Archive for the 'Sinema' Category



!f Ankara 2009 İzlenimleri – Hit Filmler: Wendy & Lucy, Gökyüzü Savaşçıları

!f festivali Ankara’ya “Hit Filmler” bölümünden genişçe bir seçkiyle geldi. Bu bölümdeki toplam 13 filmden 9 tanesi Ankara’da da gösterildi. Ancak bu filmlerin bir kısmı zaten gösterime gireceği için bu bölümden sadece 2 film seçtim. Yine de gösterime girip girmeyeceği tam olarak belli olmayan ama Pinema’nın Türkiye haklarını almış göründüğü Synecdoche, New York ve The Burning Plain filmlerinde aklımın kaldığını, Pinema’nın bu filmleri gösterime sokmayıp sadece DVD’sini çıkarması halinde kendilerine sitemlerimi ileteceğimi söylemeliyim.

Wendy & Lucy:

Amerikan bağımsız sinemasının son yıllarda öne çıkan yönetmenlerinden Kelly Reichardt yeni filminde evinden uzaklarda köpeği ile birlikte Alaska yollarına düşmüş bir genç kızın bir kaç güne sığan hikayesini anlatıyor. Bu yolculuk sırasında arabasının bozulması sonucunda Oregon’da sıkışıp kalan Wendy, cebinde de çok az parası olunca ne arabasını tamir ettirebiliyor, ne geri dönebiliyor ne de yoluna devam edebiliyor. Üstelik bir marketten yiyecek çalarken yakalanması üzerine kısa bir süre hapse girince yolculukta kendisine eşlik eden Lucy’yi de kaybediyor. Zaten filmin büyük bir kısmında da Wendy’nin Lucy’yi arama çabasını izliyoruz.

Bağımsız sinema kavramının belirsizleştiği bu günlerde Wendy & Lucy, başrolünde Michelle Williams gibi tanınmış bir oyuncunun yer almasına karşın tam anlamıyla bağımsız bir film. Aslında Williams’ın zaten sık sık bağımsız sinema örneklerinde yer aldığını da unutmamak lazım. Filmde Reichardt, sürekli olarak Wendy’yi izleyen kamerası ile sessiz, sakin bir anlatım tutturmuş ve çok gerçek bir film ortaya çıkarmış. Filmi fazlalıklardan tümüyle arındırarak seyirciye Wendy’nin hayatından bir kaç günü sunuyor sadece. Onun hakkında neredeyse Oregon’da karşılaştığı güvenlik görevlisi kadar bilgimiz oluyor. Ne onun neden evinden ayrıldığını, ailesi ile arasının neden bozuk olduğunu biliyoruz ne de gelecekte onu nelerin beklediğini. Sadece hayattan bir kesit ve filmin gücü de burada.

Gökyüzü Savaşçıları (Sukai Kurora / The Sky Crawlers):

Özellikle Ghost in the Shell’in yönetmeni olarak tanınan Mamoru Oshii geçtiğimiz yılki festivalde Yemek Kuyruğundakilerin Acayip Öyküleri filmi ile ufak çaplı bir hayal kırıklığı yaşatmıştı. Bu yıl usta yönetmen, Gökyüzü Savaşçıları ile tekrar eski formunu yakalamakta olduğunun işaretlerini verdi. Film girişinde ve ilk yarım saatinde Top Gun’ın animasyon versiyonu gibi bir izlenim verse de giderek derinleşiyor ve farklı sulara yelken açıyor. Aslında en baştan beri yeni karakterin bir şeyleri hatırlıyor gibi olması ile zaten ipuçları veriliyor ama hikayenin gelişmesi biraz zaman alıyor. Ama sonuçta Oshii, bir savaş filmi iskeleti üzerinde insan olma durumuna, hafızaya ve varoluşa dair bir film yapmayı başarıyor. Hatta kimi zaman Ghost in the Shell ve Blade Runner’ın temaları ile ortak alanlara giriyor. Ancak süresinin biraz uzun olması ve animasyon tekniğinin zaman zaman günümüzden geride kalması nedeniyle seyirciyi zaman zaman sıkabildiğini de eklemek gerek. Ama Mamoru Oshii severim diyenin izlemesi gerek.

