23 May 2011 için arşiv

Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 4. Gün: Madalyonun Öteki Yüzü, Hayvan Yürek, Kızlar, Prensesim Karo

Madalyonun Öteki Yüzü (Inside America):

Madalyonun Öteki Yüzü bir Avusturya filmi. Ancak fena halde bir Amerikan bağımsız filmine benziyor. Zaten orijinal adında da belirtildiği gibi Amerika’nın içine bakış atan bir film. Çekildiği mekan da Texas zaten. Filmimiz Meksikalıların da nüfusun büyük bir kısmını oluşturduğu bir Amerikan kasabasında yaşayan gençlerin hikayelerini anlatıyor. Birbiri ile ilgisiz görünen altı gencin öyküsü zaman zaman kesişiyor. Bu yapısı ile uzaktan uzağa Robert Altman filmlerini hatırlattığı söylenebilir. Ancak o filmlerdeki atmosfer ve hikaye bütünlüğü bu filmde yok. Zaman zaman hikayeleri takip edip bağlantılarını kurmanın da zorlaştığı söylenebilir.

Aslında Madalyonun Öteki Yüzü bir yanıyla, Amerikan gençlik filmlerinin bir çeşitlemesi de sayılabilir. Ele aldığı altı genç arasında okulun güzel kızı, okulun haşarı oğlanı ya da içine kapanık genç gibi Amerikan gençlik filmlerinin kalıplaşmış tipleri de var. Ancak burada bu tipleri gerçek dışı bir dünya içinde değil tam da gerçekliğin ortasında, sert bir dünyada konumlandırıyor. Öyle ki işin içine uyuşturucu, alkol ve silah gibi unsurlar da dahil oluyor.

Filmin hareketli kamera ile çekilmiş olduğunu da belirtelim. Bu tip, kameranın fazlasıyla hareket ettiği filmlerden rahatsız olanlar için zor bir film olabilir ama genel olarak gerçekçi bir bakış açısını benimsediği için bu tip bir kamera kullanımı filmin lehine işliyor. Ayrıca filmin son jeneriğinde Michael Haneke’ye teşekkür edildiğini de belirtmiş olalım. Film bir Avusturya filmi olduğu için Haneke, filmin yapımında yardımda da bulunmuş olabilir ya da bu teşekkür sadece bir hayranlık belirtisi de olabilir. Her ne kadar bu filmin Haneke filmleri ile çok fazla ortak yönü bulunmasa da kimi çerçevelerde Haneke etkisi hissediliyordu.

Hayvan Yürek (Coeur Animal / Animal Heart):

Paul ve Rosine, İsviçre’nin taşrasında hayatlarını bir çiftlik işleterek geçiren orta yaşlı bir çifttir. Her ne kadar çiftliğin tüm işlerini beraberce yürütseler de Paul, Rosine’ye hayvanlarından biri gibi davranmaktadır. Hatta daha da ötesi, hayvanlarına son derece sevecen davranırken Rosine’nin duygularını hiç önemsemediği de söylenebilir. Filmde her ne kadar bunu bir kaç sahne ile görsek de bu davranışının en büyük göstergelerinden biri çiftin yaşadığı cinsellikte ortaya çıkıyor. Paul, canı ne zaman istese Rosine ile cinsel ilişkiye girebiliyor. O anda hayvanlara bakıyor ya da çiftliği sürüyor olmaları fark etmiyor. Adeta Paul ne zaman istese Rosine onun isteklerini karşılamak zorunda.

Ne zaman ki Paul karısının hamile olduğundan şüphelenmeye başlıyor, o zaman davranışları da değişiyor. Hatta karısının yorulmaması için İspanya’dan gelen bir işçiyi çiftlik işlerini yapması için tutuyor. Bu noktada hikayenin Postacı Kapıyı İki Kere Çalar benzeri bir aşk üçgenine döneceği hissediliyor. Ancak film çok da beklendiği yolda gitmeyerek farklı bir yola sapıyor. Yine de bu üç insan arasındaki ilişkilere odaklandığı için bu ve benzeri filmlerle kimi ortaklıkları kurulabilir.

Açıkçası toplamda beni çok etkileyen bir film olmadığını hatta zaman zaman sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Festivalin çok da iz bırakmadan geçen filmlerinden biri oldu.

Kızlar (Chicas / Girls):

Yasmina Reza, ülkemizde de sahneye konulan Sanat (Art) adlı tiyatro oyunu ile tanınan bir isim. Çoğunlukla bir tiyatro yazarı olarak tanınsa da romanları ve film senaryoları ile oyunculuk deneyimi de var. Kızlar, Reza’nın kendi oyunundan uyarladığı senaryoya dayanıyor ve onun ilk yönetmenlik denemesi olarak dikkat çekiyor.

Reza bu ilk filminde bir aileye odaklıyor kamerasını. Filmin kahramanları kızlarını tek başına büyütmüş bir anne, üç kızı ve annenin erkek arkadaşı. Yıllarca kızlarını büyütmek için çabalamış olan anne, hoşlandığı bir erkek ile artık özgürce yaşayabilmek çabasında. Kızlarından biri dünyaca ünlü bir oyuncu olmuş, diğer ikisi ise evlenip çoluk çocuğa kavuşmuşlar ve bir şekilde hayatlarını devam ettirme çabasındalar. Önemli bir ödül töreni öncesi anne ve iki kızı yıllar sonra bir araya geliyorlar, diğer kız ise onlara katılamıyor.

Bu tip buluşmaların anlatıldığı hemen her filmde ya da hikayede olduğu gibi yıllardır konuşulmayan hisler ve sırlar ortaya dökülüyor, ilişkiler yıkılıyor ve bazıları belki de eskisinden daha sağlam olarak yeniden kuruluyor. Aslında hikayenin çok beklenmedik bir tarafının olduğunu söylemek zor. Ancak Reza’nın güçlü kalemi sağlam ve doğal karakterler ortaya çıkarmış.

Elbette bu karakterlere can veren oyuncular da çok önemli. Anne rolünde Carmen Maura bir kez daha şahane bir performans sunuyor. Film yıldızı kız olarak, Emmanuelle Seigner kesinlikle o havayı taşıyan bir oyuncu zaten. Yeri gelince gerçek hayatında da oyunculuk yapmak zorunda kalan ya da bu şekilde hisseden bir karakteri çok başarılı canlandırıyor.

Temelde anne-kız arası ilişkileri irdeleyen ve kardeşlerin sevgi-nefret arasında gidip gelen duygularını inceleyen film çok büyük ve iddialı bir film değil belki ama mütavazi bir film olarak vaad ettiklerini yerine getiriyor ve hem eğlenceli hem duygusal bir film olabiliyor.

Son olarak bir haber olarak Reza’nın God of Carnage adlı oyununun sinema uyarlamasını 2012 yılında Roman Polanski yönetmenliğinde ve Kate Winslet, Christoph Waltz, Jodie Foster ve John C. Reilly’nin oyunculukları ile izleyeceğimizi belirtmiş olalım.

Prensesim Karo (My Queen Karo):

1970’li yıllar. Belçika’dan Hollanda’ya taşınan bir hippi grubu. Filmimiz grubun içindeki Karo adındaki bir çocuğu konu alıyor temel olarak. Karo’nun babası Raven bu grubun lideri konumunda, annesi de onlarla beraber seyahat etmekte. Hollanda’da boş bir apartman dairesini işgal eden grup, mülkiyeti reddederek duvarların olmadığı bir ortamda, her şeyi paylaşarak yaşamaya başlıyorlar. Tabii ki özgür aşk felsefesi de bu yaşantının önemli bir parçası. Ancak her ne kadar paylaşımcı bir felsefeye inansa bile bir kadının sevdiği adamı diğer kadınlarla özgürce paylaşması çok kolay bir durum değil hiç bir şekilde. Bu nedenle zamanla Karo’nun annesi ve babası arasında sorunlar yaşanmaya başlıyor. Bu arada Hollanda hükümeti de benzer davranışlar içinde bulunan hippi gruplarını işgal ettikleri yerlerden çıkartmak üzere eylemlere girişmiş durumdadır.

