Archive Page 41

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 7.Gün: Hücre 211, Başka Bir Evren, Bellamy, Teslimiyet

Hücre 211 (Celda 211 / Cell 211):

Bir hapishanede gardiyan olarak çalışmaya başlayacak olan Juan, ilk işgününden bir gün önce çalışacağı yeri tanımak için hapishaneye gider. Bu sırada başına bir kaza gelir ve doktoru beklemek üzere boş hücrelerden birine alınır. Tam da bu sırada hapishanede büyik bir isyan çıkar. Mahkumlar henüz Juan’ı tanımamaktadır. Juan’ın aklına hemen yeni bir mahkum gibi davranmak gelir. İsyanın başındaki Malamadre’nin sempatisini kazanınca işi daha da kolaylaşır. Zamanla mahkumları daha iyi tanıyan Juan onların kimi isteklerine hak vermeye başlar.

Hücre 211 pek çok yönden iyi bir film. Sadece bir hapishane isyanının ortasında kalan gardiyanın durumunun yarattığı gerilim, mahkumlar ile ilişkileri, sakladığı gizemin ortaya çıkıp çıkmayacağı merakı bile filmi iyi bir film yapmaya yetecek bir malzeme aslında. İşin içinde bir de Juan’ın evde onu bekleyen hamile karısı da var ki o da hikayenin kırılma noktalarından birini oluşturuyor. Bunun yanında mahkumlara yapılan kötü muamele, İspanya’da adi suçlularla ETA mensupları arasındaki farklar da filmin önemli temalarını oluşturarak zenginleştiriyor. İsyanı çıkaran adi mahkumların rehine olarak ETA üyesi olan başka mahkumları tutmaları ve hapishane yönetimini onlara zarar vermekle tehdit etmeleri kendi içinde iginç bir durum gerçekten.

Bir de oyunculuk faktörü var ki filmin düzeyini iyice yukarı çekiyor. Yeni gardiyan Juan olarak Alberto Ammann da hiç fena değil ama isyanın başındaki mahkum olarak Luis Tosar tam anlamıyla devleşiyor. Senelerdir pek çok İspanyol filminde izlediğimiz Tosar’ın zaten aksadığını hatırladığım hiç bir filmi yok, üstelik hemen her filminde de birbirinden o kadar farklı karakterler canlandırıyor ki. Belki dünya çapında vatandaşı Javier Bardem kadar ünlü olamadı ama İspanyol sinemasının son dönem en iyi oyuncularından biri. Bu film ile İspanyol Oscarları sayılan Goya ödüllerinde en iyi erkek oyuncu ödülünü alarak Goya sayısını üçe çıkardı (filmin toplam 8 Goya ödülü kazandığını da ekleyelim).

Hücre 211, Hollywood’un yeniden yapım haklarını aldığı filmlerden biri. Bu durumdaki diğer filmler için kurduğumuz cümleyi burada da kurabiliriz. Amerikan versiyonu gelmeden orijinalini mutlaka izlemeli.

Başka Bir Evren:

Başka Bir Evren bölümünde Ankara Film Festivali’nin seçtiği kısa animasyon filmleri gösterilmekte. Bu yıl da 15 filmlik güzel bir seçki vardı. Yine ön plana çıkan bir kaç filmin adını analım:

Her şeyin kurallara uygun olarak yapılmasını isteyen, rutinlerden en ufak bir şekilde farklı bir noktaya kayılmasına tahammül edemeyen bir baba, onun her dediğini yapan karısı ve büyük oğlu ile asi bir ruh taşıyan küçük oğlunun bir aile pikniği hikayesini anlatan Kusursuz Peter (Der Präzise Peter / Precise Peter) son derece eğlenceli bir filmdi. Ben Petrus (Ego Sum Petrus / I Am Petrus) bir yazarın yaratıcılık sorununu başarılı bir kolaj tekniği ile gözler önüne seriyordu. Yapışkan Kader (Chroniques de la Poiss  / Sticky Ends) başının üzerindeki uğursuz kabarcıklarla her gittiği yere bu uğursuzluğu taşıyan bir yarı insan yarı balık bir varlığı, anlatırken Satranç (Sakk / Chess) da yüz yıl önceki bir satranç maçı fotoğrafının arka planında nelerin saklı olabileceğini gösteriyordu. Diğer filmlerin önemli bir kısmı da izlemeye değerdi.

Bellamy (Inspector Bellamy):

Festivalin Anısına bölümünün son konuğu Claude Chabrol’un son filmi Bellamy idi. Chabrol bu son filminde ilk kez Gérard Depardieu ile çalışmış. İkisi de Fransız sinemasının en önemli isimlerinden olan Chabrol ve Depardieu’nun bundan önce hiç beraber çalışmamış olmaları ilginç.

Filmde Gérard Depardieu, filme adını veren dedektif Bellamy’yi canlandırıyor. Eşi ile beraber tatilde olan Bellamy, suç dünyasından bir süre uzak kalmak istemektedir. Ama sürekli olarak onunla konuşmak isteyen gizemli bir adam vardır ortada. Bir yandan da Bellamy’nin erkek kardeşi de onları ziyarete gelir. Bellamy girişi ile roman uyarlaması bir polisiye izlenimi yaratıyor. Ancak kısa zamanda anlıyorsunuz ki Chabrol’un niyeti bir polisiye çekmekten çok insan ilişkilerine odaklanmak. Yoksa gizemli adamın ortaya çıkardığı polisiye hikaye o kadar da önemli değil. Asıl odak noktası Bellamy’nin karısı ve erkek kardeşi ile olan ilişkileri. Böyle olunca klasik bir polisiye sinema bekleyenlerin sıkılacağı bir film olabilir ama filme kaptırınca gayet güzel bir şekilde ilerliyor.

Böyle bir filmde oyuncuların katkısı da yadsınamaz. Özellikle Gérard Depardieu rolünü içine sindirmiş adeta. Bir süredir onu çok iyi rollerde görmüyorduk. Bu filmle bir kez daha neden Fransız sinemasının en büyük aktörlerinden biri olduğunu gösteriyor. Son derece doğal, abartıdan uzak bir oyunculuk sergilemiş. Kimilerine bu gösterişsiz hali sönük gelebilir ama asıl zor olan da o sadeliği yakalamak aslında.

Bellamy iyi bir film ama yine de Chabrol ustanın çok daha iyi filmleri olduğunu kabul etmek zorundayız. Ama ona bir veda olarak izlenmesi gereken ve pişman da etmeyecek bir film.

Teslimiyet (Underkastelsen / Submission):

Teslimiyet, dünyamızdaki kimyasal maddelerin hayatımızda ne denli yer aldığına dair tedirgin edici bir belgesel. İsveç’in önemli belgesel yönetmenlerinden Stefan Jarl, pek çok farklı amaçla kullanılmakta olan kimyasalların insanlara ne tip etkileri olabileceğini araştırıyor bu filminde. Bunun için öncelikle kendi vücudundan yola çıkıyor. Yapılan detaylı tahliller sonucunda Jarl’ın vücudunda seneler boyu birikmiş onlarca, hatta yüzlerce doğal olmayan kimyasal bulunuyor. Hatta İsveç’te 1970’lerde yasaklanmış DDT tarzı kimyasallar bile halen vücudunda. Yaşından dolayı (70 yaşında kendisi) vücudunda genç bir insandan daha fazla kimyasal bulunduğunu düşünen Jarl, 30’lu yaşlardaki bir arkadaşından da aynı testleri yaptırmasını istiyor. O sıralarda anne olmaya hazırlanan İsveç’in popüler oyuncularından Eva Röse da bu isteği kabul ediyor ve benzer tahlilleri yaptırıyor. Sonuçta onun vücudunda daha az kimyasal olduğu bir gerçek ama yine de önemli ölçüde bulunmakta.

Belgeselin asıl tedirgin edici tarafı ise yeni doğmuş bir çocukta bile annesi yolu ile aldığı pek çok doğal olmayan kimyasalın bulunuyor olması. Hatta anne sütü gibi bebeğin mutlaka ihtiyacı olan bir besinle bile çeşitli kimyasallar alınıyor. Filmde görüşüne başvurulan bilim adamlarının çarpıcı tespitlerinden biri, daha çok çocuk doğurmuş annelerin vücutlarında biriken kimyasalların giderek azalıyor olması. Çünkü anne her çocuğuna vücudundaki kimyasallardan bir kısmını bırakıyor. Bir anne için daha doğururken çocuğuna bir takım zararlı maddeleri geçirdiğini bilmek hoş olmasa gerek. Zaten bunları yavaş yavaş öğrenmeye başlayan Eva Röse da bir süre sonra belgesele dahil olmak istemediğine, önlemesi mümkün olmayan bazı şeyleri bilmese daha rahat edeceğine karar veriyor.

Bilim adamlarının çarpıcı bir diğer tesbiti de kimyasalların “kokteyl etkisi” üzerine çok az çalışma yapılmış olması. Çeşitli maddelerin insan sağlığı üzerinde teker teker yaptığı etkiler iyi-kötü araştırılmış durumda. Ancak kimyasalların bir araya gelince oluşturduğu “koktely etkisi” adı verilen etkiler üzerine yapılan çalışma sayısı çok az. İnsan vücudunda hiç bir kimyasal tek başına durmadığı için asıl önemli olan etki de bu aslında. Pek çok bilim adamı belki de 30-40 yıl sonra yasaklanacak kimi kimyasalları halen rahatça kullandığımız yönünde fikir belirtiyorlar.

Tüm bunları izleyince insanın cam bir fanusa kapanıp orada yaşayası geliyor. Üstelik İsveç gibi bu konulara çok önem veren bir ülkede durumlar bu şekildeyse insan hayatının çok ucuz olduğu Türkiye’de nasıl bir ortamda yaşadığımızı düşünmek bile istemiyorum.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 6.Gün: Tehlikeli Yol, Aşk Suçu, Paprika, Akbaba, 22 Mayıs

Tehlikeli Yol (Route Irish):

74 yaşına gelen Ken Loach hemen her yıl yeni bir film üretmeye devam ediyor. Her filminde de öyle ya da böyle siyasal bir boyut oluyor. Tehlikeli Yol filminde de Irak’taki duruma bir bakış atarak ortaya bir intikam hikayesi çıkarmış. Hikaye bir cenaze töreninde başlıyor. Fergus en yakın arkadaşı Frankie’nin cenaze törenine katılıyor ve orada huzursuzluk yaratıyor. Zaten öğreniyoruz ki her ikisi de çocukluklarından beri içtikleri su ayrı gitmeyen iki arkadaş. Frankie’nin eşi Rachel dışında her şeyi paylaşmışlar. Askerliklerinden sonra kendilerine teklif edilen maaşı reddedemeyip Irak’ta bir özel güvenlik şirketinde çalışmaya başlamışlar. Ancak bir süre sonra Fergus İngiltere’ye geri dönerken Frankie orada kalmaya devam etmiş ve günün birinde dünyanın en tehlikeli yolu kabul edilen “Route Irish”de öldürülmüş. Ancak Fergus onun ölümünde bir bityeniği olduğunu düşünüp araştırmaya başlıyor ve ortaya savaşın kirli yüzü bir kez daha dökülüyor.