Bir de ufak not. Filmin en sonunda, yazılar da bittikten sonra epeyce uzun süren bir sahne daha var ve bu sahne filmin sonucunu değiştirebilecek bir sahne.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (8 Mart 2009)

SİYAD’ın bu haftaki listesine tek yeni giriş Gran Torino. Bu filmin 9. sıradan listeye girmesi ile ilk 10’da Sahtekar (Changeling) ile birlikte iki adet Clint Eastwood filmi olmuş oldu. Bu arada Vicky Cristina Barcelona da bir kez daha liste dışında kaldı. Bu hafta gösterime giren filmlerden Watchmen‘in 2.72 gibi bir ortalama ile listenin hafifçe dışında kaldığını da ekleyelim. Ocak ayında olsa, bu ortalama ile listeye girermiş. Haftaya gösterime girecek olan filmlerden Teldeki Adam’ın (Man on Wire) da listeye girmesi beklenebilir.

 

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Sonbahar

3.62

2

2

Beşir’le Vals (Vals im Bashir)

3.36

3

3

Süt

3.15

4

4

Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road)

3.14

5

5

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button)

2.96

6

6

Sahtekar (Changeling)

2.94

7

7

Frost/Nixon

2.9

8

8

Pandora’nın Kutusu

2.89

9

Gran Torino

2.89

10

9

Bolt

2.78

Bergman Filmleri Ankara’da

Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali ile İsveç Büyükelçiliği’nin ortaklaşa düzenlediği “Bergman ve Kadınlar” festivali 5-12 Mart tarihleri arasında Ankara’da Kızılırmak Sineması’nda yapılacak. Bilet fiyatlarının 6 Lira olacağı festivalde Bergman filmleri 35 mm’lik kopyalarla gösterilecek. Ingmar Bergman’ın ilk dönem filmleri dışında kimi başyapıtlarının da gösterileceği program şu şekilde:

5 Mart 2009 Perşembe 19:00 Açılış
20:00 Bekleyen Kadınlar (Kvinnors Väntan / Waiting Women)
6 Mart 2009 Cuma 19:00 Monika’yla Geçen Yaz (Sommaren med Monika / Summer with Monika)
21:00 Kadın Düşleri (Kvinnodröm / Dreams)
7 Mart 2009 Cumartesi 19:00 Persona
21:00 Yaşamın Eşiğinde (Nära Livet / Brink of Life)
8 Mart 2009 Pazar 19:00 Çığlıklar ve Fısıltılar (Viskningar och Rop / Cries and Whispers)
21:00 Bekleyen Kadınlar (Kvinnors Väntan / Waiting Women)
9 Mart 2009 Pazartesi 19:00 Bütün Bu Kadınlardan Söz Etmeden (För att Inte Tala om Alla Dessa Kvinnor / Now About These Women)
21:00 Güz Sonatı (Höstsonaten / Autumn Sonata)
10 Mart 2009 Salı 19:00 Yaşamın Eşiğinde (Nära Livet / Brink of Life)
21:00 Monika’yla Geçen Yaz (Sommaren med Monika / Summer with Monika)
11 Mart 2009 Çarşamba 19:00 Güz Sonatı (Höstsonaten / Autumn Sonata)
21:00 Persona
12 Mart 2009 Perşembe 19:00 Bütün Bu Kadınlardan Söz Etmeden (För att Inte Tala om Alla Dessa Kvinnor / Now About These Women)
21:00 Çığlıklar ve Fısıltılar (Viskningar och Rop / Cries and Whispers)

!f Ankara 2009 İzlenimleri – Keş!f: Park Etmek, Jen’in Öyküsü

!f festivalinin geçen yıl başlattığı bölümlerden biri olan Keş!f bölümünde kariyerlerin başındaki umut vaat eden yönetmenlerin dikkat çekici filmleri gösteriliyor. Aynı zamanda bu bölümdeki filmler arasında düzenlenen yarışma da festivalin tek yarışması olarak dikkat çekiyor.

Park Etmek (Ting Che / Parking):

Yarışmalı bu bölümün büyük ödülünü kazanan Park Etmek, ne mutlu ki henüz ödül alan film belli olmadan yapılan programda Ankara’da gösterime girecek filmler arasında yer almıştı. Serra Yılmaz, Dario Argento, Jose Rivera, Molly Hassel ve Thomas Sotinel’den oluşan festival jürisi tarafından hakkında, “Bağlılık ve özgürlük arayışı üzerine karanlık ve dokunaklı bir meditasyon. Anneler günü üzerine bir daha asla aynı şekilde düşünemeyeceksiniz.” şeklinde bir yorum yapılarak ödül verilen film gerçekten festivalin en başarılı filmleri arasında yer alıyordu. Bir anneler gününde evine pasta götürmek için arabasını park eden bir adamın sürekli olarak arabasının kitlenmesi sonucu o bölgeden bir yere ayrılamayıp evine geri dönemeyişi üzerinde şekillenen film, bu çaba sırasında karşılaşılan farklı karakterler ve sıradışı olaylarla dikkat çekiyordu. Kimi zaman absürd bir komedi filmi havasına bürünmesine karşın genelde hüzünlü bir hava tutturan film bir yerlerde rastlanırsa kaçırılmaması gereken filmlerden biri.

