Nisan 2011 için arşiv

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 10.Gün: Hayali Aşklar, Il Divo, Ana, Engel, Teklopolis, Karıştır! Amerika’nın Çöpü

Hayali Aşklar (Les Amours Imaginaires / Heartbeats):

Xavier Dolan, ilk filmi Annemi Öldürdüm ile sinemaseverlerin ilgisini çekmişti. Hayali Aşklar ile de ilk filmindeki başarısının bir tesadüf olmadığını kanıtlıyor. Bu yeni filminde Dolan önce bizi Francis ve Marie adlı iki yakın arkadaşla tanıştırıyor. Bu iki yakın arkadaş bir gün Nicolas adlı bir gençle karşılaşıyorlar. Başta her ikisi de ondan hoşlanmadıklarını belirtseler de hemen anlaşılıyor ki bu sarışın genç her ikisini de fena halde etkiliyor ve çok kısa bir zamanda onun büyüleyici etkisine kapılıyorlar. Francis’in zaten eşcinsel olduğunu belirtelim ama Nicolas filmde öyle büyüleyici bir varlık olarak çizilmiş ki ondan etkilenmek için eşcinsel olmak da gerekmiyor aslında. Zaten her iki kahramanımızın da ondan etkilendiği anlar Dalida’nın seslendirdiği “Bang Bang” şarkısı eşliğinde yavaş çekimle verilmiş ve biz de seyirci olarak bu sahneleri hipnotize olmuş bir vaziyette izliyoruz.

Esasen filmin bu aşk üçgeni dışında çok komplike bir hikayesi yok ama anlatılanlar o kadar güzel kurulmuş, o kadar güzel görüntüler seçilmiş ve tam da yerli yerinde planlar kullanılmış ki iyi bir film yapmak için çok komplike bir hikayeye ihtiyaç olmadığı bir kez daha ispatlanıyor. Bunun yanında üç başrol oyuncusu da rollerine o kadar iyi oturmuşlar ki.

Festival kataloğunda filmin Jules ve Jim‘in modern bir uyarlaması olarak anılması da boşa değil. François Truffaut’nun bu unutulmaz filmi ile ortak temaları olması bir yana, Dolan tıpkı ilk filminde olduğu gibi bu filmde de Fransız Yeni Dalga akımından fena halde etkilendiğini gösteriyor. Filmin pek çok sahnesinde, kullanılan çerçevelerde, kostümlerde, hatta karakterlerin davranışlarında bile Yeni Dalga sinemasının ve o yılların izini bulmak mümkün. Toplamda da gayet başarılı bir film ama o dönemi sevenler ekstra bir keyif alacaktır.

Il Divo:

Festivalin son gününde İtalya’nın yakın tarihinin önemli figürlerinden birine ait bir film daha vardı. Bu kez 1972-1992 yılları arasında aralıklı olarak yedi dönem başbakanlık yapmış olan Giulio Andreotti konu ediliyor. Filmin adı olan Il Divo da ona takılan lakaplardan birinden geliyor (ki daha önce Jül Sezar da bu lakap ile anılmış).

Film Andreotti’nin hayat hikayesini anlatmaktan ziyade onun son başbakanlık döneminde hakkında açılan, mafya ile ilişkileri olduğuna yönelik dava dönemini konu alıyor. Konu anlatılırken kaçınılmaz olarak öyküye başta Andreotti’nin yakın çevresindekiler olmak üzere dönemin önemli politik figürleri ve yeraltı dünyasından bazı isimler de dahil oluyor. Çok fazla yan karakter var ama bunların filme dahil olması da kim oldukları hakkında bilgi verilmesi de gayet temiz bir şekilde yapılmış ve bu sayede seyirci konuyu takip etmekte bir zorluk yaşamıyor.

Film genel olarak dönemini başarılı bir şekilde perdeye yansıtıyor ama bunda en önemli pay Andreotti’yi inanılmaz bir başarıyla perdeye yansıtan Toni Servillo. Öyle bir oyunculuk sergilemiş ki Andreotti’yi adeta başka bir dünyadan gelmiş bir karakter olarak görüyorsunuz. Vücut dilini tüm filme müthiş bir şekilde yaymış ve sürekli olarak sinirleri alınmış bir şekilde davranan ve duruşunu hiç bozmayan bir portre çıkarmış ortaya. Hakkındaki en sert iddialara verdiği cevaplarda (ki bu cevapların büyük kısmı yalan aslında) ya da arkadan çevirdiği işlerde hep çok sakin, çok dengeli. Filmin diğer tüm meziyetleri bir yana bu rol ile pek çok ödül alan Servillo’nun performansı için bile izlenebilecek bir film.

Ana (Madeo / Mother):

Bong Joon-Ho, so dönem birbiri ardına iyi filmler çıkaran Güney Kore sinemasının en dikkat çeken yönetmenlerinden biri. Cinayet Günlükleri ve Yaratık (The Host) filmleri ve Tokyo! filminde yönettiği bölümden sonra Ana filmi ile tekrar karşımızda.

Joon-Ho bu filminde oğlunu korumak için elinden gelen her şeyi yapan bir anneyi anlatıyor. Oğlu Do-Joon ile birlikte yaşayan anne (filmde adının ne olduğu hiç belirtilmiyor), oğlu yetişkin bir adam olduğu halde küçük yaşlarından beri onu her türlü tehlikeye karşı korumak zorunda kalmış, hala da buna devam ediyor. Çünkü oğlu zihinsel açıdan sorunlu bir durumda ve çevresinde ne olduğunu tam olarak anlayamıyor. Günün birinde mahallelerinde genç bir kız öldürülüyor ve Do-Joon olayın sorumlusu olarak tutuklanıyor. Cinayeti onun işlediğinden emin olan polisler ve beceriksiz savunma avukatı biraraya gelince oğlunun pek bir şansı kalmadığını gören anne cinayeti soruşturma işini kendisi üstleniyor.

Temelde izlediğimiz film bu konularda hiç bir tecrübesi olmayan bir kadının ipuçlarını adım adım izlemesi ile cinayetin üzerindeki gizem perdesini çözmesi üzerine. Bunu yaparken de çok başarılı bir atmosfer kurulmuş. Ayrıca hikayenin gittiği nokta da bir Hollywood filminde hiç tahmin edemeyeceğimiz bir nokta. Bu anlamda sonundaki sürprizin gerçekten şaşırttığı ender filmlerden biri olduğu söylenebilir. Ancak şunu da eklemek lazım ki o sürpriz olmasa bile çok iyi bir film var karşımızda. Bong Joon-Ho seyircinin dikkatini bir an bile kaybetmemesini sağlamayı, dramatik olayların içine esprili anları yedirmeyi, ilgi çekici ve sıradışı karakterler yaratmayı çok iyi biliyor. Gelecek filmlerini de merakla bekliyoruz.

Engel (Bariera / Barrier):

Jerzy Skolimowski’nin ilk dönem filmlerinden biri daha. Doğrusu festival boyunca yönetmenin bu döneminden izlediğim diğer üç film ile benzer yorumlar yapmak durumundayım. Birbirinden kopuk sahneler, simgesel bir anlatım ve içine giremediğim bir film daha. Aslında tek başına ele alındığında belki de bir kısa film olarak son derece başarılı olabilecek sahneler var ama bir film olarak çok ilgimi çekemedi.

Festivalin son gününde Jerzy Skolimowski hakkındaki yorumum şudur: 1960’lardaki filmleri hiç bana göre değil, ancak 2000’lerdeki filmlerini (ki topu topu iki adet şu ana kadar) defalarca izleyebilirim.

Teklopolis (Teclópolis):

Teklopolis 12 dakikalık bir kısa film. Aynı zamanda festivalin açılış filmi olarak da gösterildiği için gösterildiği Doğaya Karşı İnsan 5 bölümünde değil ayrı bir başlıkta ele almak istedim. Bir takım eski teknolojik eşyalar (eskimiş mouselar ve klavyeler, super-8 kameralar, yıpranmış kablolar vs.) kullanılarak yapılmış bu stop-motion animasyon filmi bir uygarlığın kurulmasını, gelişmesini ve giderek doğaya zarar verdiği için kendi kendini yok etmesini anlatıyor. 12 dakikaya bunları yaratıcı bir şekilde dağıtan başarılı bir kısa film.

Karıştır! Amerika’nın Çöpü (Dive! Living off America’s Waste):

Bu ilginç belgesel Amerika’da yemeklerini çöplerden toplayarak yaşayan insanların yaşamına bir bakış atıyor. Ama bu insanlar bu hareketi fakir olduklarından ya da başka türlü yiyecek bulamadıklarından yapmıyorlar. Onların iddiası, Amerika’da her gün büyük miktarlarda yiyeceğin henüz kullanılabilecek durumda iken çöplere atılarak heba edildiği ve çöplerden toplanan yiyecekleri kullanarak sağlıklı bir yaşam sürdürülebileceği yönünde. Aynı zamanda filmin yönetmeni de olan Jeremy Seifert, karısı ve küçük oğlu ile tümüyle böyle beslenmekte ve gördüğümüz kadarıyla gayet mükellef sofralarda yemek yemekte. Hele bir de lüks bir restoranda aşçı olarak çalışan arkadaşları ziyarete gelirse o restoranlarda yenilecek yemeklerden bir farkı olmuyor hazırlananların.

