Kısa Sınır Tanımaz 2:
Festivalin kısa film seçkilerinden biri daha. Bu seçkide 7 adet film vardı ve çoğunlukla sevdiğim filmlerden oluşan bir seçkiydi. Yine özellikle benim için öne çıkan filmleri sıralamam gerekirse:
Kanaryası ile beraber yaşayan bir adamın küçük dostu öldükten sonra onun serbestçe uçabilmesini sağlamak için yaptıklarını anlatan Özgürce Uç (Freiflug / Fly Freely), bir sabah kendisini ziyaret eden bir meleğin gün içinde öleceğini söylemesi üzerine bundan kurtulmak için neler yapabileceğini düşünen bir adamı anlatan ve kader kavramını sorgulayan I.S. Bulkin’in Son Günü (The Last Day of Bulkin I.S.) ve bir kadın ve bir erkeğin sahildeki birlikteliklerini diyalogsuz ve çok başarılı siyah/beyaz görüntülerle anlatan deneysele yakın bir kısa film olarak Ona, seçkinin öne çıkan filmleriydi. Korku türünde fena sayılmayacak bir kısa film olarak Beraber (Together) ve sonu daha iyi bağlansa kadın erkek ilişkileri üzerine çok iyi bir film olacakken kıyıdan dönmüş olan Mary’nin Banyo Kampı (Mary’s Bathroom Camp) filmlerinin de adını anmak gerek.
Özel Tim (Tropa de Elite / Elite Squad):
Özel Tim ülkemizde vizyona da girmiş ama Ankara’ya uğramamış bir filmdi. Muhtemelen sadece İstanbul’da kalan filmlerden biri oldu. Festival vesile oldu da 2008 yılında Berlin’de Altın Ayı alan bu filmi izlemiş olduk. Ancak filmin savunduğu fikirler nedeniyle sonuç hayal kırıklığı oldu benim için.
Aslında fena başlamamıştı film. Brezilya’daki yozlaşmış polis gücüne karşılık temiz kalmayı başarabilmiş bir diğer grup polisin oluşturduğu BOPE adındaki özel timi anlatıyordu film. Filmin temel izleği, Papa’nın Brezilya ziyareti öncesi bu özel timin sokakları temizleme çabası ve bu timin tepesinde yer alan isimlerden birinin ailesinde yaşadığı sorunlar nedeniyle artık görevini bırakmak istemesi ve yerine pisliğe bulaşmamış genç bir polis arama çabası üzerinden gidiyordu. Başlarda hem bu iyi polis-kötü polis çatışması hem de Brezilya’nın arka sokakları başarılı bir şekilde verilmişti. Buralarda bile anlatıcı dış sesin konuşmalarında filmin şiddet övgüsü hissediliyordu. Ama özellikle time girmek isteyen gençlerin eğitimi ve sonrasında gelen sahnelerde polisin kullandığı şiddet, işkence ve hatta kıyım giderek daha olumlu gösterilmeye hatta kutsanmaya başlandı.
Filmin Tanrıkent’i (Cidade de Deus / City of God) anımsatan görsel yapısına bir itirazım yok ama (ki burada bu yapının giderek Hollywood sinemasına yaklaştırıldığı söylenebilir) arkasındaki fikri tasvip edemiyorum.
Bu filmin Berlin’de en iyi film ödülünü alması, hem de rakipleri arasında There Will Be Blood gibi bir film varken bu ödülü alması, üstelik bu ödülü veren jürinin başında Costa-Gavras’ın olması ilginç. Zamanında Z gibi bir filmi çeken Gavras’ın polis şiddetini meşru gösteren böyle bir filmi desteklememesi gerekirdi.
Son olarak IMDB’ye göre filmin yönetmeni José Padilha, bu filmin devamını çekiyormuş bu aralar. Sırada da Hollywood’da bir video oyunu uyarlaması varmış. Filmi biraz geç izlemek yönetmeni de daha iyi tanımamıza neden oldu demek ki.
Kızıl Ordu (Jitsuroku rengô sekigun: Asama sansô e no michi / United Red Army):
Filmle ilgili söylenebilecek ilk şey çok uzun olduğu. Gitmeden önce de 190 dakikalık süresi ürkütüyordu zaten. Salonun yarısının, belki de yarısından çoğunun bu uzunluğa dayanamayıp terkettiği gösterim sonrası kötü değil ama niye bu kadar uzun şekilde bir düşünceyle salondan ayrıldım.
Daha filmin başındaki giriş diyebileceğimiz bölümde, 1960’ların sonunda Japonya’da öğrenci hareketleri ile başlayan ve yandaş toplayan sosyalist hareketin güçlenmesi zamanla fraksiyonlara ayrılması ve Birleşik Kızıl Ordu fraksiyonunun kurulmasının anlatımı bile yaklaşık yarım saat, belki de daha uzun sürüyor. Bu bölümde gerçek arşiv görüntüleri ile birlikte aralarda sonradan filmimizin karakterleri olacak tipleri kısa kısa tanıyoruz. Ancak bu tanıma sahneleri bazen o kadar kısa kalıyor ki en azından kendi adıma uzunca bir süre kimin kim olduğunu takip etmekte güçlük çektim. Ancak belli ki yönetmen Kôji Wakamatsu’nun bu kadar uzun bir filmde karakterleri bize yeterince tanıtmıyor olması filmi bir ya da bir kaç karakter üzerinden ilerleyen bir hale sokmak istememesi, seyircinin de herhangi bir karakterle yakınlık kurmasını tercih etmemesi nedeniyle. Zamanla takip ettiğimiz gruptan insanlar çeşitli nedenlerle ölmeye başlayınca kalanlar filmin ana karakterlerine dönüşüyor ister istemez ama o noktaya gelene kadar bu karakterler öyle şeyler yapıyorlar ki zaten artık seyircinin seveceği karakterler olmaları mümkün olmuyor.
Filmin giriş kısmında bile genel olarak sol görüşte önemli bir rol tutan kendini sorgulama ve özeleştiri sürecinin ne kadar vahşi olabileceğini görüyoruz. Arşiv görüntülerinin bir kenara bırakılıp tamamen kurmacaya geçilen ikinci kısımda ise bir dağ kampında eğitim yapan Birleşik Kızıl Ordu fraksiyonunun bitmek tükenmek bilmeyen özeleştiri seanslarına tanıklık ediyoruz. Bu özeleştiri seansları üyelerin geçmiş eylemlerde yaptığı hataları sorgulamaları ile başlasa da giderek aralarından bir genç kızın güzel görünmek için makyaj yapması ile sosyalist teoriye karşı çıkması ya da şehre inen bir grubun orada hamama giderek burjuvazinin adetlerini benimsemesine doğru evriliyor. Bu özeleştiri seanslarının vahşi olduğundan bahsetmiştim. Şöyle ki, bu seanslarda özeleştiri yapana fiziksel şiddet uygulanıyor ve hatta kendi kendisini dövmesi söyleniyor. Bunun sonucunda o dağ evindeki ekipten büyük kısmı arkadaşları tarafından dövüle dövüle öldürülüyor. Hamile olan bir kız da bunlara dahil.
Bu kısım o da sert ve uzun ki defalarca izlenen özeleştiri seansları bir noktadan sonra tahammül edilmez bir hal alıyor. Filmin süresinden dolayı bu sahnelerin devam ederken bir ara verildi. Pek çok kişinin pes ederek gittiği bu arada salonda kalanlar da özeleştiri kavramı üzerine bolca konuştular ve espriler yaptılar. Mesela ben de bu sahneleri bu kadar uzun tuttuğu için yönetmenin bir özeleştiri yapıp yapmadığını merak ettim.
Bu sahnelerden sonra filmin son büyük sekansı başlıyor. Burada dağ kampından sağ kalan bir grubun polislerden kaçması ve bir başka dağ evine sığınmaları ve burada polislerle 10 gün sürücek olan çatışmalarına şahit oluyoruz. Aslında bu süreyi vurgulamak adına bu sahneler de oldukça uzun tutulmuş. Normalde rahatsız edecek uzunlukta değil ama o noktada kalanların ya öleceklerini ya da tutuklanacaklarını bildiğimiz için filmin bir an önce bitmesi isteği oluşuyor seyircide.
Filmin en sonunda da Birleşik Kızıl Ordu’dan sağ kalan üyelerin 1970’ler sonrası neler yaptıkları yazılarla gösteriliyor. Üst kademedeki üyeleri 2000’lere kadar kimi eylemlere devam ediyorlar.
Kızıl Ordu gerçekten etkili bir film ama bir kaç defa dediğim gibi gereksiz yere uzun. Yönetmenin dönenme yaklaşımı da o dönemin gençlerinin bir fikre körü körüne bağlı oldukları yönünde. Özeleştiri sekanslarında filmin fena halde anti-sosyalist bir prodaganda yaptığını düşünmek mümkün ama sondaki çatışma sahnelerinde yönetmen gençlere daha onların yanında bir bakış atıyor. Filmi izledikten sonra öğrendiğim ilginç bir not. Yönetmen Wakamatsu, o yıllarda Birleşik Kızıl Ordu’nun içinde yer alan bir isimmiş. Hatta kimi terör olayları ile ilintisi tesbit edildiği için Amerika’ya girişi halen yasakmış. Zaten gerçek olaylardan alındığı söylenen film, aynı zamanda yönetmenin kendi deneyimlerinden de izler taşıyor olmalı.
21. Ankara Film Festivali tüm hızıyla devam ederken belgesel dalındaki ödüller sahiplerini buldu bile. Mutlu Binark, Yaprak İşçibaşı, Hakan Aytekin, Özgür Şeyben ve Hacı Mehmet Duranoğlu’ndan oluşan jüri, amatör ve profesyonel belgesel film dalındaki ödülleri şu şekilde açıkladı:
Brezilya’nın egzotik güzelliklerini görmek için tura çıkan Avrupalılar bir tekne ile nehri geçerken bir grup yerli ile karşılaşırlar. İlginç makyajları ve yarı çıplak görüntüleri ile bu yerliler uzaktan onları incelemektedir. Sonra bir takım sesler çıkarıp Avrupalılara doğru mızraklarını atarlar (ama bu tehdit edici bir durum değildir, mızraklar aslında epey uzağa atılmıştır). Avrupalılar gittikten sonra yerliler de ormanın içine doğru ilerlerler. Burada bir araç onları beklemektedir. Aracın başındaki kadından bir miktar para alıp t-shirtleri giyip evlerine doğru yola çıkarlar. Her şey Avrupalıların turu için yapılmış bir göz boyamadan ibarettir aslında.
İşte sadık festival seyircilerini ikiye bölen bir film. Onlarca ödülü olan bu filmden beklentiler epey yüksekti. Filmin sonunda konuştuğumda gördüm ki festival takipçilerinin bir kısmı filmden büyülenmiş, bir kısmı ise çok sıkılmış, salonu yarısında terketmiş ya da sonuna kadar beklese de beklediğini bulamamıştı. Doğrusu ben salonu terketmesem de çok sıkılan grup arasında yer alıyorum.
Nisan Gözyaşları, 1918’deki Fin iç savaşının bitiminde galip gelen Beyazlar ve yenilen Kızıllar arasında yaşananları bir kaç karakter üzerinden anlatıyor. Kızıllar arasında pek çok kadın da var ve filmin başında bir grup kadının mahkemeye çıkarılmak üzere nakil edilmelerini görüyoruz ve bu sırada aralarından birine kazanan taraftaki askerlerin tek tek tecavüz ettiklerini görüyoruz. Görmüyoruz ama diğer kadınlara da aynı şeyin yapıldığını tahmin etmek güç değil. İşleri bittikten sonra da nakil işiyle uğraşmak istemeyen ve zaten kadınların suçlu bulunup ölüm cezasına çarptırılacağından emin olan askerlerin lideri (ki büyük ihtimalle gerçekten de mahkemenin sonucu böyle olacaktı) onları kaçmış gibi göstererek hepsini öldürüyor.
Çok yakında ölmesi beklenen evsahibesi Emma Blank ve ne kadar saçma olursa olsun onun her dediğini yapmak için uğraşan uşakları. Belli ki kadının bir an önce ölmesini bekliyorlar ve bu ölümün sonucunda kendilerine önemli bir para kalacağını düşünüyorlar, başka türlü bu eziyete dayanılmaz çünkü. Bir de evin Theo adlı bir köpeği var. Bir saniye. Bu köpek aslında bir insan(!). Evet, belli ki o da o mirastan payını bekleyerek köpek rolü yapıyor. Ama rolüne de pek sadık. Emma Blank bakmazken bile rolüne devam ediyor.
Henüz küçücükken Abazya’dan ayrılmak zorunda kalan, annesi ile yaşayan Tedo, annesinin hayatlarını sürdürebilmek için yaptığı işten rahatsızdır ve annesinin işini bırakması için ufak tefek suçlar işlemektedir. Henüz 12 yaşındaki Tedo başına gelenlerin ve öğrendiklerinin yönlendirmesi ile Abazya’da geride bıraktıklarını babasını bulmak üzere tek başına bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta pek çok farklı karakterle karşılaşır.
Bu bölümde söz konusu festivalden gelen 6 adet kısa film vardı. Yapım yılları 1990-2008 arasında değişen bu filmler genellikle bu festivalde ödül almış filmlerdi. Bu yüzden belli bir seviyenin üzerinde olmaları beklenirdi. Gerçekten de bu 6 filmin her birini sevdiğimi söyleyebilirim. Yine de illa ki bir kaç filmi öne çıkarmak gerekirse faşist ve baskıcı domates konservelerine karşı direnen vişne konservelerini ve anarşist biber konservelerini anlatan ama bir yandan da iktidarı ele geçirince herkesin aynı olduğunu da gösteren Conservfilm herhalde en sevdiğim film oldu.
Bu gösterimde dünyanın farklı yerlerinden gelen 11 adet animasyon yer alıyordu. Festivallerin güzel yanlarından biri de vizyon filmlerinde kısıtlı bir alana sıkışan kimi türlerin ne kadar farklı olabileceğini bize bir kez daha hatırlatması oluyor. Vizyonda gayet başarılı animasyonlar görüyoruz ama genelde çocuklara yönelik oluyor ve tarzları oldukça benziyor. Oysa bu seçkide yer alan 11 animasyonun neredeyse her biri birbirinden farklı bir teknikle hazırlanmıştı. Tümüyle bilgisayarda hazırlanmış olanı da vardı, karakalemle çizilmiş gibi duranı da, stop-motion tekniği ile hazırlanmış olanı da vardı, gölge oyunu şeklinde olanı da. Hatta gerçek görüntülerin animasyon şeklinde birleştirilmiş olanı da vardı. Sırf bu çeşitlilik nedeniyle bile izlenmesi gereken seçkide yine öne çıkan bir kaç filmden bahsetmek gerekirse:
Helikopterleri düşükten sonra Afganistan’ın dağlık bölgelerinde sıkışıp kalan iki Amerikan askeri ve bunların karşılaştığı koca bir Afgan ailesi. Afyon Savaşı filmi, hikayesini bu iki farklı kutup üzerine kurmuş ve bir yandan Afganistan’daki hayata bir yandan da buraya dışarıdan bir bakışa yer veriyor. Doğrusu sadece Afganistan’daki günlük yaşama odaklansaymış da Amerikalı askerleri hiç karıştırmasaymış daha iyi olacakmış. Bir zenci, diğeri beyaz olan bu iki asker arasındaki ilişki pek bir tuhaf. Filmin başında acaba farklı iki ordudan mı bunlar diye bile düşündüm doğrusu. Aldığı yaralardan dolayı yürüyemeyen asker diğerini kendisine yardım etmesi için silahla tehdit ediyor ya da içinde ne olduğunu bilmediği bir yapıya keşif için onu silahsız gönderebiliyor çünkü.
Güney Kore’den son yıllarda çok iyi filmler çıktığını görüyoruz. Nefes Nefese de bu ülkeden gelen sağlam filmlerin yeni bir örneği. Filmin en başında Sang-Hoon karakteri ile tanışıyoruz. Son derece kaba saba, nedenli/nedensiz önüne geleni dövmekten hoşlanan (iş arkadaşları hatta patronu da buna dahil) zaten hayatını da bu şekilde kazanan, sürekli küfür eden hatta küfürü noktalama işareti gibi kullanan bir adam bu. Bir gün yolda Yeon-Hue isimli liseli bir kızla karşılaşıyor. İlk karşılaşmaları adamın kızın üzerine tükürmesi, kız itiraz edince de suratına yumruğu gömmesi şeklinde oluyor. Ama kız dikbaşlı çıkıyor ve adamın karşısında güçlü bir karakter olarak ayakta kalmayı başarıyor. Üstelik onun da ağzı en az adam kadar bozuk. Giderek bu iki karakter arasında ilginç bir dostluk gelişiyor.
Meral ve Cemal Erez çifti daha önceki festivallerde gösterilen İpler filminden ve Sezen Aksu’nun Kalaşnikof şarkısı için yaptıkları klipten dolayı tarzları bildiğimiz bir çift. Kara kalem benzeri bir tarzda animasyonlar yapıyorlar. Ancak bu festivalde 5 filmlerini izleyince yaptıkları filmlerinin sadece teknik olarak değil düşünsel olarak da benzer yanlarını görme fırsatımız oldu. Önceden izlediğimiz filmlerinden İpler içine girmesi oldukça zor bir filmdi, Kalaşnikof klibi ise zaten temel olarak bir şarkıya dayandığı için belirgin bir konusu yoktu. Diğer filmlerinde gördüğümüz kadarıyla çift çoğunlukla iktidarı ya da gücü ele geçiren ya da bu amaçta olan kişilerle ilgileniyor. Bu kişilerin yaşadığı deformasyon, çekememezlik ya da aslında daha büyük güçlerin hizmetinde oldukları gibi konuların etrafında dolaşan filmleri zaman zaman Kafka ile de yakın akrabalıklar kuruyor. Sevip sevmemenin yaptıkları animasyonun tarzını sevip sevmemekle yakından ilintili olduğunu söylemeli.
Festivallerin güzel yanlarından biri zaman zaman eskiden izlediğiniz ama hafızanızda tam olarak kalmamış filmleri tekrar izleme fırsatı sunması oluyor. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Eric Rohmer’in Yeşil Işın filmi de yıllar önce daha önceki festivallerden birinde izlediğim, final sahnesi ve filmin genel gelişimi dışında çok da fazla hatırlamadığım bir filmdi. Bu vesile ile hafızamızı tazelemiş olduk.
Yeni bir Costa-Gavras filmi görmeyeli 5 yıl olmuş. Ama ustanın hala formda olduğunu görmek güzel. Bu kez Paris’e gitmeye çalışan bir göçmenin hikayesini anlatıyor bize Gavras. Filmin başında polislerin baskını nedeniyle tekneden denize atlamak zorunda kalan kahramanımız Elias, kendini bir tatil köyünün ortasında buluyor, üstelik çıplaklar kampı bölümünde. Diğer arkadaşları teker teker yakalanıyor ya da sahile cesetleri vuruyor ama Elias akıllıca davranıyor, şansı da yaver gidiyor ve kendisini önce klübün çalışanlarından hatta sonra da sakinlerinden biri olarak kabul ettiriyor bir süre. Bu arada filmin adı da düşünüldüğünde Elias’ın düştüğü tatil köyünün adının Eden Club Paradise olması da bir tesadüf değil herhalde.
Kısa Sınır Tanımaz seçkilerinin ilki 7 filmlik bir gruptu. Bu grupta benim için öne çıkan filmelerden kısaca bahsedeyim:
Bir grup tıp öğrencisi tatillerini kayak yaparak geçirmek üzere karlı dağlarda bir kaç gün geçirmeyi planlıyorlar. Burada yolları zamanında çaldıkları altınları tekrar ele geçirmek isteyen bir grupla kesişiyor ve onlarla ölümüne bir çatışmaya giriyorlar. Filmin kilit noktası ise gençleri teker teker öldüren grubun kimliği: Nazi Zombiler. Zaten ilk anda bu nazi zombi olayı türün meraklıları için ilgi çekici oluyor. Aslında ünüformalı zombilerin farklı havaları dışında zombilerin nazi olmasının film için çok önemi de yok. Normal zombilerle de aynı film ortaya çıkarmış.
21. Ankara Film Festivali geçtiğimiz gün yapılan açılış töreni ile başladı. Gösterimler de dün start aldı. Bu yılki gösterimler Batı Sineması, Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe Enstitüsü’nde yapılacak. Ayrıca film gösterimleri dışında bu yıl geçtiğimiz yıllarla kıyaslayınca çok daha fazla yan etkinlik de var. Özellikle Festilab başlığı altındaki atölye çalışmaları geleceğin sinemacıları açısından çok faydalı olabilir.
Herkes Gibi, Chris ve Gitti çiftinin bir yaz tatili boyunca yaşadıklarını konu ediyor. Tatil boyunca çiftin başına olağandışı herhangi bir şey gelmiyor. Bir çift tatilde neler yaparlarsa onları yapıyor. Plaja gidiyorlar, gece eğlenmeye çıkıyorlar, sevişiyorlar, gıcık komşularından köşe bucak kaçıyorlar vs. vs. Bir yandan da ilişkilerini sorguluyorlar. Filmin esas odaklandığı alan da bu zaten. Bir çiftin ilişkilerini sorgulaması. Bunu yaparken de hem sinemasal olarak hem de oyunculuk olarak abartıdan uzak, doğal bir anlatım seçilmiş.
Wes Anderson animasyon çekmiş ama hiç şaşırmayın, karşımızda yine bir Wes Anderson filmi var. Ki zaten bir çocuk kitabından uyarlanmasına karşın senaryoyu da Anderson ve Noah Baumbach beraberce yazmışlar. Hikaye karısına verdiği söz nedeniyle yıllardır namuslu bir hayat süren bir tilkinin arkadaşlarıyla beraber üç kötü çiftçinin çiftliklerinden onların ürünlerini çalması ile başlayıp çiftçilerle bölgedeki hayvanlar arasında bir çekişmeye dönüşüyor. Kesinlikle çocukların da gayet keyif alacağı eğlenceli bir film ama aynı zamanda tam da Wes Anderson’dan bekleneceği gibi tuhaf üyeleri olan bir aile komedisi aynı zamanda. Hatta tıpkı Steve Zissou’da olduğu gibi sadece aile komedisi değil, arkadaşları ile birlikte farklı bir aile yapısı da sunuyor karşımıza bu yaman tilki. Bu arada özellikle sonlara doğru hayvanların yaşadıkları yerler, tüm filmdeki espri yapısı, kullanılan müzikler, karakterleri perdenin ortasında konumlayan çekimler falan hep bir Wes Anderson filmi. İzleyiniz, izlettiriniz.
Sam Mendes çok sevdiğim bir yönetmen. Hemen hemen hiç bir filmi ile beni hayal kırıklığına uğratmadı şu ana kadar. Görsel yanı çok güçlü olan filmler yapsa da insanı anlatıyor genellikle. Jarhead ve Road to Perdition gibi daha geniş ölçekteki filmlerinde bile böyle. Genelde de filmleri arasında 3 yıl oluyor. Bu kez bizi fazla bekletmedi ve Away We Go ile karşımızda. Bu kez çok daha mütavazi bir film bu. Henüz evlenmemiş ama çocuk bekleyen sevimli bir çifti anlatıyor film (bu arada filmin girişinde adamın kadının hamile olduğunu anlama şekli bir filmde kadının hamile olduğunu belirtmenin en orijinal yollarından biriydi). İsminden de tahmin edilebilir, bir yol filmi Away We Go. Çiftimiz çocuk doğduktan sonra yaşayacakları yeri belirlemek için dolaştıkça birbirinden ilginç tiplerle karşılaşıyorlar ve karşılaştıkları kişiler onların ilişkilerinde de belirleyici rol oynuyor. Karakterlerin filme girdikleri sahne bazen çok ilginçtir ya, Maggie Gyllenhaal’un girişi gerçekten bu konuda ilk 10 arasına girebilir.
Bazen fazla beklenti hayal kırıklığı yaratıyor. Un Prophète için hayal kırıklığı demek yanlış olur aslında. İyi bir film kesinlikle, izlenmeyi de hakediyor ama aldığı övgülerden ve ödüllerden dolayı beklentim epey yükselmişti. O beklentiyi tam olarak karşılayamadı.
82. Oscar Ödülleri sahiplerini buldu. Gecenin galibi en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi özgün senaryo ödülleri de dahil olmak üzere 6 Oscar alan The Hurt Locker oldu. En büyük rakibi sayılan Avatar ise teknik dallarda 3 ödülle yetinmek zorunda kaldı. Tüm oyuncu ödülleri de beklendiği gibi Jeff Bridges, Sandra Bullock, Christoph Waltz ve Mo’Nique’e gitti.