Filmin kahramanları hemen her Loach filminde olduğu gibi İngiliz işi sınıfından geliyor. Filmin teknik ekibi de son dönemlerde Loach’la birlikte çalışan isimler. Elbette senaryo yazarı Paul Laverty de öyle. Zaten 1990’ların ortalarından itibaren Loach ve Laverty için ayrılmaz ikili demek mümkün. Ancak ilginçtir ikili bu kez her zamanki tarzlarından biraz daha farklı bir film ortaya çıkarmışlar. Ortada neredeyse bir dedektiflik hikayesi var. Olaylar ortaya çıktıkça hikayenin de yönü bir intikam öyküsüne dönüyor ve şiddet dozu artıyor. Bu anlamda filme getirilmiş “sol kanattan gelen bir Death Wish” yakıştırması gerçekten yerinde gibi gözüküyor. Ayrıca kahramanımızın en yakın arkadaşının ölümünden sonra karısı ile yakınlaşması da son derece klişe bir durum, nihayetinde aralarında geçen seks sahnesi de öyle. Sonuçta Loach’ın en Hollywood’a yakın duran filmi denebilir. Kötü bir film mi? Değil ama Loach’ın bildiğimiz filmlerinin düzeyini yakalayamıyor.

Aşk Suçu (Crime D’amour / Love Crime):

Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz Alain Corneau’nun son filmi Aşk Suçu, festivalin Anısına bölümünde yer alan filmlerden biriydi. Filmografisinde farklı türlerde filmlere rastlayabileceğimiz Corneau son filminde bir polisiye hikayeye götürüyor bizi ama ele aldığı karakterler ile bir orta/üst sınıf eleştirisi yaptığı da söylenebilir. Hikaye aynı şirkette çalışan iki kadının mücadelesini anlatıyor temel olarak.

Kristin Scott Thomas’ın canlandırdığı Christine, uluslararası bir şirketin Fransa bürosunun başındadır. Büroyu tatlı-sert bir yönetim anlayışı ile yönetmektedir. Şirketin sahipleri tarafından da gayet olumlu bir imajı olan Christine, Amerika’da bir göreve atanmayı da umut etmektedir. Ludivine Sagnier tarafından canlandırılan Isabelle ise Christine’in en güvendiği elemanlarından biridir. Christine kimi anlaşmaları tamamen ona teslim edebilmektedir. Ancak bir süre sonra Isabelle, kendi başarılarını Christine’in üstlendiğini hatta bunlardan faydalanarak kendsine Amerika yolunu açtığını farkeder. Bu arada her iki kadın da aynı adamla yatmaya başlarlar. Isabelle, Christine’den gizli bir iş yürütmeye çalışır ve onun Amerika’ya gidişinin önüne taş koyar ama Christine de bunun altında kalmayacak toplu bir ortamda onu fazlasıyla aşağılayacaktır. Bundan sonrası cinayetin de işin içine girdiği bir olaylar zinciri zaten.

Corneau’nun son filmi ustanın eski filmleri kadar başarılı değil belki ama yine de sonuna kadar merakla izleniyor. Özellikle belli bir noktada Isabelle’in planının nereye doğru evrileceğini ciddi ciddi merak ediyorsunuz. Finalde yapılan hamle de gayet başarılı. Ancak filmdeki polisin ve adalet sisteminin son derece beceriksiz olduğunu da düşünmeden edemiyorsunuz. Çok basit deliller ile ikna olabiliyorlar çünkü. Bu yüzden hikaye zaman zaman inandırıcılığını yitiriyor ama Kristin Scott Thomas ve Ludivine Sagnier’in performansları filmi sürüklemeyi başarıyor. Başka iki oyuncu, iki kadın arasındaki ilişkiyi yeterince güçlü veremeyip filmi farklı noktalara sürükleyebilirdi. Çok önemli olmasa da izlenmesi gereken bir film.

Paprika (Papurika):

Festivalin Anısına bölümünün bir başka konuğu da yine geçtiğimiz yıl henüz 46 yaşında hayata veda eden Japon animasyon ustası Satoshi Kon idi. Geride dört uzun metrajlı anime, bir de televizyon anime dizisi bırakan Kon bu kadar yapıtla bile türün önemli yönetmenleri arasında anılmayı haketmişti (beşinci bir filmin üzerinde çalışmaya devam ederken hayatını kaybeden Kon’un bu filminin başka bir yönetmen tarafından tamamlanacağını da ekleyelim). 2006 tarihli Paprika belki de yönetmenin adını en çok duyurduğu film olmuştu. Ne yazık ki bu filmi sinema perdesinde izlememize vesile olan şey Kon’un vefatı oldu.

Aslında anime meraklıları bu filmi bir şekilde izlemişlerdi ama benim kendi adıma şimdiye kadar izleme fırsatım olmamıştı. Beş yıl gecikmeli izlemenin bir faydası oldu doğrusu. Paprika filminin geçen yılın en popüler ve önemli filmlerinden birine esin kaynağı olduğunu görmüş olduk. Daha filmin başlarında salonun değişik yerlerinden Inception fısıltıları duyulmaya başladı. Gerçekten de başkalarını rüyalarına giren insanlar ya da rüyaların gerçek hayata etkisi gibi temalar dışında kimi sahnelerin de benzerliği gözden kaçmıyordu. Ama Christopher Nolan da bu benzerliği saklamaya çalışmamıış zaten ve Paprika‘yı Inception‘un esin kaynakları arasında göstermiş.

Peki Paprika ne anlatıyor? Psikiyatrik Araştırma Kurumu’nda çalışmakta olan üç bilim adamı D.C. Mini adlı bir cihaz icat etmişlerdir. Bu cihazı bir terapi aracı olarak kullanıp insanların rüyalarına girmekte ve onları etkileyen olayları ortaya çıkarabilmektedirler. Paprika da bu ekipten bir doktorun insanların rüyalarına girdiğinde kullandığı alter-ego’sudur. Ancak bir gün cihaz çalınır ve gizemli hırsız insanlar uyanıkken de onların bilinçaltlarına girmeyi başarır ve bunun sonucunda gerçek ve rüya dünyası birleşir ve olaylar bir koasa doğru ilerler.

Karşımızda animasyon gibi sınırsız bir dünya ve rüyalar sözkonusu olunca yönetmen ve senaryo yazarının yaratıcıkları önünde bir sınır kalmıyor. Paprika‘da da bu avantajdan çok iyi bir şekilde yararlanılmış. Gerçekten de çok zengin bir görsel yapısı var filmin. Üstelik arkasındaki hikaye de boş değil. Böyle olunca bu filmin son yılalrın en iyi animelerinden biri sayılması boşuna değil. Türün meraklıları mutlaka sevecektir ama festival müdavimleri arasından türle arası iyi olmayan bazı izleyicilerin sevmiş olması da olumlu bir nokta.

Son olarak filmin Wolfgang Petersen tarafından gerçek oyuncularla çekilmiş bir yeniden yapımının çalışmalarının sürdüğünü ekleyelim. Mümkünse bir sorun çıksın da hiç hayata geçmesin bu proje demek geliyor insanın içinden.

Akbaba (Carancho):

Bir Arjantin filmi olan Akbaba, her ne kadar gerçek bir hikaye anlatmasa da ülkedeki bir gerçeklikten yola çıkarak oluşturmuş hikayesini. Arjantin’de trafik kazalarında her yıl sekiz binden fazla insan hayatını kaybediyor, çok daha fazlası da sakat kalıyor. Bu kazalardan çıkar sağlayan bir avukat grubu var. Trafik kazalarında zarar görmüş yoksul aileler ile tanışıp sıcağı sıcağına onları temsil etmek için en uygun kişi olduklarına ikna ediyorlar ve ödenen tazminatın aslan payını onlar alıyorlar. Çalışma yerleri kaza mahalleri ve cenazeler olan bu tip avukatlara “akbaba” deniyor. Filmimizin ana karakteri Sosa da böyle bir adam. Daha filmin başlarında kazalara acil müdahale eden genç doktor Luján ile tanışıyor ve aralarında bir yakınlaşma oluyor. Ama hipokrat yemini etmiş olan bir doktorun bir “akbaba” ile birlikte olması mümkün olur mu acaba? Film bu aşk hikayesine odaklanırken bir yandan Sosa’nın tek başına çalışmadığını, o yaptığı işi bırakmak istese de arkasındaki örgütün buna asla izin vermediğini de görüyoruz.

Filmimiz gayet tempolu bir gişe filmi konumunda. Sosyal bir soruna eğinirken zaman zaman merakla izlenen bir polisiye oluyor adeta. Ana karakterleri arasında belirgin bir yaş farkı olsa da iki oyuncu arasında iyi bir kimya tuturulmuş ve hayatlarını değiştirecek bir aşk yaşadıklarına inanmak zor olmuyor. Bir ihtimal ülkemizde vizyona da çıkacak olan bir film Akbaba. Hollywood’un yeniden yapım haklarını aldığı söylenen bu filmi orijinal versiyonunu önceden izlemek gerek.

22 Mayıs (22 Mei / 22nd of May):

Koen Mortier ilk filmi Ex-Drummer ile kendine önemli bir hayran kitlesi oluşturmuştu. Yeni filmi 22 Mayıs merakla bekleniyordu. Bu filminde Mortimer bizi büyük bir alışveriş merkezinin güvenlik görevlisinin bir gününe görütürüyor. Sam adlı bu güvenlik görevlisi her zamanki gibi monoton bir şekilde evden çıkmak üzere hazırlıklarınını yapıyor, alışveriş merkezine gidiyor ve görevine başlıyor. Birdenbire bir bomba patlıyor ve Sam geride kalanları kurtarmaya çalışıyor. Sonrasında ise ölenlerin kendisini ziyaret ettiği araf diyebileceğimiz bir yerde buluyor kendini. O gün alışveriş merkezine gelen kişilerin hikayelerine tanıklık ederken bir yandan da Sam’in kendi suçluluk duygusu ile hesaplaşmasını da izliyoruz.