Görünen o ki özellikle büyük marketler tarafından atılan çöpler rahatlıkla kullanılabilir durumda. Çünkü onlar ufak bir kısmı çürüyen ürünleri ya da son kullanma tarihine bir gün kalmış herşeyi atıyorlar. Halbuki bizim son kullanma tarihi dediğimiz kavramın İngilizce karşılığı “best before” ve aslında bu tarihten sonra tüketilmesinin sağlıklı olmayacağı anlamına gelmiyor. Bu tip yiyeceklerin büyük bir kısmı yiyecek bulamayan ve gerçekten açlık çeken insanlar ile paylaşılabilir rahatlıkla. Belgeselden öğrendiğimiz kadarıyla kimi marketler de bunu yapıyor zaten ama sayısının çoğalması gerektiği söyleniyor.

Tabii insan bu belgeseli izleyince acaba bizde ne kadar yiyecek ziyan ediliyor, bunlar ne şekilde kullanılabilir diye merak etmeden duramıyor. Keşke bunun üzerine de bir araştırma yapılsa.

Reklamlar

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 9.Gün: Timsah, Şaman, Ölümüne Kaçış, Hayvanlar Krallığı, Drama Film Festivali Seçkisi

Timsah (Il Caimano / The Caiman):

Nanni Moretti, İtalyan sinemasının sol kanadının önemli isimlerinden. 2006 yılında, Silvio Berlusconi üzerine bir film yaptığı duyulduğunda epey yankı uyandırmıştı. Timsah isimli bu film gösterime girdiğinde epey başarı kazanmış, hatta Berlusconi o yıl yapılan seçimleri kaybettiğinde bunda filmin de etkisi olduğu söylenmişti. Hoş 2008’de tekrar seçildiğine göre filmin o kadar da etkisi olmamış gibi gözüküyor.

Bu tartışmaların uzağında filme baktığımızda ilginç olan şu ki, film belli bir noktaya kadar Berlusconi’den söz etmiyor bile. Karşımızda bir zamanlar korku filmleri yaparak ünlü olmuş, günümüzde bazı gençler tarafından kült bir yapımcı olarak görünen Bruno Bonomo’nun hikayesi var aslında. Bruno günümüz koşullarında bir film yapmakta çok zorlanıyor ama sürekli olarak eski günlerine dönmek için de çaba gösteriyor (hikayenin bu tarafı kaçınılmaz bir şekilde akla Yavuz Turgul’un en iyi filmlerinden biri olan, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’ni getiriyor). Günün birinde genç bir kadın ona Timsah adında bir senaryo getiriyor. Bruno senaryoyu tam da okumadan bir televizyona teklif ediyor ve sonrasında bu senaryonun Berlusconi’nin hayatını konu aldığını ve yaptığı yolsuzluklara da epey yer ayırdığını görüyor. Aslında hiç onun tarzı bir film değil ama bir kere teklif götürmüş bulunuyor ve beğenilince geri de dönemiyor. İşte bundan sonra bir yandan bu filmin çekilme çabalarını izlerken bir yandan da çekilen film aracılığı ile biz de Moretti’nin Berlusconi üzerine söylediklerini izlemeye başlıyoruz.

Son derece zekice yazılmış bir senaryo ile karşı karşıyayız. Ortada kör parmağım gözüne bir şekilde Berlusconi’yi eleştiren bir filmden çok, bir aile hikayesi anlatırken mizahı da elden bırakmayarak bunu yapan bir film var. Filmin çekimleri sırasında Berlusconi’yi üç farklı oyuncunun canlandırması da gayet zekice bir buluş (ki bunlardan biri Nanni Moretti’nin ta kendisi).

Timsah, mizahla politik eleştiri nasıl yapılır üzerine bir ders adeta. Mutlaka izlenmesi gereken filmlerden biri.

Şaman (Baksy / Native Dancer):

Festivalin Kazak sinemasına ayırdığı bölümün üçüncü filmi Şaman idi. Şaman, günümüzde geleneklerine bağlı kalarak yaşamaya devam eden ve insanları kimi dertlerinden kurtaran, onları iyileştiren yaşlı bir şamanın hikayesini anlatıyor.  Her ne kadar Aidai adındaki bu kadın yaşlı ve aksi bir tip olsa da yöntemleri işe yaradığı için çevresi ona saygı göstermektedir. O, gücünün atalarının da yaşadığı topraklardan aldığını düşünmektedir. Ancak o topraklarda bir takım karanlık insanların da gözü vardır. Amaç boş araziye benzinlik ve otel yaparak cepleri doldurmaktır.

Şaman, geleneksel değerlerle günümüz dünyasının kapitalist değerlerinin çarpışmasını anlatan bir film. Çıkış noktası başarılı ama festivalde izlediğimiz diğer Kazak filmlerinin seviyesine ulaşamıyor. Hatta kimi zaman  yabancılara Kazakistan’ın geleneksel ritüellerini göstermek için çekilmiş bir film izlenimi de veriyor. Kötü bir film de diyemem ama çok daha iyi olabileceği açık.

Ölümüne Kaçış (Essential Killing):

Jerzy Skolimowski’nin 2010 tarihli yepyeni filmi Ölümüne Kaçış, ustanın festivalde izlediğim en iyi filmlerinden biriydi. Film Afganistan’da Amerikalı askerler tarafından yakalanan ve bir cezaevine gönderilen bir adamın biraz da tesadüfler sonucunda özgürlüğüne kavuşmasını ve peşine düşen askerlerden kaçma çabasını anlatıyor.

Bir insanın özgürlüğü için neler yapabileceğini gösteren çarpıcı bir film. Vincent Gallo’nun büyük bir başarıyla canlandırdığı karakter ile ilgili bir bilgi verilmeyişi de kaçmaya çalışan insanın kim olduğunun çok da önemli olmadığını gösteriyor. Her ne kadar filmin sonundaki yazılarda adı Muhammed olarak geçse film boyunca bu karakter hiç bir şekilde adıyla anılmıyor (hatta eğer yanılmıyorsam filmde hiç kimse adıyla anılmıyor) ve ne yaptığından bahsedilmiyor. Onlarca kişiyi öldürmüş birisi de olabilir, sadece yanlış zamanda yanlış yerde olan birisi de. Bunun bir önemi yok.

Venedik’te en iyi erkek oyuncu ödülünü alan Vincent Gallo fiziksel bir çaba gerektiren rolüne belli ki çok iyi hazırlanmış. Tek kelime etmeden karakterin tüm duygularını bize geçirebiliyor. Ayrıca Gallo’nun önceki kimi filmlerinden, filmde görülenlerin gerçek olmasına yönelik ısrarını biliyoruz. Belli ki bu konuda Skolimowski ile benzer düşünüyorlar. Bu nedenle buz gibi bir havada, karlar üzerinde çıplak ayakla yürümesi gereken sahnelerde Gallo bunu gerçekten yapmış. Ayrıca filmde yolda karşısına çıkan bir kadınla yaşadığı bir sahne var (ne olduğunu açık etmeyelim, filmin en etkileyici anlarından biri), orada yaşananın da gerçek olması için ısrarcı olmuş.

Önümüzdeki aylarda gösterime de girmesi beklenen Ölümüne Kaçış‘ı kaçırmamak gerek. Yılın en etkileyici filmlerinden biri.

Hayvanlar Krallığı (Animal Kingdom):

Hayvanlar Krallığı geçtiğimiz yıl Avustralya’dan gelen ve çok sözü edilen bir filmdi. Festival sayesinde izleme fırsatı bulduk. Filmimiz annesi aşırı dozdan ölen 17 yaşındaki bir gencin görüntüsü ile başlıyor. Kalacak yeri kalmayan bu genç anneannesi ile yaşamaya başlıyor. Aileyi tanıdıkça tümünün bir şekilde suça bulaşmış bir aile olduğunu görüyoruz. Polisler de sürekli olarak onları takipte.

David Michôd bu ilk uzun metraj filminde bir suç filmine imza atıyor. Ama söz konusu aile çok büyük bir suç örgütü falan değil. Ailenin hemen hepsi suça bir şekilde karışmış ama bu işlerden öyle binlerce dolar kazanıp zengin olmuş kişiler değiller. Orta sınıf bir aile gibi yaşamlarını sürdüyorlar. Ancak yerel polisin yakından tanıdığı isimler olduğu için onlar çok ilgili bu aile ile. Bir yerden sonra polisin de en az bu aile kadar intikam duygusuyla hareket edebilen ve içinde yozlaşmış insanları da barındıran bir birim olduğu farkediliyor.

Senaryoyu da yazan Michôd, son derece sakin, soğukkanlı bir anlatım tercih etmiş. Daha filmin başında aşırı dozdan ölen annesinin yanında oturup ambulansı beklerken sakince televizyon seyreden gencin olduğu sahneden de bu hissediliyor zaten. Kimi yerlerde tırmanan şiddet olayları ise sadece bir anlık, oluyor ve bitiyor. Bu şekilde olunca, karakterlerin sürekli tedirginlik içinde yaşamaları çok daha belirgin bir şekilde öne çıkmış.