Jen’in Öyküsü (Story of Jen):

Henüz 15 yaşında bir kız Jen. 30 yaşlarında olan annesi ile birlikte Kanada’nın sessiz sedasız kasabalarından birinde yaşıyor. Babası yakın zamanda intihar etmiş, evlerine de kendilerine bakacak bir erkek olarak Ian gelmiş. Ian’ın babasının en yakın arkadaşı ya da üvey kardeşi olduğuna dair rivayetler olsa da kim olduğu tam olarak da belli değil. Kocası yeni ölmüş üstelik zaten çok genç yaşta hamile kalmış bir kadının evinde kalan bekar bir erkek elbette kasabada söylentileri hareketlendiriyor. Evde bir de ergenlik çağında, kendi arzularını yeni keşfetmeye başlayan, belki o arzulardan da tam olarak emin olamayan bir kız olunca olaylar farklı bir boyut kazanıyor.

Filmin hikayesini bu şekilde anlatınca çok orijinal bir hikayesi olmadığı görülebilir. Zaten filmin amacı da hikayesi ile seyirciyi şaşırtmak değil. Film daha çok duru ve ekonomik yönetmenliği ve özellikle filmin çekildiği mekanları büyük bir başarı ile beyazperdeye yansıtan görüntü yönetmenliği çalışması ile dikkat çekiyor. Ayrıca anne kızı oynayan ve aslında aralarında sadece 10 yaş olan Marina Hands ve Laurence Leboeuf’un başarılı oyunculuklarına değinmeden de geçmemek gerek.

Yeşilçam Ödülleri Üç Maymun’un

Dün gece verilen Yeşilçam Ödülleri’ne Üç Maymun damgasını vurdu. 6 dalda ödül alan Üç Maymun’un dışında Sonbahar da en iyi ilk film ve en iyi erkek oyuncu ödüllerini aldı. Doğrusu geçen yıl festivallerde ve eleştirmen ödüllerinde bazılarının deyişiyle “kimsenin izlemediği sanat filmleri” öne çıkınca, Türkiye’nin Oscar’ları olmaya soyunan ve popüler sinemanın iyi örneklerini onurlandırmak için düzenleniyor gibi gözüken bu ödüllerde Üç Maymun’u ön plana çıkarması aklın yolu bir dedirtti. Aslında kişisel olarak popüler sinemaya daha bir yakın durduğu için bu ödüllerde Issız Adam’ın öne çıkmasını bekliyordum.

En İyi Film: Üç Maymun
En İyi Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
Turkcell İlk Film: Sonbahar
En İyi Erkek Oyuncu: Onur Saylak (Sonbahar)
En İyi Kadın Oyuncu: Hatice Aslan (Üç Maymun)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Altan Erkekli (O… Çocukları)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Yıldız Kültür (Issız Adam)
En İyi Senaryo: Ebru Ceylan/ Ercan Kesal/ Nuri Bilge Ceylan (Üç Maymun)
En İyi Müzik: Aria Müzik (Issız Adam)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Gökhan Tiryaki (Üç Maymun)
Genç Yetenek: Ahmet Rıfat Şungar (Üç Maymun)

!f İstanbul, !f Ankara ve Geç Kalanları Almama Meselesi

Geçtiğimiz hafta sonu biten !f Ankara Bağımsız Filmler Festivali’nde izlediğim filmlerle ilgili görüşlerimi hafta içinde yazacağım. Ancak öncelikle festivalin son günü yaşadığım ve beni üzen bir durumdan söz etmek istedim.

!f festivalinin baştan beri seansa geç gelenleri içeri almamak gibi bir prensibi var. Reklamlardan sonra yaklaşık bir dakika boyunca ışıklar açılıyor ya da film öncesi reklam yoksa film yaklaşık 5 dakika geç başlatılıyor ve film başladıktan sonra bileti olsa da içeri kimse alınmıyor. Temelde, prensip olarak takdir ettiğim, benim de savunduğum ve hatta mümkünse tüm festivallerde ve vizyon filmlerinde de uygulanmasını destekliyeceğim bir uygulama bu. Ancak bu durumda festival programının da seyircilerin arka arkaya iki seansta bir filmden diğer filme girmesine olanak sağlayacak şekilde yapılması gerekiyor. Ne de olsa pek çok sinemasever festival programlarını arka arkaya 3-4 filme gidecek şekilde yapıyor.

