Archive for the 'Ödüller/Festivaller' Category



Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 5. Gün: Pudana: Soyun Sonu, İçimizdeki Ay, Başkaldıranlar, Bir Adım Ötesi, Elde Var Jambon, Nilüfer

Pudana: Soyun Sonu (Sukunsa Viimeinen / Pudana: Last of the Line):

Nenet halkı yıllardır Rusya’da Sibirya’nın kuzeybatısında yaşıyor. Yaklaşık 40.000 civarında nüfusu olan Nenet halkı halen geleneklerine bağlı olarak yaşamak için çaba sarfediyor. Filmin yönetmenlerinden Anastasia Lapsui de bu topraklarda dünyaya gelmiş bir isim (Lapsui’nin filmde oyuncu olarak da yer aldığını ekleyelim).

Filmde Sovyetler Birliği döneminde yaşadığı yerden alınıp bir Rus okuluna gönderilen Nenet kızı Neko’nun hikayesi anlatılıyor. Yaşadığı topraklardan ve ailesinden ayrılmaya tepki gösteren Neko, okula uyum sağlayamaz ve çözümü okuldan kaçıp evine geri dönmekte bulur. Ama bunu başarmak o kadar da kolay olmayacaktır. Filmde bu hikayeyi izlerken bir yandan da günümüzdeki Neko’nun durumunu izleriz. Artık Nadja adını almış olan Neko, ailesinin tek üyesi olarak kalmış ve geleneklerini sürdürememiştir.

Görüldüğü gibi film, egemen toplumun azınlıklar üzerine yaptığı baskı ve onları kendilerinden biri yapıp geçmişlerini unutturma çabalarını anlatan bir başka film. Bir kez daha dünyanın farklı yerlerinde benzer şeylerin yaşandığını görüyoruz. Filmin anlatım yapısı belgesel ve kurmaca arasında gidip geliyor. Çoğunlukla belgesel çeken iki yönetmenin elinden çıkan bir yapım için bu durum çok şaşırtıcı değil aslında ama zaman zaman belgeselmiş gibi yapmaktansa tümüyle kurmaca ya da tümüyle belgesel olması daha iyi bir sonuç verebilirmiş.

Kendi adıma favori filmlerimden biri olmadığını söyleyebilirim ancak sevenlerinin çok olduğunu, festival müdavimlerinden bir kısmının bu filmi festivalin en iyi üç filmi arasında saydıklarını da belirtmeden geçmeyelim. Demek ki bir şans vermek gereken bir film.

İçimizdeki Ay (The Moon Inside You):

İçimizdeki Ay, kadınların her ay yaşadıkları regl dönemi üzerine bir belgesel. Belli yaşlar arasında her kadın bu durumu yaşasa da uzun yıllar boyunca konuşulması sakıncalı, utanılması gereken, kadını kirli yapan bir durum olarak algılanmış. Halen de pek çok yerde durumun bu olduğunu söylemek mümkün. Bu filmde de yönetmen Diana Fabianova, kendi deneyimlerinden de yola çıkarak regl dönemi üzerine bir araştırmaya girişiyor.

Televizyon için çekilmiş bu belgesel zaman zaman eğlenceli, zaman zaman düşündürücü bir hal alıyor. Hoş animasyonlar ile de desteklenmiş filmin en ilginç bölümleri regl olmanın doğal bir durum olmadığını savunan ve engellenmesi gerektiğini düşünen bir doktorla yapılan söyleşi ve 11 yaşında, henüz âdet görmemiş bir kızın âdet gördüğü güne kadar kendi video günlüğünü tutması idi.

Bir erkek olarak çok fazla anlayamayacağımız bir durumu gayet açıklıkla ele alan bir belgesel izlemek güzel bir deneyimdi. Festivalin izlediğime memnun olduğum filmlerinden biri oldu sonuçta.

Başkaldıranlar (Guerriller@s / Warriors):

Festivallerde çok fazla içinde olmadığımız hayatlarla ilgili konulu filmler ya da belgeseller izlemek ilginç bir deneyim oluyor. Bir önceki belgeselde bir erkek olarak kadınların regl dönemine ait bilgiler edinmişken bu kez de özellikle transseksüel bireyler ile ilgilenen bir belgesel izlemek gerçekten zihin açıcı idi.

54 dakikalık bu film, İspanya’da yaşayan bir grup trans birey ile yapılan söyleşiler ve onların kimi eylemlerine odaklanıyordu. Geleneksel toplumun onlara gösterdiği tepkiler zaten bilinen bir konu. İlginç olan LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel) topluluğun da zaman zaman sadece kendi kalıpları içinde düşünen ve bu kalıpların dışına çıkamayan bir topluluk olduğunun da konu edilmesiydi.

Belgesel içinde pek çok fikri barındıran yoğun bir yapımdı ve bu nedenle kısa süresine rağmen yorucu olabiliyordu. Ayrıca İspanya’nın gerçekleri bizim gerçeklerimizden çok farklı olabilirdi doğal olarak. Bu nedenle benim için filmden daha ilgi çekici olan, gösterim sonrası Kaos GL ve Pembe Hayat Derneği’nin katıldığı panel idi.

Onlar da belgeselde tartışılan konuların kendi aralarında da sık sık tartıştıkları konular olduklarını belirttiler. Türkiye’de zaten genel ahlak anlayışının bu bireyleri ne konumda gördüğünü az çok biliyoruz. Ancak benzer şekilde onlar da lezbiyen, gey ya da trans birey olmanın da zamanla tıpkı kadın ya da erkek olmak gibi öğretilen bir kimlik olduğunu vurguladılar. Bu öğretilen kimliğe karşı gelindiğinde ise kendi topluluklarının içinde de tepki görebildiklerini söylediler (mesela kendini lezbiyen olarak konumlandıran biri bir gün bir erkekten hoşlanırsa bu tepki ile karşılanıyor). Ya da genel olarak trans bireylerin sorunlarının nihai çözüm noktasının ameliyat olarak gösterildiğini halbuki belki de bazı insanların ameliyat olmadan da bedenleri ile barışık yaşayabileceklerini belirttiler. Sonuçta gelinmesi gereken noktanın (ya da en azından kendilerinin geldiği noktanın) kimliklere bağlı kalmamak olduğu, bir insan kendini nasıl mutlu hissediyorsa o şekilde yaşaması gerektiği konusu vurgulandı.

Bu arada her kadar gösterime katılan seyirci topluluğu açık fikirli bir topluluk olsa da bazı kodların ne kadar içimize işlediği bir kez daha ortaya çıktı. LGBT topluluklarına gayet hak veren ve onları destekleyen cümleler kuranlar bile farkında olmadan siz ve biz ayrımı yaptılar. Gerçekten de bazı kalıplaşmış önyargılardan kurtulmak bazen çok zor olabiliyor.

Bir Adım Ötesi:

İnsanın yaşamadan bilemeyeceği başka bir duygu da hapiste olma hissi olmalı. Türkiye’den gelen bu belgesel de bu durum üzerine kurulu bir belgesel. Belgeselde belli bir dönem aynı hapishanede kalmış, ama bir süredir dışarıda olan üç kadının hikayesine odaklanılmış. Bu kadınların ikisi artık yıkık dökük bir bina halinde olan hapishanelerini ziyaret edip o günleri hatırlarken diğeri ise o yeri bir kez daha görmek istemediği için filme sadece kendisi ile yapılan söyleşi ile dahil oluyor.

Filmde özgürlüğünüzün kısıtlandığı bir dönemde hayata tutunmak için neler yapılabileceğini, içerde ayrı bir dünya yaratılıp çok sağlam arkadaşlıklar kurulabileceğini görüyoruz. Ayrıca film hapishanede geçen dönemin dışında hapisten çıkıldığında neler yaşandığı konusuna da önemli bir zaman ayırıyor. Hayatının 10 yılını hapishanede geçiren 30’lu yaşlarda bir insanın dışarı çıkınca neler hissedebileceği üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Nitekim ilk bakışta çok mutlu olunması gerekiyormuş gibi gelen bu durumun zaman zaman ciddi bir depresyona yol açtığını da görüyoruz filmde. İnsan ne kadar zor da olsa, yaşadığı duruma alışıyor, alışmak zorunda kalıyor. Kişisel olarak bunu askerden dönerken orada 8 ay boyunca kader arkadaşlığı yaptığımız arkadaşlardan ayrıldığım için gözlerimden bir kaç damla yaş gelmesine benzetebilirim örneğin. Elbette hapisten çıkıyor olma durumu çok daha ciddi bir durum.

Filmde hikayeleri aktarılan üç kadın tüm dürüstlükleriyle yaşadıklarını anlatmışlar. 44 dakikalık bu belgesel asıl gücünü de buradan alıyor zaten. Kadınların bu kadar dürüst olmasının en önemli sebeplerinden biri muhtemelen yönetmen Tülin Dağ’ın da bu üç kadından biri olması. Film sırasında bunun farkına varmamıştım ama hapisten çıktıktan sonra Sinema ve Televizyon bölümünde lisans eğitimi alan Dağ, bu ilk filminde kendi hikayesini anlatmış. Aslında ilk yola çıktığında niyeti 10 kadının hikayesini anlatmakmış ama yaşanan bazı zorluklar bu sayının üçte kalmasına neden olmuş. Farklı hikayelerle daha ilginç bir film olabileceği belli ama yine de ortalamanın üzerinde bir belgesel olduğunu söylenebilir.

Elde Var Jambon (Il Reste du Jambon? / Bacon on the Side):

En baştan şunu söyleyelim. Elde Var Jambon festivalin en eğlenceli filmiydi. Film Fransa’da eğlencelik televizyon haberleri yapan kadın bir muhabirle bir doktorun aşk öyküsünü romantik komedi kalıpları çerçevesinde anlatıyor. Ancak asıl vurgu noktası, kadının Fransız ve Hıristiyan kimliğe, erkeğin ise Arap ve Müslüman bir kimliğe sahip olması. Kültürel farklarına karşın birbirlerine hızlı bir çekim ile tutulan bu ikili tutkulu bir aşk yaşamaya başlıyorlar, ancak kaçınılmaz olarak aileleri de işin içine girince işler karışmaya başlıyor. Bir süre sonra ise aslında kendi çatışmalarını da yaşamaya başlıyorlar.

Yönetmen ve senaryo yazarı olan Anne Depétrini, gayet eğlenceli karakterler yaratmış ve onların arasındaki çatışmaları da başarılı bir şekilde vermiş. Bu arada din farklılıklarını ele alırken elini de korkak alıştırmamış, her iki dinin de “kutsal” sayılan değerleri ile inceden dalga geçmeyi de ihmal etmemiş.

Filmin en büyük zaafı ise finalinde ortaya çıkıyor. Hemen hemen bütün romantik komediler bir şekilde mutlu son ile noktalandığı için bu filmin de finalinin bu şekilde kurulduğunu söylemek çok şeyi açık etmez sanırım. Ancak her ne kadar film hafif bir peri masalı atmosferinde geçse de mutlu sonu sağlamak için çiftin yaşadığı bazı sorunlar tümüyle görmezden gelinmiş. Böyle olunca da final iyice gerçeklikten uzak bir hal almış. Yine de keyifle izlenebilecek bir film.

Nilüfer (Niloofar):

Irak’da geçen bu öyküde henüz 12 yaşında olan Nilüfer’in babası onu zengin bir tüccara yeni karısı olması için satıyor. Ancak kız henüz çok küçük olduğu için kadın olduğu zamanı beklemek üzere anlaşıyorlar. Yani ilk âdet göreceği zamanı. Nilüfer’in annesi ise onu kendisine yardım etmek üzere yetiştirmek isterken onun tek derdi ise eğitim almak. Köyde kendisine eğitim verecek bir kadın bulunca bu fırsatı değerlendiren Nilüfer, kendisi hakkında yapılan anlaşmayı da öğrenince âdet gördüğünü uzunca bir süre gizlemeyi başarıyor. Ama kaçınılmaz olarak bunu sonsuza dek saklayamayınca çareyi kaçmakta buluyor.

Biliyoruz ki, bu tip hikayeler ne yazık ki pek çok yerde sıkça yaşanan hikayeler. Yıllar içinde de bu konuyu temel alan pek çok film izledik. Halen yaşanan bir gerçeklik olduğuna göre elbette filmlere konu edilmeye de devam edilmeli. Ancak bu konu anlatılırken işin içine bir yenilik katılmazsa yıllar içinde izlenen filmlerden de bir farkı kalmıyor doğrusu. Nilüfer de pek bir yenilik barındırmayan böyle bir film açıkçası. Önemli konusuna rağmen festivalin en vasat filmlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 4. Gün: Madalyonun Öteki Yüzü, Hayvan Yürek, Kızlar, Prensesim Karo

Madalyonun Öteki Yüzü (Inside America):

Madalyonun Öteki Yüzü bir Avusturya filmi. Ancak fena halde bir Amerikan bağımsız filmine benziyor. Zaten orijinal adında da belirtildiği gibi Amerika’nın içine bakış atan bir film. Çekildiği mekan da Texas zaten. Filmimiz Meksikalıların da nüfusun büyük bir kısmını oluşturduğu bir Amerikan kasabasında yaşayan gençlerin hikayelerini anlatıyor. Birbiri ile ilgisiz görünen altı gencin öyküsü zaman zaman kesişiyor. Bu yapısı ile uzaktan uzağa Robert Altman filmlerini hatırlattığı söylenebilir. Ancak o filmlerdeki atmosfer ve hikaye bütünlüğü bu filmde yok. Zaman zaman hikayeleri takip edip bağlantılarını kurmanın da zorlaştığı söylenebilir.

Aslında Madalyonun Öteki Yüzü bir yanıyla, Amerikan gençlik filmlerinin bir çeşitlemesi de sayılabilir. Ele aldığı altı genç arasında okulun güzel kızı, okulun haşarı oğlanı ya da içine kapanık genç gibi Amerikan gençlik filmlerinin kalıplaşmış tipleri de var. Ancak burada bu tipleri gerçek dışı bir dünya içinde değil tam da gerçekliğin ortasında, sert bir dünyada konumlandırıyor. Öyle ki işin içine uyuşturucu, alkol ve silah gibi unsurlar da dahil oluyor.

Filmin hareketli kamera ile çekilmiş olduğunu da belirtelim. Bu tip, kameranın fazlasıyla hareket ettiği filmlerden rahatsız olanlar için zor bir film olabilir ama genel olarak gerçekçi bir bakış açısını benimsediği için bu tip bir kamera kullanımı filmin lehine işliyor. Ayrıca filmin son jeneriğinde Michael Haneke’ye teşekkür edildiğini de belirtmiş olalım. Film bir Avusturya filmi olduğu için Haneke, filmin yapımında yardımda da bulunmuş olabilir ya da bu teşekkür sadece bir hayranlık belirtisi de olabilir. Her ne kadar bu filmin Haneke filmleri ile çok fazla ortak yönü bulunmasa da kimi çerçevelerde Haneke etkisi hissediliyordu.

Hayvan Yürek (Coeur Animal / Animal Heart):

Paul ve Rosine, İsviçre’nin taşrasında hayatlarını bir çiftlik işleterek geçiren orta yaşlı bir çifttir. Her ne kadar çiftliğin tüm işlerini beraberce yürütseler de Paul, Rosine’ye hayvanlarından biri gibi davranmaktadır. Hatta daha da ötesi, hayvanlarına son derece sevecen davranırken Rosine’nin duygularını hiç önemsemediği de söylenebilir. Filmde her ne kadar bunu bir kaç sahne ile görsek de bu davranışının en büyük göstergelerinden biri çiftin yaşadığı cinsellikte ortaya çıkıyor. Paul, canı ne zaman istese Rosine ile cinsel ilişkiye girebiliyor. O anda hayvanlara bakıyor ya da çiftliği sürüyor olmaları fark etmiyor. Adeta Paul ne zaman istese Rosine onun isteklerini karşılamak zorunda.

Ne zaman ki Paul karısının hamile olduğundan şüphelenmeye başlıyor, o zaman davranışları da değişiyor. Hatta karısının yorulmaması için İspanya’dan gelen bir işçiyi çiftlik işlerini yapması için tutuyor. Bu noktada hikayenin Postacı Kapıyı İki Kere Çalar benzeri bir aşk üçgenine döneceği hissediliyor. Ancak film çok da beklendiği yolda gitmeyerek farklı bir yola sapıyor. Yine de bu üç insan arasındaki ilişkilere odaklandığı için bu ve benzeri filmlerle kimi ortaklıkları kurulabilir.

Açıkçası toplamda beni çok etkileyen bir film olmadığını hatta zaman zaman sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Festivalin çok da iz bırakmadan geçen filmlerinden biri oldu.

Kızlar (Chicas / Girls):

Yasmina Reza, ülkemizde de sahneye konulan Sanat (Art) adlı tiyatro oyunu ile tanınan bir isim. Çoğunlukla bir tiyatro yazarı olarak tanınsa da romanları ve film senaryoları ile oyunculuk deneyimi de var. Kızlar, Reza’nın kendi oyunundan uyarladığı senaryoya dayanıyor ve onun ilk yönetmenlik denemesi olarak dikkat çekiyor.