Filmin en baskın karakteri ise Jacki Weaver tarafından canlandırılan anneanne karakteri (anneanne dediysek öyle çok yaşlı biri gelmesin akla, 50-60 yaşlarında bir karakter). Bu karakterin ailesini korumak için her şeyi yapan bir yapısı var. Yeri geliyor çocuklarını korumak için torununun ölüm fermanını kesebiliyor. Bu rolüyle aynı zamanda Oscar’a da aday Weaver da bu karakteri son derece başarılı bir şekilde canlandırmış.

Hayvanlar Krallığı festivalin en iyi filmlerinden biriydi. Umarım gösterime girme şansı da bulur da daha fazla kişi izleyebilir. En azıdan DVD’si çıkmalı.

Drama Film Festivali Seçkisi:

Bu yılki Ankara Film Festivali’nin kısa film seçkilerinden birini de Drama Film Festivali’nin yöneticileri hazırlamıştı. Farklı yıllarda ödül kazanan altı Yunan kısa filminden oluşan bu seçki gerçekten de başarılı bir seçki idi. Zaten ödül kazanan filmlerden seçildiği için Yunan kısa film dünyasının da iyi filmleri olarak önümüzde duruyordu. Diğer kısa film seçkilerinde olduğu gibi yine öne çıkan birkaçına bakalım.

Savaş Nedeni (Casus Belli) adlı film farklı mekanlarda sıra bekleyen insanları gösteren bir filmdi. Bu sıraların özelliği her birinin birbirine bağlı olması idi. Sıranın en önünde olan olaylar da bir şekilde sıranın sonunu etkiliyordu. Öğrenci İşgali (Student Occupation) adlı film ise hoşlandığı kıza açılmayı planlayan bir gencin bir anda protestocu öğrenciler arasında kalmasını anlatıyordu. Üstelik hoşlandığı kız da protestoculardan biriydi.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 8.Gün: Gelin, Beyaz Çayırlar, Kısa Sınır Tanımaz 3, Devrim, Yenmek

Gelin (Kelin):

Kazak sinemasından gelen Gelin, yüzyıllar öncesinde Kazakistan’ın karlı dağlarında geçen bir hikayeyi anlatıyor. Aslında hikaye çok bildik, bizim de yıllar yılı sinemamızda gördüğümüz bir hikaye. Genç bir kızın iki talibi var. Gerçekten sevdiği ama parasız bir genç ile daha yaşlı ama zengin bir adam. Kız için başlık parasını verebilen tabii ki ikincisi oluyor ve kız ile evleniyor. Ama genç sevgilisi de kızın peşini bırakmıyor ve olaylar trajik bir sona doğru ilerliyor. Bu bildik hikayede bizim kültürümüzde de rastlayabileceğimiz kimi ayrıntılar da yakalıyoruz. Mesela bir kadının kocası öldüğünde kadının onun kardeşiyle evlenmesi gibi.

Ama bu bildik konunun anlatımında farklı yaklaşımlar var. Bir defa filmde hiç bir diyalog yok. Konu tümüyle görsellikle anlatılıyor ve kurulan görsel yapı da son derece başarılı. Ayrıca bu tip konularda, özellikle bizim filmlerimizde, kadının cinselliği yok sayılır. Oysa burada kadının ilk kez cinsellik ile tanışması, bundan zevk alması gibi konular cesurca işlenirken cinsellik yaşanırken mecburen aynı odada yaşayan küçük kardeşin de bundan etkilenmesi de kısa da olsa ele alınan diğer bir konu. Bu anlamda bizim bazı filmlerimizden daha yenilikçi bir yanı olduğu bile söylenebilir.

Ayrıca bu filmin Kazakistan’ın En İyi Yabancı Film Oscar’ına gönderdiği film olduğunu da eklemeli. Festivalin ikinci gününde gösterilen Tulpan‘dan sonra Kazak sinemasının iyi yönde olduğunu gösteren bir film daha.

Beyaz Çayırlar (Keshtzar Haye Sepid / The White Meadows):

Mohammad Rasoulof, Jafar Panahi ile birlikte 2010 sonundan beri İran’da hapiste olan ve günün birinde hapisten çıksa bile film yapması yasaklanmış olan bir yönetmen. Bu yılki festivalin bir bölümü de bu iki yönetmene ayrılmıştı. Beyaz Çayırlar, Rasoulof’un 2009 tarihli filmi (Jafar Panahi’nin filmin kurgucusu olduğunu da unutmamak gerek).

Film belli epizodlara bölünmüş bir seri hikayeyi anlatıyor. Hikayelerin ortak noktası adalar arasında dolaşan bir adam. Rahmat adlı bu adam çok ilginç bir iş yapıyor. Cenazelerde dolaşıp insanların gözyaşlarını bir kavanozda topluyor. Sadece bu hareket bile son derece şiirsel bir filmle karşı karşıya olduğumuzun habercisi. Nitekim film ilerledikçe bu yanı daha da kuvetleniyor ve giderek hem masalsı hem gerçeküstü bir yere doğru gidiyor. Üstelik arada politik kimi dokundurmalar da yapıyor. Son hikayede iktidarın hoşuna gitmeyen bir resim yapan bir sanatçının hapse atılması Rasoulof ve Panahi’nin şu anki durumları gözönüne alındığında gayet manidar.

Rasoulof, bu filmine kadar tanıdığım bir isim değildi. Doğrusu bu filmle izlemeye değer bir isim olduğunu kanıtlıyor. Bundan sonraki festivallerde eski filmlerini de izleme şansımız olur büyük ihtimalle ama umalım ki dünya çapında yapılan kampanyalar bir sonuç versin ve yönetmenin yeni filmlerini izleme fırsatı da bulalım.

Kısa Sınır Tanımaz 3:

Festivalin bu kısa film seçkisi 9 kısa filmden oluşuyordu. Yine öne çıkan bir kaç tanesine göz atalım (burada bir kaç tanesinden bahsedeceğim ama bu bölümdeki 9 filmden neredeyse hepsinin çok başarılı olduğunu söylemeden geçmemeli).

Kısa film mantığını en iyi şekilde yansıtan film, sadece 3 dakika süren Kayıp (Perdido) idi. Bu güzel film Afrika’nın bir ülkesinde bir çocuk ile bir BM devriyesi arasında geçiyor ve çok çarpıcı bir sona bağlanıyor. İzlediklerim arasında festivalin en iyi kısa filmi olduğunu söyleyebilirim.

Ayrıca 1914 yılında yapılmış bir yarışı konu alan ve sanki o yıllarda çekilmiş izlenimi veren Muazzam Yarış (La Gran Carrera) da iyi bir finali olan başarılı bir kısa fimdi. Fırında Bal Kabağı (Pechenata Tikva) kökenlerinden utanan bir taşralıyı konu alırken Boş Sefer (Leerfahrt) da gerçek hayatta sürekli farklı bir kimliğe bürünen bir oyuncuyu konu alıyordu.

Son olarak festivalin favori kısa film yönetmenlerinden Jean-Gabriel Periot’nun Barbarlar (Les Barbares) filmine değinmeliyiz. Periot bir kaç yıl önce festivalde yapılan toplu gösterisi ile dikkatimi çeken bir yönetmen olmuştu. Festivalin kısa film programını yapanlar da onun filmlerini sevmiş olmalılar ki her yeni filmi ile festivale konuk olarak benim de favori kısa film yönetmenlerim arasına girdi. Seçkinin finalini oluşturan bu filminde Periot kendine özgü deneysel yapısı ile politika dünyasına bir bakış atıyor. Aslında film sadece bir takım fotoğraflardan oluşuyor ama bunların geçişi ve birbiri ardına sıralanışı filmin mesajını gayet başarılı bir şekilde veriyordu.

Devrim (Revolución):

Farklı yönetmenlerin kısa filmlerinin belli bir konu çerçevesinde toparlanıp bir uzun filme dönüştürülmesi son yıllarda sıkça karşımıza çıkan bir durum. Meksika devriminin yüzüncü yıldönümü vesilesiyle Gael García Bernal ve Diego Luna’nın biraraya getirdiği on Meksikalı yönetmenin bu konudan ilham alarak çektikleri kısa filmlerden oluşan Devrim de bu tip filmlerden biri.

Doğrusu Devrim festival öncesi en ümitli olduğum filmlerden biriydi. Ancak sonuçta umduğumu bulduğumu söyleyemem. On kısa filmden çok azını sevdim doğrusu. Hatta festivalin kendi kısa film seçkileri çok daha iyiydi dersem yanlış olmaz.

On filmin en iyisi son sıraya konan Rodrigo García’nın 7th and Alvarado filmiydi. Los Angeles’ın günlük yaşamı ortasına bir anda giren Meksikalı devrimcilerin ruhları buralar aslında bizimdi diyorlardı adeta. Bunun dışında gereğinden bir miktar daha uzun tutulmuş olsa da bir piknik alanında yapılan mini bir devrimi anlatan Carlos Reygadas filmi This Is My Kingdom ve Amat Escalante’nin ağaca bağlı bir rahibi bulan ve onunla bir yolculuğa çıkan iki çocuğu anlattığı The Hanging Priest özellikle geçmişi günümüze bağlayan sonuyla dikkat çeken iki filmdi. Bunun dışındaki filmler çok iz bırakmadı doğrusu.