Doğrusu ben de festival öncesi arka arkaya iki senasta farklı salonlarda birbirleri ile kısa bir süre çakışan filmlere bilet almış idim. Festival öncesi yetkilerle görüştüğüm takdirde, programdan kaynaklanan bir durum olduğu için anlayış gösterileceğini ummuştum. Festival öncesinde konu hakkında e-posta gönderdiğim, öncesinde çakışma durumundan görevlileri haberdar ettiğim ve anlayış gösterilmesini istediğim halde ne yazık ki olmadı ve bu nedenle izlemek istediğim ve elimde de biletim olan Sita Blues Söylüyor isimli filmi izleyememiş oldum, üstelik filme girememek yeteri ceza değilmiş gibi bilet de elimde kaldı.

Söz konusu kurala katıldığımı tekrar belirterek bir dahaki festivalde bu gibi durumlara özen gösterilen bir program hazırlanması dileğiyle konu hakkında festival öncesinde, festival yönetimine gönderdiğim mesajı buradan paylaşmak istedim:
———————————————————————————
Sayın yetkili,
 
Bu seneki !f Ankara programı ile ilgili bir eleştiri ve bir isteğim olacak.
 
Festivallerde pek çok sinemasever programlarını bir filmden çıkıp diğer filme girecek şekilde yapıyor. Bu yüzden programların da bu durum gözönüne alınarak ayarlanmalı. !f Ankara’nın bundan önceki yıllardaki programlarında buna özen gösterildiğini ve hiç bir sorun yaşamadan farklı salonlardaki birbirini takip eden filmlere gidebildiğimi hatırlıyorum. Ancak bu yıl programın bir kaç yerinde bir salondaki filmden sonra diğer salondaki filme gitmek istediğiniz zaman bir filmin sonu ile diğer filmin başının çakıştığını görüyorsunuz.
 
Bu yıl için hazırladığım programdaki bu tip durumları aşağıda listeliyorum:
 
28 Şubat Cumartesi:
15:30 – Nothing Else Matters – Salon 3 – Süre: 100 dakika
17:00 – Beautiful Losers – Salon 4
her iki filmde de eşit süreli reklam olması durumunda çakışma süresi: 10 dakika
Not: Burada şöyle bir sıkıntı daha var. 3. salonda bir önceki film, 13:30’da başlayan Parking ve 112 dakika. 10 dakika reklam olması durumunda Nothing Else Matters’ın başlangıcı zaten 15:30’u geçmiş olacak.
 
1 Mart Pazar:
13:30 – The Good, The Bad, The Weird – Salon 3 – Süre: 125 dakika
15:30 – Sita Sings the Blues – Salon 4
her iki filmde de eşit süreli reklam olması durumunda çakışma süresi: 5 dakika
 
Söz konusu 4 filme de bilet almış durumdayım. Normalde filmlerin son jeneriği bitmeden salondan ayrılmam ancak bu iki durum için ilk filmin yazıları başladığında salondan ayrılıp diğerine girdiğimde ikinci filmlerde kaçıracağım süreyi göze almıştım. Ancak geç gelenlerin salona alınmayacağı söyleniyor.
 
Bu durumun programın hazırlanışı sonucu ortaya çıkan bir hata olduğu düşünülürse bir çözüm üretilmeli diye düşünüyorum.  Akılma gelen alternatif çözüm yolları şunlar:
– Söz konusu seanslar için bir önceki filmlere girenlerin salona geç girmesine izin verilir (kimseyi üzmeyecek bir çözüm olduğunu sanıyorum, kendi adıma yerim ortalarda olsa da geç girmem durumunda insanları rahatsız etmeden kenarlarda bir yere oturacağımı söyleyebilirim)
– İlk filmler reklamsız olarak başlar (reklamların yaklaşık 10 dakika süreceğini düşünüerek sorunu çözebilir ama bu durumda da ilk filme bir önceki filmden çıkanlar yetişemeyebilir)
– İkinci sıradaki filmlerin başlaması için diğer salondaki filmin bitmesi ve o salondan gelecek seyircinin gelnesi beklenir (sürekli diğer salonu takip etmek zor olabilir.)
 