Reza bu ilk filminde bir aileye odaklıyor kamerasını. Filmin kahramanları kızlarını tek başına büyütmüş bir anne, üç kızı ve annenin erkek arkadaşı. Yıllarca kızlarını büyütmek için çabalamış olan anne, hoşlandığı bir erkek ile artık özgürce yaşayabilmek çabasında. Kızlarından biri dünyaca ünlü bir oyuncu olmuş, diğer ikisi ise evlenip çoluk çocuğa kavuşmuşlar ve bir şekilde hayatlarını devam ettirme çabasındalar. Önemli bir ödül töreni öncesi anne ve iki kızı yıllar sonra bir araya geliyorlar, diğer kız ise onlara katılamıyor.

Bu tip buluşmaların anlatıldığı hemen her filmde ya da hikayede olduğu gibi yıllardır konuşulmayan hisler ve sırlar ortaya dökülüyor, ilişkiler yıkılıyor ve bazıları belki de eskisinden daha sağlam olarak yeniden kuruluyor. Aslında hikayenin çok beklenmedik bir tarafının olduğunu söylemek zor. Ancak Reza’nın güçlü kalemi sağlam ve doğal karakterler ortaya çıkarmış.

Elbette bu karakterlere can veren oyuncular da çok önemli. Anne rolünde Carmen Maura bir kez daha şahane bir performans sunuyor. Film yıldızı kız olarak, Emmanuelle Seigner kesinlikle o havayı taşıyan bir oyuncu zaten. Yeri gelince gerçek hayatında da oyunculuk yapmak zorunda kalan ya da bu şekilde hisseden bir karakteri çok başarılı canlandırıyor.

Temelde anne-kız arası ilişkileri irdeleyen ve kardeşlerin sevgi-nefret arasında gidip gelen duygularını inceleyen film çok büyük ve iddialı bir film değil belki ama mütavazi bir film olarak vaad ettiklerini yerine getiriyor ve hem eğlenceli hem duygusal bir film olabiliyor.

Son olarak bir haber olarak Reza’nın God of Carnage adlı oyununun sinema uyarlamasını 2012 yılında Roman Polanski yönetmenliğinde ve Kate Winslet, Christoph Waltz, Jodie Foster ve John C. Reilly’nin oyunculukları ile izleyeceğimizi belirtmiş olalım.

Prensesim Karo (My Queen Karo):

1970’li yıllar. Belçika’dan Hollanda’ya taşınan bir hippi grubu. Filmimiz grubun içindeki Karo adındaki bir çocuğu konu alıyor temel olarak. Karo’nun babası Raven bu grubun lideri konumunda, annesi de onlarla beraber seyahat etmekte. Hollanda’da boş bir apartman dairesini işgal eden grup, mülkiyeti reddederek duvarların olmadığı bir ortamda, her şeyi paylaşarak yaşamaya başlıyorlar. Tabii ki özgür aşk felsefesi de bu yaşantının önemli bir parçası. Ancak her ne kadar paylaşımcı bir felsefeye inansa bile bir kadının sevdiği adamı diğer kadınlarla özgürce paylaşması çok kolay bir durum değil hiç bir şekilde. Bu nedenle zamanla Karo’nun annesi ve babası arasında sorunlar yaşanmaya başlıyor. Bu arada Hollanda hükümeti de benzer davranışlar içinde bulunan hippi gruplarını işgal ettikleri yerlerden çıkartmak üzere eylemlere girişmiş durumdadır.

Prensesim Karo, bir dönemi bir çocuğun gözünden anlatmaya çalışan filmlerden. Bu tip filmler bazen klişelere saplanıp kalsa da bu kez gayet başarılı bir film var karşımızda. O günlere bir özlem duygusu ile bakarken belli bir yaşam tarzının hem olumlu, hem de olumsuz yanlarına bir bakış atıyor. Filmi izlerken o günleri bilen birilerinin işin içinde olduğunu hissediyorsunuz. Zaten yönetmen filmin otobiyografik özellikleri olduğunu da belirtmiş.

Kendi açımdan rahatça izlenen keyifli bir film olarak buldum. Seyirciyi zorlayacak bir anlatım şekli yok filmin. Ancak seyircilerin bir kısmının film sırasında salonu terk ettiğini de eklemek gerek. Çünkü filmde çıplaklık düzeyi epey yüksek. Ancak anlattığı dönem itibariyle bu şekilde olması filmi daha doğal kılmış. Zaten çıplaklığın yer aldığı sahnelerde gereksiz bir erotik hava oluşturulmaya da çalışılmamış. O dönemi yaşayanların hayatlarının gerçekliği içindeki çıplaklık kullanılmış çoğunlukla.

Lukas Moodysson’un yıllar önce izlediğimiz Tillsammans (Together) fimini de hatırlatan Prensesim Karo, özellikle döneme ilgi duyanların keyif alabileceği bir film.

Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 3. Gün: İki Ateş Arasında, İntikam, Yarın Daha Güzel Olacak, Küçük Asker

İki Ateş Arasında (Between Two Fires):

Son yıllarda, özellikle festivallerde Avrupa’daki mülteci sorunu ile ilgili olarak çok sayıda film izliyoruz. Avrupa’nın en modern ülkelerinin kendilerine mülteci olarak başvuran insanları nasıl koşullarda yaşattıklarını ve onlara nasıl davrandıklarını anlatan bu filmlerin pek çoğu da iyi filmler oluyor doğrusu.

İki Ateş Arasında da bu filmlerden biri. Daha önceki filmografisinde belgesel filmler bulunan Agnieszka Lukasiak, bu ilk kurmaca uzun metraj filminde kendi yaşam öyküsünden de esinlendiği bir mülteci öyküsü ile çıkıyor karşımıza. Beyaz Rusya’da küçük bir kasabada yaşayan Marta, kocasının ölümünden sonra küçük yaştaki kızı ile başta ona çok iyi davranan ama zaman geçtikçe tavrını değiştiren bir adamın yanında kalmaktadır. Günün birinde henüz çocuk yaşlarda olan kızının kadın tüccarlarına satılmak üzere olduğunu anlayan Marta, daha önce İsveç’e iltica etmiş bir tanıdıklarından da aldığı cesaretle İsveç’e doğru yola çıkar.

Filmin bu kısmı oldukça hızlı geçiyor aslında. Asıl odak noktası Marta ve kızının İsveç’teki mülteci kampına yerleştikten sonara olanlar. Özellikle buradaki yaşamın ilk günlerinde herşey bir tehdit unsuru olarak algılanıyor. Oda arkadaşları olan ortadoğulu tekinsiz kadın ya da onları sürekli olarak uzaktan izliyor gibi gözüken Cezayir’li Ali, ilk bakışta hem Marta’nın hem de seyirci olarak bizim güvenip güvenmemek konusunda kararsız olduğumuz karakterler. Zamanla onların da hikayelerine ortak olup orada bulunma nedenlerini öğrenince onları da daha iyi anlamaya başlıyoruz.

Son derece başarılı karakterler ile öyküsünü anlatan film bir yandan da mülteci sistemine sağlam eleştiriler getiriyor. İltica etmek isteyenlerin nedenlerini yeteri kadar incelemeyen, onları kaderleri ile başbaşa bırakan bir sistem bu. Mülteci kampında çalışanların da onlara devlet tarafından atanan avukatların da tümüyle işimiz bitse de gitsek mantığı ile çalışan memurlar oldukları ve yardım etmeleri gereken kişilerle hiç bir empati kurmadıkları da başarılı bir şekilde yansıtılmış. Sonuçta ülkelerinden her türlü köprüleri atarak gelen bu insanlar, yeni geldikleri ülkede kalabilmek için nice ödünler verebiliyorlar.

Lukasiak, ortaya gerçekten etkili bir film çıkarmış. Kimi sahneleri gerçekten de insanın içini acıtıyor. Bu arada özellikle Marta’yı canlandıran Magdalena Poplawska olmak üzere tüm oyunculardan da başarılı performanslar alınmış. Her ne kadar hem yönetmen, hem oyuncular dünya sinemasında tanınan isimler olmasalar da karşımızda festivalin iyi filmlerinden biri var. İlerde de yaptıkları işleri takip etmek gerek.