Prensesim Karo, bir dönemi bir çocuğun gözünden anlatmaya çalışan filmlerden. Bu tip filmler bazen klişelere saplanıp kalsa da bu kez gayet başarılı bir film var karşımızda. O günlere bir özlem duygusu ile bakarken belli bir yaşam tarzının hem olumlu, hem de olumsuz yanlarına bir bakış atıyor. Filmi izlerken o günleri bilen birilerinin işin içinde olduğunu hissediyorsunuz. Zaten yönetmen filmin otobiyografik özellikleri olduğunu da belirtmiş.

Kendi açımdan rahatça izlenen keyifli bir film olarak buldum. Seyirciyi zorlayacak bir anlatım şekli yok filmin. Ancak seyircilerin bir kısmının film sırasında salonu terk ettiğini de eklemek gerek. Çünkü filmde çıplaklık düzeyi epey yüksek. Ancak anlattığı dönem itibariyle bu şekilde olması filmi daha doğal kılmış. Zaten çıplaklığın yer aldığı sahnelerde gereksiz bir erotik hava oluşturulmaya da çalışılmamış. O dönemi yaşayanların hayatlarının gerçekliği içindeki çıplaklık kullanılmış çoğunlukla.

Lukas Moodysson’un yıllar önce izlediğimiz Tillsammans (Together) fimini de hatırlatan Prensesim Karo, özellikle döneme ilgi duyanların keyif alabileceği bir film.

Reklamlar

Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 3. Gün: İki Ateş Arasında, İntikam, Yarın Daha Güzel Olacak, Küçük Asker

İki Ateş Arasında (Between Two Fires):

Son yıllarda, özellikle festivallerde Avrupa’daki mülteci sorunu ile ilgili olarak çok sayıda film izliyoruz. Avrupa’nın en modern ülkelerinin kendilerine mülteci olarak başvuran insanları nasıl koşullarda yaşattıklarını ve onlara nasıl davrandıklarını anlatan bu filmlerin pek çoğu da iyi filmler oluyor doğrusu.

İki Ateş Arasında da bu filmlerden biri. Daha önceki filmografisinde belgesel filmler bulunan Agnieszka Lukasiak, bu ilk kurmaca uzun metraj filminde kendi yaşam öyküsünden de esinlendiği bir mülteci öyküsü ile çıkıyor karşımıza. Beyaz Rusya’da küçük bir kasabada yaşayan Marta, kocasının ölümünden sonra küçük yaştaki kızı ile başta ona çok iyi davranan ama zaman geçtikçe tavrını değiştiren bir adamın yanında kalmaktadır. Günün birinde henüz çocuk yaşlarda olan kızının kadın tüccarlarına satılmak üzere olduğunu anlayan Marta, daha önce İsveç’e iltica etmiş bir tanıdıklarından da aldığı cesaretle İsveç’e doğru yola çıkar.

Filmin bu kısmı oldukça hızlı geçiyor aslında. Asıl odak noktası Marta ve kızının İsveç’teki mülteci kampına yerleştikten sonara olanlar. Özellikle buradaki yaşamın ilk günlerinde herşey bir tehdit unsuru olarak algılanıyor. Oda arkadaşları olan ortadoğulu tekinsiz kadın ya da onları sürekli olarak uzaktan izliyor gibi gözüken Cezayir’li Ali, ilk bakışta hem Marta’nın hem de seyirci olarak bizim güvenip güvenmemek konusunda kararsız olduğumuz karakterler. Zamanla onların da hikayelerine ortak olup orada bulunma nedenlerini öğrenince onları da daha iyi anlamaya başlıyoruz.

Son derece başarılı karakterler ile öyküsünü anlatan film bir yandan da mülteci sistemine sağlam eleştiriler getiriyor. İltica etmek isteyenlerin nedenlerini yeteri kadar incelemeyen, onları kaderleri ile başbaşa bırakan bir sistem bu. Mülteci kampında çalışanların da onlara devlet tarafından atanan avukatların da tümüyle işimiz bitse de gitsek mantığı ile çalışan memurlar oldukları ve yardım etmeleri gereken kişilerle hiç bir empati kurmadıkları da başarılı bir şekilde yansıtılmış. Sonuçta ülkelerinden her türlü köprüleri atarak gelen bu insanlar, yeni geldikleri ülkede kalabilmek için nice ödünler verebiliyorlar.

Lukasiak, ortaya gerçekten etkili bir film çıkarmış. Kimi sahneleri gerçekten de insanın içini acıtıyor. Bu arada özellikle Marta’yı canlandıran Magdalena Poplawska olmak üzere tüm oyunculardan da başarılı performanslar alınmış. Her ne kadar hem yönetmen, hem oyuncular dünya sinemasında tanınan isimler olmasalar da karşımızda festivalin iyi filmlerinden biri var. İlerde de yaptıkları işleri takip etmek gerek.

İntikam (Tasvie Hesab / Payback):

Festivalin bu yılki konuklarından Tahmineh Milani, İran’ın aktif kadın yönetmenlerinden. Bu yıl festivalde bir filmi vardı ama geçtiğimiz yıllarda da Uçan Süpürge’ye konuk olan Milani’nin epeyce filmini izlemiştik o zaman. Bu yüzden genel olarak sinema anlayışını tanıdığımızı söyleyebiliriz. Genellikle güçlü ve kendi kendine yeten kadın karakterleri filmlerinin başrolüne oturtan Milani, filmlerinin çoğunluğunda kadın sorunlarına el atıyor. Açıkçası bunu da altını fazlasıyla çizerek yapıyor.

Bu filmde de hapishanede tanışan ve hayatlarında farklı sorunlar yaşayan dört kadının bir çete kurarak erkeklere hadlerini bildirmelerini anlatıyor. Filmde farklı sosyal gruplardan erkekler, söz konusu kadınlar tarafından kandırılıyor ve kendilerini birer birer bir sandalyeye bağlanmış durumda buluyorlar. Sandalyede bağlı durumda otururken de kadınlara dair görüşlerini seslendiriyorlar. Bu erkeklerin her biri belli bir erkek tipini temsil etmek üzere hikayeye konulmuş belli ki. Böyle olunca hikayenin doğallığı da bir miktar bozuluyor doğrusu. Genel olarak hızlı bir temposu olan film, finale yaklaştıkça iyice hızlanıyor ve bir kaçıp kovalamaca filmine dönüşüyor adeta.

İntikam, İran filmlerinde gördüğümüz incelikli yaklaşımı çok fazla sergileyemiyor ve anlatmak istediklerini Milani’nin diğer filmlerinde olduğu gibi oldukça kalın çizgilerle anlatıyor. Doğrusu başka bir ülkeden gelen bir film olsa daha sert eleştirilebilirdi belki ama İran’da kadın haklarına dikkat çekmek için bazen anlatacaklarınızı seyircinin kafasına vura vura anlatmanız gerek belki de. Bu yüzden çok eleştiremiyorum. Yine de daha iyi bir film olabileceği açık.

Filmin sonrasında Milani ile bir söyleşi de yapıldı. Kendisi de Amerikan filmlerini, onların kurgu ve tempo anlayışını sevdiğini söyledi zaten. Ayrıca öncelikli amacının seyirciyi salonlara çekmek olduğunu, böylece anlatmak istediklerini daha geniş bir kitleye anlatabileceğini de vurguladı. Bir seyircinin tüm erkekleri sandalyeye bağlanması gereken yaratıklar olarak mı görüyorsunuz sorusuna ise Türkçe olarak “Yoo, erkekleri çok severim” şeklinde yanıt verdiğini de eklemek lazım. Artık festival yönetimi ile de pek samimi olduğu gözlenen Milani daha önceki ziyaretinde de çok samimi ve cana yakın bir izlenim vermişti, bu sefer daha da neşeliydi adeta.

Yarın Daha Güzel Olacak (Jutro Bedzie Lepiej / Tomorrow Will Be Better):

Dorota Kedzierzawska, Uçan Süpürge sayesinde tanıdığımız bir yönetmen. Festival takipçileri dışında tanınması zaten mümkün değil ama diğer festivallerde de çok öne çıkan bir isim gibi gözükmüyor. Bu nedenle çok fazla tanınmıyor ama tanımayanların çok şey kaçırdığını söyleyebiliriz. Uçan Süpürge’de yıllar içinde hemen her filmini izledik. Farklı türlerde, farklı dertlerde filmler olsa da hiç bir filmi hayal kırıklığı yaratmadı doğrusu. Bu film de bir istisna değil. Yine gayet başarılı bir film var karşımızda.

Bu kez filminde üç küçük çocuğun hikayesini anlatıyor Kedzierzawska. İki kardeş ve onların bir arkadaşlarının Rusya’dan Polonya’ya geçme çabalarına tanıklık ediyoruz. Aslında filmde bu çocukların nereli oldukları ya da nereye gitmeye çalıştıkları hiç bir zaman çok açıkça belirtilmiyor. Çok da önemli değil aslında. Çocukların akıllarında kendilerini daha iyi günlere götüreceğini hayal ettikleri bir amaçları var, bunu gerçekleştirmeye çalışıyorlar ve bunun için bir yolculuğa çıkıyorlar. Film bu amaca ulaşmaya çalışırken çocukların aralarındaki ilişkilere, birbirlerine nasıl destek olduklarına odaklanıyor daha çok. Bunu yaparken de daha önce de çocuk hikayeleri anlatan Kedzierzawska’nın onlardan ne kadar başarılı bir performans aldığını bir kez daha görüyoruz. En küçüğü 6, en büyüğü ise 11 yaşında olan bu üç çocuk ve filmde çok kısa ama etkili bir rolü olan kız çocuğu o kadar başarılı ve doğal oyunculuklar sergilemişler ki herhalde bunun için yönetmeni kutlamak lazım.

Yönetmenin daha önceki filmlerinde de sıklıkla gördüğümüz pastel tonlar, bu filmde de hakim. Renk paletinde çoğunlukla turuncu ve tonları kullanılmış. Görüntü yönetmeni Arthur Reinhart da gerçekten başarılı bir iş çıkarmış. Belki çok büyük bir hikaye anlatmıyor bu film ama anlattığını o kadar başarıyla seyirciye geçiriyor ki ortaya festivalin en iyilerinden biri çıkıyor.

Küçük Asker (Lille Soldat / Little Soldier):

Lotte belli ki küçüklüğünden beri erkek gibi yetiştirilmiş bir kadın. Büyüdüğünde askere gidiyor ve yurtdışında bir göreve gönderiliyor. Filmin başında Lotte ile tanıştığımızda ülkesine yeni dönmüş ve hayatının bundan sonrasında ne yapacağına karar vermeye çalışan bir Lotte ile karşılaşıyoruz. Çok fazla bir ilişkisinin olmadığı babası ile gittiği bir akşam yemeği sonrası biraz da tesadüflerin etkisiyle babası için şoför olarak çalışmaya başlar. Aslında bu basit bir şoförlük işi değildir. Babası, farklı ülkelerden Danimarka’ya gelen genç kadınlarının pazarlamasını yapmaktadır. Son zamanlardaki gözdesi olan Lily’yi müşterilerine götürüp getirmek, müşterilerden beklenmedik bir hareket gelip başı derde girdiği durumda olaya müdahale edip kızı kurtarmak da yapması gereken işler arasındadır.

Küçük Asker, adıyla Lotte’nin hayatını etkileyen askerlik dönemine vurgu yapıyor ama filmde bu döneme dair hiç bir şey görmüyoruz. Daha çok bu olayın etkilerinin Lotte’nin kişiliğine sindiğini hissediyoruz. Kimseyi öldürdün mü sorusundan sürekli kaçması, sorunun cevabını açık ediyor aslında ama ne olduğunu tam bilmemek etkisini daha da arttırıyor. Bu arada geç gelişen bir baba-kız ilişkisi ile başta birbirinden nefret eden Lotte ve Lily’nin zamanla yakınlaşmasını da görüyoruz. Tüm bunlar incelikli bir sinema diliyle anlatılmış. Giderek erkekleşen bir kadın rolünde Trine Dyrholm’ın da gayet başarılı olduğunu eklemek gerek. Her ne kadar festivalin az seyirci çeken filmlerinden biri olsa da iyilerinden biriydi.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 261.393 hits
Mayıs 2011
P S Ç P C C P
« Nis   Haz »
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: