Adım Ötesi, Elde Var Jambon, Nilüfer

Pudana: Soyun Sonu (Sukunsa Viimeinen / Pudana: Last of the Line):

Nenet halkı yıllardır Rusya’da Sibirya’nın kuzeybatısında yaşıyor. Yaklaşık 40.000 civarında nüfusu olan Nenet halkı halen geleneklerine bağlı olarak yaşamak için çaba sarfediyor. Filmin yönetmenlerinden Anastasia Lapsui de bu topraklarda dünyaya gelmiş bir isim (Lapsui’nin filmde oyuncu olarak da yer aldığını ekleyelim).

Filmde Sovyetler Birliği döneminde yaşadığı yerden alınıp bir Rus okuluna gönderilen Nenet kızı Neko’nun hikayesi anlatılıyor. Yaşadığı topraklardan ve ailesinden ayrılmaya tepki gösteren Neko, okula uyum sağlayamaz ve çözümü okuldan kaçıp evine geri dönmekte bulur. Ama bunu başarmak o kadar da kolay olmayacaktır. Filmde bu hikayeyi izlerken bir yandan da günümüzdeki Neko’nun durumunu izleriz. Artık Nadja adını almış olan Neko, ailesinin tek üyesi olarak kalmış ve geleneklerini sürdürememiştir.

Görüldüğü gibi film, egemen toplumun azınlıklar üzerine yaptığı baskı ve onları kendilerinden biri yapıp geçmişlerini unutturma çabalarını anlatan bir başka film. Bir kez daha dünyanın farklı yerlerinde benzer şeylerin yaşandığını görüyoruz. Filmin anlatım yapısı belgesel ve kurmaca arasında gidip geliyor. Çoğunlukla belgesel çeken iki yönetmenin elinden çıkan bir yapım için bu durum çok şaşırtıcı değil aslında ama zaman zaman belgeselmiş gibi yapmaktansa tümüyle kurmaca ya da tümüyle belgesel olması daha iyi bir sonuç verebilirmiş.

Kendi adıma favori filmlerimden biri olmadığını söyleyebilirim ancak sevenlerinin çok olduğunu, festival müdavimlerinden bir kısmının bu filmi festivalin en iyi üç filmi arasında saydıklarını da belirtmeden geçmeyelim. Demek ki bir şans vermek gereken bir film.

İçimizdeki Ay (The Moon Inside You):

İçimizdeki Ay, kadınların her ay yaşadıkları regl dönemi üzerine bir belgesel. Belli yaşlar arasında her kadın bu durumu yaşasa da uzun yıllar boyunca konuşulması sakıncalı, utanılması gereken, kadını kirli yapan bir durum olarak algılanmış. Halen de pek çok yerde durumun bu olduğunu söylemek mümkün. Bu filmde de yönetmen Diana Fabianova, kendi deneyimlerinden de yola çıkarak regl dönemi üzerine bir araştırmaya girişiyor.

Televizyon için çekilmiş bu belgesel zaman zaman eğlenceli, zaman zaman düşündürücü bir hal alıyor. Hoş animasyonlar ile de desteklenmiş filmin en ilginç bölümleri regl olmanın doğal bir durum olmadığını savunan ve engellenmesi gerektiğini düşünen bir doktorla yapılan söyleşi ve 11 yaşında, henüz âdet görmemiş bir kızın âdet gördüğü güne kadar kendi video günlüğünü tutması idi.

Bir erkek olarak çok fazla anlayamayacağımız bir durumu gayet açıklıkla ele alan bir belgesel izlemek güzel bir deneyimdi. Festivalin izlediğime memnun olduğum filmlerinden biri oldu sonuçta.

Başkaldıranlar (Guerriller@s / Warriors):

Festivallerde çok fazla içinde olmadığımız hayatlarla ilgili konulu filmler ya da belgeseller izlemek ilginç bir deneyim oluyor. Bir önceki belgeselde bir erkek olarak kadınların regl dönemine ait bilgiler edinmişken bu kez de özellikle transseksüel bireyler ile ilgilenen bir belgesel izlemek gerçekten zihin açıcı idi.

54 dakikalık bu film, İspanya’da yaşayan bir grup trans birey ile yapılan söyleşiler ve onların kimi eylemlerine odaklanıyordu. Geleneksel toplumun onlara gösterdiği tepkiler zaten bilinen bir konu. İlginç olan LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel) topluluğun da zaman zaman sadece kendi kalıpları içinde düşünen ve bu kalıpların dışına çıkamayan bir topluluk olduğunun da konu edilmesiydi.