Yenmek (Vincere):

Usta yönetmen Marco Bellocchio, Yenmek filminde İtalyan yakın tarihinin en önemli figürlerinden Mussolini’nin hayatının çok bilinmeyen bir yönüne çeviriyor kamerasını. Mussolini henüz genç bir yazı işleri müdürüyken ve ülkeyi iyi bir yere getirmeye yürekten inanırken tanıştığı bir sevgilisi vardır. Ida Dalser adındaki bu kadınla tutkulu bir aşk yaşarlar, bir de çocukları olur. Ama Mussolini politik alanda basamakları hızla tırmandıkça karısını terketmesinin onun için bir hata olacağını anlar, zaten o eski idealleri şiddet yanlısı faşizan bir tavıra doğru evrilmiştir. Artık onun için Ida Dalser diye bir kadın ya da onun oğlu varolmayan kişiliklerdir. Adamları da bu olayı olmamış gibi göstermek için her şeyi yaparlar.

Yenmek gerçekten güçlü bir film. Son derece dinamik bir anlatımı var. Mussolini’nin kitleleri etkileme gücü başarılı bir şekilde verilmiş. Hem Mussolini’yi hem de reddettiği oğlunu canlandıran Filippo Timi belki canlandırdığı kişiliğe fiziksel olarak çok benzemiyor ama oyun gücüyle bunu hissettirmiyor bile. Ama filmin asıl yıldızı Mussolini’ye tutkuyla bağlı olan kadını canlandıran Giovanna Mezzogiorno. Filmde göründüğü her ana damgasını vuran bir oyunculuk sergiliyor.

Bunun yanında Mussolini’nin sevgilisi ve oğluna yüz çevirmesini tüm bir ülkeyi götürdüğü noktanın ve onlara ihanetinin bir allegorisi olarak okumak mümkün. Bu tür bir okuma filmin gücünü daha da arttırıyor. İtalyan sinemasının önemli örneklerinden.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 7.Gün: Hücre 211, Başka Bir Evren, Bellamy, Teslimiyet

Hücre 211 (Celda 211 / Cell 211):

Bir hapishanede gardiyan olarak çalışmaya başlayacak olan Juan, ilk işgününden bir gün önce çalışacağı yeri tanımak için hapishaneye gider. Bu sırada başına bir kaza gelir ve doktoru beklemek üzere boş hücrelerden birine alınır. Tam da bu sırada hapishanede büyik bir isyan çıkar. Mahkumlar henüz Juan’ı tanımamaktadır. Juan’ın aklına hemen yeni bir mahkum gibi davranmak gelir. İsyanın başındaki Malamadre’nin sempatisini kazanınca işi daha da kolaylaşır. Zamanla mahkumları daha iyi tanıyan Juan onların kimi isteklerine hak vermeye başlar.

Hücre 211 pek çok yönden iyi bir film. Sadece bir hapishane isyanının ortasında kalan gardiyanın durumunun yarattığı gerilim, mahkumlar ile ilişkileri, sakladığı gizemin ortaya çıkıp çıkmayacağı merakı bile filmi iyi bir film yapmaya yetecek bir malzeme aslında. İşin içinde bir de Juan’ın evde onu bekleyen hamile karısı da var ki o da hikayenin kırılma noktalarından birini oluşturuyor. Bunun yanında mahkumlara yapılan kötü muamele, İspanya’da adi suçlularla ETA mensupları arasındaki farklar da filmin önemli temalarını oluşturarak zenginleştiriyor. İsyanı çıkaran adi mahkumların rehine olarak ETA üyesi olan başka mahkumları tutmaları ve hapishane yönetimini onlara zarar vermekle tehdit etmeleri kendi içinde iginç bir durum gerçekten.

Bir de oyunculuk faktörü var ki filmin düzeyini iyice yukarı çekiyor. Yeni gardiyan Juan olarak Alberto Ammann da hiç fena değil ama isyanın başındaki mahkum olarak Luis Tosar tam anlamıyla devleşiyor. Senelerdir pek çok İspanyol filminde izlediğimiz Tosar’ın zaten aksadığını hatırladığım hiç bir filmi yok, üstelik hemen her filminde de birbirinden o kadar farklı karakterler canlandırıyor ki. Belki dünya çapında vatandaşı Javier Bardem kadar ünlü olamadı ama İspanyol sinemasının son dönem en iyi oyuncularından biri. Bu film ile İspanyol Oscarları sayılan Goya ödüllerinde en iyi erkek oyuncu ödülünü alarak Goya sayısını üçe çıkardı (filmin toplam 8 Goya ödülü kazandığını da ekleyelim).

Hücre 211, Hollywood’un yeniden yapım haklarını aldığı filmlerden biri. Bu durumdaki diğer filmler için kurduğumuz cümleyi burada da kurabiliriz. Amerikan versiyonu gelmeden orijinalini mutlaka izlemeli.

Başka Bir Evren:

Başka Bir Evren bölümünde Ankara Film Festivali’nin seçtiği kısa animasyon filmleri gösterilmekte. Bu yıl da 15 filmlik güzel bir seçki vardı. Yine ön plana çıkan bir kaç filmin adını analım:

Her şeyin kurallara uygun olarak yapılmasını isteyen, rutinlerden en ufak bir şekilde farklı bir noktaya kayılmasına tahammül edemeyen bir baba, onun her dediğini yapan karısı ve büyük oğlu ile asi bir ruh taşıyan küçük oğlunun bir aile pikniği hikayesini anlatan Kusursuz Peter (Der Präzise Peter / Precise Peter) son derece eğlenceli bir filmdi. Ben Petrus (Ego Sum Petrus / I Am Petrus) bir yazarın yaratıcılık sorununu başarılı bir kolaj tekniği ile gözler önüne seriyordu. Yapışkan Kader (Chroniques de la Poiss  / Sticky Ends) başının üzerindeki uğursuz kabarcıklarla her gittiği yere bu uğursuzluğu taşıyan bir yarı insan yarı balık bir varlığı, anlatırken Satranç (Sakk / Chess) da yüz yıl önceki bir satranç maçı fotoğrafının arka planında nelerin saklı olabileceğini gösteriyordu. Diğer filmlerin önemli bir kısmı da izlemeye değerdi.

Bellamy (Inspector Bellamy):

Festivalin Anısına bölümünün son konuğu Claude Chabrol’un son filmi Bellamy idi. Chabrol bu son filminde ilk kez Gérard Depardieu ile çalışmış. İkisi de Fransız sinemasının en önemli isimlerinden olan Chabrol ve Depardieu’nun bundan önce hiç beraber çalışmamış olmaları ilginç.

Filmde Gérard Depardieu, filme adını veren dedektif Bellamy’yi canlandırıyor. Eşi ile beraber tatilde olan Bellamy, suç dünyasından bir süre uzak kalmak istemektedir. Ama sürekli olarak onunla konuşmak isteyen gizemli bir adam vardır ortada. Bir yandan da Bellamy’nin erkek kardeşi de onları ziyarete gelir. Bellamy girişi ile roman uyarlaması bir polisiye izlenimi yaratıyor. Ancak kısa zamanda anlıyorsunuz ki Chabrol’un niyeti bir polisiye çekmekten çok insan ilişkilerine odaklanmak. Yoksa gizemli adamın ortaya çıkardığı polisiye hikaye o kadar da önemli değil. Asıl odak noktası Bellamy’nin karısı ve erkek kardeşi ile olan ilişkileri. Böyle olunca klasik bir polisiye sinema bekleyenlerin sıkılacağı bir film olabilir ama filme kaptırınca gayet güzel bir şekilde ilerliyor.

Böyle bir filmde oyuncuların katkısı da yadsınamaz. Özellikle Gérard Depardieu rolünü içine sindirmiş adeta. Bir süredir onu çok iyi rollerde görmüyorduk. Bu filmle bir kez daha neden Fransız sinemasının en büyük aktörlerinden biri olduğunu gösteriyor. Son derece doğal, abartıdan uzak bir oyunculuk sergilemiş. Kimilerine bu gösterişsiz hali sönük gelebilir ama asıl zor olan da o sadeliği yakalamak aslında.

Bellamy iyi bir film ama yine de Chabrol ustanın çok daha iyi filmleri olduğunu kabul etmek zorundayız. Ama ona bir veda olarak izlenmesi gereken ve pişman da etmeyecek bir film.