Umarım istediğim ve planladığım filmleri izlememe engel olacak bir durum oluşmaz.
 
Saygılarımla.

 ———————————————————————————

Not 1: Görüldüğü gibi mesajda iki defa bu tip bir durumla karşılaşacağımı belirtmiştim. Bu çakışma durumlarının ilkinde nasıl olduysa ya hiç kimse görmeden kaçabildiğim için ya da gören kişi anlayış gösterdiği için filme girebildim (aslında bir kişinin gördüğünden hemen hemen eminim ama burada kendisini zor durumda bırakmak istemem). Sadece Pazar günü olan çakışmada filme girememe durumunu yaşadım.

Not 2: Festival öncesi bir kaç film için davetiye edindiğimi de söylemeden geçersem haksızlık etmiş olurum. Bu davetiyeler için yardımcı olan herkese de teşekkür ederim.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (1 Mart 2009)

SİYAD’ın bu haftaki listesine Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road), 4. sıradan giriş yapmış. Listeye girmesi beklenen bir filmdi zaten. Ancak 8 Oscar’lı Slumdog Millionaire’in listeye girecek puanı elde edememiş olması şaşırtıcı olarak görülebilir. Listeden çıkan filmler ise 3 aylık sürelerini dolduran Sınıf (Entre Les Murs) ve Lorna’nın Sessizliği (Le Silence De Lorna) olmuş. Bu filmler çıkınca Bolt da tekrar listeye girmiş. Önümüzdeki hafta listeye girmesi beklenebilecek olan filmler Gran Torino ve eğer yönetmen Zack Snyder bir çizgi roman başyapıtını mahvetmediyse Watchmen olabilir.

 

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Sonbahar

3.62

2

2

Beşir’le Vals (Vals im Bashir)

3.36

3

3

Süt

3.15

4

Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road)

3.1

5

5

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button)

2.96

6

7

Sahtekar (Changeling)

2.94

7

8

Frost/Nixon

2.9

8

9

Pandora’nın Kutusu

2.89

9

Bolt

2.78

10

10

Barselona, Barselona (Vicky Cristina Barcelona)

2.76

Vizyon Takibi: Pandora’nın Kutusu, Niko: Yıldızlara Yolculuk, Bir Alışverişkoliğin İtirafları, The Spirit

Pandora’nın Kutusu:

Sinemamızın en iyi yönetmenlerinden Yeşim Ustaoğlu’nun yeni filmi Pandora’nın Kutusu ne yazık ki yine az sayıda salonda gösterime girdi ve muhtemelen seyirci sayısı da az olacak. Oysa önümüzde sezonun en iyi Türk filmlerinden biri var. Ustaoğlu bu kez bir ailenin hikayesi temelinden modern insan, büyükşehir yaşamının tıkanmışlıkları gibi konular üzerine bir şeyler söylüyor. Hikayenin ve ailenin merkezine, ailenin Alzheimer hastalığına yakalanmış annesi konmuş. Aslında bu karakter olmasa da üç kardeş ve onların birbirleri ve çevreleri ile olan ilişkilerinin sorunsuz olduğunu söylemek mümkün değil ama anne figürü bir katalizör olarak olayların gelişmesini hızlandırıyor belki de. Özellikle ailenin en küçüğü Murat üzerindeki etkisi büyük oluyor. Filmin hikayesi ilk görüldüğünde Alzheimer hastalığına odaklanan bir duygu sömürüsü filmi sanılabilir. Hatta pek çok yönetmenin elinde de bu hale gelebilirdi. Oysa senaryo yazarlarından biri de olan Ustaoğlu’nun niyeti kesinlikle bu değil ve hastalığı bir motif olarak kullansa da bazen en akıllıca sözleri de o yaşlı kadına söyletmiş.

Filmdeki en yaşlı oyuncu olan Tsilla Chelton’dan tutun da en genç oyuncu Onur Ünsal’a kadar herkes çok başarılı ve çok doğal. Kesinlikle rol kesmeden, karakterleri içlerine sindirerek oynamışlar. Filmin bir olumlu yanı da mekan kullanımı. Daha ilk filmi olan İz’den beri bu konuda çok başarılı olan Ustaoğlu bu filmde de hem kırsalı hem büyük şehri çok başarılı bir şekilde beyazperdeye yansıtıyor. Üstelik bu mekanlara karşı tek bir bakış açısı da yok. Karakterlerin durumlarına göre değişiklik gösterebiliyor. Örneğin anneanne-torun ikilisinin dolaştığı İstanbul son derece huzur verici ve insanın içini açan bir İstanbulken, bir gece erkek arkadaşından ayrılan kardeşlerden birinin içine daldığı İstanbul adeta bir cehennemi andıran bir kaos içinde, insanın üzerine üzerine gelen bir şehir oluveriyor.

Her türlü erdemi ile gösterimden kalkmadan sinemada izlenmesi gereken bir film.

Niko: Yıldızlara Yolculuk (Niko – Lentäjän poika / Niko & The Way to the Stars):

Annesi ile beraber yaşayan küçük ren geyiği Niko hiç görmediği babasının Noel Baba’nın hava kuvvetlerindeki ren geyiklerinden biri olduğuna inanmaktadır. Ancak arkadaşları ona inanmaz ve onunla sürekli dalga geçerler. Niko da bir gün babasını aramak için yola çıkar.

Finlandiya’nın en pahalı animasyon filmi olarak lanse edilen filmin konusu kısaca bu şekilde. Bir de ortada kötü karakterler olarak geyiklerin peşindeki kurtlar var. Doğrusu Amerika’dan gelen çok daha başarılı rakiplerinin yanında hem teknik hem de senaryo açısından geride kalan bir film Niko. Artık çoğu animasyonda büyükleri de bir şekilde kendine bağlayacak unsurlar oluyor. Burada ise tümüyle küçük yaştaki çocuklar hedef kitle olarak görülmüş. Böyle olunca bırakın anne babaları ya da animasyon sever yetişkinleri, biraz büyük yaştaki çocukların bile sıkıldıkları gözlemlenebiliyor. Yine de kendine güven, cesaret gibi değerlerin önemini vurgulayan, ailenin gerçek değerinin üzerinde duran, belli bir yaşın altındaki çocuklara zevk verebilecek bir film. Ama animasyondan farklı beklentileri olanlar uzak durmalı.

Bir Alışverişkoliğin İtirafları (Confessions of a Shopaholic):

Pırıl pırıl vitrinler, gösterişli giysiler, birbirinden çekici ayakkabılar ve bunları almak istediğinizde size son derece uygun gelen ödeme imkanları. İşte filmimizin ana karakteri Rebecca’nın hiç dayanamadığı şeyler bunlar. Onun onlarca kredi kartı var, aldığı onlarca kıyafet, ayakkabı vs. nedeniyle de binlerce dolar borcu. Hele bir de işsiz kalınca olanlar oluyor. Hayalindeki iş olan bir moda dergisinde çalışmak yerine bir şekilde bir ekonomi dergisinde çalışmaya başlayıp insanlara birikimlerini nasıl değerlendirecekleri konusunda tavsiyeler vermesi ise tam bir ironi.

Filmin fragmanından, afiş ve fotoğraflarından da anlaşılabileceği gibi son derece renkli, cıvıl cıvıl, bol bol ışıltılı kıyafetler görebileceğimiz bir film. Ama bu nedenlerden dolayı sadece moda ile ilgili bir kesime hitap ettiğini düşünmek yanlış olur. Şöyle bir durup düşündüğünüzde Rebecca’nın kıyafetlere olan saplantısının kimimizde en yeni cep telefonuna sahip olma ihtiyacı, kimimizde en yeni teknolojideki televizyonu otura odamızda görme ihtiyacı, bazılarımızda da DVD-Blu Ray koleksiyonu yapma şeklinde tezahür ettiğini görmek mümkün. Bu nedenle aslında Rebecca’nın yaşadıkları, bir komedi filmi kapsamında biraz abartılmış olsa da tüketim kültüründe yaşayan bizlere hiç de uzak değil. Bu anlamda filmin tüketim kültürüne de gayet sıkı eleştirilerde bulunduğu söylenebilir.

Ama yine de bu eleştiriler çok da ön plana çıkmıyor. Sonuçta karşımızda romantik komedi kalıplarına uyan bir film var ve tabii ki kaçınılmaz bir aşk hikayesi. Güzel kızımız ile yakışıklı çocuk her zaman olduğu gibi filmin başında birbirlerinden hiç hoşlanmazken zamanla birbirlerini tanıyarak hoşlanmaya başlıyorlar. Kimi zorluklar olsa da sonuç mutlu son elbette. Her ne kadar filmin bu kısmı da klişelere dayansa bile çok sıkıcı değil. Zaten tüm film Isla Fisher’in sevimli oyunculuğu ve güzelliği ile izlenir bir hal alıyor. Sonuçta orta karar ama en azından içerdiği tüketim toplumu eleştirisi ile izlemeye değer bir film.

The Spirit:

Bir kaç yıl önce Sin City çok başarılı bir çizgi roman uyarlaması olarak dikkat çekmiş, pek çok kişi tarafından adeta bir başyapıt olarak selamlanmıştı. O filmin yönetmenliğini Robert Rodriguez ile birlikte aynı zamanda Sin City çizgi romanının da yaratıcısı olan Frank Miller üstlenmişti. Bu kez bir başka çizgi roman uyarlamasının kamera arkasında Miller tek başına ama bu kez kendi çizgi romanını değil Will Eisner’in The Spirit’ini uyarlıyor.

Fragmanlardan gördüğümüz kadarıyla The Spirit’in görsel yapısı fena halde Sin City’yi andırıyordu. Filmi izleyince bunun doğru olduğu anlaşılıyor. Her iki filmin senaryo yazarı da zaten Miller. Peki senaryo yazarları aynı, yönetmenleri bir eksiği ile aynı, görsel yapısı çok benzer olan bu iki filmi birbirinden bu kadar ayıran, Sin City’yi bir başyapıt olarak anarken bu filmin kötü olmasına sebep olan nedir? Filmdeki abartılar dersek, Sin City’de de vardı. Gereksiz komedi unsurları dersek, belki. Ama asıl sorun Sin City’de gerçekten önemsediğimiz, başlarına gelenlerden üzüldüğümüz ya da mutlu olduğumuz, onlarla beraber hikayenin akışına kapılıp gittiğimiz karakterler ve hepsinden önemlisi bir çizgi roman şehri olsa da yaşayan, nefes alan bir şehir vardı. Burada ise ne karakterlerin başına neler geldiğini umursuyoruz seyirci olarak ne de defalarca vurgu yapılan şehrin atmosferini koklayabiliyoruz. Bu kez stil denemesi de oyunculuklar  gibi fazlasıyla abartılı olunca filmden keyif almak da epeyce zorlaşıyor. Filmden kalan tek şey de bir grup güzel kadın oyuncuyu bol dekolteli ya da daracık elbiselerle görmek oluyor. O da iki saate yakın bir filmi izlemek için yetecek bir kazanç değil doğrusu.

!f Ankara 2009 Gösterimleri Başlıyor

Bu yıl 8.si düzenlenen !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali bir kaç yıldır Ankara’da da !f Ankara başlığı ile düzenleniyor. Ankara’lı sinemaseverler İstanbul’daki program kadar zengin bir program olmasa da bağımsız sinemanın seçkin örneklerini izleme fırsatı buluyorlar. Özellikle bu sezon Ankara’da hiç bir festival ya da sinema etkinliği düzenlenmediği düşünülürse, !f Ankara’nın Ankara’lı izleyicilerin uzunca bir süredir devam eden festival hasretine bir son vereceği söylenebilir. Neyse ki önümüzdeki aylarda Ankara, film etkinlikleri ve festivaller açısından zengin bir döneme girecek.

Bu yıl 26 Şubat-1 Mart tarihleri arasında düzenlenecek olan !f Ankara’da uzun metrajlı filmlerin gösterimleri Afm Cepa Sineması’nda, kısa metrajlı filmlerin gösterimleri ise Odtü-Gisam ve Türk-İngiliz Kültür Derneği’nde gerçekleştirilecek. Ayrıntılı programına web sitesinden ulaşılabilecek olan festivalde öne çıkan filmler şu şekilde sayılabilir:

– Önceki festivalde Pofuduk Koltuk filmleri ile dikkat çeken Duplass kardeşlerin yeni filmi Baghead
– Bir kaç gün önce en iyi belgesel Oscar’ı kazanan Man on Wire
– 8 Oscar’lı Slumdog Millionaire
– David Lynch’in film çekme süreci üzerine çarpıcı bir belgesel, Lynch: Behind the Curtain
– Mickey Rourke’nin geri dönüş filmi The Wrestler
– !f İstanbul’un Keş!f bölümünün galibi Parking
– Michelle Williams’ın çok başarılı bir oyunculuk sergilediği söylenen Wendy & Lucy
– Mamoru Oshii’nin yeni filmi The Sky Crawlers
– Amores Perros, 21 Gram ve Babil filmlerinin senaristi Guillermo Arriaga’nın ilk yönetmenlik denemesi The Burning Plain
– Being John Malkovich, Eternal Sunshine of the Spotless Mind gibi filmlerin senaristi Charlie Kaufman’ın ilk yönetmenlik denemesi Synecdoche, New York

Festival süresince ve sonrasında vakit buldukça izlediğim filmlerle ilgili yorumlarımı eklemeye çalışacağım. Ancak yukarda yer alan filmlerden bazıları sonradan gösterime gireceği için kişisel tercihlerim bir daha yakalayamayacağımı düşündüğüm, daha az adı duyulan filmlerden yana olacak.

SİYAD En İyi Yabancı Filmler Listesini Açıkladı

SİYAD’ın düzenli olarak belirlediği yılın en iyi yabancı filmleri listesi açıklandı. Ancak bu liste 2007 yılı ortasına kadar sezonluk olarak açıklandığı için en son 2007’nin Haziran ayına kadar gösterime giren filmler dikkate alınmıştı. Bu yılki liste, sinemalarımızda 2007’nin ikinci yarısı ve 2008’in tümünde gösterime giren yabancı filmlerin hepsi dikkate alınarak hazırlandı. Türk sineması ödülleri verilirken birinci sıradaki filmin Kan Dökülecek (There Will Be Blood) olduğu zaten açıklanmıştı. İlk 20 sıradaki film aşağıda yer alıyor. Umalım ki kaçıranlar için bir zamanlar olduğu gibi yaz aylarında tekrar bu filmlerden oluşan toplu gösteriler düzenlensin.

1-Kan Dökülecek (There Will Be Blood)
2-İhtiyarlara Yer Yok (No Country For Old Men)
3-4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (4 Luni, 3 Saptamani Si 2 Zile)
4-Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti (The Assasination Of Jesse James By The Coward Robert Ford)
5-Persepolis
6-İşte Özgür Dünya (It’s A Free World…)
7-Aleksandra (Alexandra)
8-Gomorra
9-Sürgün (Izgnanie)
10-Kara Şövalye (The Dark Knight)
11- Sınıf (Entre Les Murs)
12-Yaratık (Gwoemul)
13-Ölüm Geçirmez (Death Proof)
14-Kırmızı Balon’un Yolculuğu (Le Voyage Du Ballon Rouge)
15-Şark Vaatleri (Eastern Promises)
16-Beni Orada Arama (I’m Not There.)
17-Kefaret (Atonement)
18-Fidel’in Yüzünden (La Faute A Fidel)
19-Vol.İ (Wall.E)
20-Kelebek Ve Dalgıç (Le Schandraphe Et Le Papillon)

Bu dönem içinde gösterime girmiş filmler arasında SİYAD üyelerinden oy alabilmiş tüm filmlerin sıralı listesine ve puan dağılımına SİYAD’ın web sitesinden ulaşabilirsiniz.

Bu arada ben de 2007 ve 2008 için yabancı filmler için kişisel top 10 listelerimi buradan paylaşmak istedim.

2007 listesi (bu liste 2007’nin tümünü kapsadığı için SİYAD’ın değerlendirmesinde olmayan filmler de içermektedir):

1- Pan’ın Labirenti (Pan’s Labyrinth)
2- Korkak Robert Ford’un Jesse James Suikasti (The Assassination Of Jesse James By The Coward Robert Ford)
3- Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen)
4- Küçük Gün Işığım (Little Miss Sunshine)
5- Kefaret (Atonement)
6- Tutku Oyunları (Little Children)
7- Iwo Jima’dan Mektuplar (Letters From Iwo Jima)
8- Kaynak (The Fountain)
9-  Yaratık (The Host/Gwoemul)
10- Uygunsuz Gerçek (An Inconvenient Truth)

2008 listesi:

1- Kan Dökülecek (There Will Be Blood)
2- İhtiyarlara Yer Yok (No Country For Old Men)
3- Kelebek Ve Dalgıç (Le Scaphandre Et Le Papillon / Diving Bell And The Butterfly)
4- 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (4 Luni, 3 Saptamini Si 2 Zile / 4 Months, 3 Weeks, 2 Days)
5- Vol.İ (Wall-E)
6- Kara Şövalye (The Dark Knight)
7- Utanç (Buda As Sharm Foru Rikht / Buddha Collapsed Out Of Shame)
8- Fidel’in Yüzünden (La Faute A Fidel / Blame It On Fidel)
9- Yasak Bölge (La Zona)
10- Shine A Light


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 322.405 hits
Eylül 2026
P S Ç P C C P
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.