Belgesel içinde pek çok fikri barındıran yoğun bir yapımdı ve bu nedenle kısa süresine rağmen yorucu olabiliyordu. Ayrıca İspanya’nın gerçekleri bizim gerçeklerimizden çok farklı olabilirdi doğal olarak. Bu nedenle benim için filmden daha ilgi çekici olan, gösterim sonrası Kaos GL ve Pembe Hayat Derneği’nin katıldığı panel idi.

Onlar da belgeselde tartışılan konuların kendi aralarında da sık sık tartıştıkları konular olduklarını belirttiler. Türkiye’de zaten genel ahlak anlayışının bu bireyleri ne konumda gördüğünü az çok biliyoruz. Ancak benzer şekilde onlar da lezbiyen, gey ya da trans birey olmanın da zamanla tıpkı kadın ya da erkek olmak gibi öğretilen bir kimlik olduğunu vurguladılar. Bu öğretilen kimliğe karşı gelindiğinde ise kendi topluluklarının içinde de tepki görebildiklerini söylediler (mesela kendini lezbiyen olarak konumlandıran biri bir gün bir erkekten hoşlanırsa bu tepki ile karşılanıyor). Ya da genel olarak trans bireylerin sorunlarının nihai çözüm noktasının ameliyat olarak gösterildiğini halbuki belki de bazı insanların ameliyat olmadan da bedenleri ile barışık yaşayabileceklerini belirttiler. Sonuçta gelinmesi gereken noktanın (ya da en azından kendilerinin geldiği noktanın) kimliklere bağlı kalmamak olduğu, bir insan kendini nasıl mutlu hissediyorsa o şekilde yaşaması gerektiği konusu vurgulandı.

Bu arada her kadar gösterime katılan seyirci topluluğu açık fikirli bir topluluk olsa da bazı kodların ne kadar içimize işlediği bir kez daha ortaya çıktı. LGBT topluluklarına gayet hak veren ve onları destekleyen cümleler kuranlar bile farkında olmadan siz ve biz ayrımı yaptılar. Gerçekten de bazı kalıplaşmış önyargılardan kurtulmak bazen çok zor olabiliyor.

Bir Adım Ötesi:

İnsanın yaşamadan bilemeyeceği başka bir duygu da hapiste olma hissi olmalı. Türkiye’den gelen bu belgesel de bu durum üzerine kurulu bir belgesel. Belgeselde belli bir dönem aynı hapishanede kalmış, ama bir süredir dışarıda olan üç kadının hikayesine odaklanılmış. Bu kadınların ikisi artık yıkık dökük bir bina halinde olan hapishanelerini ziyaret edip o günleri hatırlarken diğeri ise o yeri bir kez daha görmek istemediği için filme sadece kendisi ile yapılan söyleşi ile dahil oluyor.

Filmde özgürlüğünüzün kısıtlandığı bir dönemde hayata tutunmak için neler yapılabileceğini, içerde ayrı bir dünya yaratılıp çok sağlam arkadaşlıklar kurulabileceğini görüyoruz. Ayrıca film hapishanede geçen dönemin dışında hapisten çıkıldığında neler yaşandığı konusuna da önemli bir zaman ayırıyor. Hayatının 10 yılını hapishanede geçiren 30’lu yaşlarda bir insanın dışarı çıkınca neler hissedebileceği üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Nitekim ilk bakışta çok mutlu olunması gerekiyormuş gibi gelen bu durumun zaman zaman ciddi bir depresyona yol açtığını da görüyoruz filmde. İnsan ne kadar zor da olsa, yaşadığı duruma alışıyor, alışmak zorunda kalıyor. Kişisel olarak bunu askerden dönerken orada 8 ay boyunca kader arkadaşlığı yaptığımız arkadaşlardan ayrıldığım için gözlerimden bir kaç damla yaş gelmesine benzetebilirim örneğin. Elbette hapisten çıkıyor olma durumu çok daha ciddi bir durum.

Filmde hikayeleri aktarılan üç kadın tüm dürüstlükleriyle yaşadıklarını anlatmışlar. 44 dakikalık bu belgesel asıl gücünü de buradan alıyor zaten. Kadınların bu kadar dürüst olmasının en önemli sebeplerinden biri muhtemelen yönetmen Tülin Dağ’ın da bu üç kadından biri olması. Film sırasında bunun farkına varmamıştım ama hapisten çıktıktan sonra Sinema ve Televizyon bölümünde lisans eğitimi alan Dağ, bu ilk filminde kendi hikayesini anlatmış. Aslında ilk yola çıktığında niyeti 10 kadının hikayesini anlatmakmış ama yaşanan bazı zorluklar bu sayının üçte kalmasına neden olmuş. Farklı hikayelerle daha ilginç bir film olabileceği belli ama yine de ortalamanın üzerinde bir belgesel olduğunu söylenebilir.

Elde Var Jambon (Il Reste du Jambon? / Bacon on the Side):

En baştan şunu söyleyelim. Elde Var Jambon festivalin en eğlenceli filmiydi. Film Fransa’da eğlencelik televizyon haberleri yapan kadın bir muhabirle bir doktorun aşk öyküsünü romantik komedi kalıpları çerçevesinde anlatıyor. Ancak asıl vurgu noktası, kadının Fransız ve Hıristiyan kimliğe, erkeğin ise Arap ve Müslüman bir kimliğe sahip olması. Kültürel farklarına karşın birbirlerine hızlı bir çekim ile tutulan bu ikili tutkulu bir aşk yaşamaya başlıyorlar, ancak kaçınılmaz olarak aileleri de işin içine girince işler karışmaya başlıyor. Bir süre sonra ise aslında kendi çatışmalarını da yaşamaya başlıyorlar.

Yönetmen ve senaryo yazarı olan Anne Depétrini, gayet eğlenceli karakterler yaratmış ve onların arasındaki çatışmaları da başarılı bir şekilde vermiş. Bu arada din farklılıklarını ele alırken elini de korkak alıştırmamış, her iki dinin de “kutsal” sayılan değerleri ile inceden dalga geçmeyi de ihmal etmemiş.

Filmin en büyük zaafı ise finalinde ortaya çıkıyor. Hemen hemen bütün romantik komediler bir şekilde mutlu son ile noktalandığı için bu filmin de finalinin bu şekilde kurulduğunu söylemek çok şeyi açık etmez sanırım. Ancak her ne kadar film hafif bir peri masalı atmosferinde geçse de mutlu sonu sağlamak için çiftin yaşadığı bazı sorunlar tümüyle görmezden gelinmiş. Böyle olunca da final iyice gerçeklikten uzak bir hal almış. Yine de keyifle izlenebilecek bir film.

Nilüfer (Niloofar):

Irak’da geçen bu öyküde henüz 12 yaşında olan Nilüfer’in babası onu zengin bir tüccara yeni karısı olması için satıyor. Ancak kız henüz çok küçük olduğu için kadın olduğu zamanı beklemek üzere anlaşıyorlar. Yani ilk âdet göreceği zamanı. Nilüfer’in annesi ise onu kendisine yardım etmek üzere yetiştirmek isterken onun tek derdi ise eğitim almak. Köyde kendisine eğitim verecek bir kadın bulunca bu fırsatı değerlendiren Nilüfer, kendisi hakkında yapılan anlaşmayı da öğrenince âdet gördüğünü uzunca bir süre gizlemeyi başarıyor. Ama kaçınılmaz olarak bunu sonsuza dek saklayamayınca çareyi kaçmakta buluyor.

Biliyoruz ki, bu tip hikayeler ne yazık ki pek çok yerde sıkça yaşanan hikayeler. Yıllar içinde de bu konuyu temel alan pek çok film izledik. Halen yaşanan bir gerçeklik olduğuna göre elbette filmlere konu edilmeye de devam edilmeli. Ancak bu konu anlatılırken işin içine bir yenilik katılmazsa yıllar içinde izlenen filmlerden de bir farkı kalmıyor doğrusu. Nilüfer de pek bir yenilik barındırmayan böyle bir film açıkçası. Önemli konusuna rağmen festivalin en vasat filmlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 4. Gün: Madalyonun Öteki Yüzü, Hayvan Yürek, Kızlar, Prensesim Karo

Madalyonun Öteki Yüzü (Inside America):

Madalyonun Öteki Yüzü bir Avusturya filmi. Ancak fena halde bir Amerikan bağımsız filmine benziyor. Zaten orijinal adında da belirtildiği gibi Amerika’nın içine bakış atan bir film. Çekildiği mekan da Texas zaten. Filmimiz Meksikalıların da nüfusun büyük bir kısmını oluşturduğu bir Amerikan kasabasında yaşayan gençlerin hikayelerini anlatıyor. Birbiri ile ilgisiz görünen altı gencin öyküsü zaman zaman kesişiyor. Bu yapısı ile uzaktan uzağa Robert Altman filmlerini hatırlattığı söylenebilir. Ancak o filmlerdeki atmosfer ve hikaye bütünlüğü bu filmde yok. Zaman zaman hikayeleri takip edip bağlantılarını kurmanın da zorlaştığı söylenebilir.