İntikam (Tasvie Hesab / Payback):

Festivalin bu yılki konuklarından Tahmineh Milani, İran’ın aktif kadın yönetmenlerinden. Bu yıl festivalde bir filmi vardı ama geçtiğimiz yıllarda da Uçan Süpürge’ye konuk olan Milani’nin epeyce filmini izlemiştik o zaman. Bu yüzden genel olarak sinema anlayışını tanıdığımızı söyleyebiliriz. Genellikle güçlü ve kendi kendine yeten kadın karakterleri filmlerinin başrolüne oturtan Milani, filmlerinin çoğunluğunda kadın sorunlarına el atıyor. Açıkçası bunu da altını fazlasıyla çizerek yapıyor.

Bu filmde de hapishanede tanışan ve hayatlarında farklı sorunlar yaşayan dört kadının bir çete kurarak erkeklere hadlerini bildirmelerini anlatıyor. Filmde farklı sosyal gruplardan erkekler, söz konusu kadınlar tarafından kandırılıyor ve kendilerini birer birer bir sandalyeye bağlanmış durumda buluyorlar. Sandalyede bağlı durumda otururken de kadınlara dair görüşlerini seslendiriyorlar. Bu erkeklerin her biri belli bir erkek tipini temsil etmek üzere hikayeye konulmuş belli ki. Böyle olunca hikayenin doğallığı da bir miktar bozuluyor doğrusu. Genel olarak hızlı bir temposu olan film, finale yaklaştıkça iyice hızlanıyor ve bir kaçıp kovalamaca filmine dönüşüyor adeta.

İntikam, İran filmlerinde gördüğümüz incelikli yaklaşımı çok fazla sergileyemiyor ve anlatmak istediklerini Milani’nin diğer filmlerinde olduğu gibi oldukça kalın çizgilerle anlatıyor. Doğrusu başka bir ülkeden gelen bir film olsa daha sert eleştirilebilirdi belki ama İran’da kadın haklarına dikkat çekmek için bazen anlatacaklarınızı seyircinin kafasına vura vura anlatmanız gerek belki de. Bu yüzden çok eleştiremiyorum. Yine de daha iyi bir film olabileceği açık.

Filmin sonrasında Milani ile bir söyleşi de yapıldı. Kendisi de Amerikan filmlerini, onların kurgu ve tempo anlayışını sevdiğini söyledi zaten. Ayrıca öncelikli amacının seyirciyi salonlara çekmek olduğunu, böylece anlatmak istediklerini daha geniş bir kitleye anlatabileceğini de vurguladı. Bir seyircinin tüm erkekleri sandalyeye bağlanması gereken yaratıklar olarak mı görüyorsunuz sorusuna ise Türkçe olarak “Yoo, erkekleri çok severim” şeklinde yanıt verdiğini de eklemek lazım. Artık festival yönetimi ile de pek samimi olduğu gözlenen Milani daha önceki ziyaretinde de çok samimi ve cana yakın bir izlenim vermişti, bu sefer daha da neşeliydi adeta.

Yarın Daha Güzel Olacak (Jutro Bedzie Lepiej / Tomorrow Will Be Better):

Dorota Kedzierzawska, Uçan Süpürge sayesinde tanıdığımız bir yönetmen. Festival takipçileri dışında tanınması zaten mümkün değil ama diğer festivallerde de çok öne çıkan bir isim gibi gözükmüyor. Bu nedenle çok fazla tanınmıyor ama tanımayanların çok şey kaçırdığını söyleyebiliriz. Uçan Süpürge’de yıllar içinde hemen her filmini izledik. Farklı türlerde, farklı dertlerde filmler olsa da hiç bir filmi hayal kırıklığı yaratmadı doğrusu. Bu film de bir istisna değil. Yine gayet başarılı bir film var karşımızda.

Bu kez filminde üç küçük çocuğun hikayesini anlatıyor Kedzierzawska. İki kardeş ve onların bir arkadaşlarının Rusya’dan Polonya’ya geçme çabalarına tanıklık ediyoruz. Aslında filmde bu çocukların nereli oldukları ya da nereye gitmeye çalıştıkları hiç bir zaman çok açıkça belirtilmiyor. Çok da önemli değil aslında. Çocukların akıllarında kendilerini daha iyi günlere götüreceğini hayal ettikleri bir amaçları var, bunu gerçekleştirmeye çalışıyorlar ve bunun için bir yolculuğa çıkıyorlar. Film bu amaca ulaşmaya çalışırken çocukların aralarındaki ilişkilere, birbirlerine nasıl destek olduklarına odaklanıyor daha çok. Bunu yaparken de daha önce de çocuk hikayeleri anlatan Kedzierzawska’nın onlardan ne kadar başarılı bir performans aldığını bir kez daha görüyoruz. En küçüğü 6, en büyüğü ise 11 yaşında olan bu üç çocuk ve filmde çok kısa ama etkili bir rolü olan kız çocuğu o kadar başarılı ve doğal oyunculuklar sergilemişler ki herhalde bunun için yönetmeni kutlamak lazım.

Yönetmenin daha önceki filmlerinde de sıklıkla gördüğümüz pastel tonlar, bu filmde de hakim. Renk paletinde çoğunlukla turuncu ve tonları kullanılmış. Görüntü yönetmeni Arthur Reinhart da gerçekten başarılı bir iş çıkarmış. Belki çok büyük bir hikaye anlatmıyor bu film ama anlattığını o kadar başarıyla seyirciye geçiriyor ki ortaya festivalin en iyilerinden biri çıkıyor.

Küçük Asker (Lille Soldat / Little Soldier):

Lotte belli ki küçüklüğünden beri erkek gibi yetiştirilmiş bir kadın. Büyüdüğünde askere gidiyor ve yurtdışında bir göreve gönderiliyor. Filmin başında Lotte ile tanıştığımızda ülkesine yeni dönmüş ve hayatının bundan sonrasında ne yapacağına karar vermeye çalışan bir Lotte ile karşılaşıyoruz. Çok fazla bir ilişkisinin olmadığı babası ile gittiği bir akşam yemeği sonrası biraz da tesadüflerin etkisiyle babası için şoför olarak çalışmaya başlar. Aslında bu basit bir şoförlük işi değildir. Babası, farklı ülkelerden Danimarka’ya gelen genç kadınlarının pazarlamasını yapmaktadır. Son zamanlardaki gözdesi olan Lily’yi müşterilerine götürüp getirmek, müşterilerden beklenmedik bir hareket gelip başı derde girdiği durumda olaya müdahale edip kızı kurtarmak da yapması gereken işler arasındadır.

Küçük Asker, adıyla Lotte’nin hayatını etkileyen askerlik dönemine vurgu yapıyor ama filmde bu döneme dair hiç bir şey görmüyoruz. Daha çok bu olayın etkilerinin Lotte’nin kişiliğine sindiğini hissediyoruz. Kimseyi öldürdün mü sorusundan sürekli kaçması, sorunun cevabını açık ediyor aslında ama ne olduğunu tam bilmemek etkisini daha da arttırıyor. Bu arada geç gelişen bir baba-kız ilişkisi ile başta birbirinden nefret eden Lotte ve Lily’nin zamanla yakınlaşmasını da görüyoruz. Tüm bunlar incelikli bir sinema diliyle anlatılmış. Giderek erkekleşen bir kadın rolünde Trine Dyrholm’ın da gayet başarılı olduğunu eklemek gerek. Her ne kadar festivalin az seyirci çeken filmlerinden biri olsa da iyilerinden biriydi.

64. Cannes Film Festivali Ödülleri Sahiplerini Buldu, Altın Palmiye The Tree of Life’ın, Bir Zamanlar Anadolu Jüri Özel Ödülü’nü Aldı

11-22 Mayıs 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilen 64. Cannes Film Festivali bu gece gerçekleşen kapanış töreni ile sona erdi. Terrence Malick’in Hayat Ağacı (The Tree of Life) filmi Altın Palmiye’nin sahibi olurken ikincilik ödülü sayılabilecek olan Büyük Ödül’ü Nuri Bilge Ceylan ve Dardenne Kardeşler, Bir Zamanlar Anadolu’da ve Le Gamin Au Vélo (The Kid with a Bike) filmleri ile paylaştılar. En iyi oyuncu ödüllerini ise The Artist ile Jean Dujardin ve Melancholia ile Kirsten Dunst aldılar.

Ödüllerin tam listesi şu şekilde:

Altın Palmiye (Palme D’or): The Tree of Life (y: Terrence Malick)
Büyük Ödül (Grand Prix): Bir Zamanlar Anadolu’da / Once Upon a Time in Anatolia (y: Nuri Bilge Ceylan), Le Gamin Au Vélo / The Kid with a Bike (y: Dardenne Kardeşler)
En İyi Yönetmen (Prix De La Mise En Scene): Nicolas Winding Refn (Drive)
En İyi Senaryo (Prix Du Scenario): Joseph Cedar (Hearat Shulayim / Footnote)
Altın Kamera – En İyi İlk Film (Camera D’or): Las Acacias (y: Pablo Giorgelli)
Jüri Ödülü (Prix Du Jury): Polisse (y: Maïwenn)
En İyi Aktör (Prix D’interpretation Masculine): Jean Dujardin (The Artist)
En İyi Aktris (Prix D’interpretation Feminine): Kirsten Dunst (Melancholia)
En İyi Kısa Film (Palme D’or): Cross (y: Maryna Vroda)
Kısa Film Mansiyon (Special Mention): Badpakje 46 / Swimsuit 46 (y: Wannes Destoop)

Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 2. Gün: Deney, Phnom Penh’in Kızları, Örtüyü Kaldırmak, Budrus, Kehanet

Deney (Eksperimentet / The Experiment):

Belli bir bölgesinde ülkenin geri kalanından farklı bir dilin konuşulduğu bir ülke. Bu bölgede insanlar yoksulluk içinde yaşıyor ve ülkenin diğer kısımlarındaki insanlar tarafından küçük ve medeniyetten uzak görülüyorlar. Günün birinde hükümet bu bölgedeki bir grup çocuğun “medeni” aileler tarafından evlat edinilmesine karar veriyor. Devletin “tek dil, tek ülke” felsefesine uygun olarak bu çocuklar bölgelerinde diğer çocuklar için de örnek olacaklar ve birer rol modeli oluşturacaklar. Bu gerçek hikayeyi anlatan film 1950’lerde Danimarka’da geçiyor. Farklı bir dil konuşulan bölge ise Grönland. Efendim, yoksa başka bir yer mi gelmişti aklınıza?

Görünen o ki dünyanın değişik yerlerinde benzer durumlar yaşanmış. Deney filmi Danimarka’da yaşanan bu uygulamayı anlatıyor. Bir deney olarak Grönland’lı yöneticilerinin de onayı ile yapılan bu uygulama, İkinci Dünya Savaşı sonrası 1950’lerin başında gerçekleştirilmiş. Film, söz konusu çocukların Danimarka’daki ailelerin yanında kaldıktan sonra Grönland’a dönmelerini anlatıyor. Ancak Grönland’da da asıl ailelerinin yanında kalmıyor, bakımevi tarzı bir evde yaşıyorlar. Filmin ana kahramanı da bu evin müdürü olan Gert. Gayet idealist bir yaklaşım sergileyen Gert’i başlarda çok otoriter bir karakter olarak görüyoruz. Yaptığı işe ve uygulamanın yararına gerçekten inanıyor. Yine de üst makamların her dediğini de kayıtsız şartsız yaptığı söylenemez. Çocukların iyiliğine olduğunu düşündüğü şeyleri başından beri savunuyor. Zaman geçip çocukları tanıdıkça, giderek farklı şeyler de düşünmeye başlıyor aslında. Hikayede aynı zamanda yalnız başına yaşayan Gert’in özel hayatına da tanıklık ediyor ve aşkı Grönland’da buluşunu da görüyoruz.

Bu arada çocuklar tarafında da aradan geçen sürede anadillerini unutan, artık Grönlandca ninni bile söyleyemeyen karakterler görüyoruz. Hatta gerçek annesi ile biraraya geldiklerinde artık aynı dili konuşmadıkları için iletişim kurmakta da zorlanıyorlar. Üstelik Grönland’lı çocuklar da onları aralarına kabul etmek istemiyorlar. Tam bir arada kalma durumu sözkonusu yani.

Filmin konusu ilgi çekici gerçekten. Özellikle dünyanın farklı yerlerinde benzer şeylerin yaşanmış olduğunu görmek açısından. Ancak filmin o kadar başarılı olduğunu söylemek zor. Ele aldığı konuyu düz bir şekilde anlatmış, konuyu sadece politik bir açıdan ele almayıp ana karakterinin yaşamına da bir pencere açması olumlu. Ayrıca küçük oyunculardan da iyi bir performans alınmış. Bunlar dışında çok fazla özelliği olduğunu söylemek de zor.

Filmde değinilmiyor ama film bittikten sonra Grönland’ın şu anki durumu merak ediliyor (filmin sonunda bu konuda bir yazı beklemiştim doğrusu). Başka merak edenler de vardır belki diyerek buradan o konuda da ufak bir bilgi vereyim. Halen Danimarka’ya bağlı, ancak 1979’da ayrı bir hükümeti olmuş. Yine bu tarihte Grönlandca da Danca’nın yanında resmi dillerden bir diğeri olarak kabul edilmiş. 2008 ise yapılan referandum sonrası Danimarka hükümetinin bazı yetkileri lokal hükümete devredilmiş. Bu sürecin sonunda da 2009 yılında Grönlandca tek resmi dil olmuş. Yine de eğitimde halen Danca en çok kullanılan dil konumunda.

Phnom Penh’in Kızları (The Girls of Phnom Penh):

Festivalde yer alan belgesellerden biri olan Phnom Penh’in Kızları, Kamboçya’nın başkentinde yaşayan 18 yaşından küçük üç seks işçisini konu ediyor. Üçü de ailelerine destek olabilmek için henüz 14-15 yaşlarında bekâretlerini satarak bu sektöre giren bu kızlar, yaşıtları bambaşka şeyler yaparken vücutlarını satmak zorundalar. Belgesel her ne kadar bilmediğimiz şeyler söylemese de bu kızların hiç bir şeyi gizlemeden konuşmaları, olanları tüm gerçekliği ile gözler önüne seriyor. Bu arada çevrenin kızlara bakışındaki ikiyüzlülük de hemen hissediliyor. Bir yandan bekârete çok önem veren bir toplum izlenimi verirken bir yandan da pek çok genç kızın bu yöne sürüklenmesi düşündürücü. Tüm bunlara rağmen kızların da en büyük hayali, günün birinde iyi bir evlilik yapmak.

Filmin çekimlerinden sonra film ekibinin para toplayarak kızları kurtarmış olduklarının filmin sonunda bir not olarak belirtildiğini de ekleyelim.

Örtüyü Kaldırmak (Bride Trafficking Unveiled):

Joel Mishcon’un yönettiği bu belgeselde “mail-order-bride” denen olgu inceleniyor. Genellikle Uzakdoğu ve Rusya kökenli kimi İnternet sitelerinde batılı bir koca arayan genç kızlar adeta bir mağazanın katalogundaki gibi sunuluyor ve kendilerini seçen erkeklerle evleniyorlar. Bu belgeselde bu durumun nedenleri, sonrasında neler olabileceği gibi konular, İngiltere ve Bangkok’da yapılan çekimlerle inceleniyor. Bu durumun genç kızlar açısından nedenlerini bulmak çok zor değil aslında. Bir önceki filmde anlatılan olaylarla da bağlantısı var bunun. Ailesini geçindiremeyen, seks işçiliğe mahkum olan, hatta bekaretlerini satmak zorunda kalabilecek olan genç kızlar bu yola sapmadan hayatlarını bir yola sokabilmek için bu yolu daha uygun görüyorlar. Sonuç olarak evlenmiş olmak onlar için bir kurtuluş yolu. Bir de aslında durumları o kadar da kötü gözükmeyen genç kızlar var. Ama genel olarak batılı erkeklerin ideal erkek olduğuna dair yanlış bir önyargı da var gibi gözüküyor bazılarında. Halbuki İngiltere’de yapılan söyleşilerde görüyoruz ki evlendiği kadını eve kapatan, döven, onu her türlü cinsel isteği için kullananlar olduğu gibi, durumu daha iyi olanlar ve kendilerini “mutlu” olarak tanımlayanlar bile en azından bir hizmetçi gibi davranılmaktan kurtulamıyorlar. Adam karısı için “beni arayıp haber verdiği sürece mahalledeki arkadaşının evine gidebilir” derken ona büyük bir özgürlük sunduğunu düşünüyor örneğin.

Her ne kadar konu ilginç olsa da duymadığımız bir konu değil. Bu yüzden daha kapsamlı olarak ele alınmasını umardım. Belgesel adındaki iddia ile bu durumun üzerindeki örtüyü kaldırmaktan çok, sadece içeriye şöyle bir bakış atıyor. Örneğin batıya gelen bu kadınların yine seks işçisi olarak kullanılması gibi durumlara hiç değinilmezken, kimi durumlarda olayın ters döndüğü ve bu evlilikten mutsuz çıkan tarafın erkek de olabileceği düşünülmüyor bile. Doğrusu filmde araştırmaları yaparken gördüğümüz Laura Barry bu duruma tesadüfen İnternet’te rastlamış da bir kaç röportaj yapmakla yetinmiş gibi bir havası var. Ayrıca kendisi yaptığı röportajlarda da fazlasıyla işin içine girerek filme zarar veriyor kanımca. Kendisini biraz daha geri çekmeliydi.