Karşımızda farklı yapısı olan bir film olduğu açık. Ancak çok fazla içine giremediğim bir film olduğunu da itiraf etmeliyim. Bunda filmin çok karanlık olmasının, kimi zaman perdede ne olduğunun tam olarak seçilememesinin de etkisi olabilir (aslında bu durum projeksiyondaki bir sorundan da meydana gelmiş olabilir). Sürekli olarak aynı ana geri dönmesi de bir yerden sonra sıkıcı bir hale gelebiliyor. Yine de filmi epeyce sevenler olduğunu da belirtmeden geçmemeliyim. Her zevke göre bir film değil denebilir o halde.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 5.Gün: Yüz Tarifi, Ferdydurke, Kısa Sınır Tanımaz 1, Son Sirk, Öfke

Yüz Tarifi (Rysopis):

Festivalde Jerzy Skolimowski’nin 7 filminin gösterildiğini daha önce de belirtmiş ve özellikle ilk dönem filmleri ile ilgili görüşlerimi yazmıştım. Yüz Tarifi, Polonyalı ustanın ilk uzun metrajlı filmi. Daha bu ilk filminde alter-egosu sayabileceğimiz ve kendisinin oynadığı Andrzej Leszczyc karakterini oluşturmuş yönetmen. Zaten Skolimowski’nin ilk dönem filmleri ile ilgili söylediğim her şey bu film için de geçerli. Birbiri ile direkt ilgisi olmayan bir dizi olay, kamera ana karakteri takip ederken arka planda gerçekleşen bir takım ilginç detaylar, zaman zaman kendisini hissettiren simgesel bir yapı.

Her ne kadar usatanın ilk dönem filmleri arasında pek çok ortak nokta olsa da Yüz Tarifi bu filmler arasında en sevdiğim oldu. Belki de Andrzej karakterinin bu filmde yaşadığı sorunlar bizim de rahatça özdeşleşebileceğimiz konular olduğu için. Bu filmde üniversitede okurken askere gitmesi gereken zamanı erteletebilen Andrzej, artık askere gidip dönmenin vaktinin geldiğine karar verir ve bunun için kendisini hazırlamaya başlar. Film de zaten onun askere gitmeden önceki bir kaç saatini anlatıyor. Bu bir kaç saatte hayatındaki önemli konuları toparlamaya çalışır. Belki bu konular birbiri ile alakasızdır ama gerçek yaşamda da öyle değil midir zaten?

Skolimowski’nin ilk dönem filmlerinden biri seyredilecekse seçim bu film olmalı. Hem kronolojik olarak da doğru bir yerden başlanmış olur.

Ferdydurke (30 Door Key):

Bir Jerzy Skolimowski filmi daha. 1991 ylından gelen bu film için onun geçiş dönemi filmlerinden biri diyebiliriz. Festivalde bu döneminden gördüğümüz tek filmi de bu zaten. Genellikle kendi senaryolarını yazan Skolimowski bu kez bir roman uyarlaması yapmış. Witold Gombrowicz’in aynı adlı romanı günümüzde bir kült roman olarak kabul ediliyor. Kendi adıma okumadığım bir roman olduğu için filmin ne kadar iyi bir uyarlama olduğu konusunda bir yorum yapamayacağım ama kendi başına gerçekten ilgi çekici bir film.

Filmimizin ana karakteri Josef (ya da Joey) isimli bir yazar. Yeni kitabını yazmak için çabalarken akıl hocasının tavsiyesi ile  liseye dönen Josef’e her nedense tüm çevresi yeni yetme bir genç gibi davranmaya başlar. Halbuki o 30 yaşlarında, yetişkin bir adamdır. Ancak o da bu duruma uyum sağlar ve gençliğini bir kez daha yaşamaya başlar adeta. Bu arada 2. Dünya Savaşı’nın da yaklaşması ile olaylar farklı bir boyut kazanır.

Ferdydurke gerçekten dolu dolu bir film. Başlarda eğitim sistemi üzerine bir eleştiri yaparken sınıf çatışmasına da değiniyor ve kadın erkek ilişkileri üzerine de sağlam tespitlerde bulunuyor. Film ilerledikçe tarihsel olaylara göndermeler yaparak bambaşka yerlere gidiyor. Doğrusu kendi adıma bu noktadan sonra filme ilgimin bir miktar azaldığını söyleyebilirim. Yine de izlenmesi gereken bir film ama film sonrası kitabı okumuş seyircilerin genel kanısı kitabın daha başarılı olduğu yönünde idi.

Kısa Sınır Tanımaz 1:

Ankara Film Festivali ile ilgili hep belirttiğim noktalardan biri eğer programı ona göre yaparsanız bir kısa film festivali kadar kısa film izleyebileceğiniz oluyor. Bu yıl kendi adıma uzun metrajlı filmlere ağırlık verdim ama aralarda fırsat buldukça kısa filmleri de programıma aldım.

8 filmlik bir seçkiden oluşan Kısa Sınır Tanımaz 1 bölümü (diğer salondaki filme yetişebilmek için sadece 7’sini izleyebildiğimi belirtmeliyim) yine başarılı kısa filmlerden oluşuyordu. Öne çıkan bir kaç tanesine bakalım.

Modern bir Fareli Köyün Kavalcısı uyarlaması sayabileceğimiz Sürü (Artalde) bir kentte peşine insanları takan iki ayrı adamı anlatıyordu. Bir kumsalda 720 derece dönen bir kameranın önüne çıkan görüntülerden oluşan bir kısa film olan 720 Derece (720 Degrees) sadece 5 dakikada insanlık durumlarına ait bir şeyler söylemeyi başarıyordu.

Bu iki film klasik bir kısa film mantığında iken Aziz Christophorus: Yoldaki Leş (St. Christophorus: Roadkill) ve Kuzey Atlantik  (North Atlantic) bazı konuları anlatmak için illa uzun metrajlı bir film çekmeye gerek olmadığını gösteriyordu. İlki benim diyen korku filmine taş çıkartacak kalitede bir filmken kısalığı çaprıcılığını da getiyordu. İkincisi ise okyanus üzerinde kaybolan bir uçağın hikayesini anlatırken son derece kıvamında bir duygusallık yaratıyordu. Halbuki aynı hikaye bir uzun metraj filmde (hele bir de Amerikan filmi olursa) sündürülerek uzatılır ve seyirciyi her an ağlamanın eşiğine getirmek hedeflenirdi.

Son Sirk (Balada Triste de Trompeta / A Sad Trumpet Ballad / The Last Circus):

Álex de la Iglesia’yı çoğunlukla kara komedi tarzındaki filmleri ile tanıyoruz. Son Sirk filminde de İspanya’nın yakın geçmişine aynı tarzda bir bakış atıyor. 1937 yılında ülkedeki iç savaş döneminde başlayan film, bir sirk ekibinin kostümlerini bile çıkartmaya fırsat bulamadan çatışmaya girmek zorunda kalması ile açılıyor. Her ne kadar şiddet dolu bir sahne olsa da karşımızdaki görüntü gerçekten absürd bir görüntü. Bu bölümde adeta yenilmez bir kahraman gibi çizilen bir de palyaço var ki o sadece bir palayla onlarca kişinin hakkından geliyor. Ama onun sonu da bir şekilde ölüm oluyor.

Yıllar geçiyor ve 1973’e geliyoruz. Karşımızda bu kez o kahraman palyaçonun oğlu Javier var. O da palyaço olmak istiyor ama babası kadar dışa dönük bir kişilik değil. Hatta fazlasıyla içe kapanık olduğu söylenebilir. Bu yüzden babası gibi bir gülen palyaço olamıyor. Onun kaderi gülen palyaçonun sürekli dalga geçtiği üzgün palyaço olmak. İşin kötüsü sirkin gülen palyaçosu Sergio gerçek hayatında alkolik ve şiddet yanlısı bir kişilik. Böyle olunca bu dalga geçme ve aşağılama olayını sahne üzerinden gerçek hayata da taşıyor. Aslında iş bu kadarla kalsa Javier’in çok da umrunda olmayacak belki ama işin içine bir de aşk hikayesi giriyor. Sergio’nun kız arkadaşı Natalia’dan Javier de hoşlanmaya başlıyor. Yine de Sergio’dan fazlasıyla korkmakta olan Javier pek de bir şey yapamıyor. Ne zamanki Natalie’yi öldüresiye dövdüğünü görüyor işte o zaman kafasında bir şeyler atıyor ve olaya ondan beklenmeyecek bir sertlikte müdahalde ediyor. Bundan sonrası ağlayan palyaço ile gülen palyaçanun tüm şehri etkileyen savaşı haline geliyor.

Son Sirk bir yere kadar gayet başarılı gidiyor ancak bir noktada şiddeti ve deliliği o kadar abartıyor ki gerçeklik ile bağlarını iyice koparıyor. Aslında giriş sahnesinden itibaren karşımızda gerçekçi bir film olmadığı açık ama ana karakterler belirgin bir şekilde İspanya’daki sağ ve sol kanadı temsil ederken gerçeklikten iyice uzaklaşmak bu arka planı anlamsız bir hale getiriyor (acaba Natalie’ de bu iki kanat arasında sıkışmış kalmış İspanya mı?). Yine de izlenesi filmlerden biri.

Öfke (Autoreiji / Outrage):

Takeshi Kitano ilginç bir yönetmen. Kimi zaman şiddet dolu filmler çekerken kimi zaman da son derece naif filmler çekiyor. Filmografisinde bir yanda Yakuza filmleri yer allırken diğer yanda sörfçü gençlerle ilgili bir film bulabiliyoruz. Bazen de tümüyle sanatla ilgili filmler çekiyor. Ancak uzunca bir süredir şiddet içerikli bir film çekmediği halde Kitano ismini festival izleyicilerinin bir kısmı bile bu tip filmlerle özdeşleştirmiş durumda. Kitano da belli ki bunu görmüş ve 10 yıllık bir aradan sonra Yakuza filmlerine Öfke filmi ile geri dönmüş, hem de şiddet dozu eğey yüksek bir geri dönüş bu.

Doğrusu filmin hikayesi için hem çok basit hem de çok karışık demek mümkün. Neden böyle? Aslında hikayenin temelinde çeşitli Yakuza gruplarının birbiri ile hesaplaşması ve iktidar çekişmeleri dışında bir şey yok. Ancak bir yandan da arkada dönen entrika hangi hareketin kimin çıkarına olduğunu anlamayı zorlaştırıyor. Sürekli birileri ölüyor ve bu ölenin hangi amaçla öldürüldüğü bir yerden sonra takip edememeye başlıyorsunuz. Filmi 2 kez izleyen bir arkadaşım bunun olayları anlamak için daha faydalı olduğunu da söylemişti. Asında bu kafa karışıklığında Japon isimlerini akılda tutmanın batılı isimlerine göre bize daha zor gelmesi de bir etken olabilir. Doğrusu kimi konuşmalarda kimden bahsedildiğini anlayamadığımı itiraf etmeliyim.

Ancak işin şöyle bir tarafı da var. Kitano öncelikle filmdeki ölüm sahnelerini tasarladığını, sonra bu sahneleri otutabileceği bir hikaye tasarladığını söylüyor. Bu durum da hikayenin beklendiği kadar sağlam olmaması sonucunu doğurmuş. Ayrıca Kitano’nun en şiddet dolu filminde bile bir şiirsellik bulmak mümkündü. Bu filmde ne yazık ki o da kaybolmuş. Ancak yine de iyi bir gişe filmi olduğu söylenebilir. Son filmleri daha çok “sanat sineması” alanında olduğu için fazla iş yapmayan Kitano’nun da asıl istediği buymuş belli ki. Hatta film Japonya’da o kadar iyi hasılat yapmış ki Kitano, bu yıl içinde gösterime girecek bir devam filmi de çekmekte. Bu filmde sağ kalan kişi sayısı pek az olduğu için devamı nasıl gelecek o da ayrı bir merak konusu. O filmi de izleriz elbette ama Kitano’nun diğer türlerdeki filmleri de ihmal etmemesi umuduyla.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 4.Gün: Kayıp Özgürlük, Kolay Başarı, Hayatta Kalmak, Carlos

Kayıp Özgürlük:

Güpegündüz yolun ortasında kaçırılan ve bir daha kendisinden haber alınamayan bir genç. Nerede olduğu bilinmiyor, kendisinden haber alınamıyor. Özellikle 1990’ların başında sıkça bu tip haberler duyuyorduk. Sinemamız belli ki bu dönemle yeni yeni hesaplaşıyor. Festivalin yarışma bölümünde aynı dönemi anlatan iki film vardı. Biri Press, diğeri de Kayıp Özgürlük.

Kayıp Özgürlük, bir yandan kaçırılan genci takip eder ve onun Jitem tarafından işkenceye uğramasını gösterirken bir yandan da geride kalan babası ve kızkardeşinin öykülerini ele alıyor. Ayrıca ana hikayeye çok da bağlanmayan bir başka abi-kardeş hikayesi daha var. Yönetmen ve senaryo yazarı Umur Hozatlı belli ki bu dönemde yaşananları sert bir şekilde anlatmak istemiş. Bu nedenle işkence sahneleri oldukça uzun ve detaylı. Bu bir seçim elbette ama asıl sıkıntı Jitem üyelerinin yansıtılmasında. Filmdeki Jitem timinin şefi hariç tüm üyeleri tek boyutlu olarak çizilmiş. İşkence yapmakan keyif alan, adam öldürmeyi doğal sayan tipler hepsi. Seyirciyi tiksindirmek için hemen her şeyi yapıyorlar. Doğrudur, böyle kişiler olabilir elbette ama filmde bunun üzerine fazlaca gidilmesi durumu gerçeklikten uzaklaştırıyor bana göre. Ancak timin içinde Kürt kökenli kişilerin de bulunmasının yarattığı tezat başarılı bir şekilde verilmiş.

Çok boyutlu olarak çizilmeye çalışılan tek Jitem üyesi timin başı Kemal. Bir tesadüf eseri kaçırdığı gencin kızkardeşine, kim olduğunu bilmeden, aşık olan Kemal kapalı kapılar ardında işkence yapan bir tipken dışarda gayet insancıl olabiliyor (yine de sırf kadınlara kötü davrandığını göstermek için çekilmişe benzeyen bir sahne de var). Aslında bu karşıtlığı göstermek iyi bir fikir ancak bu kez de sözkonusu aşk hikayesi yeterince inandırıcı olamıyor. Ayrıca kaçırdıkları diğer gencin ağzından laf alabilmek için kızkardeşini kullanırken bu örnekte kızkardeşin tanınmıyor olması da ilginç.

Toplamda Kayıp Özgürlük‘ü çok sağlam bir film olarak bulmadım. Anlattıkları önemli olsa da konuya çok olgun yaklaşılmamış gibi gözüküyor. Ancak bu filmin konu ettiği dönemi anlatan filmler yeni yeni ortaya çıkmakta olduğu için zamanla daha iyi filmler ile karşılaşacağımızı düşünmek yanlış olmaz. Yukarda da bahsettiğimiz Press çok daha başarılı ve sinema duygusunu sindirmiş bir filmdi örneğin. Daha da iyileri çıkacaktır.

Kolay Başarı (Walkower):

Jerzy Skolimowski’nin ilk dönem filmlerinden biri daha. Polonya’lı üstadın ilk dönem filmlerini fazlasıyla simgesel bulduğumu ve içine giremediğimi daha önceki günlerde izlediğim filmlerinde de belirtmiştim. Yine de bu film Eller Yukarı filminden daha çok sevdiğim bir film oldu. Başrolünü de kendisi üstlenen Skolimowski (ki ilk dönem filmlerindeki ortak noktalardan biri de bu), Kolay Başarı filminde tıpkı kendisi gibi boksörlük yapan bir karakteri anlatıyor. Her ne kadar bir arkadaşının yardımıyla iş bulsa da aklında boksörlük yapamak olan Andrej, fabrikanın boks takımında ringe çıkma fırsatı bulur. Ama final maçında karşısına rakibi çıkmayınca hükmen galip gelir.

Tümüyle hüzünlü ve depresif bir havası olan film bu sefer daha takip edilebilir bir hikaye getiriyor karşımıza ama yine de simgesellik mevcut. En önemli özelliklerinden biri ise arka planlara dikkat edildiğinde bir kısmına şahit olduğumuz bambaşka hikayelerin olması. Skolimowski belki de hayatın tek bir karakterin çevresinde dönmesinin çok da anlamlı olmadığını anlatıyor bu şekilde. Hatta daha filmin başında, filmin hikayesini oldukça etkileyeceği izlenimine kapıldığımız bir intihar sahnesi görüyoruz ki aslında filme ve ana karakterimizle hiç ilgisi olmuyor. Belki orada çok ilginç bir hikaye var ama bizimle bir ilgisi yok.

Sonuç olarak yine herkese göre bir film değil ama sinema tarihinden bir parça olarak izlenebilir.

Hayatta Kalmak (Prezít Svuj Zivot (Teorie a Praxe) / Surviving Life (Theory and Practice)):

Çek sinemasının animasyon üstadı Jan Svankmajer’ı hem kısa hem de uzun filmleri ile tanıyıp seviyoruz. Neyse ki festivaller var da böyle sinemacıları tanıma fırsatımız oluyor. Svankmajer çok sık film çeken bir yönetmen değil. 1994 yılından beri çektiği filmlerin hemen hepsinin arasında 5’er sene var. Günümüzde animasyon dünyasında hemen her şey bilgisayar ile yapılmaya başlamışken 1960’ların ortalarından beri oturtuğu stilinden taviz vermeden ilerleyen yönetmenin bu animasyon tekniğine verdiği emek düşünüldüğünde kabul edilebilir bir süre bu aslında.

Hayatta Kalmak, yine Svankmajer’in bildiğimiz, alıştığımız ve sevdiğimiz tarzdaki animasyon tekniğini karşımıza getiriyor. Gerçek insanlarla fotoğrafların, cansız bir takım objelerin birlikte harmanlandığı bir kolaj tekniği bu. Her zamanki gibi gerçekle hayal arasında sürreal bir yerde duruyor. Üstelik bu kez bu gerçekle hayal arasında kalmışlık film için çok daha önemli. Çünkü orta yaşlı bir adamın gerçekle rüyaları arasında gidip gelişini konu ediyor film. Rüyasında sürekli olarak farklı adlarla aynı genç ve güzel kadını görmekte olan adam giderek rüyasındaki bu kadına aşık olmaktadır. Bu arada gerçek yaşamda eşi ile de çeşitli sorunlar da yaşar. Rüyalarının gizemini çözmesi için bir psikanaliste giden adam giderek kendi çocukluğuna yol almaya başlar.

Hayata Kalmak, Jan Svankmajer’in bizzat perdede gözüktüğü ilk sahnesinden de anlaşılabileceği gibi son derece zeki ve muzip bir film. Aslında anlatıığı hikaye çok hafif bir hikaye değil, hatta trajik yanları da var ama o mizah duygusu hiç elden bırakılmıyor. Arada psikoloji dünyası ile de ince ince dalgasını geçiyor. Freud ve Jung’un yumruk yumruğa kavga ettiğini başka hangi filmde görebiliriz ki?

Gayet iyi bir film ama yine de üstadın daha iyi filmlerini seyrettiğimizi de son söz olarak belirtmeliyim.

Carlos:

Çakal Carlos’un hayat hikayesi en azından bir dönem en çok merak edilen konulardan biriydi. Yıllar yılı çok büyük terör olaylarına karışan ama bir türlü yakalanamayan bu adamın hayat hikayesi etrafında bir gizem perdesi oluşmuştu. Bugün belki o kadar merak edilen bir isim değil ama bir zamanların en gizemli figürlerinden biri olduğu su götürmez. Yönetmen Olivier Assayas, Carlos’u ele aldığında çok büyük bir projenin altına girmiş. Carlos’un uzun yıllara yayılan ve dünyanın pek çok köşesinde geçen hikayesi ortaya bir dev yapım çıkarmış adeta. Aslında 330 dakikalık bir film karşımızdaki (kimi yerlerde film, kimi yerlerde televizyon dizisi olarak oynamış). Ancak Assayas sinemalarda gösterilmek üzere 165 dakikalık bir versiyonunu da yapmış. Festivalde izlediğimiz bu kısa versiyon idi (görece kısa demek lazım tabii). Yorumlar da bu versiyona ait olacak.