Aslında Madalyonun Öteki Yüzü bir yanıyla, Amerikan gençlik filmlerinin bir çeşitlemesi de sayılabilir. Ele aldığı altı genç arasında okulun güzel kızı, okulun haşarı oğlanı ya da içine kapanık genç gibi Amerikan gençlik filmlerinin kalıplaşmış tipleri de var. Ancak burada bu tipleri gerçek dışı bir dünya içinde değil tam da gerçekliğin ortasında, sert bir dünyada konumlandırıyor. Öyle ki işin içine uyuşturucu, alkol ve silah gibi unsurlar da dahil oluyor.

Filmin hareketli kamera ile çekilmiş olduğunu da belirtelim. Bu tip, kameranın fazlasıyla hareket ettiği filmlerden rahatsız olanlar için zor bir film olabilir ama genel olarak gerçekçi bir bakış açısını benimsediği için bu tip bir kamera kullanımı filmin lehine işliyor. Ayrıca filmin son jeneriğinde Michael Haneke’ye teşekkür edildiğini de belirtmiş olalım. Film bir Avusturya filmi olduğu için Haneke, filmin yapımında yardımda da bulunmuş olabilir ya da bu teşekkür sadece bir hayranlık belirtisi de olabilir. Her ne kadar bu filmin Haneke filmleri ile çok fazla ortak yönü bulunmasa da kimi çerçevelerde Haneke etkisi hissediliyordu.

Hayvan Yürek (Coeur Animal / Animal Heart):

Paul ve Rosine, İsviçre’nin taşrasında hayatlarını bir çiftlik işleterek geçiren orta yaşlı bir çifttir. Her ne kadar çiftliğin tüm işlerini beraberce yürütseler de Paul, Rosine’ye hayvanlarından biri gibi davranmaktadır. Hatta daha da ötesi, hayvanlarına son derece sevecen davranırken Rosine’nin duygularını hiç önemsemediği de söylenebilir. Filmde her ne kadar bunu bir kaç sahne ile görsek de bu davranışının en büyük göstergelerinden biri çiftin yaşadığı cinsellikte ortaya çıkıyor. Paul, canı ne zaman istese Rosine ile cinsel ilişkiye girebiliyor. O anda hayvanlara bakıyor ya da çiftliği sürüyor olmaları fark etmiyor. Adeta Paul ne zaman istese Rosine onun isteklerini karşılamak zorunda.

Ne zaman ki Paul karısının hamile olduğundan şüphelenmeye başlıyor, o zaman davranışları da değişiyor. Hatta karısının yorulmaması için İspanya’dan gelen bir işçiyi çiftlik işlerini yapması için tutuyor. Bu noktada hikayenin Postacı Kapıyı İki Kere Çalar benzeri bir aşk üçgenine döneceği hissediliyor. Ancak film çok da beklendiği yolda gitmeyerek farklı bir yola sapıyor. Yine de bu üç insan arasındaki ilişkilere odaklandığı için bu ve benzeri filmlerle kimi ortaklıkları kurulabilir.

Açıkçası toplamda beni çok etkileyen bir film olmadığını hatta zaman zaman sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Festivalin çok da iz bırakmadan geçen filmlerinden biri oldu.

Kızlar (Chicas / Girls):

Yasmina Reza, ülkemizde de sahneye konulan Sanat (Art) adlı tiyatro oyunu ile tanınan bir isim. Çoğunlukla bir tiyatro yazarı olarak tanınsa da romanları ve film senaryoları ile oyunculuk deneyimi de var. Kızlar, Reza’nın kendi oyunundan uyarladığı senaryoya dayanıyor ve onun ilk yönetmenlik denemesi olarak dikkat çekiyor.

Reza bu ilk filminde bir aileye odaklıyor kamerasını. Filmin kahramanları kızlarını tek başına büyütmüş bir anne, üç kızı ve annenin erkek arkadaşı. Yıllarca kızlarını büyütmek için çabalamış olan anne, hoşlandığı bir erkek ile artık özgürce yaşayabilmek çabasında. Kızlarından biri dünyaca ünlü bir oyuncu olmuş, diğer ikisi ise evlenip çoluk çocuğa kavuşmuşlar ve bir şekilde hayatlarını devam ettirme çabasındalar. Önemli bir ödül töreni öncesi anne ve iki kızı yıllar sonra bir araya geliyorlar, diğer kız ise onlara katılamıyor.

Bu tip buluşmaların anlatıldığı hemen her filmde ya da hikayede olduğu gibi yıllardır konuşulmayan hisler ve sırlar ortaya dökülüyor, ilişkiler yıkılıyor ve bazıları belki de eskisinden daha sağlam olarak yeniden kuruluyor. Aslında hikayenin çok beklenmedik bir tarafının olduğunu söylemek zor. Ancak Reza’nın güçlü kalemi sağlam ve doğal karakterler ortaya çıkarmış.

Elbette bu karakterlere can veren oyuncular da çok önemli. Anne rolünde Carmen Maura bir kez daha şahane bir performans sunuyor. Film yıldızı kız olarak, Emmanuelle Seigner kesinlikle o havayı taşıyan bir oyuncu zaten. Yeri gelince gerçek hayatında da oyunculuk yapmak zorunda kalan ya da bu şekilde hisseden bir karakteri çok başarılı canlandırıyor.

Temelde anne-kız arası ilişkileri irdeleyen ve kardeşlerin sevgi-nefret arasında gidip gelen duygularını inceleyen film çok büyük ve iddialı bir film değil belki ama mütavazi bir film olarak vaad ettiklerini yerine getiriyor ve hem eğlenceli hem duygusal bir film olabiliyor.

Son olarak bir haber olarak Reza’nın God of Carnage adlı oyununun sinema uyarlamasını 2012 yılında Roman Polanski yönetmenliğinde ve Kate Winslet, Christoph Waltz, Jodie Foster ve John C. Reilly’nin oyunculukları ile izleyeceğimizi belirtmiş olalım.

Prensesim Karo (My Queen Karo):

1970’li yıllar. Belçika’dan Hollanda’ya taşınan bir hippi grubu. Filmimiz grubun içindeki Karo adındaki bir çocuğu konu alıyor temel olarak. Karo’nun babası Raven bu grubun lideri konumunda, annesi de onlarla beraber seyahat etmekte. Hollanda’da boş bir apartman dairesini işgal eden grup, mülkiyeti reddederek duvarların olmadığı bir ortamda, her şeyi paylaşarak yaşamaya başlıyorlar. Tabii ki özgür aşk felsefesi de bu yaşantının önemli bir parçası. Ancak her ne kadar paylaşımcı bir felsefeye inansa bile bir kadının sevdiği adamı diğer kadınlarla özgürce paylaşması çok kolay bir durum değil hiç bir şekilde. Bu nedenle zamanla Karo’nun annesi ve babası arasında sorunlar yaşanmaya başlıyor. Bu arada Hollanda hükümeti de benzer davranışlar içinde bulunan hippi gruplarını işgal ettikleri yerlerden çıkartmak üzere eylemlere girişmiş durumdadır.

Prensesim Karo, bir dönemi bir çocuğun gözünden anlatmaya çalışan filmlerden. Bu tip filmler bazen klişelere saplanıp kalsa da bu kez gayet başarılı bir film var karşımızda. O günlere bir özlem duygusu ile bakarken belli bir yaşam tarzının hem olumlu, hem de olumsuz yanlarına bir bakış atıyor. Filmi izlerken o günleri bilen birilerinin işin içinde olduğunu hissediyorsunuz. Zaten yönetmen filmin otobiyografik özellikleri olduğunu da belirtmiş.

Kendi açımdan rahatça izlenen keyifli bir film olarak buldum. Seyirciyi zorlayacak bir anlatım şekli yok filmin. Ancak seyircilerin bir kısmının film sırasında salonu terk ettiğini de eklemek gerek. Çünkü filmde çıplaklık düzeyi epey yüksek. Ancak anlattığı dönem itibariyle bu şekilde olması filmi daha doğal kılmış. Zaten çıplaklığın yer aldığı sahnelerde gereksiz bir erotik hava oluşturulmaya da çalışılmamış. O dönemi yaşayanların hayatlarının gerçekliği içindeki çıplaklık kullanılmış çoğunlukla.