Budrus:

Filistin-İsrail sorununa yönelik pek çok film ve belgesel izledik şimdiye kadar. Budrus köyünde yaşananları anlatan bu belgesel de aynı konuyu ele alıyor, ancak yaklaşımı bir miktar farklı. 2003 yılında İsrail bir güvenlik duvarı yapmak için yola çıktığında bunu Filistin topraklarından geçirecek bir plan çizmişti. Bu planda pek çok Filistin yerleşkesinden önemli topraklar da alınmış oluyordu. Budrus köyünde de bu planın gerçekleşmesi durumunda köylülerin geçimlerini sağlamaları için önemli rolü olan birçok ağaç ve mezarlıklarının bir bölümü bu duvar nedeniyle tahrip olacaktı. Bunun üzerine köyde bir direniş hareketinin başladığını görüyoruz filmde. Ancak bu hareketin dikkat çekici yönü şiddete dayalı bir eylem içermemesi. Köylüler çoğunlukla pasif direniş yapıyorlar.

Eylemlerin bir başka dikkat çekici yönü daha var. İlk eylemleri sadece erkekler düzenlese de sonrasında kadınlar da aktif rol üstleniyorlar. Özellikle hareketin lideri Ayed Morar’ın o yıllarda henüz 15 yaşında olan kızının bu direniş içinde neden biz de yer almıyoruz deyişi ile örgütlenen kadınlar hareketin sonuca oluşmasında önemli bir rol oynuyorlar. Bu arada karşı karşıya geldikleri İsrail ordusundaki kadınlarla da aralarında farklı bir ilişki oluştuğunu görüyoruz. Karşı taraftalar belki ama aralarında belli bir iletişim de oluşuyor. Kadınların direnişteki rolü, filmin Kadın Filmleri Festivali’nde olmasını daha da anlamlı kılıyor doğrusu (sadece yönetmeni kadın olduğu için festivalde yer alan bir film değil yani).

Filistin genelinde de şiddetsiz bir eylem tarzını öneren bu yapım, bir belgesel olarak da başarılı. Konuyu olayın iki yönünden insanlarla konuşarak ele alıyor ve tek taraflı bir bakış açısı sergilemiyor. Ayrıca olayların gerçekleştiği zamanda çekilmiş görüntüleri de yerli yerinde kullanarak hiç bir şeyi de eksik bırakmıyor. Açıkçası ilk başta izlemeyi düşünmediğim ama aldığı ödüller nedeniyle zar zor programıma sıkıştırdığım bir filmdi ama memnun kaldım. İyi bir belgesel izlemek isteyenlere tavsiye edilir.

Kehanet (Vision – Aus dem Leben der Hildegard von Bingen / Vision: From the Life of Hildegard Von Bingen):

Margarethe von Trotta’nın yazıp yönettiği, Barbara Sukowa’nın başrolünü oynadığı bir film. Bu iki isim bir filmden beklentileri yükseltmek için yeterli. Ancak bazen bir filmi yüksek beklentilerle izlemek de çok iyi olmuyor. Bu da o tip filmlerden biri oldu benim için.

Önce filmin konusuna bakalım. Film, ortaçağda gerçekten yaşamış Hildegard von Bingen adlı bir rahibenin hayatına odaklanmış. Çocuk yaşta manastıra verilen Hildegard, burada çok başarılı bir öğrenci oluyor ve manastırın yöneticisi olan baş rahibenin favori öğrencilerinden biri haline geliyor. Baş rahibe, zamanla iyice kendini kanıtlayan Hildegard’ın öldükten sonra yerine geçmesini istiyor. Ancak Hildegard’ın dönemi için oldukça yenilikçi görüşleri var. Daha en baştan bunu belli ediyor ve tepeden atamayla bu görevi üstlenmek istemediğini, manastırdaki diğer rahibelerin de bunu onaylaması gerektiğini söylüyor. Söz konusu manastır rahipler ve rahibelerin beraber yaşadıkları bir manastır. Bir süre sonra genç bir rahibenin hamile kalması ve bunun için sadece onun suçlanması sonrasında Hildegard kendi manastırını kurmak için çabalamaya girişiyor. Bunu başardıktan sonra da iyice özgürleşerek (tabii ki o yılların sınırları içinde bir özgürleşmeden bahsediyorum) farklı alanlarda eserler ortaya çıkarmaya başlıyor. Çocukluğundan beri gördüğü kehanetleri kitaba dönüştürüyor, bestecilik yapıyor, oyunlar sahneye koyuyor vs. vs.

Filmin festivalin teması olan İktidar başlıklı bölümde gösterilmesi çok anlamlı. Hildegard von Bingen’in yaptıkları elbette erkek iktidarına karşı olarak görülebilecek hareketler ama aynı zamanda kendi manastırını kurması ve sonrasında yaptıkları bir yandan da onun da bir iktidar oluşturmak üzere yaptığı hareketler olarak görülmeli. Bu kadar güçlü bir kadın daha modern bir çağda yaşasaydı onu bir parti lideri olarak görmek şaşırtıcı olmazdı.

Hildegard von Bingen karakteri ilgi çekici bir karakter, Barbara Sukowa’nın oyunculuğu hakkında söylenecek bir şey de yok. Peki filmden neden umduğumu bulamadım? Öncelikle filmin ele aldığı konu her ne kadar dönemi için yenilikçi bir kadın olsa da bugünden bakıldığında bağnaz bir bakış açısını yansıtıyor yine de. Ayrıca teolojik konularla fazlasıyla haşır neşir oluyor. Bunun yanında Margarethe von Trotta da son derece düz bir anlatım tarzı belirlemiş kendine. Filmin 2 saatlik süresi bir süre sonra sıkıcı hale gelebiliyor. Yine de başka bir yönetmenden gelseydi başarılı diyebileceğimiz bir film.

14. Uçan Süpürge’nin En İyisi Zefir

14. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali geçtiğimiz gece yapılan kapanış töreni ile sona erdi. Festivalin Her Biri Ayrı Renk bölümünde gösterilen 13 film arasında, Hindistan’dan Latika Padgaonkar, İsveç’ten Alexandra Enberg ve Türkiye’den Gözde Onaran’dan oluşan Fipresci jürisinin yaptığı değerlendirmede en iyi film olarak Belma Baş’ın başarılı filmi Zefir seçildi. Ödülün gerekçesi jüri tarafından şu şekilde açıklandı: “Güçlü fakat ihtiyatlı senaryosu, olağanüstü kamera kullanımı, doğayı öykü akışına incelikli bir biçimde dahil etmesi ve hassas ve dik başlı genç bir kızın zihninden geçenleri aktarmak için sessizliği kullanma konusundaki ustalığı nedeniyle Uluslararası Film Eleştirmenleri Birliği FIPRESCI’nin ödülünü yönetmenliğini Belma Baş’ın yaptığı Zefir’e vermeye karar verdik.” Uçan Süpürge Film Festivali’nde Fipresci ödülü verilmeye başladığından beri bu ödül ilk kez bir Türk filmine gidiyor.

Ayrıca festivalin üç yıldır vermekte olduğu ve geçtiğimiz sezon gösterime giren Türk filmlerinde öne çıkan genç bir kadın oyuncuya verilen Genç Cadı ödülü ise Çoğunluk filmindeki doğal oyunu ile Esme Madra’ya verildi. Festival yönetimi bu ödülün Madra’ya veriliş gerekçesini şu şekilde açıkladı:  “Festival; kariyerinin henüz başında olmasına rağmen, hem hayata hem de oyunculuğa ilişkin olgun duruşu, Çoğunluk filmindeki doğal ve abartısız oyunuyla rolüne kattığı derinlik, filmde sıklıkla sorgulanan öğrenilmiş erkekliğin ve onun sınır tanımaz iktidarının taşıyıcısı olmayı reddeden karakteri nedeniyle Esme Madra’yı Genç Cadı Ödülü’ne değer buldu.”

Son olarak festivalde izlediğim filmlerin yorumlarını önümüzdeki günlerde sinema Manyakları’nda bulacağınızı tekrarlayalım.

Uçan Süpürge 2011 İzlenimleri – 1. Gün: Kadın Berberi

Kadın Berberi (Die Friseuse / The Hairdresser):

Doris Dörrie geçtiğimiz yıl yine Uçan Süpürge’de izlediğimiz Kiraz Çilekleri sonrasında bu kez komedi unsuru biraz daha öne çıkarılmış bir filmle karşımızda. Aslında Dörrie için komedi yeni bir tür değil. Kimi filmlerinde bunu çok başarılı bir şekilde kullandığını da söylemek lazım. Bu kez adından da anlaşılabileceği gibi bir kadın berberinin (yoksa kuaför mü desek) hikayesini izliyoruz. Kathi adlı bu kadının ilk dikkat çeken yönü kilosu. Kathi kilolu ama gerçekten ortalamanın epey üzerinde kilolu bir kadın. Yataktan yardımsız kalkamıyor, uzun süre ayakta kalacaksa yanında sandalyesini de götürmek zorunda kalıyor. Hepimize dayatılmış güzellik anlayışının epey dışında olduğu açık. Tam da bu yüzden her türlü özelliği uygun olsa da telefonla konuştuğunda onu işe almayı kabul eden kuaför salonu sahibi, yüz yüze geldiğinde bundan vazgeçiyor. Kızıyla beraber yaşayan Kathi’nin morali gerçekten ihtiyaç duyduğu bu işi alamadığı için epey bozuluyor ama söz konusu kuaför salonunun karşısında boş bir dükkan görünce kafasında bir şimşek çakıyor ve rakip olmaya karar veriyor.

Kathi’nin kuaför salonu açma çabasını odağına oturtan film, bu arada onun özel hayatındaki gelişmelere de ilgisiz kalmıyor. Bir şekilde işin içine dahil olan göçmenlerin hikayesi ile birlikte hayatına aşk da giren Kathi şişman insanların eğlenceli olduğu klişesini doğrularken aynı zamanda iyi bir cinsel hayatları olabileceğini de gösteriyor. Dörrie özellikle başrol oyuncusu Gabriela Maria Schmeide’nin de desteğiyle eğlenceli, zaman zaman da düşündürücü bir film ortaya çıkarmış. Ancak yönetmenin en iyilerinden biri demek de pek mümkün değil. Eğlenceli ama çabuk unutulacak bir yapım.

14. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali Başladı

14 yıldır bizlere kadın filmlerinin en önemli örneklerini sunan Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, 5 Mayıs’taki açılış töreni ile başladı. 12 Mayıs’a kadar sürecek olan festivalin bu yılki teması, “İktidar? Ne? Nasıl? Kim?”. Gösterimler Ankara Kızılırmak Sineması ve Goethe Enstitüsü’nde gerçekleştirilecek. Ayrıca bu yıl üniversitelerde de önemli etkinlikler var. ODTÜ, Ankara ve Hacettepe Üniversiteleri de bu etkinliklere ev sahipliği yapacak.

Zeki Demirkubuz, Derya Alabora, Can Dündar, Meral Okay, Behzat Ç ekibi, Ece Temelkuran, Belma Baş, İlksen Başarır, Nergis Öztürk ve Mert Fırat gibi isimlerin katılacağı gösterim ve söyleşilerin yanında festivalin yabancı konukları da olacak. İran sinemasının muhalif sesi Tahmineh Milani, Küba sinemasının genç yeteneği Prakriti Maduro, ilk kez menopozu filme çeken yönetmen Paula Palacios, Belçika’dan özgün bir ses, Vanja D’alcanatara ve Afrika kıtasında kadın sünnetine karşı halkın ayaklanmasını anlatan Efua Dorkenoo festival sırasında Ankara’da olacaklar.

Festivalin öne çıkan filmlerini sıralamaya çalışalım:

– Doris Dörrie’nin yeni filmi Kadın Berberi (Die Friseuse / The Hairdresser)
– Margarethe von Trotta’nın ortaçağda yenilikçi bir rahibenin hayatına bakış attığı Kehanet (Vision)
– Márta Mészáros’un Macaristan’ın yakın tarihini mercek altına aldığı Son ‘Anna Raporu’ (Utolsó Jelentés Annáról / The Last Report on Anna)
– Icíar Bollaín’in 13 dalda Goya ödüllerine aday olan filmi Yağmuru Bile (También La Lluvia / Even the Rain)
– Önceki festivallerden tanıyıp çok sevdiğimiz Dorota Kedzierzawska’nın yeni filmi Yarın Daha Güzel Olacak (Jutro Bedzie Lepiej / Tomorrow Will Be Better)
– Belma Baş’ın ilk uzun metrajlı filmi Zefir
– Ensest konusuna duyarlı bir şekilde eğilen Atlıkarınca

Bu yıl yine festivali takip edip izlenimlerimi yazacağım. Festival hakkında daha detaylı bilgiye http://festival.ucansupurge.org adresinden ulaşılabilir.

6. İşçi Filmleri Festivali Başlıyor

6. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali 1 Mayıs 2011 tarihinde Ankara, İstanbul ve İzmir’de başlayacak. Festivalin bu yılki teması Doğal Direniş. Programda öne çıkan filmlere göz atacak olursak:

– 90’lı yıllarda Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosunda yaşanan olayları konu eden Press
– Metin Erksan’ın unutulmaz başyapıtı Susuz Yaz
– Geçtiğimiz senenin en önemli filmlerinden Çoğunluk
– HES’lere karşı yapılan direnişi konu eden Bir Avuç Cesur İnsan
– Kazım Öz’ün başarılı belgeseli Son Mevsim: Şavaklar
– Özcan Alper’in belgesele geri döndüğü ve 80 öncesi TMMOB’nin başkanlığını yürüten Teoman Öztürk‘ü anlattığı aynı adlı filmi
– Vittorio De Sica’nın yeni gerçekçiliğin en önemli filmlerinden Bisiklet Hırsızları (Ladri di Biciclette)
– Bahman Ghobadi’nin 2009 tarihli filmi Kimsenin İran Kedilerin Haberi Yok
– Claude Berri’nin epik filmi Germinal
– 1988 Halepçe katliamından kurtulan kişilerle yapılan görüşmelerden oluşan Halepçe Sonsuz Umut (aynı zamanda festivalin Ankara ayağının açılış filmi)

Özellikle klasikler daha önce izlenmediyse kaçırılmamalı. Her üç ilde de gösterimlerin tümü ücretsiz olarak gerçekleştirilecek ve festival 8 Mayıs tarihinde sona erecek. Ancak her ne kadar başlangıcı 1 Mayıs olsa da  İşçi Filmleri Festivali geçtiğimiz yıllardan da bildiğimiz gibi yıla yayılan bir festival. Diğer illerde de gösterimler düzenlenmeye devam edecek.

Festivalin Ankara ayağını zaman ayırabildiğim ölçüde izleyip izlenimlerimi yazmaya çalışacağım. Festival programı, filmler ile ilgili detaylı bilgi ve gösterim yerleri bilgisine http://festival.sendika.org/ adresinden ulaşılabilir.

Ankara Film Festivali 2011 İzlenimleri – 10.Gün: Hayali Aşklar, Il Divo, Ana, Engel, Teklopolis, Karıştır! Amerika’nın Çöpü

Hayali Aşklar (Les Amours Imaginaires / Heartbeats):

Xavier Dolan, ilk filmi Annemi Öldürdüm ile sinemaseverlerin ilgisini çekmişti. Hayali Aşklar ile de ilk filmindeki başarısının bir tesadüf olmadığını kanıtlıyor. Bu yeni filminde Dolan önce bizi Francis ve Marie adlı iki yakın arkadaşla tanıştırıyor. Bu iki yakın arkadaş bir gün Nicolas adlı bir gençle karşılaşıyorlar. Başta her ikisi de ondan hoşlanmadıklarını belirtseler de hemen anlaşılıyor ki bu sarışın genç her ikisini de fena halde etkiliyor ve çok kısa bir zamanda onun büyüleyici etkisine kapılıyorlar. Francis’in zaten eşcinsel olduğunu belirtelim ama Nicolas filmde öyle büyüleyici bir varlık olarak çizilmiş ki ondan etkilenmek için eşcinsel olmak da gerekmiyor aslında. Zaten her iki kahramanımızın da ondan etkilendiği anlar Dalida’nın seslendirdiği “Bang Bang” şarkısı eşliğinde yavaş çekimle verilmiş ve biz de seyirci olarak bu sahneleri hipnotize olmuş bir vaziyette izliyoruz.

Esasen filmin bu aşk üçgeni dışında çok komplike bir hikayesi yok ama anlatılanlar o kadar güzel kurulmuş, o kadar güzel görüntüler seçilmiş ve tam da yerli yerinde planlar kullanılmış ki iyi bir film yapmak için çok komplike bir hikayeye ihtiyaç olmadığı bir kez daha ispatlanıyor. Bunun yanında üç başrol oyuncusu da rollerine o kadar iyi oturmuşlar ki.

Festival kataloğunda filmin Jules ve Jim‘in modern bir uyarlaması olarak anılması da boşa değil. François Truffaut’nun bu unutulmaz filmi ile ortak temaları olması bir yana, Dolan tıpkı ilk filminde olduğu gibi bu filmde de Fransız Yeni Dalga akımından fena halde etkilendiğini gösteriyor. Filmin pek çok sahnesinde, kullanılan çerçevelerde, kostümlerde, hatta karakterlerin davranışlarında bile Yeni Dalga sinemasının ve o yılların izini bulmak mümkün. Toplamda da gayet başarılı bir film ama o dönemi sevenler ekstra bir keyif alacaktır.

Il Divo:

Festivalin son gününde İtalya’nın yakın tarihinin önemli figürlerinden birine ait bir film daha vardı. Bu kez 1972-1992 yılları arasında aralıklı olarak yedi dönem başbakanlık yapmış olan Giulio Andreotti konu ediliyor. Filmin adı olan Il Divo da ona takılan lakaplardan birinden geliyor (ki daha önce Jül Sezar da bu lakap ile anılmış).

Film Andreotti’nin hayat hikayesini anlatmaktan ziyade onun son başbakanlık döneminde hakkında açılan, mafya ile ilişkileri olduğuna yönelik dava dönemini konu alıyor. Konu anlatılırken kaçınılmaz olarak öyküye başta Andreotti’nin yakın çevresindekiler olmak üzere dönemin önemli politik figürleri ve yeraltı dünyasından bazı isimler de dahil oluyor. Çok fazla yan karakter var ama bunların filme dahil olması da kim oldukları hakkında bilgi verilmesi de gayet temiz bir şekilde yapılmış ve bu sayede seyirci konuyu takip etmekte bir zorluk yaşamıyor.

Film genel olarak dönemini başarılı bir şekilde perdeye yansıtıyor ama bunda en önemli pay Andreotti’yi inanılmaz bir başarıyla perdeye yansıtan Toni Servillo. Öyle bir oyunculuk sergilemiş ki Andreotti’yi adeta başka bir dünyadan gelmiş bir karakter olarak görüyorsunuz. Vücut dilini tüm filme müthiş bir şekilde yaymış ve sürekli olarak sinirleri alınmış bir şekilde davranan ve duruşunu hiç bozmayan bir portre çıkarmış ortaya. Hakkındaki en sert iddialara verdiği cevaplarda (ki bu cevapların büyük kısmı yalan aslında) ya da arkadan çevirdiği işlerde hep çok sakin, çok dengeli. Filmin diğer tüm meziyetleri bir yana bu rol ile pek çok ödül alan Servillo’nun performansı için bile izlenebilecek bir film.

Ana (Madeo / Mother):

Bong Joon-Ho, so dönem birbiri ardına iyi filmler çıkaran Güney Kore sinemasının en dikkat çeken yönetmenlerinden biri. Cinayet Günlükleri ve Yaratık (The Host) filmleri ve Tokyo! filminde yönettiği bölümden sonra Ana filmi ile tekrar karşımızda.

Joon-Ho bu filminde oğlunu korumak için elinden gelen her şeyi yapan bir anneyi anlatıyor. Oğlu Do-Joon ile birlikte yaşayan anne (filmde adının ne olduğu hiç belirtilmiyor), oğlu yetişkin bir adam olduğu halde küçük yaşlarından beri onu her türlü tehlikeye karşı korumak zorunda kalmış, hala da buna devam ediyor. Çünkü oğlu zihinsel açıdan sorunlu bir durumda ve çevresinde ne olduğunu tam olarak anlayamıyor. Günün birinde mahallelerinde genç bir kız öldürülüyor ve Do-Joon olayın sorumlusu olarak tutuklanıyor. Cinayeti onun işlediğinden emin olan polisler ve beceriksiz savunma avukatı biraraya gelince oğlunun pek bir şansı kalmadığını gören anne cinayeti soruşturma işini kendisi üstleniyor.

Temelde izlediğimiz film bu konularda hiç bir tecrübesi olmayan bir kadının ipuçlarını adım adım izlemesi ile cinayetin üzerindeki gizem perdesini çözmesi üzerine. Bunu yaparken de çok başarılı bir atmosfer kurulmuş. Ayrıca hikayenin gittiği nokta da bir Hollywood filminde hiç tahmin edemeyeceğimiz bir nokta. Bu anlamda sonundaki sürprizin gerçekten şaşırttığı ender filmlerden biri olduğu söylenebilir. Ancak şunu da eklemek lazım ki o sürpriz olmasa bile çok iyi bir film var karşımızda. Bong Joon-Ho seyircinin dikkatini bir an bile kaybetmemesini sağlamayı, dramatik olayların içine esprili anları yedirmeyi, ilgi çekici ve sıradışı karakterler yaratmayı çok iyi biliyor. Gelecek filmlerini de merakla bekliyoruz.

Engel (Bariera / Barrier):

Jerzy Skolimowski’nin ilk dönem filmlerinden biri daha. Doğrusu festival boyunca yönetmenin bu döneminden izlediğim diğer üç film ile benzer yorumlar yapmak durumundayım. Birbirinden kopuk sahneler, simgesel bir anlatım ve içine giremediğim bir film daha. Aslında tek başına ele alındığında belki de bir kısa film olarak son derece başarılı olabilecek sahneler var ama bir film olarak çok ilgimi çekemedi.

Festivalin son gününde Jerzy Skolimowski hakkındaki yorumum şudur: 1960’lardaki filmleri hiç bana göre değil, ancak 2000’lerdeki filmlerini (ki topu topu iki adet şu ana kadar) defalarca izleyebilirim.

Teklopolis (Teclópolis):

Teklopolis 12 dakikalık bir kısa film. Aynı zamanda festivalin açılış filmi olarak da gösterildiği için gösterildiği Doğaya Karşı İnsan 5 bölümünde değil ayrı bir başlıkta ele almak istedim. Bir takım eski teknolojik eşyalar (eskimiş mouselar ve klavyeler, super-8 kameralar, yıpranmış kablolar vs.) kullanılarak yapılmış bu stop-motion animasyon filmi bir uygarlığın kurulmasını, gelişmesini ve giderek doğaya zarar verdiği için kendi kendini yok etmesini anlatıyor. 12 dakikaya bunları yaratıcı bir şekilde dağıtan başarılı bir kısa film.

Karıştır! Amerika’nın Çöpü (Dive! Living off America’s Waste):

Bu ilginç belgesel Amerika’da yemeklerini çöplerden toplayarak yaşayan insanların yaşamına bir bakış atıyor. Ama bu insanlar bu hareketi fakir olduklarından ya da başka türlü yiyecek bulamadıklarından yapmıyorlar. Onların iddiası, Amerika’da her gün büyük miktarlarda yiyeceğin henüz kullanılabilecek durumda iken çöplere atılarak heba edildiği ve çöplerden toplanan yiyecekleri kullanarak sağlıklı bir yaşam sürdürülebileceği yönünde. Aynı zamanda filmin yönetmeni de olan Jeremy Seifert, karısı ve küçük oğlu ile tümüyle böyle beslenmekte ve gördüğümüz kadarıyla gayet mükellef sofralarda yemek yemekte. Hele bir de lüks bir restoranda aşçı olarak çalışan arkadaşları ziyarete gelirse o restoranlarda yenilecek yemeklerden bir farkı olmuyor hazırlananların.

Görünen o ki özellikle büyük marketler tarafından atılan çöpler rahatlıkla kullanılabilir durumda. Çünkü onlar ufak bir kısmı çürüyen ürünleri ya da son kullanma tarihine bir gün kalmış herşeyi atıyorlar. Halbuki bizim son kullanma tarihi dediğimiz kavramın İngilizce karşılığı “best before” ve aslında bu tarihten sonra tüketilmesinin sağlıklı olmayacağı anlamına gelmiyor. Bu tip yiyeceklerin büyük bir kısmı yiyecek bulamayan ve gerçekten açlık çeken insanlar ile paylaşılabilir rahatlıkla. Belgeselden öğrendiğimiz kadarıyla kimi marketler de bunu yapıyor zaten ama sayısının çoğalması gerektiği söyleniyor.

Tabii insan bu belgeseli izleyince acaba bizde ne kadar yiyecek ziyan ediliyor, bunlar ne şekilde kullanılabilir diye merak etmeden duramıyor. Keşke bunun üzerine de bir araştırma yapılsa.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.025 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.