Teslimiyet (Underkastelsen / Submission):

Teslimiyet, dünyamızdaki kimyasal maddelerin hayatımızda ne denli yer aldığına dair tedirgin edici bir belgesel. İsveç’in önemli belgesel yönetmenlerinden Stefan Jarl, pek çok farklı amaçla kullanılmakta olan kimyasalların insanlara ne tip etkileri olabileceğini araştırıyor bu filminde. Bunun için öncelikle kendi vücudundan yola çıkıyor. Yapılan detaylı tahliller sonucunda Jarl’ın vücudunda seneler boyu birikmiş onlarca, hatta yüzlerce doğal olmayan kimyasal bulunuyor. Hatta İsveç’te 1970’lerde yasaklanmış DDT tarzı kimyasallar bile halen vücudunda. Yaşından dolayı (70 yaşında kendisi) vücudunda genç bir insandan daha fazla kimyasal bulunduğunu düşünen Jarl, 30’lu yaşlardaki bir arkadaşından da aynı testleri yaptırmasını istiyor. O sıralarda anne olmaya hazırlanan İsveç’in popüler oyuncularından Eva Röse da bu isteği kabul ediyor ve benzer tahlilleri yaptırıyor. Sonuçta onun vücudunda daha az kimyasal olduğu bir gerçek ama yine de önemli ölçüde bulunmakta.

Belgeselin asıl tedirgin edici tarafı ise yeni doğmuş bir çocukta bile annesi yolu ile aldığı pek çok doğal olmayan kimyasalın bulunuyor olması. Hatta anne sütü gibi bebeğin mutlaka ihtiyacı olan bir besinle bile çeşitli kimyasallar alınıyor. Filmde görüşüne başvurulan bilim adamlarının çarpıcı tespitlerinden biri, daha çok çocuk doğurmuş annelerin vücutlarında biriken kimyasalların giderek azalıyor olması. Çünkü anne her çocuğuna vücudundaki kimyasallardan bir kısmını bırakıyor. Bir anne için daha doğururken çocuğuna bir takım zararlı maddeleri geçirdiğini bilmek hoş olmasa gerek. Zaten bunları yavaş yavaş öğrenmeye başlayan Eva Röse da bir süre sonra belgesele dahil olmak istemediğine, önlemesi mümkün olmayan bazı şeyleri bilmese daha rahat edeceğine karar veriyor.

Bilim adamlarının çarpıcı bir diğer tesbiti de kimyasalların “kokteyl etkisi” üzerine çok az çalışma yapılmış olması. Çeşitli maddelerin insan sağlığı üzerinde teker teker yaptığı etkiler iyi-kötü araştırılmış durumda. Ancak kimyasalların bir araya gelince oluşturduğu “koktely etkisi” adı verilen etkiler üzerine yapılan çalışma sayısı çok az. İnsan vücudunda hiç bir kimyasal tek başına durmadığı için asıl önemli olan etki de bu aslında. Pek çok bilim adamı belki de 30-40 yıl sonra yasaklanacak kimi kimyasalları halen rahatça kullandığımız yönünde fikir belirtiyorlar.

Tüm bunları izleyince insanın cam bir fanusa kapanıp orada yaşayası geliyor. Üstelik İsveç gibi bu konulara çok önem veren bir ülkede durumlar bu şekildeyse insan hayatının çok ucuz olduğu Türkiye’de nasıl bir ortamda yaşadığımızı düşünmek bile istemiyorum.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 6.Gün: Tehlikeli Yol, Aşk Suçu, Paprika, Akbaba, 22 Mayıs

Tehlikeli Yol (Route Irish):

74 yaşına gelen Ken Loach hemen her yıl yeni bir film üretmeye devam ediyor. Her filminde de öyle ya da böyle siyasal bir boyut oluyor. Tehlikeli Yol filminde de Irak’taki duruma bir bakış atarak ortaya bir intikam hikayesi çıkarmış. Hikaye bir cenaze töreninde başlıyor. Fergus en yakın arkadaşı Frankie’nin cenaze törenine katılıyor ve orada huzursuzluk yaratıyor. Zaten öğreniyoruz ki her ikisi de çocukluklarından beri içtikleri su ayrı gitmeyen iki arkadaş. Frankie’nin eşi Rachel dışında her şeyi paylaşmışlar. Askerliklerinden sonra kendilerine teklif edilen maaşı reddedemeyip Irak’ta bir özel güvenlik şirketinde çalışmaya başlamışlar. Ancak bir süre sonra Fergus İngiltere’ye geri dönerken Frankie orada kalmaya devam etmiş ve günün birinde dünyanın en tehlikeli yolu kabul edilen “Route Irish”de öldürülmüş. Ancak Fergus onun ölümünde bir bityeniği olduğunu düşünüp araştırmaya başlıyor ve ortaya savaşın kirli yüzü bir kez daha dökülüyor.

Filmin kahramanları hemen her Loach filminde olduğu gibi İngiliz işi sınıfından geliyor. Filmin teknik ekibi de son dönemlerde Loach’la birlikte çalışan isimler. Elbette senaryo yazarı Paul Laverty de öyle. Zaten 1990’ların ortalarından itibaren Loach ve Laverty için ayrılmaz ikili demek mümkün. Ancak ilginçtir ikili bu kez her zamanki tarzlarından biraz daha farklı bir film ortaya çıkarmışlar. Ortada neredeyse bir dedektiflik hikayesi var. Olaylar ortaya çıktıkça hikayenin de yönü bir intikam öyküsüne dönüyor ve şiddet dozu artıyor. Bu anlamda filme getirilmiş “sol kanattan gelen bir Death Wish” yakıştırması gerçekten yerinde gibi gözüküyor. Ayrıca kahramanımızın en yakın arkadaşının ölümünden sonra karısı ile yakınlaşması da son derece klişe bir durum, nihayetinde aralarında geçen seks sahnesi de öyle. Sonuçta Loach’ın en Hollywood’a yakın duran filmi denebilir. Kötü bir film mi? Değil ama Loach’ın bildiğimiz filmlerinin düzeyini yakalayamıyor.

Aşk Suçu (Crime D’amour / Love Crime):

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Alain Corneau’nun son filmi Aşk Suçu, festivalin Anısına bölümünde yer alan filmlerden biriydi. Filmografisinde farklı türlerde filmlere rastlayabileceğimiz Corneau son filminde bir polisiye hikayeye götürüyor bizi ama ele aldığı karakterler ile bir orta/üst sınıf eleştirisi yaptığı da söylenebilir. Hikaye aynı şirkette çalışan iki kadının mücadelesini anlatıyor temel olarak.

Kristin Scott Thomas’ın canlandırdığı Christine, uluslararası bir şirketin Fransa bürosunun başındadır. Büroyu tatlı-sert bir yönetim anlayışı ile yönetmektedir. Şirketin sahipleri tarafından da gayet olumlu bir imajı olan Christine, Amerika’da bir göreve atanmayı da umut etmektedir. Ludivine Sagnier tarafından canlandırılan Isabelle ise Christine’in en güvendiği elemanlarından biridir. Christine kimi anlaşmaları tamamen ona teslim edebilmektedir. Ancak bir süre sonra Isabelle, kendi başarılarını Christine’in üstlendiğini hatta bunlardan faydalanarak kendsine Amerika yolunu açtığını farkeder. Bu arada her iki kadın da aynı adamla yatmaya başlarlar. Isabelle, Christine’den gizli bir iş yürütmeye çalışır ve onun Amerika’ya gidişinin önüne taş koyar ama Christine de bunun altında kalmayacak toplu bir ortamda onu fazlasıyla aşağılayacaktır. Bundan sonrası cinayetin de işin içine girdiği bir olaylar zinciri zaten.

Corneau’nun son filmi ustanın eski filmleri kadar başarılı değil belki ama yine de sonuna kadar merakla izleniyor. Özellikle belli bir noktada Isabelle’in planının nereye doğru evrileceğini ciddi ciddi merak ediyorsunuz. Finalde yapılan hamle de gayet başarılı. Ancak filmdeki polisin ve adalet sisteminin son derece beceriksiz olduğunu da düşünmeden edemiyorsunuz. Çok basit deliller ile ikna olabiliyorlar çünkü. Bu yüzden hikaye zaman zaman inandırıcılığını yitiriyor ama Kristin Scott Thomas ve Ludivine Sagnier’in performansları filmi sürüklemeyi başarıyor. Başka iki oyuncu, iki kadın arasındaki ilişkiyi yeterince güçlü veremeyip filmi farklı noktalara sürükleyebilirdi. Çok önemli olmasa da izlenmesi gereken bir film.

Paprika (Papurika):

Festivalin Anısına bölümünün bir başka konuğu da yine geçtiğimiz yıl henüz 46 yaşında hayata veda eden Japon animasyon ustası Satoshi Kon idi. Geride dört uzun metrajlı anime, bir de televizyon anime dizisi bırakan Kon bu kadar yapıtla bile türün önemli yönetmenleri arasında anılmayı haketmişti (beşinci bir filmin üzerinde çalışmaya devam ederken hayatını kaybeden Kon’un bu filminin başka bir yönetmen tarafından tamamlanacağını da ekleyelim). 2006 tarihli Paprika belki de yönetmenin adını en çok duyurduğu film olmuştu. Ne yazık ki bu filmi sinema perdesinde izlememize vesile olan şey Kon’un vefatı oldu.