Lukas Moodysson’un yıllar önce izlediğimiz Tillsammans (Together) fimini de hatırlatan Prensesim Karo, özellikle döneme ilgi duyanların keyif alabileceği bir film.

Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 3. Gün: İki Ateş Arasında, İntikam, Yarın Daha Güzel Olacak, Küçük Asker

İki Ateş Arasında (Between Two Fires):

Son yıllarda, özellikle festivallerde Avrupa’daki mülteci sorunu ile ilgili olarak çok sayıda film izliyoruz. Avrupa’nın en modern ülkelerinin kendilerine mülteci olarak başvuran insanları nasıl koşullarda yaşattıklarını ve onlara nasıl davrandıklarını anlatan bu filmlerin pek çoğu da iyi filmler oluyor doğrusu.

İki Ateş Arasında da bu filmlerden biri. Daha önceki filmografisinde belgesel filmler bulunan Agnieszka Lukasiak, bu ilk kurmaca uzun metraj filminde kendi yaşam öyküsünden de esinlendiği bir mülteci öyküsü ile çıkıyor karşımıza. Beyaz Rusya’da küçük bir kasabada yaşayan Marta, kocasının ölümünden sonra küçük yaştaki kızı ile başta ona çok iyi davranan ama zaman geçtikçe tavrını değiştiren bir adamın yanında kalmaktadır. Günün birinde henüz çocuk yaşlarda olan kızının kadın tüccarlarına satılmak üzere olduğunu anlayan Marta, daha önce İsveç’e iltica etmiş bir tanıdıklarından da aldığı cesaretle İsveç’e doğru yola çıkar.

Filmin bu kısmı oldukça hızlı geçiyor aslında. Asıl odak noktası Marta ve kızının İsveç’teki mülteci kampına yerleştikten sonara olanlar. Özellikle buradaki yaşamın ilk günlerinde herşey bir tehdit unsuru olarak algılanıyor. Oda arkadaşları olan ortadoğulu tekinsiz kadın ya da onları sürekli olarak uzaktan izliyor gibi gözüken Cezayir’li Ali, ilk bakışta hem Marta’nın hem de seyirci olarak bizim güvenip güvenmemek konusunda kararsız olduğumuz karakterler. Zamanla onların da hikayelerine ortak olup orada bulunma nedenlerini öğrenince onları da daha iyi anlamaya başlıyoruz.

Son derece başarılı karakterler ile öyküsünü anlatan film bir yandan da mülteci sistemine sağlam eleştiriler getiriyor. İltica etmek isteyenlerin nedenlerini yeteri kadar incelemeyen, onları kaderleri ile başbaşa bırakan bir sistem bu. Mülteci kampında çalışanların da onlara devlet tarafından atanan avukatların da tümüyle işimiz bitse de gitsek mantığı ile çalışan memurlar oldukları ve yardım etmeleri gereken kişilerle hiç bir empati kurmadıkları da başarılı bir şekilde yansıtılmış. Sonuçta ülkelerinden her türlü köprüleri atarak gelen bu insanlar, yeni geldikleri ülkede kalabilmek için nice ödünler verebiliyorlar.

Lukasiak, ortaya gerçekten etkili bir film çıkarmış. Kimi sahneleri gerçekten de insanın içini acıtıyor. Bu arada özellikle Marta’yı canlandıran Magdalena Poplawska olmak üzere tüm oyunculardan da başarılı performanslar alınmış. Her ne kadar hem yönetmen, hem oyuncular dünya sinemasında tanınan isimler olmasalar da karşımızda festivalin iyi filmlerinden biri var. İlerde de yaptıkları işleri takip etmek gerek.

İntikam (Tasvie Hesab / Payback):

Festivalin bu yılki konuklarından Tahmineh Milani, İran’ın aktif kadın yönetmenlerinden. Bu yıl festivalde bir filmi vardı ama geçtiğimiz yıllarda da Uçan Süpürge’ye konuk olan Milani’nin epeyce filmini izlemiştik o zaman. Bu yüzden genel olarak sinema anlayışını tanıdığımızı söyleyebiliriz. Genellikle güçlü ve kendi kendine yeten kadın karakterleri filmlerinin başrolüne oturtan Milani, filmlerinin çoğunluğunda kadın sorunlarına el atıyor. Açıkçası bunu da altını fazlasıyla çizerek yapıyor.

Bu filmde de hapishanede tanışan ve hayatlarında farklı sorunlar yaşayan dört kadının bir çete kurarak erkeklere hadlerini bildirmelerini anlatıyor. Filmde farklı sosyal gruplardan erkekler, söz konusu kadınlar tarafından kandırılıyor ve kendilerini birer birer bir sandalyeye bağlanmış durumda buluyorlar. Sandalyede bağlı durumda otururken de kadınlara dair görüşlerini seslendiriyorlar. Bu erkeklerin her biri belli bir erkek tipini temsil etmek üzere hikayeye konulmuş belli ki. Böyle olunca hikayenin doğallığı da bir miktar bozuluyor doğrusu. Genel olarak hızlı bir temposu olan film, finale yaklaştıkça iyice hızlanıyor ve bir kaçıp kovalamaca filmine dönüşüyor adeta.

İntikam, İran filmlerinde gördüğümüz incelikli yaklaşımı çok fazla sergileyemiyor ve anlatmak istediklerini Milani’nin diğer filmlerinde olduğu gibi oldukça kalın çizgilerle anlatıyor. Doğrusu başka bir ülkeden gelen bir film olsa daha sert eleştirilebilirdi belki ama İran’da kadın haklarına dikkat çekmek için bazen anlatacaklarınızı seyircinin kafasına vura vura anlatmanız gerek belki de. Bu yüzden çok eleştiremiyorum. Yine de daha iyi bir film olabileceği açık.

Filmin sonrasında Milani ile bir söyleşi de yapıldı. Kendisi de Amerikan filmlerini, onların kurgu ve tempo anlayışını sevdiğini söyledi zaten. Ayrıca öncelikli amacının seyirciyi salonlara çekmek olduğunu, böylece anlatmak istediklerini daha geniş bir kitleye anlatabileceğini de vurguladı. Bir seyircinin tüm erkekleri sandalyeye bağlanması gereken yaratıklar olarak mı görüyorsunuz sorusuna ise Türkçe olarak “Yoo, erkekleri çok severim” şeklinde yanıt verdiğini de eklemek lazım. Artık festival yönetimi ile de pek samimi olduğu gözlenen Milani daha önceki ziyaretinde de çok samimi ve cana yakın bir izlenim vermişti, bu sefer daha da neşeliydi adeta.

Yarın Daha Güzel Olacak (Jutro Bedzie Lepiej / Tomorrow Will Be Better):

Dorota Kedzierzawska, Uçan Süpürge sayesinde tanıdığımız bir yönetmen. Festival takipçileri dışında tanınması zaten mümkün değil ama diğer festivallerde de çok öne çıkan bir isim gibi gözükmüyor. Bu nedenle çok fazla tanınmıyor ama tanımayanların çok şey kaçırdığını söyleyebiliriz. Uçan Süpürge’de yıllar içinde hemen her filmini izledik. Farklı türlerde, farklı dertlerde filmler olsa da hiç bir filmi hayal kırıklığı yaratmadı doğrusu. Bu film de bir istisna değil. Yine gayet başarılı bir film var karşımızda.

Bu kez filminde üç küçük çocuğun hikayesini anlatıyor Kedzierzawska. İki kardeş ve onların bir arkadaşlarının Rusya’dan Polonya’ya geçme çabalarına tanıklık ediyoruz. Aslında filmde bu çocukların nereli oldukları ya da nereye gitmeye çalıştıkları hiç bir zaman çok açıkça belirtilmiyor. Çok da önemli değil aslında. Çocukların akıllarında kendilerini daha iyi günlere götüreceğini hayal ettikleri bir amaçları var, bunu gerçekleştirmeye çalışıyorlar ve bunun için bir yolculuğa çıkıyorlar. Film bu amaca ulaşmaya çalışırken çocukların aralarındaki ilişkilere, birbirlerine nasıl destek olduklarına odaklanıyor daha çok. Bunu yaparken de daha önce de çocuk hikayeleri anlatan Kedzierzawska’nın onlardan ne kadar başarılı bir performans aldığını bir kez daha görüyoruz. En küçüğü 6, en büyüğü ise 11 yaşında olan bu üç çocuk ve filmde çok kısa ama etkili bir rolü olan kız çocuğu o kadar başarılı ve doğal oyunculuklar sergilemişler ki herhalde bunun için yönetmeni kutlamak lazım.

Yönetmenin daha önceki filmlerinde de sıklıkla gördüğümüz pastel tonlar, bu filmde de hakim. Renk paletinde çoğunlukla turuncu ve tonları kullanılmış. Görüntü yönetmeni Arthur Reinhart da gerçekten başarılı bir iş çıkarmış. Belki çok büyük bir hikaye anlatmıyor bu film ama anlattığını o kadar başarıyla seyirciye geçiriyor ki ortaya festivalin en iyilerinden biri çıkıyor.

Küçük Asker (Lille Soldat / Little Soldier):

Lotte belli ki küçüklüğünden beri erkek gibi yetiştirilmiş bir kadın. Büyüdüğünde askere gidiyor ve yurtdışında bir göreve gönderiliyor. Filmin başında Lotte ile tanıştığımızda ülkesine yeni dönmüş ve hayatının bundan sonrasında ne yapacağına karar vermeye çalışan bir Lotte ile karşılaşıyoruz. Çok fazla bir ilişkisinin olmadığı babası ile gittiği bir akşam yemeği sonrası biraz da tesadüflerin etkisiyle babası için şoför olarak çalışmaya başlar. Aslında bu basit bir şoförlük işi değildir. Babası, farklı ülkelerden Danimarka’ya gelen genç kadınlarının pazarlamasını yapmaktadır. Son zamanlardaki gözdesi olan Lily’yi müşterilerine götürüp getirmek, müşterilerden beklenmedik bir hareket gelip başı derde girdiği durumda olaya müdahale edip kızı kurtarmak da yapması gereken işler arasındadır.

Küçük Asker, adıyla Lotte’nin hayatını etkileyen askerlik dönemine vurgu yapıyor ama filmde bu döneme dair hiç bir şey görmüyoruz. Daha çok bu olayın etkilerinin Lotte’nin kişiliğine sindiğini hissediyoruz. Kimseyi öldürdün mü sorusundan sürekli kaçması, sorunun cevabını açık ediyor aslında ama ne olduğunu tam bilmemek etkisini daha da arttırıyor. Bu arada geç gelişen bir baba-kız ilişkisi ile başta birbirinden nefret eden Lotte ve Lily’nin zamanla yakınlaşmasını da görüyoruz. Tüm bunlar incelikli bir sinema diliyle anlatılmış. Giderek erkekleşen bir kadın rolünde Trine Dyrholm’ın da gayet başarılı olduğunu eklemek gerek. Her ne kadar festivalin az seyirci çeken filmlerinden biri olsa da iyilerinden biriydi.

64. Cannes Film Festivali Ödülleri Sahiplerini Buldu, Altın Palmiye The Tree of Life’ın, Bir Zamanlar Anadolu Jüri Özel Ödülü’nü Aldı

11-22 Mayıs 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilen 64. Cannes Film Festivali bu gece gerçekleşen kapanış töreni ile sona erdi. Terrence Malick’in Hayat Ağacı (The Tree of Life) filmi Altın Palmiye’nin sahibi olurken ikincilik ödülü sayılabilecek olan Büyük Ödül’ü Nuri Bilge Ceylan ve Dardenne Kardeşler, Bir Zamanlar Anadolu’da ve Le Gamin Au Vélo (The Kid with a Bike) filmleri ile paylaştılar. En iyi oyuncu ödüllerini ise The Artist ile Jean Dujardin ve Melancholia ile Kirsten Dunst aldılar.

Ödüllerin tam listesi şu şekilde:

Altın Palmiye (Palme D’or): The Tree of Life (y: Terrence Malick)
Büyük Ödül (Grand Prix): Bir Zamanlar Anadolu’da / Once Upon a Time in Anatolia (y: Nuri Bilge Ceylan), Le Gamin Au Vélo / The Kid with a Bike (y: Dardenne Kardeşler)
En İyi Yönetmen (Prix De La Mise En Scene): Nicolas Winding Refn (Drive)
En İyi Senaryo (Prix Du Scenario): Joseph Cedar (Hearat Shulayim / Footnote)
Altın Kamera – En İyi İlk Film (Camera D’or): Las Acacias (y: Pablo Giorgelli)
Jüri Ödülü (Prix Du Jury): Polisse (y: Maïwenn)
En İyi Aktör (Prix D’interpretation Masculine): Jean Dujardin (The Artist)
En İyi Aktris (Prix D’interpretation Feminine): Kirsten Dunst (Melancholia)
En İyi Kısa Film (Palme D’or): Cross (y: Maryna Vroda)
Kısa Film Mansiyon (Special Mention): Badpakje 46 / Swimsuit 46 (y: Wannes Destoop)


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 262.611 hits
Mayıs 2011
P S Ç P C C P
« Nis   Haz »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: