Archive Page 55

21. Ankara Film Festivali Başladı

21. Ankara Film Festivali geçtiğimiz gün yapılan açılış töreni ile başladı. Gösterimler de dün start aldı. Bu yılki gösterimler Batı Sineması, Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe Enstitüsü’nde yapılacak. Ayrıca film gösterimleri dışında bu yıl geçtiğimiz yıllarla kıyaslayınca çok daha fazla yan etkinlik de var. Özellikle Festilab başlığı altındaki atölye çalışmaları geleceğin sinemacıları açısından çok faydalı olabilir.

Festivalin öne çıkan filmlerini kısaca sıralayalım (ama tabii ki program yaparken bunlarla yetinmemek, hiç bilinmedik filmlere de şans tanımak ve elbette kısa film ve belgeselleri de unutmamak lazım):

– Henüz gösterime girmeyen ama geçtiğimiz yıl pek çok festivalde önemli ödüller kazanmış bir Türk filmi olan Köprüdekiler
– 80 darbesi sonrası Diyarbakır Cezaevi’nin durumunu anlatan 5 No’lu Cezaevi
– Festivalin özel bir bölüm ayrıdığı Brezilya sinemasından çok ödüllü bir film, Estamira
– Usta işi bölümünde Takeshi Kitano, Michael Haneke, Costa-Gavras, Peter Greenaway gibi isimlerin yeni filmleri
– Akira Kurosowa, Luis Bunuel ve Eric Rohmer gibi artık aramızda olmayan ustalardan 2’şer film (ki görülmüş olsa bile sinemada izleme fırsatı kaçırılmamalı)
– !f Ankara’nın programından son anda çıkarılan Ölümcül Kar (Død snø / Dead Snow)
– İktidar ve İsyan bölümünde her ne kadar daha önce görmüş olma ihtimali yüksek olsa da her biri birer klasik sayılan Eğer… (If…), Rosa Luxemburg, Kızıl İlahi, Baader Meinhof Yargılanıyor gibi filmler
– Dünyanın Her Köşesinden bölümünde ise çoğunun adını pek duymamış olsak da keşfetmeye değer bir dizi film

Bu yıl da festivali takip edip yorumlarımı buradan paylaşmaya çalışacağım. Filmler, gösterim programı ve yan etkinlikler ile ilgili detaylı bilgi festivalin web sayfasından alınabilir.

!f Ankara 2010 İzlenimleri – 4. Gün: Herkes Gibi, Hızlı Silahşör Murugun, Yaman Tilki, Uzaklara Gidelim, Yeraltı Peygamberi

!f Ankara biteli 1.5 hafta kadar oldu ancak son gün izlediğim filmlerle ilgili izlenimlerim eksik kalmıştı. Bugün başlayan Ankara Film Festivali izlenimleri öncesi onları da tamamlamış olayım.

Herkes Gibi (Alle Anderen / Everyone Else):
Herkes Gibi, Chris ve Gitti çiftinin bir yaz tatili boyunca yaşadıklarını konu ediyor. Tatil boyunca çiftin başına olağandışı herhangi bir şey gelmiyor. Bir çift tatilde neler yaparlarsa onları yapıyor. Plaja gidiyorlar, gece eğlenmeye çıkıyorlar, sevişiyorlar, gıcık komşularından köşe bucak kaçıyorlar vs. vs. Bir yandan da ilişkilerini sorguluyorlar. Filmin esas odaklandığı alan da bu zaten. Bir çiftin ilişkilerini sorgulaması. Bunu yaparken de hem sinemasal olarak hem de oyunculuk olarak abartıdan uzak, doğal bir anlatım seçilmiş.

Ama bu da oyunculara çok yük bindiren filmlerden biri. Tüm film boyunca bu çiftin ikisinin birden gözükmediği sahne yok gibi. Üstelik tüm film boyunca bir kaç sahne dışında onların dışında hiç kimse gözükmüyor zaten. Her ikisi de ama özellikle Berlin’de bu rolü ile en iyi kadın oyuncu seçilen Birgit Minichmayr, son derece başarılı (bu arada bu oyuncuyu nereden tanıyorum acaba derken İnternet’te yaptığım araştırmada farkettim ki daha iki gün önce aynı festivalde Kemik Adam filminde izlemişiz kendisini. Ayrıca izlediğimiz epey filmde de irili ufaklı pek çok rolde görmüşüz onu).

Festivalin “Erkeklik Halleri” bölümünde yer alan bu film bir ilişkideki erkeğin davranışlarını masaya yatırırken kadının davranışları da en az onunki kadar didik didik ediyor. Bu türde gayet başarılı bir film Herkes Gibi.

Hızlı Silahşör Murugun (Quick Gun Murugun):
Hızlı Silahşör Murugun karakteri 1994 yılında bir televizyon kanalı için yaratılmış bir karakter. Yıllar içinde gayet popüler olan bu karakter geçtiğimiz yıl kendi filmine de sahip olmuş. Vejeteryen olup et lokantası sahibi kötü karaktere karşı bir mücadeleye girişen Murugun karakterinin hikayesi çılgın ve komik bir hikaye. Pek çok filme gönderme de içeren eğlenceli ve komik bir film bu. Keyifle vakit geçimek için ideal ancak bu tip bilinçli olarak kült olsun diye çekilen filmler o kadar hoşuma gitmiyor. Halbuki gayet ciddi olarak çekilip sonradan kült hale dönüşen filmler çok daha çekici oluyor. Murugun böyle bir film değil. Bu yüzden sadece eğlenceli bir film olarak kaldı bende.

Yaman Tilki (Fantastic Mr. Fox):
Wes Anderson animasyon çekmiş ama hiç şaşırmayın, karşımızda yine bir Wes Anderson filmi var. Ki zaten bir çocuk kitabından uyarlanmasına karşın senaryoyu da Anderson ve Noah Baumbach beraberce yazmışlar. Hikaye karısına verdiği söz nedeniyle yıllardır namuslu bir hayat süren bir tilkinin arkadaşlarıyla beraber üç kötü çiftçinin çiftliklerinden onların ürünlerini çalması ile başlayıp çiftçilerle bölgedeki hayvanlar arasında bir çekişmeye dönüşüyor. Kesinlikle çocukların da gayet keyif alacağı eğlenceli bir film ama aynı zamanda tam da Wes Anderson’dan bekleneceği gibi tuhaf üyeleri olan bir aile komedisi aynı zamanda. Hatta tıpkı Steve Zissou’da olduğu gibi sadece aile komedisi değil, arkadaşları ile birlikte farklı bir aile yapısı da sunuyor karşımıza bu yaman tilki. Bu arada özellikle sonlara doğru hayvanların yaşadıkları yerler, tüm filmdeki espri yapısı, kullanılan müzikler, karakterleri perdenin ortasında konumlayan çekimler falan hep bir Wes Anderson filmi. İzleyiniz, izlettiriniz.

Bu film gösterime de girecek büyük ihtimalle. Umalım ki sadece Türkçe dublajlı girmez. Tüm seslendirmeler şahane çünkü.

Uzaklara Gidelim (Away We Go):
Sam Mendes çok sevdiğim bir yönetmen. Hemen hemen hiç bir filmi ile beni hayal kırıklığına uğratmadı şu ana kadar. Görsel yanı çok güçlü olan filmler yapsa da insanı anlatıyor genellikle. Jarhead ve Road to Perdition gibi daha geniş ölçekteki filmlerinde bile böyle. Genelde de filmleri arasında 3 yıl oluyor. Bu kez bizi fazla bekletmedi ve Away We Go ile karşımızda. Bu kez çok daha mütavazi bir film bu. Henüz evlenmemiş ama çocuk bekleyen sevimli bir çifti anlatıyor film (bu arada filmin girişinde adamın kadının hamile olduğunu anlama şekli bir filmde kadının hamile olduğunu belirtmenin en orijinal yollarından biriydi). İsminden de tahmin edilebilir, bir yol filmi Away We Go. Çiftimiz çocuk doğduktan sonra yaşayacakları yeri belirlemek için dolaştıkça birbirinden ilginç tiplerle karşılaşıyorlar ve karşılaştıkları kişiler onların ilişkilerinde de belirleyici rol oynuyor. Karakterlerin filme girdikleri sahne bazen çok ilginçtir ya, Maggie Gyllenhaal’un girişi gerçekten bu konuda ilk 10 arasına girebilir.

Sonuç olarak çok iyi bir film Away We Go ama kamera arkasında önceki filmlerinde yıllar geçince ilişkilerin geldiği noktayı deşen Mendes olunca bu filmdeki sevimli çift 10 yıl sonra birbirinin boğazına sarılır mı diye de düşünmeden edemiyor insan.

Yeraltı Peygamberi (Un Prophète):
Bazen fazla beklenti hayal kırıklığı yaratıyor. Un Prophète için hayal kırıklığı demek yanlış olur aslında. İyi bir film kesinlikle, izlenmeyi de hakediyor ama aldığı övgülerden ve ödüllerden dolayı beklentim epey yükselmişti. O beklentiyi tam olarak karşılayamadı.

Film sıradan bir suçlunun hapse girmesi ile başlıyor. Malik isimli bu genç (ki film için en büyük övgüm bu roldeki Tahar Rahim’e olabilir) hem şansıyla, hem de zekası ve cesareti ile hapiste giderek yükseliyor ve bambaşka bir adam oluyor. Bu yükselme süreci detaylı olarak, ince ince anlatılmış. Bu anlamda ikinci övgüm de filmin senaryosuna gidebilir. Ama yönetmenlikte o kadar büyük bir pırıltı görmedim doğrusu.

82. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu

82. Oscar Ödülleri sahiplerini buldu. Gecenin galibi en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi özgün senaryo ödülleri de dahil olmak üzere 6 Oscar alan The Hurt Locker oldu. En büyük rakibi sayılan Avatar ise teknik dallarda 3 ödülle yetinmek zorunda kaldı. Tüm oyuncu ödülleri de beklendiği gibi Jeff Bridges, Sandra Bullock, Christoph Waltz ve Mo’Nique’e gitti.

Gecenin üzerinden şöyle bir geçelim. Ödül töreni sürpriz bir şekilde Neil Patrick Harris’in şarkı ve dans gösterisi ile başladı. Steve Martin ve Alec Baldwin’in gayet başarılı girişinden sonra gecenin ilk ödülü beklendiği gibi Inglourious Basterds ile Christoph Waltz’a gitti. Yardımcı erkek oyuncu olarak başka bir isim düşünülmüyordu zaten. Animasyon ve şarkı dallarında da zafer beklendiği gibi Up ve Crazy Heart filmlerinin oldu. Benim tahminim Inglourious Basterds olsa da en iyi özgün senaryo ödülünün The Hurt Locker’a gitmesi de ihtimal dahilindeydi. Bu ödülün The Hurt Locker’ın daha büyük ödülleri de alacağının ilk göstergesi olduğu söylenebilir.

Precious filminin en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü alacağı kesindi ama uyarlama senaryo ödülü de alması ufak bir sürpriz sayılabilir. Arka arkaya verilen teknik ödüllerden sanat yönetmeni ve görüntü yönetmeni ödüllerini Avatar, ses kurgusu ve ses miksajı ödüllerini ise The Hurt Locker alarak bu iki rakibin herhangi birinin tüm ödülleri toparlayıp gidemeyeceğini gösterdi. Müzik ödülünü Up’ın, görsel efekt ödülünü ise Avatar’ın alması kimseyi şaşırtmadı. En iyi film yolundaki önemli ödüllerden biri olan kurgu ödülü ise The Hurt Locker’a gitti.

En önemli ödüllere gelirken en iyi belgesel ödülünü The Cove’un alması bekleniyordu ama yabancı dilde en iyi film ödülünün Arjantin’den El secreto de sus ojos filmine gitmesi şaşırtıcı oldu. En azından benim için. Çoğunlukla Das Weisse Band ya da Un Prophète filmlerinden birinin bu ödülü alması bekleniyordu.

En iyi erkek oyuncu ödülü beklendiği gibi Jeff Bridges’e, en iyi kadın oyuncu ödülü ise Sandra Bullock’a gitti. En iyi yönetmen ödülünü açıklamak üzere sahneye Barbra Streisand çıktığında ödülün Kathryn Bigelow’a gideceğine töreni düzenleyenlerin de inandığı anlaşıldı, akademi üyeleri de onları şaşırtmadılar. Ama hala en iyi film çok kesin değildi. O da The Hurt Locker’a giderek Avatar’ın bu kadar büyütülmesinden rahatsız olan benim gibileri gayet mutlu etti.

Bu yıl onur ödüllerinin ayrı bir geceye alınmış olması dikkat çekiciydi. Bu arada ödüller verilirken bunun bir yarışma olmadığını belirtmek üzere “and the Oscar goes to” denirdi, bu yıl genellikle “the winner is” denildiği dikkatimi çekti.

İşte ödüllerin tam listesi:

En İyi Film: The Hurt Locker
En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
En İyi Erkek Oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart)
En İyi Kadın Oyuncu: Sandra Bullock (The Blind Side)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz (Inglourious Basterds)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo’Nique (Precious: Based on the Novel Push by Sapphire)
En İyi Özgün Senaryo: Mark Boal (The Hurt Locker)
En İyi Uyarlama Senaryo: Geoffrey Fletcher (Precious: Based on the Novel Push by Sapphire)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Mauro Fiore (Avatar)
En İyi Kurgu: Bob Murawski, Chris Innis (The Hurt Locker)
En İyi Sanat Yönetmeni: Rick Carter, Robert Stromberg (Avatar)
En İyi Kostüm: Sandy Powell (The Young Victoria)
En İyi Makyaj: Star Trek
En İyi Müzik: Michael Giacchino (Up)
En İyi Şarkı: “The Weary Kind” Söz-Müzik: Ryan Bingham, T Bone Burnett (Crazy Heart)
En İyi Ses Miksajı: The Hurt Locker
En İyi Ses Kurgusu: The Hurt Locker
En İyi Görsel Efekt: Avatar
En İyi Animasyon (Uzun): Up
Yabancı Dilde En İyi Film: El secreto de sus ojos – Arjantin
En iyi Belgesel (Uzun): The Cove
En İyi Belgesel (Kısa): Music by Prudence
En İyi Animasyon (Kısa): Logorama
En İyi Kısa Film: The New Tenants

Yılın En Kötüsü Transformers 2

Bu yıl 30. kez verilen ve geleneksel olarak Oscarlardan bir gün önce açıklanan Altın Ahududu Ödülleri (Razzie Awards ya da Golden Razzies) de sahiplerini buldu. Transformers 2 en kötü film, en kötü yönetmen ve en kötü senaryo ödüllerini(!) kimselere bırakmadı. Sandra Bullock da bu geceki muhtemel Oscar’ı öncesinde en kötü kadın oyuncu ve en kötü çift dallarında iki adet Ahududu aldı.

Ayrıca bu yıl 2000’lerin ilk 10 yılının en kötüleri de seçildi. Battlefield Earth 10 yılın en kötüsü seçilirken Eddie Murphy ve Paris Hilton da en kötü oyuncular oldular.

Kazananlar (ya da kaybedenler) şöyle:

En Kötü Film: Transformers: Revenge of the Fallen
En Kötü Erkek Oyuncu: Jonas kardeşlerin her biri (Jonas Brothers: The 3-D Concert Experience)
En Kötü Kadın Oyuncu: Sandra Bullock (All About Steve)
En Kötü Çift: Sandra Bullock ve Bradley Cooper (All About Steve)
En Kötü Yardımcı Kadın Oyuncu: Sienna Miller (G.I. Joe)
En Kötü Yardımcı Erkek Oyuncu: Billy Ray Cyrus (Hannah Montana: The Movie)
En Kötü Yeniden Yapım ya da Devam Filmi: Land of the Lost
En Kötü Yönetmen: Michael Bay (Transformers: Revenge of the Fallen)
En Kötü Senaryo: Ehren Kruger & Roberto Orci & Alex Kurtzman (Transformers: Revenge Of The Fallen)

10 Yılın En Kötü Filmi: Battlefield Earth
10 Yılın En Kötü Erkek Oyuncusu: Eddie Murphy (Adventures of Pluto Nash, I Spy, Imagine That, Meet Dave, Norbit, Showtime)
10 Yılın En Kötü Kadın Oyuncusu: Paris Hilton (The Hottie & The Nottie, House of Whacks, Repo: The Genetic Opera)

25. Bağımsız Ruh Ödülleri (Independent Spirit Awards) Sahiplerini Buldu

Her yıl Oscarlardan bir gün önce verilen Bağımsız Ruh Ödülleri (Independent Spirit Awards), 25. kez yılın en iyi bağımsız filmlerini ödüllendirdi. Gecenin galibi en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerinin de içinde olduğu 5 ödülle Precious oldu. Ödül alanlardan en az iki ismi (Jeff Bridges ve Mo’Nique) bu gece Oscar alırken de göreceğiz muhtemelen. Oscar’larda adı bile geçmeyen (500) Days of Summer’ın burada en iyi senaryo ödülü alması da sevindirici idi. En sürpriz ödül de herhalde en iyi yabancı film seçilen An Education oldu. Başta Un Prophète olmak üzere karşısında çok güçlü adaylar vardı oysaki.

İşte tüm liste:

En İyi Film: Precious
En İyi Yönetmen: Lee Daniels (Precious)
En İyi İlk Film: Crazy Heart
John Cassavetes Ödülü: Humpday
En İyi Senaryo: Scott Neustader & Michael H. Weber ((500) Days of Summer)
En İyi İlk Senaryo: Geoffrey Fletcher (Precious)
En İyi Kadın Oyuncu: Gabby Sidibe (Precious)
En İyi Erkek Oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo’Nique (Precious)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Woody Harrelson (The Messenger)
En İyi Yabancı Film: An Education
En İyi Belgesel: Anvil!
En İyi Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins (A Serious Man)
Robert Altman Ödülü: A Serious Man ekibi (Ethan Coen & Joel Coen (yönetmen/yazar/yapımcı), Ellen Chenoweth & Rachel Tenner (kast yönetmeni), Richard Kind, Sari Lennick, Jessica McManus, Fred Melamed, Michael Stuhlbarg, Aaron Wolff (oyuncular))
Piaget Yapımcı Ödülü: Karin Chien (The Exploding Girl, Santa Mesa)
Acura Gelecek Vaad Eden Yetenek Ödülü (Someone to Watch Award): Kyle Patrick Alvarez (Easier with Practice)
Kurgudan Daha Gerçek (Truer Than Fiction) Ödülü: Bill Ross ve Turner Ross (45365)

Oscar Tahminleri – 2010

Oscarların açıklanmasına 2 gün kala tahminlerimi buradan da paylaşmak istedim. Aşağıda tüm liste bulunuyor. Bu tahminlerin nedenleri ile birlikte daha detaylı bir analiz yazısını Gölge E-Dergi’nin Mart 2010 sayısında bulabilirsiniz.

En İyi Film: Avatar
En İyi Erkek Oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart)
En İyi Kadın Oyuncu: Sandra Bullock (The Blind Side)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz (Inglourious Basterds)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo’Nique (Precious: Based on the Novel Push by Sapphire)
En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
En İyi Özgün Senaryo: Quentin Tarantino (Inglourious Basterds)
En İyi Uyarlama Senaryo: Jason Reitman, Sheldon Turner (Up in the Air)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Mauro Fiore (Avatar)
En İyi Kurgu: Bob Murawski, Chris Innis (The Hurt Locker)
En İyi Sanat Yönetmeni: Rick Carter, Robert Stromberg (Avatar)
En İyi Kostüm: Colleen Atwood (Nine)
En İyi Makyaj: Star Trek
En İyi Müzik: Michael Giacchino (Up)
En İyi Şarkı: “The Weary Kind” Söz-Müzik: Ryan Bingham, T Bone Burnett (Crazy Heart)
En İyi Ses Miksajı: Avatar
En İyi Ses Kurgusu: Avatar
En İyi Görsel Efekt: Avatar
En İyi Animasyon (Uzun): Up
Yabancı Dilde En İyi Film: Das weisse Band / The White Ribbon – Almanya
En iyi Belgesel (Uzun): The Cove
En İyi Belgesel (Kısa): – Yorumsuz –
En İyi Animasyon (Kısa): Wallace and Gromit in ‘A Matter of Loaf and Death’
En İyi Kısa Film: – Yorumsuz –

!f Ankara 2010 İzlenimleri – 3. Gün: Antoine, Hizmetçi, Moral Bozukluğu ve 31, Yaz Savaşları, Dondurulmuş Ruhlar

Antoine:
Bazen bu tip festivallerde ya da özel gösterimlerde filmlerin tanıtımlarında yazanların yarattığı beklentiler ile karşımıza çıkanlar birbirinden farklı oluyor. Antoine de böyle bir fim oldu benim için. Henüz altı yaşındaki gözleri görmeyen Antoine’ın hikayesini izlediğimiz yarı belgesel diyebileceğimiz bu film, aslında kötü bir film değil ancak tanıtımlarda yazan yazılardan dolayı daha yenilikçi bir kamera kullanımı ve görsellik beklemiştim kendi adıma. Ancak perdede gördüklerim beni görsel olarak çok etkilemedi. Yine de bu küçücük çocuğun gören arkadaşları ile beraber zaman zaman sinirlense de gayet uyum içindeki oyunlarını izlemek etkileyiciydi.

Hizmetçi (La Nana / The Maid):
Hizmetçi, bu sene adını bolca duyduğum, festivalin merakla beklediğim filmlerinden biri idi. Önce konusu ile başlayalım. Raquel, senelerdir hizmetçiliğini yaptığı ailenin bir parçası olan bir kadın. Çocukların adeta ikinci annesi gibi olmuşken belki de yıllardır kendi annesini görmüyor, zaten onlardan konuşmak da istemiyor. Tüm hayatı yanında kaldığı aile olmuş ama yeri geldiğinde aile üyelerine posta bile koyuyor. Ama yaşı ilerleyen ve çeşitli hastalıklar geçiren Raquel’e yardımcı olması için genç bir hizmetçinin daha alınması gündeme gelince aileyi fena halde sahiplenen Raquel, her gelen hizmetçiye çok sert davranıyor. Taa ki tüm hayatı hizmetçilik olmayan, bunu bir iş olarak gören biri gelene kadar. İşte o zaman işler değişmeye başlıyor.

Heryerde bolca övgü alan Catalina Saavedra’nın kompozisyonu gerçekten başarılı. Film boyunca Raquel’in geçirdiği değişimi gerçek kılmayı bilmiş. Senayonun da gayet başarılı olduğunu söylemeli. Bir ara filmin gerilim türüne kayacağını, aileyi sahiplenen Raquel’in bambaşka hareketler yapacağını sanmıştım ama öyle olmuyor ve film daha farklı bir yöne ilerliyor. Elbette o şekilde bambaşka bir film olurdu ve bu hali de gayet iyi ama içimde bu şekilde bir gerilim filmi isteği de bıraktı film.

Moral Bozukluğu ve 31:
Festival katoloğunda bu ilginç adlı filmin bir iddia üzerine 1 günde çekildiği yazıyordu. Aslında bu durum beni özensiz bir filmle karşılaşacağımı düşündürmüştü ama sonuç hiç öyle çıkmadı. Film boyunca bolca güldüm doğrusu. Belden aşağı konularda dolaşıp bayağılığa düşmeden komedi yapmak zor iş ve ekip bunu başarmış.

Filmde 25 yaşında iki kahramanımız var. Bunlar o yaşlarına kadar hiç bir kadınla beraber olmamışlar ve sürekli 31 çekme halindeler. Bir gün Eros geliyor ve 1 hafta içinde bir kadınla beraber olmazlarsa cinsel organlarına veda etmeleri gerektiğini söylüyor. Ama para karşılığı birisi ile beraber olmak yasak. İkna yönetmi ile olmalı. Böyle olunca bu iki arkadaş bir hafta içinde kendilerine bir kız bulabilmek için her yolu deniyorlar, bambaşka ortamlara akıyorlar ve ortaya birbirinden komik sonuçlar çıkıyor.

Bu arada filmin kendini ciddiye almayan yapısı da övgüye değer. Düşük bütçeli bir film olduğunun bilincinde ve çoğu zaman kendi kendisi ile de dalga geçerek mizah yaratan bir film olmuş Moral Bozukluğu ve 31. Ayrıca mizahının yanında her erkeğin de iyi-kötü kendinden bir şeyler bulabileceği bir film aslında. Filmden çıkarken birinin dediği gibi bunun kadın versiyonunu da bekliyoruz.

Filmin 35 mm. kopyası olmasına karşın gösterime girmeyecek. Ancak kendi sitesinden legal olarak indirilebiliyor. http://moralbozukluguve31.com/ adresinde gerekli bilgi ve linkler var. Tavsiye ediyorum.

Yaz Savaşları (Samâ Wôzu / Summer Wars):
!f de olmasa Miyazagi filmleri dışında Japon animelerini beyazperdede görme şansımız olmayacak. Bu yıl da programda bir anime var. Yaz Savaşları, neredeyse tüm dünyadaki insanların Oz adlı bir sanal dünyada zamanlarının büyük bölümünü geçirdikleri çok da uzak olmayacak bir gelecekte geçiyor. Bu sistemin bakımında çalışan lise öğrencisi Kenji (ki aynı zamanda matematik olimpiyatları şampiyonu kendisi – bu bilgi film ilerledikçe çok önemli olacak), uzaktan uzağa aşık olduğu, okulun en güzel kızı Natsuki’nin onu ailesinin yanına davet etmesi ile işi gücü bırakıyor. Meğerse ailesine erkek arkadaşı olarak tanıtacak birine ihtiyacı varmış. Filmin uzunca denebilecek giriş bölümü Kenji’nin bu geniş aile ile tanışması üzerine kurulu (geniş derken hakkaten çok geniş bir aile). Ama bir animenin bu kadarla kalmasını beklemek yanlış olur. Zaten en başta Oz dünyasının detaylı olarak tanıtılması da nedensiz olamazdı. Nitekim bir şekilde bu sistemin şifresi kırılıp insanların hesapları ele geçirilmeye başlıyor ve film bir gençlik aşkı hikayesinden daha fantastik bir boyuta doğru yol alıyor.

Doğrusu Yaz Savaşları’nda bir animeden bekleyebileceğiniz her şey var. Bir eksiği yok yani. Ama fazlası var mı sorusuna da olumlu bir cevap veremeyeceğim. Başka animelerin yanında onu öne çıkaracak ve iz bırakacak bir özelliği yok. Bu durumda keyifle izlenen ama o şekilde geçip giden filmlerden biri olarak kaldı bende.

Dondurulmuş Ruhlar (Cold Souls):
İşte hikayesi ile hemen parlayan filmlerden biri. Zaman günümüz, ama insanların ruhlarını bedenlerinden ayıracak bir teknoloji gelişmiş. Ruhlarından rahatsızlık duyan insanlar onları aldırtıp gerektiğinde geri almak üzere bir depoda dondurulmuş olarak saklayabiliyorlar ve vücutlarında kalan %5 ile hayatlarına devam ediyorlar. İsterlerse bağışlanan ruhlardan herhangi birini de alabiliyorlar. Bu arada Rus mafyası da Rusya-Amerika arasında ruh ticareti işine girmiş. Vanya Dayı oyununa hazırlanmakta olan Paul Giamatti (filmde de Paul Giamatti kişiliğinde) oyunun üzerinde yarattığı baskıdan kurtulmak için ruhunu  aldırmaya karar veriyor. Sonrasında işler karışınca bir rus şairinin ruhunu da kiralıyor ama bu sefer işler daha da karışıyor.

Coul Souls gerçekten başarılı bir film. Hikayesi, hikayenin işlenişi, oyunculuklar (özellikle Paul Giamatti) son derece başarılı. Ayrıca Six Feet Under’dan beri kendisine hasret kaldığımız Lauren Ambrose’yi küçük bir rolde de olsa görmek keyifliydi. Ama yine de adını koymadığım bir şeyler eksikti ve film sonuçta tam bir olmuşluk hissi vermedi bana. Filmin konusu kaçınılmaz olarak Charlie Kaufman senaryolarını andırıyor. Sanki senaryo yazıldıktan sonra o kalitede birinin bir dokunuşuna ihtiyacı varmış gibi ama bu haliyle de izlemeye değer bir film.

!f Ankara 2010 İzlenimleri – 2. Gün: Ben Küba, Metropia, Maymun, Kemik Adam, El Yordamıyla, Ölükız

Ben Küba (Soy Cuba / I Am Cuba):
Öncelikle daha önce duymadığım bu filmi izlememe vesile oldukları için hem !f’e hem de Altyazı’ya teşekkürler peşin peşin. 1964’ten gelen bu film esas olarak bir prodaganda filmi belki ama çok başarılı bir film. Film Küba devrimi zamanlarından 4 farklı hikayeyi anlatıyor. Bu hikayeler halkın arasından sıradan kişilerin yaşadıklarını göstererek devrime giden yolu anlatıyor bir anlamda. Filmin esas etkileyici yanı ise son derece başarılı kamera kullanımı ve görsel yapısı. Filmde bolca kesintisiz kamera hareketlerinden oluşan sahne var. Ama bu hareketler çoğunlukla gördüğümüz gibi ağır hareketler değil. Bir cenaze sahnesinde son derece ağır olabilirken, bir gece klübü sahnesinde kamerayı zapdedemiyorsunuz adeta. Film o kadar çok görkemli sahne içermekte ki hangi birini saymalı bilmiyorum. Daha filmin başındaki otelin tepesinden bir havuzun dibine inen kamera zaten hemen tavlıyor insanı. Buna benzer pek çok sahne var zaten. Filme tek itirazım bazı oyunculukların son derece kötü olması, özellikle ilk öyküdeki Amerikalı tipler. Ama bu kusur da filmin bütünü içinde yitip gidiyor. Mutlaka izlenmesi gereken bir film.

Metropia:
Sene 2024. Tüm Avrupa çok hızlı bir metro ağı ile birbirine bağlanmış ve yukarıda herhangi bir ulaşım aracı yok. Bisiklet bile yasak. Her şey büyük şirketlerin kontrolü altında. Ama insanlar bugünkünden çok farklı yaşamıyor. Çoğunun sevmediği bir işi, sıkıldığı bir yaşamı var. Böyle bir dünyada hikayemizin kahramanı Roger ile tanışıyoruz. Roger günün birinde kafasının içinde bir ses duymaya başlıyor. Bu ses ona ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini söyleyip duruyor ve olaylar gelişiyor.

Doğrusu Metropia çok seveceğimi düşündüğüm bir filmdi. Bu tip disütopya hikayelerini severim, animasyonla birleşimleri de gayet başarılı olur. Ancak özellikle hikaye ilerleyip de basit bir komplo olayına döndükçe filme olan ilgimi kaybettiğimi söyleyebilirim. Yine de türü sevenlerin bir denemesi gerek.

Maymun (Apan / The Ape):
Bir adam uyandığında üstünü başını kan içinde buluyor ama bunun nasıl olduğunu hatırlamıyor. Bizim de seyirci olarak bir fikrimiz yok. Adam temizlendikten sonra günlük işlerini yapmaya başlıyor, işe gidiyor, spora gidiyor, annesi ile konuşuyor vs. vs. Biz de çoğunlukla bu rutin ve sıkıcı işleri izliyoruz. Hiç beklemediğimiz bir anda sabahki kanın esrarı hafiften çözülüyor ama bu adamın rutin hayatında çok bir değişiklik yaratmıyor ilk anda, en azından görünüşte.

Maymun gerçekten izlemesi zor bir film. Tüm film boyunca baş karakterimiz Krister’in olmadığı tek bir sahne yok ve bu sahnelerin büyük çoğunluğunda adamın başının sol arkasından bir açı ile onu takip ediyoruz çoğunlukla. Bu nedenle başrol oyuncusu Olle Sarri’nin performansı çok kritik. Neyse ki gayet başarılı bir oyun çıkarmış da film izlenebilir bir hal alıyor. Yoksa tam bir çile olabilirdi. Yine de filmin 81 dakikalık süresinin bile fazla olduğunu söylenebilir. Diyelim ki 50-60 dakikada toparlansa çok daha iyi olabilirmiş.

Kemik Adam (Der Knochenmann / The Bone Man):
Kemik Adam aslında eski polis memuru Brenner’in hikayelerinin konu ediliği bir film serisinin 3. filmi (aynı zamanda roman uyarlaması bu filmler). Dördüncü film de yolda. Diğer filmleri izlemedik ama görünen o ki filmin hikayesini anlamak için diğer filmleri izlemek şart değil, belirgin bir hikaye devamlılığı yok. Sanki bir polisiye dizinin yeni bir bölümü gibi. Belki diğer filmleri seyretmeyenlerin anlamadığı ufak ayrıntılar ve göndermeler vardır o kadar.

Brenner filmde bir haciz memuru olarak görev yaparken bir arabaya el koymak üzere bir dağ köyüne gidiyor ve oradaki gizemli ama bir yandan da tuhaf ve komik olayların içine düşüyor. Festival katoloğunda da filmin İnternet’teki eleştirilerinde de Coen kardeşlerin ismi geçiyor genellikle. Gerçekten de Kemik Adam, Coen filmlerini andırıyor, en yakın akrabalığı da Fargo ile. Birbirinden tuhaf ama günlük yaşamdan karakterler, zaman zaman oldukça kanlı noktalara giden bir hikaye ama sürekli kendini hissettiren bir mizah hatta zaman zaman o vahşetin içinden gelen bir mizah ve karlar içinde bir mekan. Sonuçta bir Fargo kadar iyi bir film değil belki ama pek çok açıdan başarılı bir film. İlerki festivallerde serinin diğer filmlerini de izleme fırsatımız olur belki.

El Yordamıyla (Easier With Practice):
İşte tam bir Amerikan bağımsız filmi. Düşük bir bütçe, kısıtlı bir kadro, pek tanınmamış oyuncular ama hayatın içinden bir hikaye (ki filmin sonunda yazdığına göre gerçekten yazarın başına gelmiş bir hikaye imiş temel alınan). Hikaye yeni kitabını tanıtmak için Amerikayı dolaşan Davy ve ona eşlik eden abisinin başından geçiyor. Küçük kitapçılarda okuma seansları düzenlerken, akşamları da ucuz motellerde kalıyor bu ikili. Bir gece Davy telefonu açıyor ve karşısında iç gıcıklayıcı bir kadın sesi onunla telefonda seks yapmak istiyor. Zamanla birbirlerini görmeden ilişkileri ilerliyor.

Bu tip bir film için önemli olan doğallığı oyuncuların tümü yakalayabilmiş. Hikaye de çoğunlukla sağlam bir şekilde akıyor. Gerçekçi olmadığı ile ilgili olarak filmin sonu ile ilgili bir itiraz noktası olabilir ama onu da burada açık etmeden hayatta her şey mümkün diyelim. Benim ufak itirazım ise film ile değil çeviri ile ilgili. Filmin bir kaç telefon seksi bölümünde yakası açılmadık laflar ediliyor orijinalinde. Ama çeviride bunlar biraz yumuşatılmış. Mesela, öyle bir konuşma esnasında “pipi” demek tahrik edici olmaktan ziyade komik olur herhalde. Madem televizyona çeviri yapılmıyor, biraz argodan kaçmamak lazımmış.

Ölükız (Deadgirl):
İki genç okuldan kaçıp terkedilmiş bir hastanede dolaşırken bir odada yatağa zincirlerle bağlanmış çırılçıplak bir kız bulurlar. Biri kızı çözüp kurtarmak isterken hormonları fena halde çalışmakta ve bedeninde kan beyninden başka yerlere pompalanmakta olan diğerinin aklında bambaşka şeyler vardır. Bir süre sonra farkederler ki kız ne olursa olsun ölmemektedir.

Ölükız filminin hikayesi kabaca bu. Festivalin nöbetçi sinema kuşağında gösterilen bu filmin aslında çok korkunç olduğu söylenemez. Daha çok iğrenç bazı sahneleri var. Ama asıl yapmaya çalıştığı şey bir korku filmi hikayesine gençlik sorunlarını yedirmek. Hayatta hiç bir başarısı olmayan ve olamayacak gibi gözüken bazı gençlerin hakimiyet kendilerine geçtiğinde neler yapabileceği, çocukluklarında arkadaş olsalar da büyüyüp güzelleştiğinde eski arkadaşlarına yüz vermeyip okulun yakışıklı oğlanlarıyla gezen kızlar hikayenin önemli unsurları. Filmin amaçladığını kısmen başardığı söylenebilir ama özellikle kimi kötü oyunculuklar ve senaryodaki açıklar filme zarar veriyor. Başka bir kadronun elinde daha başarılı olabilecek, şu haliyle orta karar bir film sonuç olarak.

!f Ankara 2010 İzlenimleri – 1. Gün: Gıda Ltd., 40, Her Şeyimiz Meydanda, Hileli Gerçek, O Bir Çinli

Gıda, Ltd. (Food, Inc.):
Yediğimiz yiyeceklerin nerelerden geldiğini, ne şekilde yetiştirilip, içine neler katıldığını gösteren bir belgesel. Özellikle gıda endüstrisinin içinde çiftçilerin artık neredeyse hiç yer almadığı, tıpkı diğer endüstriler gibi temel bakış açısının daha hızlı, daha verimli ve tabii ki buna bağlı olarak daha ucuz üretim yapmak peşinde olduğu vurgulanıyordu. Bunları yaparken tabii ki hayvanlara da insanlara da değer verilmediği de gösteriliyordu. Temel olarak bilmediğimiz şeyler değil ama işin detayını dinlemek ve bazı şeyleri gözle görmek elbette ki çok daha etkili oluyor. Başarılı bir belgesel. Aslında daha fazla Amerika’daki durum üzerine bir yapım ama bizdeki durum çok da farklı değildir muhtemelen, hatta bazı şeyler daha kötü bile olabilir.

Film gösterimi sonrasında Türkiye’deki Slowfood grubundan iki temsilci ile bir söyleşi vardı. Onlar da genellikle ne yaparız da bu kötü yiyeceklerden uzak durabiliriz temalı bir söyleşi gerçekleştirdiler.

Hem filmden hem söyleşiden sonra kafamda kalan bir soru vardı aslında. Her ikisinde de organik gıdalara vurgu yapıldı ve filmde organik gıdaların pazar payının giderek arttığı söylendi. Hatta pek çok organik gıda firmasını dev şirketlerin satın aldığı söylendi (ne de olsa onlar için ne üretildiği önemli değil, para neredeyse onlar orada). Problem şu ki, şu an yediğimiz yiyeceklerin bu hale gelmesinin nedeni filmde de vurgulandığı gibi pazar büyüdükçe daha çok mal üretmek aslında. Şimdi organik gıda pazarı da büyüdükçe benzer şeyler olmayacak mı acaba?

Bir de gerçekten zor sürekli buna dikkat ederek beslenmek. Festival bir alışveriş merkezinde ve filmden sonra yemek yemem gerekiyordu. Ne yiyebilirdim ki? Sonuçta filmde izlediklerim aklımın bir köşesinde, oturdum bir adet hamburger yedim (yine de büyük almak içimden gelmedi, ufak boy yedim).

40:
Keş!f bölümünde yer alan, bir ilk film. Yönetmenliğin dışında senaryo ve kurguda da imzası olan Emre Şahin, İstanbul’da birbirini tanımayan 3 kişinin hayatından bir kesit anlatıyor. İstanbul’un suç dünyasında küçük işler yapan bir adam, sayılara kafayı takmış, evliliğinde sorunlar yaşayan bir hemşire ve Paris’e gitmeye çalışırken kendini İstanbul’da bulup hayatına devam etmeye çalışan bir Afrikalı. Bu insanların hayatları bir araba kazası ile kesişiyor. Biraz tanıdık bir tema olduğu söylenebilir. Ama hemşire dışındaki karakterler ve hikayeler iyi çizilmiş. Hemşirenin hikayesi ise hem hikaye, hem oyunculuk olarak diğerlerinin gerisinde kalıyor (hemşireyi Deniz Çakır oynamış). Bir de filmin finalinde hikayeler iyi toparlanamamış. Belki de hayat bir şekilde devam ediyor diye böyle yapılmış ama sonuçta popüler sinema kulvarına daha yakın bir film. O yüzden daha toparlayıcı bir final iyi olurdu. Çok şey beklemeden izlenebilir. Epeyce küfürlü olduğunu da söylemeli.

Her Şeyimiz Meydanda (We Live In Public):
İnternet’in ilk ortaya çıktığı yıllarda pek çok genç bir anda dolar milyoneri olmuştu. Sonra çoğu bu servetlerini kaybettiler. Bu belgesel, söz konusu isimlerin en ilginçlerinden biri olan Josh Harris’in hayatını anlatıyor. Harris, filmdeki söyleşilerden birinde söylendiği gibi adeta modem kurmayı bilen herkesin çok iyi para kazandığı o günlerde zamanından çok erken bir takım işler yapıyor. Daha İnternet hızı yerlerde sürünürken büyük televizyon şirketlerinin pabucunu dama atacağını düşündüğü, sadece İnternet üzerinden yayın yapan bir televizyon kurarak önemli bir başarıya imza atıyor. Üstelik Amerika’da bile görüntüler kesik kesik geliyor o yıllarda. Bu arada kazandığı paranın önemli bir kısmını çılgın partiler düzenlemeye harcıyor ve giderek kendisi de özellikle bu işe para yatıran isimleri de rahatsız edecek hareketler yapmaya başlıyor. Bundan sonra, kurduğu şirketteki hisselerini satan Harris başka bir işe girişiyor.

Filmin en ilgi çekici bölümü de burası. Çünkü Harris henüz ortada ne doğru dürüst bir reality şov ya da BBG evleri falan yokken bir grup insanı belli bir süre çıkmalarının yasak olduğu bir mekana topluyor. Bu mekanın her yerinde kameralar var. Ama duşlardan tuvaletlere kadar her yerinde. Böyle olunca bu insanlar yıkanırken, duş alırken, tuvalet yaparken ya da sevişirken hep kameraların önündeler. Bir süre sonra kendi aralarındaki mahremiyet duygusu da kayboluyor zaten. Kameralardan isteyen seni izlerken evin içindeki diğer kişilerin önünde çıplak dolaşmak neden sorun olsun ki örneğin. İşin ilginç tarafı, mekanın alt katında onlarca silah olması ve isteyenin aşağı inip silah talimi yapması (sonradan da görüyoruz Harris silah olayını seviyor zaten). Bu proje (ki Harris bunu bir sanat projesi olarak adlandırıyor) 1 Ocak 2000 tarihinde polisin mekanı basması ile bitiyor ve Harris bu sefer benzer bir işlemi kendi hayatına uyguluyor. Bu kez kız arkadaşı ile yaşadığı kendi evinin her yerine kamera yerleştiriyor ve İnternet’te hem kendisini izleyenlerle chat yapıyor hem de hayatını yaşıyor. Bu proje de  ilişkisinin bitmesine neden olarak ve yoğun bir depresyona yol açarak sonlanıyor.

Harris’in bundan sonraki hayatı özellikle maddi olarak tepetaklak oluyor. Filmin bundan sorası da pek ilgi çekici değil doğrusu. Harris yeni projelerini İnternet’in yeni devlerine satmaya çalışıyor (mesela Myspace) ama olmuyor olamıyor ve o da alacaklılardan kaçmak için Amerika dışına gidiyor.

Daha çok filmin konusunu anlattım çünkü filmin konusu dışında sinemasal olarak çok bir değeri yok. Ama özellikle İnternet’in bu gün geldiği noktada Facebook’la, Twitter’la ya da diğer uygulamalarla gerçekten her şeyimiz meydanda iken İnternet’in ilk dönemlerinde bu günleri gören bir ismi izlemek ilginç. Dikkat çeken diğer bir nokta da o yıllarda bu filmde yaşananlar gerçekten çok yeni olduğu için görünen o ki kimse rol yapmıyor, herkes doğal, hatta fazlasıyla doğal. Özellikle bu konularla ilgilenenlerin izlemesi gereken bir film.

Hileli Gerçek (Double Take):
İşte sadece festivallerde izleyebileceğimiz bir film. Geçen yıl Ankara Film Festivali’nde Looking for Alfred isimli bir kısa film izlemiştik. Aynı yönetmen o filmden parçalar da kullanarak yine Alfred Hitchcock’u merkezine alan bir uzun metraja imza atmış be sefer. Ama bir belgesel değil bu. Filmin içinde çok farklı şeyler var. Hitchcock’un farklı görüntülerini ve konuşmalarını kurgulayarak ve Hitchcock’a fizik olarak çok benzeyen bir kişiyi ve ses olarak çok benzeyen başka bir kişiyi de kullanarak 1962’deki Hitchcock’un 1980’deki Hitchcock ile karşılaşmasını anlatan bir hikaye kurmuş arka planda ama bu hikayenin arasında Hitchcock çıkıp şimdi reklamlar diyor zaman zaman ve o günlerden gelen enteresan kahve reklamları görüyoruz. Arada da bir yandan Kuşlar filminden görüntülerin yanında Nixon ve Kruşçev’in bir araya gelip televizyon kameraları önündeki tartışmalarını izliyoruz. Hatta sonradan Nixon ve Kennedy’nin seçim tartışmaları da giriyor işin içine. Gerçekten ilginç ve benim çok sevdiğim bir film oldu ama herkesin seveceğine garanti veremem. Bildik anlamda konulu ya da belgesel bir film değil çünkü.

O, Bir Çinli (She, a Chinese):
Çin’in taşra bölgelerinde yaşayan genç bir kızın yaşadıkları sonucunda İngiltere’ye varan yolcuğunu anlatan bu filmde anlatılanları defalarca farklı filmlerde izledik ve çok daha iyi şekilde izledik. Filmin farklı bölümlere ayrılmış olmasının da bir özelliği yok, oyuncuları ile ön plana çıkıyor deseniz o da yok. Görsellik de çok güçlü değil. Benim için ilk günün hayal kırıklığı oldu. Ama bir festivalden en iyi film, bir başka festivalden de en iyi senaryo ödülleri olduğunu belirtmek lazım. Demek ki seveni de var.

BAFTA’lara The Hurt Locker Damgası

İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi BAFTA’nın bu yılki ödüllerinde zafer 6 ödülle The Hurt Locker’ın oldu. En önemli 2 ödül olan film ve yönetmen ödülleri de bu 6 ödül içinde yer alıyor. En önemli rakibi Avatar ise sadece teknik dallarda 2 ödül alabildi. Böylece Oscar’lar öncesi The Hurt Locker, Avatar’a karşı ciddi bir başarı daha kazanmış oldu. Oyunculuk ödülleri ise iki İngiliz oyuncuya, Carey Mulligan ve Colin Firth’e gitti.

İşte tam liste:

En İyi Film: The Hurt Locker
En İyi İngiliz Filmi: Fish Tank
En İyi İlk Film: Duncan Jones (Moon)
En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow – The Hurt Locker
En Orijinal Senaryo: Mark Boal (The Hurt Locker)
En İyi Uyarlama Senaryo: Jason Reitman, Sheldon Turner (Up in the Air)
En İyi Yabancı Film: Un prophète / A Prophet – Fransa
En İyi Animasyon Filmi: Up
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth (A Single Man)
En İyi Kadın Oyuncu: Carey Mulligan (An Education)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz (Inglorious Basterds)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo’nique (Precious: Based on the Novel Push by Sapphire)
En İyi Müzik: Michael Giacchino (Up)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Barry Ackroyd (The Hurt Locker)
En İyi Kurgu: Bob Murawski, Chris Innis (The Hurt Locker)
En İyi Sanat Yönetmeni: Rick Carter, Robert Stromberg, Kim Sinclair (Avatar)
En İyi Kostüm: Sandy Powell (The Young Victoria)
En İyi Ses: Ray Beckett, Paul N. J. Ottosson (The Hurt Locker)
En İyi Görsel Efekt: Joe Letteri, Stephen Rosenbaum, Richard Baneham, Andrew R. Jones (Avatar)
En İyi Makyaj ve Saç: Jenny Shircore (The Young Victoria)
En İyi Kısa Animasyon: Mother of Many
En İyi Kısa Film: I Do Air
En İyi Çıkış Yapan Oyuncu: Kristen Stewart


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.605 hits
Nisan 2026
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.