Filmimiz Carlos’un bir terör örgütünün sıradan üyelerinden biriyken dikkat çekmesini ve giderek yükselmesini anlatıyor ve yıllar yılı pek çok olaya karıştıktan sonra yakalanması ile nihayete eriyor (yakalandığı zaten bilinen bir şey olduğu için filmin sonunu ifşa ediyor sayılmam herhalde). Ancak filmin en azından bu versiyonunda Carlos’un ilk dönemleri ve özellikle OPEC baskını öne çıkıyor. Aslında OPEC baskını zaten kendi başına bir filme konu olabilecek bir konu (ki bu filmde de herhalde 90 dakika kadar sürüyor hikayenin bu kısmı). Ancak Carlos’un kendi örgütünü kurması sonrası olanlar ve özel hayatı çok kısa geçilmiş. Halbuki filmin orijinal versiyonunda bu konuların daha fazla yer aldığı hissediliyor. Bu nedenle filmin 330 dakikalık versiyonunu bir şekilde izlemek gerek (bu arada filmin Criterion versiyonunun planlandığını da bir not olarak belirtmiş olalım).

Yine de filmin bu versiyonu ile ilgili yorum yapmak da mümkün. Assayas, olayların politik arka planına çok fazla girmeden Carlos’u bir anti-kahraman olarak çizmiş. Hatta OPEC baskını sahnelerinde bir aksiyon kahramanının sınırlarına dahi yaklaşıyor. Film de uzun süresine rağmen hızlı bir tempo ile akıp gidiyor ve seyirciyi sıkmamayı başarıyor. Bunun dışında başta Carlos’u anlandıran Edgar Ramirez olmak üzere tüm oyuncuların gayet başarılı olduğunu da eklemek gerek. Senenin pas geçilmemesi gereken filmlerinden biri.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 3.Gün: Kanlı Altın, Baltık Günlükleri, Paris Komünü

Kanlı Altın (Talaye Sorkh / Crimson Gold):

2010 yılının sonundan beri hapiste olan ve film yapmak ve senaryo yazmak gibi hakları da 20 yıl boyunca kısıtlanmış olan İran’lı yönetmen Jafar Panahi’nin 2003 tarihli bu filmi bir kuyumcu soygunu sahnesi ile açılıyor  ve kesintisiz çekimle verilen bu soygun olayının ne şekilde sonlandığını gördükten sonra geri dönüp ana karakterimizi bu noktaya getiren olayları izlemeye başlıyoruz. İran sinemasından gelen bir soygun filmi pek alışageldiğimiz bir durum değil (ben başka bir örnek anımsamıyorum). Ancak film ilerledikçe görüyoruz ki senaryosu da belki de İran’ın en önemli yönetmeni Abbas Kiorastami’ye ait olan bu filmin esas derdi soygun hikayesinden çok İran’daki sınıfsal yapı ve gelir dağılımındaki adaletsizlik.

Filmimizin ana karakteri Hüseyin, bir pizza dağıtıcısı olması itibariyle farklı sınıflardan ve farklı gelir düzeylerinden insanların evine girip çıkabiliyor. Kendisi bir kuyumcudan içeri bile alınmazken yanıbaşındaki insanların nasıl yaşadığını görmek belli ki onda ciddi bir sıkıntı yaratıyor ve biz de Hüseyin’in farklı kişilerle yaşadığı ufak hikayelerden İran’daki duruma dair bir fikir sahibi oluyoruz, ki aslında bazı ufak tefek kültür farkları dışında ülkemizin de çok farklı durumda olduğu söylenemez.

Kanlı Altın, anlattığı konu düşünüldüğünde önemli bir film, gayet de sağlam bir akışı var. Ancak kendi adıma zaman zaman sıkıldığımı da itiraf etmeliyim. Özellikle Hüseyin’i yollarda motorunu kullanırken gösteren uzun ve sessiz planlar fazlasıyla uzun geldi bana. Ancak Panahi’nin bugün hapiste olmasına neden olan fikirlerini görmek için izlenmesi gereken bir film. Bu arada her ne kadar 2003 yılında İran’da gösterime sokulamamış olsa da o yıl Oscar’da İran’ı temsil edecek film olarak seçildiğini de ilginç bir not olarak ekleyelim. Bugün mümkün olmayacak bir durum olarak gözüküyor.

Baltık Günlükleri (Poll / The Poll Diaries):

Baltık Günlükleri, bizi Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesindeki günlere götürüyor. Tarihsel olayların arka planını bir çocuğun gözünden anlatmak sinemada sıklıkla karşımıza çıkan bir uygulama. Gerçekten yaşamış bir karakter olan Oda von Siering’in (sonradan Oda Schaefer adıyla tanınan bir yazar olacaktır) anılarına dayanarak senaryosu oluşturulmuş olan bu filmde de söz konusu dönemde Baltık Denizi’nin kıyısında büyük bir evde yaşananlar 14 yaşındaki Oda’nın gözünden anlatılıyor. Oda’nın egzantrik bir bilim adamı olan babası ile ilişkileri filmin önemli bir parçasını oluştururken o dönem pek çok milletten kişinin yollarının kesiştiği bu mekan vasıtasıyla dönemi de yansıtma iddiasında. Özellikle filmin ikinci yarısında Estonyalı yaralı bir eylemciye Oda’nın gizlice yardım etmesi ile hikaye farklı noktalara ilerliyor.

Baltık Günlükleri teknik açıdan son derece başarılı bir film. Başta çok etkileyici bir mekan olan evin tasarımı olmak üzere belli ki filmin sanat yönetimi üzerine epeyce düşünülmüş. Bu mekanların ve ayrıntıların filmde verilişi de son derece başarılı. Bu açılardan karşımızda gayet iyi bir film olduğu söylenebilir ama hikayenin kendisinin bende çok fazla heyecan yaratmadığını ve farklı dönemlerde geçen benzer filmleri hatırlattığını söyleyebilirim. Festival dışında izlense, vizyondaki iyi filmlerden biri olabilirdi fakat pek çok başarılı filmin olduğu festival içinde geride kalan filmlerden biri oldu benim için.

Paris Komünü (La Commune (Paris, 1871)):

İşte festivalin en zorlu filmi. Ama konusu ya da anlatım tarzı ile değil süresi ile. Tam 345 dakikalık bir filmden sözediyoruz. Ama baştan söyleyelim film bu uzunluğunu hisettirmiyor ve sonuna kadar rahatlıkla izlenebiliyor (yine de festivalde 3 seans halinde gösterildiğini ve seyircilerin giderek azaldığını da belirtmiş olalım).

Bu uzun film, adından da anlaşılabileceği gibi 1871 yılında kurulan ve yalnızca 72 gün süren Paris Komünü’nü konu ediyor. Belki de işçi sınıfının gerçek anlamda iktidarı ele geçirdiği tek örnek olan bu dönem, içinden pek çok hikaye çıkabilecek olmasına rağmen, nedense sinemada çok ele alınmış bir dönem değil. Yönetmen Peter Watkins, bu dönemi anlatırken farklı bir sinema dili kullanıyor. Aynı dönem anlatılırken büyük bütçeli epik bir film yapma amacı ile yola çıkılabilir ve tanınmış oyuncular da kullanılabilirdi. Ancak bu durum anlatılan dönemin ruhuna ters düşerdi doğrusu.

Peter Watkins ise amatör oyuncular ile bir tiyatro dekoruna benzer dekorlarda çekilen siyah-beyaz bir film ortaya koymuş ama karşımızdaki yapım benim diyen epik filmlerden daha etkileyici doğrusu. Ancak filmin yenilikçi tarafları bu kadarla da kalmıyor. Watkins dönemi bire bir anlatmak gibi bir yol izlemiyor, işin içine o dönem televizyon olsa ne olurdu gibi bir fikir de katıyor. Böylece karşımıza olayları resmi bakış açısıyla anlatan bir devlet televizyonu ve işçilerin kurduğu komün televizyonu çıkıyor. Bu sayede günümüz medyasına da bolca gönderme yapılıyor. Ama filmin günümüz ile ilişkisi bu kadarla da kalmıyor. Sonlara doğru komün içindeki grupların bir masa etrafında farklı konular üzerine tartışmalarını izlediğimizi sanırken yavaşça farkediyoruz aslında tartışanlar filmdeki kimliklerini bir kenara bırakan oyuncular ve tartıştıkları konular da tam da günümüzün meseleleri.

Son olarak bu uzun filmin son derece tempolu olduğunu, her ne kadar günümüze pek çok gönderme içerse de 1871’de yaşananları da kapsamlı olarak anlatmayı başardığını da söylemeli. Süresi göz korkutan bir film olabilir belki ama her sinemasever tarafından yaşanması gereken bir deneyim. Hele bir de döneme özel bir ilginiz varsa ya da bu dönemde yaşananları merak ediyorsanız mutlaka bir şekilde izleyin diyebileceğim bir film.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 2.Gün: Tulpan, Eller Yukarı!, Özgürlük, Görünmeyen Göz, Benim Güzel Oğlum, Ne Yaptın Sen?

Tulpan:

Ankara Film Festivali bu yıl Kazak filmlerine ayrı bir yer ayırdı. Tulpan da bu filmlerden biriydi. Film, askerden gelen genç bir adamın hayatını bir düzene sokmak için evlenme çabalarını anlatıyordu. Filme adını veren Tulpan tarafından kulakları büyük olduğu gerekçesi ile reddedilen bu adam giderek bir hayal olduğunun farkında olsa da Tulpan ile evlenmeyi kendisine amaç edinerek yaşamaya başlar. Tulpan hem hüzünlü hem de düzeyinde tutturulmuş bir mizah anlayışına sahip.  Ayrıca en az hikayesi kadar, doğa ile iç içe yaşayan bölge halkının yaşayışından bir kesit sunması ile de öne çıkıyor. Kazak sinemasının gerçekten iyi bir yerde olduğunu gösteren bir örnek olarak değerlendirmek yanlış olmaz.

Bu arada ilginç bir not olarak filmin odağında olan ve filme adını veren karakter Tulpan olduğu halde onu bir kere bile görmediğimizi, tıpkı ona talip olan genç gibi, onun bizim için de perdelerin arkasından bakan ulaşılmaz bir figür olarak kaldığını belirtelim.

Eller Yukarı! (Rece do Góry / Hands Up!):

Jerzy Skolimowski’nin festivalin ilk günü izlediğim yakın tarihli filmi Anna ile Dört Gece gerçekten başarılı bir filmdi. Polonyalı ustanın 1967 tarihli Eller Yukarı! filmini de merak ediyordum doğrusu. Üstelik filmin çekildiği yıl yasaklanmış ve 1981’de Skolimowski tarafından yeniden kurgulanmış ve yeni çekilmiş görüntüler eklenmiş olması da merak derecesini arttırıyordu. Ancak belli ki yönetmenin tarzı aradan geçen yıllarda epeyce değişmiş. İlk yıllarda çok daha simgesel bir anlatım seçen Skolimovski yıllar geçtikçe daha düz bir anlatım tarzı seçmiş. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk dönem filmlerinden olan bu yapıma girebilmek epey zor oldu benim için. Filmde bilim kurgusal imgelerden tiyatro dekorlarına pek çok imge var. Hatta bir ara Stalin döneminden bahseden bir grup genç bilim adamı da görüyoruız. Farklı denemelerden hoşlananlara tavsiye edilebilir.

Özgürlük (Korkoro / Freedom):

Tony Gatlif festivallerde en çok ilgi çeken yönetmenlerden biri. Özgürlük filmi de dolu dolu bir salonda oynadı. Hatta merdivenlere oturmak zorunda kalan epey seyirci oldu. Gatlif bu filminde de odağına çingeneleri alarak onu tanıyan seyircileri şaşırtmıyor. Ancak bu kez önemli bir fark var. Filmdeki müzik seviyesi oldukça düşürülürken asıl fark filmin anlattığı dönemde. Genelde çingenelerin günümüzdeki durumlarına bakan Gatlif bu kez kamerasını 2. Dünya Savaşı dönemine döndürüyor. 2. Dünya Savaşı ile ilgili bir çok film izledik ancak Gatlif bambaşka bir yerden bakarak bize hikayesini anlatıyor ve taze bir nefes sunuyor.

Savaşla hiç bir ilgisi olmayan ve savaş öncesi Avrupa’da istedikleri gibi dolaşan çingeneler günün birinde geldikleri kasabada göçebeliğin yasaklandığını öğreniyorlar. Kentin belediye başkanı ve öğretmeni onlara yardım ediyorlar, biraz da kanunların boşluklarından faydalanarak onlara bir arazi sağlıyorlar. Çingeneler burada yaşamaya çocuklarını okula göndermeye başlıyorlar. Hatta iyi eğitimi olmayan yetişkin çingenelerden bile okula gidenler oluyor. Ama yerleşik bir hayata alışık olmayan çingeneler bundan hoşlanmadıkları gibi yöre halkı da onların sürekli yanıbaşlarında olmasından memnun değiller. Zaman geçtikçe onlara sığınan çingene olmayan bir çocuğun da etkisi ile olaylar karışık bir hal alıyor ve trajik bir sona doğru sürükleniyor.

Her şeyi yerli yerinde bir Tony Gatlif filmi. Yönetmeni sevenlere tavsiye edilir.

Görünmeyen Göz (La Mirada Invisible / The Invisible Eye):

1982’de Arjantin’de askeri yönetimin yıkıldığı günlerdeyiz. Filmimiz zengin ailelerin çocuklarına katı bir eğitim veren bir okulda geçiyor. Her şey kurallara uygun olmalı, öğretmenlere karşı en ufak bir disiplinsizlikte bulunulmamalı, öğretmenlerin her dedikleri kayıtsız şartsız kabul edilmeli. Ayrıca, derslere ayrılan zamanı etkileyeceği ve dikkat dağıtacağı için karşı cinsle duygusal yakınlaşmalar da yasak, cinselliğin ise adı bile anılamaz. Ülkede askeri rejim sürerken okulun içinde de bunun bir yansıması var yani. Böyle bir eğitimden geçen öğrenciler büyüyüp ülkenin yönetiminde önemli noktalara geldiklerinde ülkeyi düzene uygun şekilde yönetecekler belli ki.

Böyle bir ortamda filmimizin ana karakteri Maria Teresa ile tanışıyoruz. Maria bu okulda öğretmenlik yapmakta olan genç bir kadın. Hem kendisi tüm kurallara uyuyor, hem de öğrencilerinin bu kurallara uyması için elinden gelen tüm çabayı gösteriyor. Son derece otoriter bir kişilik. Ama filmin başından itibaren Maria’nın iç dünyasında dıştan göründüğünden başka şeyler olduğunu da hissediyoruz. Evine döndüğünde annesi ile yalnız bir yaşam sürdüğünü gördüğümüz Maria belli ki hayatını kapalı bir ortamda yaşamış ve herhangi bir erkek arkadaşı da olmamış. Zamanla okuldaki bazı erkek öğrencilerden hoşlanmaya başlayan Maria gizlice onları izlemeye ve farklı hazlar hissetmeye başlıyor.

Genç bir kadının cinselliği ile yüzleşmesini anlatırken, bir yandan da sadece okulun içini göstererek bu mekanı dışarıda olanların bir aynası olarak göstermeyi de başarmış yönetmen Diego Lerman. Bunu yaparken başrol oyuncusu Julieta Zylberberg’den de önemli bir destek almış. Zor bir rolde bir an tökezlese filmin inandırıcılığı bozulabilirmiş ama Zylberberg tüm filmi büyük bir başarı ile götürüyor. Ayrıca kapalı bir mekanı gayet başarılı kullanan kamera çalışması da takdir edilmeli. Festivalin başarılı filmlerindendi Görünmeyen Göz.

Benim Güzel Oğlum, Ne Yaptın Sen? (My Son, My Son, What Have Ye Done):

Her ne kadar çok fazla vizyonda izleme şansı bulamasak da usta yönetmen Werner Herzog, durup dinlenmeden film çekmeye devam ediyor. Neyse ki festivaller var da onun filmlerini izleyebiliyoruz. Yapımcılığını da David Lynch’in yaptığı 2009 tarihli bu filminde Herzog annesini antika bir kılıçla öldüren bir adamın gerçek hikayesinden yola çıkarak oluşturduğu bu filmde (aslında gerçeklerden çok uzaklaştığını kendisi çekinmeden söylüyor) sıradışı bir polisiyeye imza atıyor. Aslında hikaye kalıbı son derece klişe bir polisiye film/diziye benziyor. Karşı evdeki bir kadını öldüren bir adam kendi evine sığınır ve iki de rehine alır. Evin çevresini saran polisler rehinelere zarar gelmemesine çalışarak adamı etkisiz hale getirmeye çalışmaktadırlar. Bu arada olayı soruşturan iki polis dedektifi de adamın yakın çevresi ile görüşerek hem olayın nedenlerini anlamaya çalışmakta, hem de adamı evden çıkartacak bir ayrıntı yakalamaya çalışmaktadırlar. Tabii ki bu sorgulamalar sırasında biz de seyirciler olarak flashback’ler eşliğinde adamı bu noktaya getiren olayları izleriz.

Filmin oluşturduğu amosfer ise klasik polisiyelerin çok dışında. Herzog, tüm olayları başarıyla çözen becerikli polisler ve kurnaz suçlular klişesinden de polisiyenin daha sert ve gerçekçi kanadından da uzak durarak kendine göre bir yapı kuruyor. Karşımızdaki dünyanın kurmaca bir dünya olduğu açık ama bu kadarı da abartı diyeceğiniz bir noktada değil, izlediğimiz flashback’lerin bazıları olay hakkında ipuçları verse de bazıları tamamen alakasız bir noktada. Filme girip çıkan yan karakterler için de aynı şeyi söylemek mümkün. Ayrıca rehine olayı da hiç akla gelmeyecek absürd bir noktaya bağlanıyor.

Film aynı zamanda çok da iyi bir oyunucu kadrosu barındırıyor. Polis dedektiflerinde Willem Dafoe ve Michael Peña, suçluda her ne kadar geniş kitle tarafından çok tanınmasa da her izlediğimiz filminde oyun gücüne hayran kaldığımız Michael Shannon, benzer cümleleri kurabileceğimiz Chloë Sevigny ve hangi filmde ne zaman gözünse tekinsizlik hissi yaratan Udo Kier.

Açıkçası iyi bir film olabilmek için her şeyi tamam Benim Güzel Oğlum, Ne Yaptın Sen?‘in. Ancak ya Herzog’un oluşturmaya çalıştığı yapının içine giremedim ya da filmde adını koyamadığım beni rahatsız eden başka bir şey vardı. Somut olarak bir neden bulamasam da çok sevemediğim bir film oldu. Belki de klişelere fazla alıştık, kimbilir.

22. Ankara Film Festivali’nin En İyisi Gölgeler ve Suretler

22. Uluslararası Film Festivali geçtiğimiz Pazar akşamı yapılan kapanış töreni ile sona erdi. Aynı zamanda yarışmalı bölümlerin bu yılki galipleri de bu  törende açıklandı. Ankara’nın bu yılki galibi Derviş Zaim’in yeni filmi Gölgeler ve Suretler oldu. En iyi film, yönetmen, kadın oyuncu, yardımcı erkek oyuncu, kurgu ve sanat yönetmeni ödülleri ile birlikte aynı zamanda SİYAD ödülünü de alan film diğer yapımların yanında belirgin şekilde öne çıktı. Bunun dışında Karbeyaz filminin de Mahmut Tali Öngören özel ödülü ile birlikte umut veren yeni senaryo ve en iyi yardımcı kadın oyuncu ödüllerini aldığını görüyoruz. Ayrıca Press de en iyi senaryo, umut veren yönetmen ve umut veren erkek oyuncu ödülleri olmak üzere 3 ödül alan başka bir film oldu.

Ödül listesi şu şekilde:

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması:
En İyi Film Ödülü: Gölgeler Suretler
En İyi Yönetmen Ödülü: Derviş Zaim (Gölgeler ve Suretler)
Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü: Karbeyaz
En İyi Erkek Oyuncu: Güven Kıraç (Kavşak)
En İyi Kadın Oyuncu: Popi Avraam (Gölgeler ve Suretler)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü: Settar Tanrıöğen (Gölgeler ve Suretler /Çoğunluk)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü: Sinem İslamoğlu (Karbeyaz)
Onat Kutlar En İyi Senaryo Ödülü: Sedat Yılmaz (Press)
Umut Veren Yeni Senaryo Yazarı Ödülü: Selim Güneş (Karbeyaz)
Umut Veren Yeni Yönetmen Ödülü: Sedat Yılmaz (Press)
En İyi Kurgu Ödülü: Aylin Zoi Tinel (Gölgeler ve Suretler)
En İyi Özgün Müzik Ödülü: Mehmet Cem Ünal, Safa Hendem (Ses)
En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü: Elif Taşçıoğlu (Gölgeler ve Suretler)
En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü: Türksoy Gölebeyi (Ses)
Umut Veren Yeni Erkek Oyuncu Ödülü: Aram Dildar (Press), Bartu Küçükçağlayan (Çoğunluk)
Seçici Kurul Oyunculuk Özel Ödülü: Didem Soylu, Buse Kılıçkaya, Seyham Arman, Ayta Sözeri (Teslimiyet)
SİYAD En İyi Film Ödülü: Gölgeler ve Suretler

Ulusal Kısa Metraj Film Yarışması:
En İyi Kısa Kurmaca Film: Bisiklet (Serhat Karaaslan)
En İyi Kısa Deneysel Film: Aşk Tananore (Ebru Güney)
En İyi Kısa Canlandırma Film: İstanbul (İdil Ar)
Kısa Film Yarışması Seçici Kurul Özel Ödülü: 38 Derece (Ömer Sinir)

Ulusal Belgesel Film Yarışması:
En İyi Belgesel Profesyonel Film Ödülü: Göç (Mehmet Özgür Candan)
En İyi Belgesel Öğrenci Filmi Ödülü: Mada (Musa Ak)
Belgesel Film Yarışması Seçici Kurul Özel Ödülü: Taşlanan Vicdanlar  (Cenk Örtülü, Zeynel Koç)

Elizabeth Taylor (1932 – 2011)

Hollywood’un en büyük starlarından ve sinema dünyasının en güzel kadınlarından biri artık aramızda değil. Çoğunlukla özel hayatı ile gündeme gelen Taylor aynı zamanda iyi bir oyuncuydu. 1932 doğumlu Taylor henüz 9 yaşında oyunculuk yapmaya başlamış ve 1944 yılında National Velvet filmi ile bir yıldız olmuştu bile. O yıllarda da yaşına göre büyük bir görüntü çizen Taylor medyanın gözü önünde büyüdü (bugün olsa işi daha da zor olurdu muhtemelen). 1951 yılındaki A Place In the Sun ile daha ciddi rollere geçiş yaptığını söyleyebileceğimiz Taylor özellikle 70’lere kadar nice önemli filmde oynadı. İlk akla gelen filmleri olarak Devlerin Aşkı (Giant), Kızgın Damdaki Kedi (Cat on A Hot Tin Roof), Geçen Yaz Birenbire (Suddenly, Last Summer), BUtterfield 8, Cleopatra ve Kim Korkar Hain Kurttan (Who’s Afraid of Virginia Woolf?) saylabilir. 70’leri görece daha sakin geçiren Taylor, 80’lerde sinemayı neredeyse tamamen bırakıp televizyon dizilerinde görülmeye başladı. 1994 yılında Steven Spielberg çektiği Taş Devri (The Flintstones) uyarlamasında yer alması için onu ikna ederek bir kuşağın artık bir efsane olan bu kadını sinema perdesinde son kez görebilmesini sağladı.

Elizabeth Taylor özel yaşamı ile de çok fazla anıldı demiştik. Kaçınılmaz olarak burada da bir miktar bahsetmemiz gerek. Taylor toplamda sekiz defa evlenmişti. Bunlardan ikisi fırtınalı bir ilişki yaşadığı Richard Burton ileydi. Bu evliliklerden toplam 4 çocuğu ve 10 torunu vardı. Michael Jackson ile de çok iyi bir dostluğu vardı. Belki de kendisi gibi medyanın gözlerinin önünde büyüyen bu starı kendisine yakın hissetmişti. Özellikle yakın arkadaşı Rock Hudson’ın ölümünden sonra AIDS ile ilgili de yoğun çalışmalarda bulunmuştu.

3 Oscar, 4 Altın Küre ve nice başka ödül sahibi olan Taylor o menekşe gözleri ile sinema dünyasının ölümsüz isimlerinden biri olmayı yıllar önce başarmıştı zaten. Bir daha onun çapında bir yıldız gelir mi şüpheli. Seni seviyoruz Liz…

!f Ankara 2011 İzlenimleri – 5. Gün: Santa Sangre, Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi, Blur: Koşacak Mesafe Kalmadı, Kötülük Çiçekleri

Santa Sangre:

!f’de genellikle çok yeni filmler gösteriliyor. Ancak son bir kaç yıldır !f Kült bölümü sayesinde eskilerden gelen bazı klasikleri izleme fırsatımız oluyor. Bu yıl İstanbul’a da konuk olan Alexander Jadorowsky’nin Santa Sangre adlı filmi bu filmlerden biriydi. Çok fazla film çekmeyen usta yönetmenin 1989 tarihli filmi annesi ile beraber bir sirkte yaşamakta olan Fenix’in hikayesini getiriyor karşımıza. Sirkteki hemen her karakter son derece ilginç. Fenix’in sirkte hoşlandığı bir kız da var. Ancak yaşanan bir takım trajik olaylar sonrasında ayrılmak zorunda kalıyorlar. Ancak bu sağır dilsiz kız onun her zaman aklında kalıyor. Yıllar sonra artık bir yetişkinken gördüğümüz Fenix, kendisi yüzünden kollarını yitirmiş olan annesinin kolları oluyor adeta. Bu arada annesi de onun hiç bir kızla birlikte olmasını istemiyor (bir nevi Psycho sendromu, sonuçları da benziyor zaten). Yıllardır aradığı kızı bulması ile olaylar gelişiyor.

Jadorowsky filminde gerçeküstü bir atmosferde psikolojik bir durumu anlatıyor aslında. Bir yandan da filmin opera ile de yakın bağlantıları var. Filmi izleyip bitirdiğinizde bir opera izlemiş hissi ile sinemadan çıkabiliyorsunuz. Bu yüzden kimi abartılı oyunculuklar, gerçek olmadığı çok net anlaşılan dekorlar ya da özel efektler rahatsız edici olmuyor, tam tersi filmin gücünü arttırıyor. Bu son derece başarılı filmi kaçırmamak gerek.

Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi:

Bir Tuğra Kaftancıoğlu Filmi, çekildiği zamanlarda adı kulaklardan kulaklara yayılan bir filmdi. Festivallerde oynamasının dışında çok kısa bir süre, çok az sayıda sinemada da gösterime girmişti yanılmıyorsam. Ancak kendi adıma o günlerde izleme şansım olmamıştı. Zaten izleyebilen seyirci sayısı da çok kısıtlıydı muhtemelen. Adı kulakta kulağa yayılmaya devam eden filmin bir DVD’si de çıkmadı zaman içinde. Bu nedenle !f’in onuncu yılı nedeniyle geçmiş festivallerde gösterilmiş filmler arasında yaptığı seçkinin bu filmi de içermesi güzel bir sürpiz oldu.

Film, Tuğra Kaftancıoğlu adlı bir yönetmenin yeni çekeceği film için oyuncu seçimi yapmasıyla başlıyor, çekeceği korku filminde oynatmak üzere seçtiği kadın oyuncudan gerçek tepkiler alabilmek için ona türlü eziyetler yapması ile devam ediyor. Film içinde film çeken yönetmenin bu gerçeklik çabası aslında filmin kendisinde de var. Film tümüyle gerçekmiş gibi yapan filmlere bir örnek niteliğinde. Gerçekten Tuğra Kaftancıoğlu diye bir yönetmen varmış ve bu filmde gördüğümüz herşey gerçekmiş izlenimi veriyor (Tuğra Kaftancıoğlu diye biri var gerçekten ama sadece bir oyuncu). Hatta filmin en sonunda sanki filme sonradan eklenmiş ve bir festivalde ödül aldığı zaman çekilmiş gibi gözüken bir sahne de var ki aslında o bile önceden kurgulanmış bir sahne anlaşılan.

Gerçeklik algısı ile oynaması açısından gerçekten ilgiye değer bir film. Ancak izlemeyi zorlaştıran bir takım noktaları da var. Bugün çekilse muhtemelen daha kaliteli görüntü verebilecek olan HD-cam’lerle çekilecek bir film olurdu. Ancak çekildiği tarih olan 2003’de bugün için çok kalitesiz gözüken kameralara çekilmiş bir film. Böyle olunca da bir süre sonra bu kalitesiz görüntüleri izlemek gitgide zorlaşıyor. Ayrıca özellikle Tuğra Kaftancıoğlu’nun oyunculuğu zaman zaman o kadar abartılı oluyor ki filmin yaratmaya çalıştığı gerçeklik duygusuna zarar veriyor. Yine senaryonun kimi yönleri de gerçeklik duygusuna zarar vermekte (mesela başına berbat olaylar gelen bir kadın ona bunları yapan insanlarla nasıl kahvaltıya oturur). Her ne kadar beklediğimi tam olarak bulamasam da sonunda izledim dediğim bir film oldu.

Blur: Koşacak Mesafe Kalmadı (Blur: No Distance Left to Run):

1989-2003 tarihleri arasında toplam 7 albüme imza atan Britpop grubu Blur’un 2009 yılında bir konser turnesi için tekrar biraraya geldiğinde çekilen bu film bir yandan sözkonusu turneyi takip ederken bir yandan da Blur’un ilk kurulduğu günlerden başlayıp, ünlenmeleri, grup içi yaşanan sorunları, Oasis ile çekişmelerini ve nihayetinde dağılmalarını da iyi bir arşiv çalışması ile birlikte gözlerimizin önüne seriyor. Blur sevenler için keyifli bir belgesel olmalı, ancak benim yakından takip ettiğim bir grup olmadığı için bu belgesel de çok ilgimi çekmedi doğrusu.

Kötülük Çiçekleri (Fleurs du Mal / Flowers of Evil):

İran’da 2009 yılı seçimlerinin hemen sonrası olaylar sürmektedir. İran’da durumu iyi olan ailelerden biri kızlarını olaylardan uzak kalması için Paris’e gönderir. Gittiği otelde çalışmakta olan genç bir adamla yakınlaşan kız ile bu genç adam arasında bir yakınlaşma doğar. Oğlan dünyanın durumundan habersiz kendini sürekli olarak yapmakta olduğu akrobatik hareketlere adamıştır. Kız ise İnternet üzerinden İran’dan haber almaya çalışmakta bir yandan da Paris’i keşfetmektedir. Her ikisi de müslüman olan bu iki genç Paris’in büyülü atmosferinde ama İran’daki olayların da gölgesinde özgür bir aşk yaşamaya başlarlar.

Kötülük Çiçekleri bir yandan bir aşkı anlatırken öbür yandan İnternet’te gerçekten yayınlanan yaşanmış görüntüler ve dehşet anlarıyla İran’a gerçek bir bakış atıyor. Festivalde aynı dönemi konu eden Yeşil Dalga (The Green Wave) adlı bir film daha vardı. Aslında bu iki film birbirinin tamamlayıcısı olarak da izlenebilir. Örneğin bu filmde kızın kolundaki yeşil bilekliğin anlamı diğer film izlenince daha iyi anlaşılabiliyoır. Ayrıca her iki filmde de kullanılan YouTube vidolearının bazıları ortak bile olabilir. Çok iddialı değil ama başarılı bir ilk film. Özellikle başroldeki kadın oyuncu Alice Belaïdi’nin performansı çok başarılı. Sadece oğlanın sürekli akrobatik hareketler yapması ve bunun üzerine çektiği videolara da önemli bir süre ayrılması biraz fazlaca geldi o kadar.

!f Ankara 2011 İzlenimleri – 4. Gün: Doğalgazülke, Siyah İktidar Karışık Kasedi 1967-1975, Hayaletler, Lemmy, Mars, Amer

Doğalgazülke (GasLand):

Bu çarpıcı belgesel filmin yönetmeni Josh Fox bir gün bir doğalgaz şirketinden arazisinde gaz çıkartmak için bir teklif alır. Bunun üzerine konuyu araştırmaya başlar ve ortaya bu belgesel çıkar. Fox, Amerika’nın çeşitli bölgelerini gezerek doğalgaz çıkarılmakta olan arazilerin durumların inceliyor. Pek çoğunda ölen hayvanlar, suya karışan zehirli maddeler ve çeşitli hastalıklarla karşılaşıyor. En çarpıcı olaylardan biri ise musluk suyuna çakmak ile yaklaştığınızda suyun alev alması. Fox aynı zamanda farklı doğalgaz şirketlerine de ulaşmaya çalışıyor ama çoğunlukla hiç cevap alamıyor. Kendisi ile konuşmayı kabul edenler ise tatmin edici bir görüşmeye yanaşmıyorlar.

Doğalgazülke çarpıcı bir belgesel ama Fox’un gittiği pek çok arazide benzer sorunlar olduğunu görüyoruz. Bu da bir süre sonra belgeselin kendisini tekrarlamasına yol açıyor. Bir de arazilerini sorgusuz sualsiz doğalgaz şirketlerine kiralayan insanların başına gelenler üzücü olsa da insan evlerinin yanı başına doğalgaz çıkarılmasına izin verirken biraz daha sorgulayıcı olunması gerektiğini düşünüyor. Bu konuya da hiç değinilmemiş belgeselde. Neyse ki Fox’un kendisi sorgulayıcı olmuş ve bu belgeseli ortaya çıkarmış. Umalım ki hem Amerika’da hem de dünyanın geri kalanında etkili olur.

Siyah İktidar Karışık Kasedi 1967-1975 (The Black Power Mixtape 1967-1975):

Siyah İktidar Karışık Kasedi 1967-1975, yapım yılı 2011 olan çok yeni bir belgesel. Ama ilginç bir tarafı var, içindeki görüntülerin hepsi 1967 ile 1975 yılında çekilen görüntülerden oluşuyor. Üstelik görüntü kaynakları da çok fazla yayılmış değil. O yıllarda Amerika’daki Siyah İktidar hareketini yakından takip eden İsveçli bir grup gazetecinin çektiği görüntülerden oluşuyor bu film. Öncelikle bu harekete Amerika’nın dışından bir bakış gerçekten ilginç bir bakış açısı oluşturuyor. Ancak film sadece eski görüntüleri harmanlamakla yetinmiyor. Ayrıca o dönem Siyah İktidar hareketinin yanında olmuş ya da bugünden o günlere sempati ile bakan kimi sanatçılar ve bilim adamlarının bu görüntülere ait yorumlarını da dinliyoruz zaman zaman (DVD’lerde sıkça gördüğümüz bir filmi yönetmenin ya da oyuncuların yorumları eşliğinde izlemek gibi düşünülebilir). Halen etkilerinin sürdüğü söylenebilecek bir dönemi farklı bir bakış açısı ile görmemizi sağlayan ilginç bir belgesel.

Hayaletler (Skeletons):

Takım elbiseleri ile yollara düşmüş iki arkadaş: Davis ve Bennett. Belli ki bir iş için çağrıldıkları bir eve gitmekteler. Yolda da Rasputin ile ilgili akıllara zarar bir muhabbete girerler. Hedeflerine ulaştıklarında ise bu ikilinin işinin doğaüstü bir takım olaylarla ilgili olduğunu görüyoruz. İşlerini son derece ciddiyetle yapan bu ikilinin şarlatan mı olduğu yoksa gerçekten doğaüstü güçlere sahip olup olmadıkları başta bir soru işareti olsa da çok kısa zamanda gerçekten doğaüstü bir şeyler yaptıklarını ve insanların gizli saklı sırlarını ortaya çıkarabildiklerini görüyoruz. Bir gün patronlarından onları çok daha iyi yerlere taşıyabilecek bir iş teklifi geliyor. Kaybolan bir adamı bulmak üzere yola çıkan ikili, adamın egzantirik karısı ve uzun zamandır konuşmayan kızı ile birlikte tuhaf bir hikayeye doğru yol alıyorlar.

Hayaletler tam anlamıyla bir İngiliz filmi. İngiliz mizahı çok başarılı bir şekilde filme yedirilmiş. Belki öyle her anıyla kahkahalar attıran bir film değil ama son derece zeki bir mizahı ve sürekli gülümseten bir yapısı var. Ana karakterleri canlandıran Ed Gaughan ve Adrew Buckley’nin fiziksel olarak birbirine tezat oluşturan görüntüleri de mizahın bir unsuru oluyor. Ayrıca neredeyse hiç özel efekt kullanmadan gayet eli yüzü düzgün bir doğaüstü hikaye anlatmanın mümkün olduğunu da gösteren bir film. Sonunda geleneksel aileyi kutsayan bir yapıya sapması eleştirilebilir ama yine de başarılı bir film.

Lemmy:

Motörhead her zaman çok ön planda olan ya da listelerde bir numaraya oynayan bir grup değil belki ama rock/metal müzik seven herkesin aklının bir köşesinde olan bir grup. Grubun her şeyi olan Lemmy Kilmister ise her zaman dikkat çekici bir kişilik. Bu filmde “sex, drugs and rock’n roll” mitinin adeta yaşayan bir örneği olan Lemmy’nin hayatına bir bakış atıyoruz. Çoğunluğu Lemmy ve onun hayaranı olan müzisyenler ve oyuncularla yapılan söyleşilere dayanan film, Lemmy üzerine bilmediğimiz bilgiler verirken aynı zamanda çok eğlenceli bir film olmayı da başarıyor. Lemmy bir rock starı olsa da müzik marketlerde tek başına CD alışverişi yapabilecek ya da bir bara oturup kafasına göre takılabilecek, ara sıra hayranları yanına geldiği zaman da onlarla hiç gocunmadan fotoğraf çektirebilecek kadar da hayatın içinde bir kişilik. Evi yüzlerce, belki de binlerce koleksiyon eşyası ile dolu, özel ilgi alanı olan 2. Dünya Savaşı ile ilgili sağlam ansiklopedik bilgileri var. Hayatı boyunca uyuşturucunun pek çok çeşidini denemiş olan Lemmy bir tek eroine bulaşmamış. Hatta ergenlik çağına geldiğinde oğlunu önüne çekip şöyle bir konuşma yapmış: “Bak evlat, eroin tehlikelidir, kullanma. Amfetamin iyidir, ona takıl.”

Bu ve benzeri bilgileri keyifli bir belgesel eşliğinde öğrenmek isteyenlere önerilir. Ama Motörhead’i ve Lemmy’yi sevmeyenler için pek uygun bir yapım değil elbette.

Mars:

Bağımsız yönetmenlerin çektiği bilim-kurgu filmlerinden ilginç ve başarılı sonuçlar çıkabiliyor. Farklı bir animasyon tekniği ile çekilmiş olan Mars da başarılı olabilecek bir film gibi gözüküyordu. Ancak Amerika’nın Mars’a gönderdiği 3 astronotun hikayesine odaklanan film başlarda ümit verse de ilerledikçe kendini geliştiremiyor. Tam bir kovboy olan Amerikan Başkanı ya da Mars yolculuğunu tam bir televizyon şovuna dönüştüren iki sunucu üzerinden çeşitli eleştiriler de yapılmaya çalışılmış ama o konuda da çok doyurucu olunamamış. Yine de bu karakterler için filmin en eğlenceli ve akılda kalıcı karakterleri denebilir. Ancak son tahlilde bilim-kurgu sinemasına özel bir ilgisi olmayanlara önerebileceğim bir film olmadı.

Amer:

İtalyan sinemasının eski ustaları bir süredir eski formlarında değiller. Özellikle Dario Argento’dan ne zamandır başarılı bir film bekliyoruz. Ama Belçika’dan gelen Amer filmi bize o tadı bir kez daha hissettiriyor. Görüntü ve kurgu anlayışı ile müzik kullanımı tam bir İtalyan korku filmi havası veriyor Amer‘e. Başrole genç bir kadını koyması da bir başka ortak nokta. Ancak burada izi sürülen manyak bir katil ya da bir takım şeytani güçler yok ortada. Son derece az diyalog kullanılmış olan bu filmde Ana adlı bir kadının hayatının belli dönemlerine göz atıyoruz. İlk olarak çocuk olarak gördüğümüz Ana, küçük yaşında büyükbabasının ölümü ve anne-babasının sevişmesine tanık olarak ölüm ve cinsellik gibi hayatın en temel iki gerçeği ile karşılaşıyor ve bu olayları çocukluğun büyük hayalgücü ile bambaşka bir hale sokuyor. Ergen Ana ise annesi ile çıktığı bir gezide erkekler üzerindeki gücünün farkına varıyor ve ilk kez kendi cinselliği ile yüzleşiyor. Bu arada annesinin de onun cinselliğini baskı altında tutmaya çalıştığını görüyoruz. Ana’yı artık yetişkin bir kadın olarak gördüğümüz son bölümde ise artık ıssız kalmış bir eve dönen Ana bu kez de yıllar boyunca geliştirdiği canavar erkek simgesi ile yüzleşiyor.

Amer bir korku filmi gibi dursa da aslında bir kadının büyüme ve kendi cinselliğini bulma hikayesini anlatıyor. Bu ve benzeri konuları anlatan pek çok film izledik belki ama Amer bunu gerçekten de farklı bir şekilde yapıyor. Az diyalog kullanılmasının ve bildik anlamda bir hikaye yapısının olmamasının seyircinin bir kısmını sıktığı hissediliyordu ancak gerçekten başarılı bir yapımdı bana göre.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.531 hits
Nisan 2026
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.