Aslında anime meraklıları bu filmi bir şekilde izlemişlerdi ama benim kendi adıma şimdiye kadar izleme fırsatım olmamıştı. Beş yıl gecikmeli izlemenin bir faydası oldu doğrusu. Paprika filminin geçen yılın en popüler ve önemli filmlerinden birine esin kaynağı olduğunu görmüş olduk. Daha filmin başlarında salonun değişik yerlerinden Inception fısıltıları duyulmaya başladı. Gerçekten de başkalarını rüyalarına giren insanlar ya da rüyaların gerçek hayata etkisi gibi temalar dışında kimi sahnelerin de benzerliği gözden kaçmıyordu. Ama Christopher Nolan da bu benzerliği saklamaya çalışmamıış zaten ve Paprika‘yı Inception‘un esin kaynakları arasında göstermiş.

Peki Paprika ne anlatıyor? Psikiyatrik Araştırma Kurumu’nda çalışmakta olan üç bilim adamı D.C. Mini adlı bir cihaz icat etmişlerdir. Bu cihazı bir terapi aracı olarak kullanıp insanların rüyalarına girmekte ve onları etkileyen olayları ortaya çıkarabilmektedirler. Paprika da bu ekipten bir doktorun insanların rüyalarına girdiğinde kullandığı alter-ego’sudur. Ancak bir gün cihaz çalınır ve gizemli hırsız insanlar uyanıkken de onların bilinçaltlarına girmeyi başarır ve bunun sonucunda gerçek ve rüya dünyası birleşir ve olaylar bir koasa doğru ilerler.

Karşımızda animasyon gibi sınırsız bir dünya ve rüyalar sözkonusu olunca yönetmen ve senaryo yazarının yaratıcıkları önünde bir sınır kalmıyor. Paprika‘da da bu avantajdan çok iyi bir şekilde yararlanılmış. Gerçekten de çok zengin bir görsel yapısı var filmin. Üstelik arkasındaki hikaye de boş değil. Böyle olunca bu filmin son yılalrın en iyi animelerinden biri sayılması boşuna değil. Türün meraklıları mutlaka sevecektir ama festival müdavimleri arasından türle arası iyi olmayan bazı izleyicilerin sevmiş olması da olumlu bir nokta.

Son olarak filmin Wolfgang Petersen tarafından gerçek oyuncularla çekilmiş bir yeniden yapımının çalışmalarının sürdüğünü ekleyelim. Mümkünse bir sorun çıksın da hiç hayata geçmesin bu proje demek geliyor insanın içinden.

Akbaba (Carancho):

Bir Arjantin filmi olan Akbaba, her ne kadar gerçek bir hikaye anlatmasa da ülkedeki bir gerçeklikten yola çıkarak oluşturmuş hikayesini. Arjantin’de trafik kazalarında her yıl sekiz binden fazla insan hayatını kaybediyor, çok daha fazlası da sakat kalıyor. Bu kazalardan çıkar sağlayan bir avukat grubu var. Trafik kazalarında zarar görmüş yoksul aileler ile tanışıp sıcağı sıcağına onları temsil etmek için en uygun kişi olduklarına ikna ediyorlar ve ödenen tazminatın aslan payını onlar alıyorlar. Çalışma yerleri kaza mahalleri ve cenazeler olan bu tip avukatlara “akbaba” deniyor. Filmimizin ana karakteri Sosa da böyle bir adam. Daha filmin başlarında kazalara acil müdahale eden genç doktor Luján ile tanışıyor ve aralarında bir yakınlaşma oluyor. Ama hipokrat yemini etmiş olan bir doktorun bir “akbaba” ile birlikte olması mümkün olur mu acaba? Film bu aşk hikayesine odaklanırken bir yandan Sosa’nın tek başına çalışmadığını, o yaptığı işi bırakmak istese de arkasındaki örgütün buna asla izin vermediğini de görüyoruz.

Filmimiz gayet tempolu bir gişe filmi konumunda. Sosyal bir soruna eğinirken zaman zaman merakla izlenen bir polisiye oluyor adeta. Ana karakterleri arasında belirgin bir yaş farkı olsa da iki oyuncu arasında iyi bir kimya tuturulmuş ve hayatlarını değiştirecek bir aşk yaşadıklarına inanmak zor olmuyor. Bir ihtimal ülkemizde vizyona da çıkacak olan bir film Akbaba. Hollywood’un yeniden yapım haklarını aldığı söylenen bu filmi orijinal versiyonunu önceden izlemek gerek.

22 Mayıs (22 Mei / 22nd of May):

Koen Mortier ilk filmi Ex-Drummer ile kendine önemli bir hayran kitlesi oluşturmuştu. Yeni filmi 22 Mayıs merakla bekleniyordu. Bu filminde Mortimer bizi büyük bir alışveriş merkezinin güvenlik görevlisinin bir gününe görütürüyor. Sam adlı bu güvenlik görevlisi her zamanki gibi monoton bir şekilde evden çıkmak üzere hazırlıklarınını yapıyor, alışveriş merkezine gidiyor ve görevine başlıyor. Birdenbire bir bomba patlıyor ve Sam geride kalanları kurtarmaya çalışıyor. Sonrasında ise ölenlerin kendisini ziyaret ettiği araf diyebileceğimiz bir yerde buluyor kendini. O gün alışveriş merkezine gelen kişilerin hikayelerine tanıklık ederken bir yandan da Sam’in kendi suçluluk duygusu ile hesaplaşmasını da izliyoruz.

Karşımızda farklı yapısı olan bir film olduğu açık. Ancak çok fazla içine giremediğim bir film olduğunu da itiraf etmeliyim. Bunda filmin çok karanlık olmasının, kimi zaman perdede ne olduğunun tam olarak seçilememesinin de etkisi olabilir (aslında bu durum projeksiyondaki bir sorundan da meydana gelmiş olabilir). Sürekli olarak aynı ana geri dönmesi de bir yerden sonra sıkıcı bir hale gelebiliyor. Yine de filmi epeyce sevenler olduğunu da belirtmeden geçmemeliyim. Her zevke göre bir film değil denebilir o halde.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 5.Gün: Yüz Tarifi, Ferdydurke, Kısa Sınır Tanımaz 1, Son Sirk, Öfke

Yüz Tarifi (Rysopis):

Festivalde Jerzy Skolimowski’nin 7 filminin gösterildiğini daha önce de belirtmiş ve özellikle ilk dönem filmleri ile ilgili görüşlerimi yazmıştım. Yüz Tarifi, Polonyalı ustanın ilk uzun metrajlı filmi. Daha bu ilk filminde alter-egosu sayabileceğimiz ve kendisinin oynadığı Andrzej Leszczyc karakterini oluşturmuş yönetmen. Zaten Skolimowski’nin ilk dönem filmleri ile ilgili söylediğim her şey bu film için de geçerli. Birbiri ile direkt ilgisi olmayan bir dizi olay, kamera ana karakteri takip ederken arka planda gerçekleşen bir takım ilginç detaylar, zaman zaman kendisini hissettiren simgesel bir yapı.

Her ne kadar usatanın ilk dönem filmleri arasında pek çok ortak nokta olsa da Yüz Tarifi bu filmler arasında en sevdiğim oldu. Belki de Andrzej karakterinin bu filmde yaşadığı sorunlar bizim de rahatça özdeşleşebileceğimiz konular olduğu için. Bu filmde üniversitede okurken askere gitmesi gereken zamanı erteletebilen Andrzej, artık askere gidip dönmenin vaktinin geldiğine karar verir ve bunun için kendisini hazırlamaya başlar. Film de zaten onun askere gitmeden önceki bir kaç saatini anlatıyor. Bu bir kaç saatte hayatındaki önemli konuları toparlamaya çalışır. Belki bu konular birbiri ile alakasızdır ama gerçek yaşamda da öyle değil midir zaten?

Skolimowski’nin ilk dönem filmlerinden biri seyredilecekse seçim bu film olmalı. Hem kronolojik olarak da doğru bir yerden başlanmış olur.

Ferdydurke (30 Door Key):

Bir Jerzy Skolimowski filmi daha. 1991 ylından gelen bu film için onun geçiş dönemi filmlerinden biri diyebiliriz. Festivalde bu döneminden gördüğümüz tek filmi de bu zaten. Genellikle kendi senaryolarını yazan Skolimowski bu kez bir roman uyarlaması yapmış. Witold Gombrowicz’in aynı adlı romanı günümüzde bir kült roman olarak kabul ediliyor. Kendi adıma okumadığım bir roman olduğu için filmin ne kadar iyi bir uyarlama olduğu konusunda bir yorum yapamayacağım ama kendi başına gerçekten ilgi çekici bir film.

Filmimizin ana karakteri Josef (ya da Joey) isimli bir yazar. Yeni kitabını yazmak için çabalarken akıl hocasının tavsiyesi ile  liseye dönen Josef’e her nedense tüm çevresi yeni yetme bir genç gibi davranmaya başlar. Halbuki o 30 yaşlarında, yetişkin bir adamdır. Ancak o da bu duruma uyum sağlar ve gençliğini bir kez daha yaşamaya başlar adeta. Bu arada 2. Dünya Savaşı’nın da yaklaşması ile olaylar farklı bir boyut kazanır.

Ferdydurke gerçekten dolu dolu bir film. Başlarda eğitim sistemi üzerine bir eleştiri yaparken sınıf çatışmasına da değiniyor ve kadın erkek ilişkileri üzerine de sağlam tespitlerde bulunuyor. Film ilerledikçe tarihsel olaylara göndermeler yaparak bambaşka yerlere gidiyor. Doğrusu kendi adıma bu noktadan sonra filme ilgimin bir miktar azaldığını söyleyebilirim. Yine de izlenmesi gereken bir film ama film sonrası kitabı okumuş seyircilerin genel kanısı kitabın daha başarılı olduğu yönünde idi.

Kısa Sınır Tanımaz 1:

Ankara Film Festivali ile ilgili hep belirttiğim noktalardan biri eğer programı ona göre yaparsanız bir kısa film festivali kadar kısa film izleyebileceğiniz oluyor. Bu yıl kendi adıma uzun metrajlı filmlere ağırlık verdim ama aralarda fırsat buldukça kısa filmleri de programıma aldım.

8 filmlik bir seçkiden oluşan Kısa Sınır Tanımaz 1 bölümü (diğer salondaki filme yetişebilmek için sadece 7’sini izleyebildiğimi belirtmeliyim) yine başarılı kısa filmlerden oluşuyordu. Öne çıkan bir kaç tanesine bakalım.

Modern bir Fareli Köyün Kavalcısı uyarlaması sayabileceğimiz Sürü (Artalde) bir kentte peşine insanları takan iki ayrı adamı anlatıyordu. Bir kumsalda 720 derece dönen bir kameranın önüne çıkan görüntülerden oluşan bir kısa film olan 720 Derece (720 Degrees) sadece 5 dakikada insanlık durumlarına ait bir şeyler söylemeyi başarıyordu.

Bu iki film klasik bir kısa film mantığında iken Aziz Christophorus: Yoldaki Leş (St. Christophorus: Roadkill) ve Kuzey Atlantik  (North Atlantic) bazı konuları anlatmak için illa uzun metrajlı bir film çekmeye gerek olmadığını gösteriyordu. İlki benim diyen korku filmine taş çıkartacak kalitede bir filmken kısalığı çaprıcılığını da getiyordu. İkincisi ise okyanus üzerinde kaybolan bir uçağın hikayesini anlatırken son derece kıvamında bir duygusallık yaratıyordu. Halbuki aynı hikaye bir uzun metraj filmde (hele bir de Amerikan filmi olursa) sündürülerek uzatılır ve seyirciyi her an ağlamanın eşiğine getirmek hedeflenirdi.

Son Sirk (Balada Triste de Trompeta / A Sad Trumpet Ballad / The Last Circus):

Álex de la Iglesia’yı çoğunlukla kara komedi tarzındaki filmleri ile tanıyoruz. Son Sirk filminde de İspanya’nın yakın geçmişine aynı tarzda bir bakış atıyor. 1937 yılında ülkedeki iç savaş döneminde başlayan film, bir sirk ekibinin kostümlerini bile çıkartmaya fırsat bulamadan çatışmaya girmek zorunda kalması ile açılıyor. Her ne kadar şiddet dolu bir sahne olsa da karşımızdaki görüntü gerçekten absürd bir görüntü. Bu bölümde adeta yenilmez bir kahraman gibi çizilen bir de palyaço var ki o sadece bir palayla onlarca kişinin hakkından geliyor. Ama onun sonu da bir şekilde ölüm oluyor.

Yıllar geçiyor ve 1973’e geliyoruz. Karşımızda bu kez o kahraman palyaçonun oğlu Javier var. O da palyaço olmak istiyor ama babası kadar dışa dönük bir kişilik değil. Hatta fazlasıyla içe kapanık olduğu söylenebilir. Bu yüzden babası gibi bir gülen palyaço olamıyor. Onun kaderi gülen palyaçonun sürekli dalga geçtiği üzgün palyaço olmak. İşin kötüsü sirkin gülen palyaçosu Sergio gerçek hayatında alkolik ve şiddet yanlısı bir kişilik. Böyle olunca bu dalga geçme ve aşağılama olayını sahne üzerinden gerçek hayata da taşıyor. Aslında iş bu kadarla kalsa Javier’in çok da umrunda olmayacak belki ama işin içine bir de aşk hikayesi giriyor. Sergio’nun kız arkadaşı Natalia’dan Javier de hoşlanmaya başlıyor. Yine de Sergio’dan fazlasıyla korkmakta olan Javier pek de bir şey yapamıyor. Ne zamanki Natalie’yi öldüresiye dövdüğünü görüyor işte o zaman kafasında bir şeyler atıyor ve olaya ondan beklenmeyecek bir sertlikte müdahalde ediyor. Bundan sonrası ağlayan palyaço ile gülen palyaçanun tüm şehri etkileyen savaşı haline geliyor.

Son Sirk bir yere kadar gayet başarılı gidiyor ancak bir noktada şiddeti ve deliliği o kadar abartıyor ki gerçeklik ile bağlarını iyice koparıyor. Aslında giriş sahnesinden itibaren karşımızda gerçekçi bir film olmadığı açık ama ana karakterler belirgin bir şekilde İspanya’daki sağ ve sol kanadı temsil ederken gerçeklikten iyice uzaklaşmak bu arka planı anlamsız bir hale getiriyor (acaba Natalie’ de bu iki kanat arasında sıkışmış kalmış İspanya mı?). Yine de izlenesi filmlerden biri.

Öfke (Autoreiji / Outrage):

Takeshi Kitano ilginç bir yönetmen. Kimi zaman şiddet dolu filmler çekerken kimi zaman da son derece naif filmler çekiyor. Filmografisinde bir yanda Yakuza filmleri yer allırken diğer yanda sörfçü gençlerle ilgili bir film bulabiliyoruz. Bazen de tümüyle sanatla ilgili filmler çekiyor. Ancak uzunca bir süredir şiddet içerikli bir film çekmediği halde Kitano ismini festival izleyicilerinin bir kısmı bile bu tip filmlerle özdeşleştirmiş durumda. Kitano da belli ki bunu görmüş ve 10 yıllık bir aradan sonra Yakuza filmlerine Öfke filmi ile geri dönmüş, hem de şiddet dozu eğey yüksek bir geri dönüş bu.

Doğrusu filmin hikayesi için hem çok basit hem de çok karışık demek mümkün. Neden böyle? Aslında hikayenin temelinde çeşitli Yakuza gruplarının birbiri ile hesaplaşması ve iktidar çekişmeleri dışında bir şey yok. Ancak bir yandan da arkada dönen entrika hangi hareketin kimin çıkarına olduğunu anlamayı zorlaştırıyor. Sürekli birileri ölüyor ve bu ölenin hangi amaçla öldürüldüğü bir yerden sonra takip edememeye başlıyorsunuz. Filmi 2 kez izleyen bir arkadaşım bunun olayları anlamak için daha faydalı olduğunu da söylemişti. Asında bu kafa karışıklığında Japon isimlerini akılda tutmanın batılı isimlerine göre bize daha zor gelmesi de bir etken olabilir. Doğrusu kimi konuşmalarda kimden bahsedildiğini anlayamadığımı itiraf etmeliyim.

Ancak işin şöyle bir tarafı da var. Kitano öncelikle filmdeki ölüm sahnelerini tasarladığını, sonra bu sahneleri otutabileceği bir hikaye tasarladığını söylüyor. Bu durum da hikayenin beklendiği kadar sağlam olmaması sonucunu doğurmuş. Ayrıca Kitano’nun en şiddet dolu filminde bile bir şiirsellik bulmak mümkündü. Bu filmde ne yazık ki o da kaybolmuş. Ancak yine de iyi bir gişe filmi olduğu söylenebilir. Son filmleri daha çok “sanat sineması” alanında olduğu için fazla iş yapmayan Kitano’nun da asıl istediği buymuş belli ki. Hatta film Japonya’da o kadar iyi hasılat yapmış ki Kitano, bu yıl içinde gösterime girecek bir devam filmi de çekmekte. Bu filmde sağ kalan kişi sayısı pek az olduğu için devamı nasıl gelecek o da ayrı bir merak konusu. O filmi de izleriz elbette ama Kitano’nun diğer türlerdeki filmleri de ihmal etmemesi umuduyla.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 4.Gün: Kayıp Özgürlük, Kolay Başarı, Hayatta Kalmak, Carlos

Kayıp Özgürlük:

Güpegündüz yolun ortasında kaçırılan ve bir daha kendisinden haber alınamayan bir genç. Nerede olduğu bilinmiyor, kendisinden haber alınamıyor. Özellikle 1990’ların başında sıkça bu tip haberler duyuyorduk. Sinemamız belli ki bu dönemle yeni yeni hesaplaşıyor. Festivalin yarışma bölümünde aynı dönemi anlatan iki film vardı. Biri Press, diğeri de Kayıp Özgürlük.

Kayıp Özgürlük, bir yandan kaçırılan genci takip eder ve onun Jitem tarafından işkenceye uğramasını gösterirken bir yandan da geride kalan babası ve kızkardeşinin öykülerini ele alıyor. Ayrıca ana hikayeye çok da bağlanmayan bir başka abi-kardeş hikayesi daha var. Yönetmen ve senaryo yazarı Umur Hozatlı belli ki bu dönemde yaşananları sert bir şekilde anlatmak istemiş. Bu nedenle işkence sahneleri oldukça uzun ve detaylı. Bu bir seçim elbette ama asıl sıkıntı Jitem üyelerinin yansıtılmasında. Filmdeki Jitem timinin şefi hariç tüm üyeleri tek boyutlu olarak çizilmiş. İşkence yapmakan keyif alan, adam öldürmeyi doğal sayan tipler hepsi. Seyirciyi tiksindirmek için hemen her şeyi yapıyorlar. Doğrudur, böyle kişiler olabilir elbette ama filmde bunun üzerine fazlaca gidilmesi durumu gerçeklikten uzaklaştırıyor bana göre. Ancak timin içinde Kürt kökenli kişilerin de bulunmasının yarattığı tezat başarılı bir şekilde verilmiş.

Çok boyutlu olarak çizilmeye çalışılan tek Jitem üyesi timin başı Kemal. Bir tesadüf eseri kaçırdığı gencin kızkardeşine, kim olduğunu bilmeden, aşık olan Kemal kapalı kapılar ardında işkence yapan bir tipken dışarda gayet insancıl olabiliyor (yine de sırf kadınlara kötü davrandığını göstermek için çekilmişe benzeyen bir sahne de var). Aslında bu karşıtlığı göstermek iyi bir fikir ancak bu kez de sözkonusu aşk hikayesi yeterince inandırıcı olamıyor. Ayrıca kaçırdıkları diğer gencin ağzından laf alabilmek için kızkardeşini kullanırken bu örnekte kızkardeşin tanınmıyor olması da ilginç.

Toplamda Kayıp Özgürlük‘ü çok sağlam bir film olarak bulmadım. Anlattıkları önemli olsa da konuya çok olgun yaklaşılmamış gibi gözüküyor. Ancak bu filmin konu ettiği dönemi anlatan filmler yeni yeni ortaya çıkmakta olduğu için zamanla daha iyi filmler ile karşılaşacağımızı düşünmek yanlış olmaz. Yukarda da bahsettiğimiz Press çok daha başarılı ve sinema duygusunu sindirmiş bir filmdi örneğin. Daha da iyileri çıkacaktır.

Kolay Başarı (Walkower):

Jerzy Skolimowski’nin ilk dönem filmlerinden biri daha. Polonya’lı üstadın ilk dönem filmlerini fazlasıyla simgesel bulduğumu ve içine giremediğimi daha önceki günlerde izlediğim filmlerinde de belirtmiştim. Yine de bu film Eller Yukarı filminden daha çok sevdiğim bir film oldu. Başrolünü de kendisi üstlenen Skolimowski (ki ilk dönem filmlerindeki ortak noktalardan biri de bu), Kolay Başarı filminde tıpkı kendisi gibi boksörlük yapan bir karakteri anlatıyor. Her ne kadar bir arkadaşının yardımıyla iş bulsa da aklında boksörlük yapamak olan Andrej, fabrikanın boks takımında ringe çıkma fırsatı bulur. Ama final maçında karşısına rakibi çıkmayınca hükmen galip gelir.

Tümüyle hüzünlü ve depresif bir havası olan film bu sefer daha takip edilebilir bir hikaye getiriyor karşımıza ama yine de simgesellik mevcut. En önemli özelliklerinden biri ise arka planlara dikkat edildiğinde bir kısmına şahit olduğumuz bambaşka hikayelerin olması. Skolimowski belki de hayatın tek bir karakterin çevresinde dönmesinin çok da anlamlı olmadığını anlatıyor bu şekilde. Hatta daha filmin başında, filmin hikayesini oldukça etkileyeceği izlenimine kapıldığımız bir intihar sahnesi görüyoruz ki aslında filme ve ana karakterimizle hiç ilgisi olmuyor. Belki orada çok ilginç bir hikaye var ama bizimle bir ilgisi yok.

Sonuç olarak yine herkese göre bir film değil ama sinema tarihinden bir parça olarak izlenebilir.

Hayatta Kalmak (Prezít Svuj Zivot (Teorie a Praxe) / Surviving Life (Theory and Practice)):

Çek sinemasının animasyon üstadı Jan Svankmajer’ı hem kısa hem de uzun filmleri ile tanıyıp seviyoruz. Neyse ki festivaller var da böyle sinemacıları tanıma fırsatımız oluyor. Svankmajer çok sık film çeken bir yönetmen değil. 1994 yılından beri çektiği filmlerin hemen hepsinin arasında 5’er sene var. Günümüzde animasyon dünyasında hemen her şey bilgisayar ile yapılmaya başlamışken 1960’ların ortalarından beri oturtuğu stilinden taviz vermeden ilerleyen yönetmenin bu animasyon tekniğine verdiği emek düşünüldüğünde kabul edilebilir bir süre bu aslında.

Hayatta Kalmak, yine Svankmajer’in bildiğimiz, alıştığımız ve sevdiğimiz tarzdaki animasyon tekniğini karşımıza getiriyor. Gerçek insanlarla fotoğrafların, cansız bir takım objelerin birlikte harmanlandığı bir kolaj tekniği bu. Her zamanki gibi gerçekle hayal arasında sürreal bir yerde duruyor. Üstelik bu kez bu gerçekle hayal arasında kalmışlık film için çok daha önemli. Çünkü orta yaşlı bir adamın gerçekle rüyaları arasında gidip gelişini konu ediyor film. Rüyasında sürekli olarak farklı adlarla aynı genç ve güzel kadını görmekte olan adam giderek rüyasındaki bu kadına aşık olmaktadır. Bu arada gerçek yaşamda eşi ile de çeşitli sorunlar da yaşar. Rüyalarının gizemini çözmesi için bir psikanaliste giden adam giderek kendi çocukluğuna yol almaya başlar.

Hayata Kalmak, Jan Svankmajer’in bizzat perdede gözüktüğü ilk sahnesinden de anlaşılabileceği gibi son derece zeki ve muzip bir film. Aslında anlatıığı hikaye çok hafif bir hikaye değil, hatta trajik yanları da var ama o mizah duygusu hiç elden bırakılmıyor. Arada psikoloji dünyası ile de ince ince dalgasını geçiyor. Freud ve Jung’un yumruk yumruğa kavga ettiğini başka hangi filmde görebiliriz ki?

Gayet iyi bir film ama yine de üstadın daha iyi filmlerini seyrettiğimizi de son söz olarak belirtmeliyim.

Carlos:

Çakal Carlos’un hayat hikayesi en azından bir dönem en çok merak edilen konulardan biriydi. Yıllar yılı çok büyük terör olaylarına karışan ama bir türlü yakalanamayan bu adamın hayat hikayesi etrafında bir gizem perdesi oluşmuştu. Bugün belki o kadar merak edilen bir isim değil ama bir zamanların en gizemli figürlerinden biri olduğu su götürmez. Yönetmen Olivier Assayas, Carlos’u ele aldığında çok büyük bir projenin altına girmiş. Carlos’un uzun yıllara yayılan ve dünyanın pek çok köşesinde geçen hikayesi ortaya bir dev yapım çıkarmış adeta. Aslında 330 dakikalık bir film karşımızdaki (kimi yerlerde film, kimi yerlerde televizyon dizisi olarak oynamış). Ancak Assayas sinemalarda gösterilmek üzere 165 dakikalık bir versiyonunu da yapmış. Festivalde izlediğimiz bu kısa versiyon idi (görece kısa demek lazım tabii). Yorumlar da bu versiyona ait olacak.

Filmimiz Carlos’un bir terör örgütünün sıradan üyelerinden biriyken dikkat çekmesini ve giderek yükselmesini anlatıyor ve yıllar yılı pek çok olaya karıştıktan sonra yakalanması ile nihayete eriyor (yakalandığı zaten bilinen bir şey olduğu için filmin sonunu ifşa ediyor sayılmam herhalde). Ancak filmin en azından bu versiyonunda Carlos’un ilk dönemleri ve özellikle OPEC baskını öne çıkıyor. Aslında OPEC baskını zaten kendi başına bir filme konu olabilecek bir konu (ki bu filmde de herhalde 90 dakika kadar sürüyor hikayenin bu kısmı). Ancak Carlos’un kendi örgütünü kurması sonrası olanlar ve özel hayatı çok kısa geçilmiş. Halbuki filmin orijinal versiyonunda bu konuların daha fazla yer aldığı hissediliyor. Bu nedenle filmin 330 dakikalık versiyonunu bir şekilde izlemek gerek (bu arada filmin Criterion versiyonunun planlandığını da bir not olarak belirtmiş olalım).

Yine de filmin bu versiyonu ile ilgili yorum yapmak da mümkün. Assayas, olayların politik arka planına çok fazla girmeden Carlos’u bir anti-kahraman olarak çizmiş. Hatta OPEC baskını sahnelerinde bir aksiyon kahramanının sınırlarına dahi yaklaşıyor. Film de uzun süresine rağmen hızlı bir tempo ile akıp gidiyor ve seyirciyi sıkmamayı başarıyor. Bunun dışında başta Carlos’u anlandıran Edgar Ramirez olmak üzere tüm oyuncuların gayet başarılı olduğunu da eklemek gerek. Senenin pas geçilmemesi gereken filmlerinden biri.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 261.393 hits
Nisan 2011
P S Ç P C C P
« Mar   May »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: